• Şeyho Usta; sen gideli buralardan tam bir yıl oldu. Ceketinin cebinde taşıdığın, arada çıkarıp kulağına dayayıp, sesini dinlediğin köstekliye göre de tam bir yıl.

    Şimdi konuşuyor olsaydık seninle " Selam eder, gözlerinden öperim, iyi günler dilerim." derdin. Gözlerimizden uzun zamandır öpen yok be Şeyho Usta. Gözlerimiz mavi gökyüzüne, bazen de mezarındaki toprağa bakıyor sensiz. Daraldığımız vakit değişmeyen tek şey yine senin yanına koşuşumuz. Güne seni anarak başlıyor,  gece sağ yanımıza dönüp üç ihlas bir fatiha ile veda ediyoruz sana. Hala kapının girişinde asılı duran iki ceketine takılıyor gözlerimiz, gözlüğün ve çakını orda olduğuna emin olduğumuz halde bir kez daha yokluyoruz. Gözlüğün tozlanmışsa şöyle bir kıyafetimizin yenine siliyor, usulca yerine bırakıyoruz.

    Bir yıl önce bugün son kez sekiz çocuğundan, torunlarından, hanımından "bunca yıl..." diyerek aldığın ve verdiğin  helalliğe dayandık hepimiz. İncecik kalan bedenini incitmemiş, gönlünü kırmamış olmayı diledik. Üzerine hafif bir örtü örterken " üşümez değil mi" dedik. Tenin hala sıcaktı, içimiz kor alevken o munis bedenin hayatta olduğu gibi bizi teselli ediyordu. Parmağındaki yüzüğü alan dayım kendi parmağına taktığında hepimiz onu sana daha da çok benzettik. Elleri sana benziyordu, nasıl da fark etmemiştik. Sonra diğer dayım selaya başladığında mahalle camisinden; adını en iyi bildiğimiz bu selaya kulak kesildik. Selaya kulak veren diğer komşuların başları birer birer bizim evden tarafa dönerken biz seni son kez evden uğurlamaya çıktık. " Beni yerime yatırın." diyişini hatırlattık birbirimize. "İkindiye, Fatih Sultan Mehmet Camii" nden dedik sonra. "Sabun, kefen, koku..." diyordu anneannem. Aramızda en metanetli ama en yaralı olan oydu. Sana veda etmeyi en iyi o bilmişti yine de. Anne her zaman anneydi işte.

    Senden sonraki kırk gün içimde yanan o kırk mum kah üç gün yanıp, bir gün söndü; kah yandıkça yandı, gözümden döküldü. Geceleyin ışıkları kapattıktan sonra dakikalarca yattığın yere baktım. Sesini zihnimde tekrar tekrar canlandırdım. Oturuşunu, kalkışını hiç unutmadım. Kıyafetlerine bir yıl sonra ancak el sürebildim. "Müslüman bir fakir niyetine..." koydum bir çantaya. Ama ceketlerin... Ceketlerin hala benimle. Telefon rehberi kenarındaki son yazın...Quartz marka saatin, 6'lı vesikalığın, evin 50 yıllık tapusundaki delikanlı fotoğrafın, askerlikten beri yanında taşıdığın tahta bavulun, çekicin hala bende. En çok da "Ekmek" şiirin. Ve biricik emanetin anneannem hala yanımızda. Ailemizin başında. Bazen mezarından selam getiriyorum ona. Büyük bir memnuniyetle alıp, başını sallıyor. "Yanındaki yeri bana almadınız" diyerek sitem ediyor. "Mezarlık alınmıyor" diyoruz,  önce kabul ediyor ama bir sonraki getirdiğimiz selamın ardına yine ekliyor: " Yanındaki yeri bana almadınız."

    Söylenecek ne çok şey var Şeyho Usta. Sen bilirsin hem bizi. Hep bilirdin. Sırtımızı bir sıvazlasan dert, tasa kalmazdı hiçbirimizde. Sen bizi bilirsin Şeyho Usta. Biz iyiyiz çok şükür. Selam eder, ellerinden öperiz...
  • Şu hayat ne garip. Bazen hayata dair söylenecek ne çok şey var diye düşünür sonra da neyse der yutkunursun 😔
  • "Ben de çok severim kitapları," dedi Nadine heyecanla. "Ama öyle çok kitap var ki. Bir tane daha yazmak da ne yarar var?"
    "Başkalarından farklı ollarak söylenecek bir çok şey var. Herkesin kendini özgür yaşamı, insanlar ve olaylarla kendisi arasında ilişkileri vardır."
    Simone de Beauvoir
    Sayfa 143 - Alfa Yayınları
  • ŞİİRİN EYLEYENİ: MUTMAİN OLUŞ YAHUT ALİ URAL’IN ŞİİRİNDE İMGE EVRENİ

    Karabatak

    ıslak kanatlarını açarak güneşi bekleyen kara kuşa bak

    kırılmış dalgalara karşı dalgakıranda tüneyen sarhoşa bak

    kömürden kollarını uzatıp çekiyor bulutun yakasından

    tam yırtarken gömleğini bir örümcek iniyor da arkasından

    yükleyip sırtına güneşin küllerini uçuruyor

    bir örümcek

    tüylerinin içinde bir rozet kadar sıcak



    bu homurtuyu ancak dik duran bir avcı çıkarabilir

    bu belalı harcı kancalı bir karga karabilir

    şamandıralar kopmuş kim açılabilir

    kapanan gökten zinciri bırak



    kanadından bir tüy koparttı ve onu büyüttü

    bir tüy daha koparttı ve sonra bir tüy

    deniz yılanlarından sağdı bu sütü

    servi köklerinde bir karabatak



    aklın sınırında vurulan nöbetçinin soluğu kesilmez derinde

    bin yıl sonra verilen nefesin keskin dişlerinde

    çırpınan balıkların gözleri hala parlıyor

    daldığı yer ölüm çıktığı yer aşk



    kara batsaydı gözleri gibi kardan adamın

    böyle üşümezdi dalgakıranda

    eli boş dönen balıkçıların

    lanetiyle kararmayarak

    Ali Ural





























    Ali Ural



    1959’da Samsun Ladik’te doğdu. 1989’da Merdiven Sanat dergisini çıkardı (24 sayı) 2005-2007 yılları arasında Merdiven Şiir; 2012’den bu yana da Karabatak dergisini çıkaran Ali Ural Fatih Sultan Mehmet Vakfı Üniversitesi’nde “Özgün Yazarlık” derslerini verdi. Bu çalışmalarını yayınevi bünyesinde de devam etti. 2010’da Türkiye Yazarlar Birliği “Deneme Ödülü”ne; Gizli Buzlanma ile 2013’te Türkiye Yazarlar Birliği “Şiir Ödülü”ne ve son olarak da “Uluslararası Abdullah Tukay Büyük Şiir Ödülü”ne layık görüldü.



    Eserleri:

    Şiir:

    Körün Parmak Uçları (1998)

    Kuduz Aşısı (2006)

    Gizli Buzlanma (2013)



    Öykü:

    Yangın Merdiveni (2000)

    Fener Bekçisinin Rüyaları (2011)



    Deneme:

    Posta Kutusundaki Mızıka (1999)

    Makyaj Yapan Ölüler (2004)

    Resimde Görünmeyen (2006)

    Güneşimin Önünden Çekil (2007)

    Satranç Oynayan Derviş (2008)

    Tek Kelimelik Sözlük (2009)

    Ejderha ve Kelebek (2010)

    Bostancı Bahane (2010)

    Peygamberin Aynaları (2016)



    Tercüme/ Araştırma

    Divan / İmam Şâfiî’nin Şiirleri (2002)

























    “Kendine ayna olmuş yüreğin

    Başbaşa yaptığı karanlık ve duru söyleşi!”

    Charles Baudelaire



    Mutlak’ın örselendiği modernitenin çıkış noktalarından biri de bilgiye ulaşmadaki dolaylılığın çeşitlenmesi ve hakikate varacak yolcunun mesafesinin uzamasına bir katkı olsun yapabilmesidir. Ama gözden kaçan bir şey var ki o da yolculuk ne kadar uzasa uzasın mesafeleri seyre dalan şairin varlığıdır! Şair, artık çöllerde yitip giden biri olmayacak kadar temkinli bir duruşu beraberinde getiren sestir. O halde şiiri bir temkin aracı olarak görmenin sakıncası yoktur. Uzaklara yahut kurbağalara bakmaktan usanmış bir şairin görecek keskinlikteki gözünün gördüklerini aktarması da tam da bu noktada oldukça tehlikelidir.

    Temkinle tehlike arasındaki ilişkide, soyutlanmış bir dünyanın varlığı, en çok temkini yaralayacaktır. Bu yüzden şair, olabildiğince geniş bir şiir evreninde temkini her dem tetikte tutacak bir imge alanına sahip olması gerekir. İmge işçiliğinden ziyade deneyimleriyle tümüyle soyut ya da somut olmayan bir dünyanın varlığını da yine modernitenin ‘bu dünya’ imgesinden yola çıkarak elde edecektir.

    Her şiirin bir imge evreninden yani muhayyileden (imgelem dünyası) söz ederken imgenin hiyerarşik yapılanmada arketip, sembol ve metafor ile alegoriden sonra gelen en görünür tarafta olduğunu hesaba katmamız gerekir. İmgenin kaynaklandığı hayal ufku ya da muhayyile, bir itici gücün ısrarıyla ortaya çıkar. Kimi zaman sararmış bir yaprak, kanadı kırık bir kuş, koşan bir çocuğun düşmesi gibi sıradan bir olay ya da vak’a parçası, şairin muhayyilesinde yeni bir bağdaştırmaya yahut çağrışım evrenine kapılarını açar. Buna eklemlenen tarih, felsefe gibi entelektüel birikim de birlikte düşünüldüğünde imge evreni genişler ve arketip ile sembole nazaran daha dar bir anlam alanına sahip imgenin bunların zenginliğine ulaşması mümkün görünür. Hayal, şiiri canlı tutan, yeniye çağıran bir tazeliktir.

    Muhayyilenin bir şubesi olarak imge oluşumlarının baktığımızda görünen o ki modern şiirimizde imge, özellikle II. Yeni’yle başlayan süreçte nesneyle olan ilişkisiyle belirlenir. Daha ötede dünya şiirinde olduğu gibi bizde de düşünüş biçimlerinin evrilmesiyle imgenin yalnızca şairin iç dünyasıyla sınırlı kaldığını söyleyebiliriz. Anahtarı yalnızca şairde olan bir odadan söz ediyoruz demek ki. Gül, modernlik ağrısı içinde artık sembolik yahut mazmun değerini yitirmiş; her şairde hatta aynı şairin farklı şiirinde farklı kılıklar içinde karşımıza çıkmaktadır.

    Bu minval üzre 1990 yıllardan itibaren birçok türde ürünler veren Ali Ural’ın şiirlerine baktığımızda şairin imge evreninin bu yılların genel retoriği içinde şekillendiğini söyleyebiliriz. Düşüncemizi daha da açarsak genel olarak şairlerin dünyasında 1980 sonrası apolitik bir düşünce ya da ‘ideoloji’ve ‘dünya görüşü’ ayrımının getirdiği okumaların bir noktaya yöneldiğini görürüz: Modernlik karşıtı söylem! Bir anlamda Baudelaire’in yücelttiği şehir, alaşağı edilirken George Orwell’ın 1980 adlı romanı modernliğin en büyük eleştirisi olarak okunur. Ancak Doğu’ya ait metinleri kendi dilinden okuyabilmesi bir şairi farklı kılar. Bu sebeple ki modernlik karşıtı söylemi, Daryush Shayegan’ın ifadesiyle ‘yaralı bilinç’ olarak değil kendi kusurlarını da gören bir yaklaşımla geliştiren şairin daha ileriye doğru atılması gerekir.

    Ali Ural da kör bir adamın dokunuşlarıyla açıkladığı ‘bu dünya’ algısını Körün Parmak Uçları adlı ilk kitabıyla tanımladı. Kitabın ana damarını oluşturan şiirlerde şehrin mutantan elbisesi, soğuk nesneleri, bir körün parmak uçlarında hissiz birer algıyken öte yandan Baudelaire’in tiksindiği tabiat, şairin imge evreninde sığınılacak tek mekân oluverir. Bu açık çatışma, uğultularla tanımlanan adres defterleriyle, isimleri çizilmiş ölülerin matemleriyle tasvir edilirken yaşamanın bir anafora benzetilmesi doğal bir sonuçtur: ah bu nasıl anafor/ ne çekiyor bu parmakları/ uçlarıyla dokunuyor/ ağaca, güneşe, taşa/ uçlarıyla kazıyor toprakları/ ah bu nasıl bir fosfor (Körün Parmak Uçları)

    Bu şiirin ve kitabının farkı da işte bu noktadadır. Hem modernliğe karşı olanların körlüğü hem de bir ‘kör’ün bile fark edebileceği bir duyarlılık! İki ucu da zehirli bir değnek! Yalnızca bir açıdan bakmayan geniş imge evreninde şiirsel özneler, gerek kelime dağarcığı ve gerekse şiirin iç sesine yaptığı vurgusuyla dış dünyanın kırılmış, kenarları keskin deneyimlerine yaslanır. Kimi zaman bir ‘buzlu ses’le örselenen söylemler, tabiatın da paslanan taraflarına atıfta bulunur: yeşil ciğerleri yosun tutan bir orman/ teneke ciğerleri pas tutan şair/ biliyor su kaç derecede kaynar/ biliyor bir gövde nelerden ibarettir (Muhteva)

    Tabiata yabancılaşmanın getirdiği şeyler bununla sınırlı kalmaz. Şehrin her şeyin taklidini öngördüğü dünyasında büyüyenler için de söylenecek bir söz vardır: bir göl nasıl uyandırılır bilmem/ beni karşısında görmek ister mi/ rüzgâr eğmişse kaşlarını/ kapısı mı vurulur (Bir Göl Nasıl Uyandırılır). Modernliğin bütün emareleri, çoğu kez dokunsal duyular aracılığıyla verilirken nedensizliğin, nesneler gibi birbirinden kopuk ilişkiler ağının öne çıkarıldığı görülür. Bu imge dünyasının genişliği kadar ilişkisizliğini de gündeme getirir: işte oyun odasında/ kolu kopmuş bir bebek (Oyun)

    Kuduz Aşısı, şairin ikinci kitabı. En az ilki kadar yaralı bir imgeyi barındıran bu adın gerisinde yine şairin etrafındaki her şey noksandır. Lirik duyarlılığın içsel sesini öne çıkaran şu şiirde olduğu gibi yaralı oluş, varlığı inciten bir eksikliğe dönüşür: bir mevsimi eksik duvara güven olmaz/ gölgesiyle zehirler, devrilebilir göğse/ meydanda omuz omuza veren tuğlalar/ bir kuş uçsa yıkılır nefes değse (nefes darlığı). Tabiattaki her şeyin ama aslında varlığın eksikliği, hemen her şiirin imge evreninin temel niteliğini oluşturur. Şairin buna dair önerileri vardır kuşkusuz. Çünkü yalnızca yanlışları dile getirmenin hamasetine sığınmak bir kolaycılıktır: ey büyüyüp küçülen, yer değiştiren can/ ne çıkar kaybolsan dokusunda ağacın/ iri dallar kollarınla örtsen yüzünü/ teyemmüm ederken girsen toprağa/ hayattan korksan su gördüğünde/ bir kapı olsa artık bütün yeryüzü/ açılırken kapanan, kapanırken aralık/ tetikle parmak arasında mesafe (Keskin Nişancı) Aynı kaygı bir başka şiirde bu kez Akira Kurusawa’nın Düşler filmindeki sahneyle hatıra getiriliyor: buyurun beraber söyleyelim, haydi hep beraber/ bu asmalar buhar gibi yükselip zeminden/ avizeler asıyor tavanına kırların/ değerek dudaklarımıza ama sadece değerek/ eşlik ediyorlar o tuhaf şarkıya hem/ bağbozumu boşanırken güzün gümrah garından/ haydi vakit daralıyor ve haydi hep beraber/ tünelden bir köpek sıçrayabilir her an (Hemzemin Geçitte Tuhaf Bir Şarkı)

    Kaygı, tek yanlı yani herhangi bir karşılık verilmediğinde çoğalan, psikoza dönüşen bir hastalıktır. Modern insandaki bu temel eksiklik, tatmin edici bir karşılık bulmalıdır. Her iki tarafın konuşabildiği ilişkilerde kaygıdan söz edilmez bir diğer deyişle. Ali Ural’ın şiirlerindeki uyarıların, tembihlerin her an karşımıza çıkması fıtrî bir tutum olarak sorumluluğun öne çıkması, kaygıları ortadan kaldıracak muhatapların varlığı bir teminat gibidir: melekleri rahat bırakmayacak gökte/ her şeyi bilen adamlar, her şeyi söyleyen ve/ resimlerinden sıfatlar sarkan/ her akşam leblebi kavuracaklar camekânların önünde/ vestiyere emanet, parlak ve nâdân (Gala)

    Kimi zaman şairlerin ilk kitaplarından itibaren bir seyir izlediğini ve bunun da bilinçli bir tercih olduğunu düşünürüm. Bir sıra halinde okunduklarında hangi imgelerin peşinde olduklarını görmek keyif verir.

    Ali Ural’ı birbirinden beslenen denemeleri ve mektupları gibi hikâyeleriyle bir bütün halinde görmek, şiirini de çözümleyebilmenin anahtarını verir. Birbirini tekrar etmeyen imge evreninin yanında çok farklı okumalara açık oluşu, bir ayna misali okuyucunun da buna bir karşılık vereceği anlamına gelir. Okuyucu da bu imgelerden yola çıkarak kendi imge evrenini oluşturur.

    Şairin son kitabı Gizli Buzlanma, baştan beri açık alaylamaya kaçmadan derinlikli bir ironinin penceresinden bakışın öznesidir. Dahası önceki kitaplarında sorulan sorulara karşın mutmain olmuş, kaygılarını geride bırakmış bir şiirsel öznenin de varlığını hissederiz. Sancısız ama bir o kadar da mutmainliğiyle gönenen bir bilincin Mustafa Kutlu’nun Yola Düştü Mürit adlı hikâyesinde olduğu gibi önünde açılan binaların yahut caddelerin de farkında olması doğaldır. Bu yüzden kırk kişinin doyduğu bohçasını kapattığında yine eksilmeyen bir şey olsa gerektir mutmainliktir bu.

    İmge evreni, belirli olaylar, kişiler ya da durumlarla sınırları belirlendiğinde doğrusu şiir, bir olay-şiiri olmaktan kurtulamaz. Onu genişleten şey, imgenin yaslandığı kültürel temeldir. Bu katman –birbiriyle ilişkisini koparmadan elbette- çoğaldıkça kendine özgü bir okurun da varlığını kabul etmek zorundadır. Her dizede açılan yeni cephe, imge bütünlüğünün bir parçasıdır. Okuyucu bu bilinçle hem imgelerin hem de şiirin bütünlüğünü gözetir. Ve nihayet şiiri okuduktan sonra şiire dair yeni bir imge alanı açar kendine. Turgut Uyar’ın Göğe Bakma Durağı bu açıdan şanslı bir şiirdir. Her okur, durup bir kez olsun göğe baktığında bu şiiri hatırlar.

    Ali Ural, hem okuyuş bütünlüğü hem de akıcılığıyla imgeleri bir çatı altında toplayan poetik bir arka plana sahipken şiirinin gizli bahçelerini okuyucuya açmaktan geri durmaz. bu bahçeye girince güller yerin dibinde/ kızarıyor örsünde can çekişen nalları/ nerede birkaç adım birkaç adam seğirtse/ yüklerinin altında çürüyen omuzları/ gözlerinden anlarım kaçmak isterler ordan/ yaşlanıyor insan bu bahçeye girince (Bahçe) Şiirinin lirik bahçesi, türlü zenginliğe ve genişliğine rağmen her anlamı kendine çağırmaz. Dilin naif duruşu, bu şiirlerin birer madalyasıdır. İçe dokunan, içi sarıp sarmalayan bir dildir. Çoğu kez okuyucunun tarafından bakmayı öğütleyen bir dil.

    Telmih alanı geniş ancak herkesin kendine ayna tutacağı kadar aralık duran bir kapıdan bahçeye bakarken şiir, her okuyuşta yeni bir yorumla çıkar karşımıza. Bu, bir şiir için önemli bir kazanımdır. şiir dedikleri sen misin peçen dalgalanıyor sayhamla/ karşıya geçireceğim karşı kıyıdaysa kiraz ağacı seni/ karşı kıyıdaysa kulaç at boynuna sarılmadan önce/ kim öldürdü yaşarken cenneti seyrederek sonsuzluğunu/ sarraf ol can verme girmeden güzellik menziline (Şiirin Kıyısında)

    Bu şiiri, hem şiirin serüveni hem de fıtratın tembihlediği hallerimizin bir ifşası olarak okuduğumuzda doğrusu bir farklılık göze çarpmaz. Özellikle son iki dizede yoğunlaşan hükümler, birer deneyimin yanında doğruluğu tartışılamaz öngörülere de pencere açar.

    Sona doğru gelindiğinde eğer dostluğun bir şiiri varsa, bunu şairinde yalın ve hesapsız fazlasıyla görürüz. Yok eğer şiirin bir dostluğundan söz ettiysek işte o vakit dosdoğru bir dostluk görürüz yine. Dahası, Ali Ural’ın şiirleri bizim bize dostluğumuzu öngörür. İnsanın kendisiyle barışık olmasını salık verir. Güler yüzlü bir karşılaşma olmalıdır elbet. Çünkü insanın en çok kendisine ihtiyacı vardır. Bu sebeple Ali Ural’ın şiirleri daha çok bir ayna vazifesi görür okuyucusu için. Yıkıcı bir dünya tasavvuru yerine inancın, hakikatin, mutmain oluşun şiirlerdir bunlar. Bu sebeple lirik edasında kendine ait geniş bir odası hatta bahçesi vardır. Rengârenk ve sıcak bir bahçe. Kopardığınız meyvenin yerine bir meyve daha peyda olur. Bir anlam, bir anlam daha. Ve anlamlar çoğalır, çoğalır bütün etrafımızı kaplar.

    Temmuz Dergisi S.4 Kasım 2016
  • "Bütün giysileri yırtsak yeridir
    Yeter bize vefa elbiseleri"

    Bir çoğumuz okuduğumuz kitapların yazarları ile tanışmayı isteriz. Ah... bir yerde otursakta biraz sohbet etsek. Sahi nasıl yazıyorsunuz,yazdınız ? Yaşadıkça mı yazıyorsunuz yoksa yazmak için mi yaşıyorsunuz ? Zihnimizde birçok sual vardır muhatabını bekleyen.İmkanı olanları hayal ettiğimiz kadar göçüp gidenleri yâd ettiklerimiz var bir de...
    Mâlumunuzdur ki Akif İnan’ın vefatının ardından TYB anma programı tertip etmişti.Prof. Dr.Turan Koç, D.Mehmet Doğan ve kardeşi Dr.Ahmet İnan gibi isimlerden bizzat hatıralarını dinleyerek geçen vaktin epeyce keyifli olduğunu düşünüyorum okuyucuları icin.
    Biyografilere olan merakımdan mıdır, kardeşinden dinlediğimiz hatıraların lezzeti ve keyfiyeti oldukça yüksekti. Okumayı sevenler için paylaşmak istediğim,etkilendiğim birkaç hatıraya değinmek istiyorum. :)
    1940 yıllarında Peygamberler Şehri olan Şanlıurfa’da dünyaya geldi Akif İnan. “Kudüs şairi” “yedi güzel adam” “sendikacı” gibi bilinen yazarımız için Ahmet İnan şunları söylüyordu;

    “Yazar,şair,fikir adamı,sendikacı hepsi doğru ama bana kalırsa hem ağa vasfını hem ağabey vasfını taşıyarak bir nesle abilik yapmıştı. Ona dava adamı demek şahsını temsil ediyordu. Velhasıl adam gibi adamdı.”

    Neydi ağabey ile üstad arasındaki fark ?
    Turan Koç’ta evvelinde ağabey ve üstad kısmında Akif İnan için hakiki bir ağabey olduğunu dile getirdi. Nitekim üstad emir vermekle daha çok mükellef iken ağabey yol gösterici olduğu kadar bizimleydi,iç içeydi diye dile getiriyordu. (Öğrenci dostuydu.)
    Zira cebinde varsa doyurur, en güzel lokantaya götürürdü. Ayakkabısının boyasına kadar dikkat eder, İstanbul Beyefendisi gibi giyinir bağcıksız ayakkabı giydiğini hatırlamıyorum,diye ekledi.

    Yedi güzel adamı evlerinde ağırlayan Akif İnan, Ahmet İnan ağabey ve arkadaşlarının çalışmalarını,edebiyat ve fikir üzerine mücadelelerini görünce “kendi kendime Cahit abinin şu deyimi aklıma geliyor “diye anlatmaya devam ediyordu...

    “Bu insanlar dev midir
    Yatak görmemiş gövde midir ?”
    Yahu bu adamlar uyku uyumuyorlar mı ? diye düşünüyorum,düşünüyorum...

    Zaman zaman gözlerinin dolduğunu hissettim. Anlatılanlar karşısında duygulanmamak ne mümkün! Hüznü ve sevinci müşterek olmalıydı.

    “Akif abim her şeyden önce benim babamdı. Genç yaşta babamızı kaybettiğimiz icin,Anadolu’da usul öyledir. Urfa’daydım,Akif abim o gün Urfa’ya geldi Erzurum’dan.Ziyaret ettim. Şiddetli bir öksürüğü vardı...
    -Ya abi bu kışta kıyamette sana yazık değil mi ? Niye geliyorsun ? ( o zamanlar Murat 131 sağ camı kapanmayan bir arabası vardı)
    -Ne demek istiyorsun sen ? diyerek hiddetlendi.
    Kızı Banu’ya haber verdi. Ceketimi getir,dedi.
    -Sağ cebinde bir tesbih var,sen tesbihe meraklısındır dedi,bunu amcana ver,diye Banu’ya uzattı.
    “Hülâsa burda söylemek istediğim onun hedefi sizlerdi. Bir maddi karşılığı yoktu. Onun hedefi bugün ki nesildi yani sizlerdi...”
    Turan Koç evvelinde söylemişti “tanımadığı kimse yoktu, ama kimseden dünyalık bir şey istemezdi.”

    Bitmiyordu hatıralar...
    Bir gün yine Peygamberler şehrine uğradı Akif İnan. Akşamına kardeşi ile beraber yemek yiyeceklerdi. Ahmet İnan biraz gecikiyor.
    Abisine akşama kadar yaptığı işleri sırasıyla anlatıktan sonra ekliyor;
    -abi 24 saat bana yetmiyor.
    -Ne demek istiyorsun ? Sen kim oluyorsun da zaman yetmiyor sana. Yavrum, İmam-ı Azam gibi bir mezhep kurucusu, onlarca öğrenci yetiştirmiş, devrin büyük tüccarı, hayatında 40 kez hacca gitmiş bir insana zaman yetiyor da sana nasıl zaman yetmiyor? Demek ki sen zamanı kullanmasını bilmiyorsun,dedi. Ve bir daha “zaman yetmiyor” kelimesini kullanamadığını ifade ediyor.

    “Her eylem yeniden diriltir bizi
    Nehirler düşlüyorum göl kenarında”

    Durağan bir hayat değildi onun ki,o şairlikte makam mevki sahibi olmak icin yazmıyordu. Hatırlanmak istiyordu,kelimeler ile gönülleri inşa etmek, insanlar arası köprü kurmak istiyordu, nitekim “cemiyet adamıydı Akif İnan.” Kelimelerin açtığı yaralar daha sonra da hatırlansın ve anılsın,nihayetinde “mustarip şairdi Akif İnan. Fikir adamı dediğimiz Akif İnan’ın fikirlerine şu sözlerinde rast geliyoruz
    “anamı sorarsan büyük doğudur batı sırtımda paslı bıçak gibidir” velhasıl o geldiği yeri yansıtıyordu şiirlerinde.

    Her adımı bir hikaye,her hikayesi bir ders niteliğinde nasıl biter ki muhabbet... Arada ekliyor Ahmet İnan sıkıldınız mı diye ? Daha çok anlatın demek geçiyor içimizden. Lakin kelimeler vakte malup düşüyor. Zaman su misali son bir tane derken biz üç hikaye ile de bayram etmiş oluyoruz oh ne alâ...

    Düşündüm abim neden şair ? (Şairlikte ekmek parası yok tabi) Neden yazıyor ? Ve buldum.
    Şiir nedir ? Kimler şiir okumalı ? Hangi zamanda şiir okumalı ? “ cevabını muhatabının satır aralarında bulmuş olmalı ki çıkardığı sayfadan şu inciler döküldü;

    “Olayların kuşatması altındaysanız. Bir yoğun hü­zün ağmaktaysa üstünüze günler, saatler bunalımın otağını kurmuşsa içinizde, sıkıntı bezirganı haraca bağlamışsa sizi. Aczden başka sermayeniz kalmamış gibiyse. Dualar, yüreğinizin semtine uğramadan çıkıyorsa ağzınızdan. Kendi sesiniz bile yabancı düşüyor­sa kulaklarınıza. Şiir okumalısınız.
    Ya da gülen oynatan sevinçlerin avucunda tutsak olmuşsanız. Nefsin elinde oynayan bir talimli maymuna dönmüşseniz. Başkalarının acısı size çarptığın­da bir lastik top misali geriye sıçrıyorsa. Hiçbir oyuk oluşturmuyorsa içinizde hüzün. Günübirlik hay ü hu­yun düşüncesinde nefesleniyorsanız. Öte dünyada hesaba çekilmek gerçeği fantazi hanenizde konuklamışsa. Şiir okumalısınız.
    Şiir dengeler insanı.
    Tüm sivrilikleri, abartmaları törpüleyen, düzleyen şiirdir. İfrat ve tefritin medd ü cezirleri, hayr vasatına şiirle girer.
    Hayrın vasatında, temkin üzre iseniz, yine de ge­reklidir size şiir. Çünkü halinizi tekamül ettirmek, ye­teneklerinizi geliştirmek baş ödevinizdir.
    Şiir hikmet erbablarının refikidir.
    Şiir, ilim mensuplarının arkadaşı olmuştur.”
     (şiir ve medeniyet)
    Nitekim şiirlerinde tasavvuf ehline ait hikmetler oldukça yoğundur. Doğruluğu,hakikatı libas olarak giydirmek istiyordu kelimelerine,söylenecek Hakk olsun,güzellikler kelam,sohbet şiir ile yol bulsun istiyordu. Aynı Sezai Karakoç , Necip Fazıl, Erdem Beyazıt,Rasim Özdenören... dostları gibi.

    “Bitirip şu kara kuru ekmeği
    Göç etsem diyorum yar ellerine.”
    -El Gazeli

    Ölümlerden korkar isem
    Gönül evi yıkar isem
    Ben bu yoldan çıkar isem
    Yazık bana vahlar bana -Bağlanma

    Teslimiyetinin sağlamlığını 1999 yılında yakalandığı karaciğer kanserini kardeşi,doktor Ahmet İnan, A. İnan’a söylerken yüzünde mimik dahi oynamadığını ifade ederken dile getiriyor. Sağlam duruş daima.

    Rasim abi arıyor, “Nasılsın? İyi misin ?”
    derken Akif inan:
    -Rasimciğim seni çok özledim,diyor.
    -inşallah bayrama gelir,görüşürüz.
    -Ah rasimciğim... Bayram çok geç.
    Sohbetten 2 gün sonra Kadir gecesinden önce bayramı göremeden,nadir mütefekkirlerden,eğitimci,yazar,şair,sendikacı Mehmet Akif İnan, doğduğu şehirde gözlerini kapatıyor.

    “Soyumu yüklendim bu çağ içinde
    Urfa bir dağ gönlüm bir bağ içinde”

    Heybesinde biriktirdikleri ile yol gösterici olan Akif İnan,"müslümanlar yol gösterici ve öncü olmalıdır. Her alanda edebiyatta,sanatta,tıpta vs. Helal sınırları içinde öncü olmalıyız. Biz yapmalıyız. Yapmayınca saha dediğimiz alan başkalarına kalıyor..." Sözleri nasihat niteliğinde.
    Kudüs şairi Mehmet Akif İnan Kudüs’ü görmemişti fakat hissettiği özlem,hasret ve ızdırap satırlarıyla öyle hemhâl olmuş ki hissettirebildi aynı Mehmet Akif’in Çanakkale’yi görememesi gibi...

    D.Mehmet Doğan’ın tabiriyle Akif İnan’ın tok ve parlak sesinden dinleyelim bir de Mescid-i Aksa şiirini.
    Selam ve muhabbetle. Mevlamın rahmetine nail olasın güzel adam.

    https://youtu.be/Hcins9J1kg8
  • 500 syf.
    ·5 günde·9/10
    “Taş Taş Üstünde” savaş sonrası Polonya edebiyatında bir başyapıt olarak kabul edilen bir kitap. Kitabı bitirmek yazarın 10 yılını almış. Yazar da ülkenin en saygın edebiyat ödülünü iki kez kazanmış. Dilimize maalesef çevrilen tek eseri bu.

    Kitapta adı geçmeyen bir Polonya köyünde yaşayan çiftçi Szymek Pietruszka’nın toprağı, tanrısı, ailesi, ülkesi, âşıkları, gelenekleri, arkadaşları ile olan ilişkisinin hikâyesini ya da daha doğru söylemek gerekirse hikâyelerini “dinliyoruz”. Dinlemek bence burada söylenecek en uygun kelime. Gerçekten kitabı okumuyorsunuz adeta dinliyormuş gibi hissedeceksiniz. 1920’lerde doğan anlatıcı hikâyesini çocukluktan başlamak üzere 1960’lı yıllara kadar anlatıyor. Direniş ordusundaki komutanlığından savaş sonrası döneme kadar tutun da daha birçok sosyal olaylar kitapta anı olarak geniş yer tutuyor. Kitap 9 bölümden oluşuyor ve bu 9 bölümü birbirine bağlarsak ortaya Szymek’in yaşam öyküsü çıkıyor, sadece onun değil Polonya köylüsünün de hikâyesini öğrenmiş oluyoruz. Kitap bir köy romanı gibi görünse de o kategoriye sokamayız. Szymek, hayatını zaman ve mekânda belli bir sıra ve düzen gözetmeksizin anlatıyor, bu yüzden dağınık ve kronolojik olmayan bir anlatım söz konusu. Bir hikâye tamamlanmadan başka bir hikâye ortaya çıkıyor. Konudan sapmalar bir hayli fazla. Bu durum biraz karışık gelebilir okur için. Kitabın tamamı kocaman bir tiyatro monoloğu gibi. Kitaptaki diğer karakterler de sanki benzer bir şekilde dile gelmekte. Son derece az diyalog var. Zaten az sayıdaki karaktere de monolog şansı veriliyor. Edebiyat tarihinde sanırım 500 sayfalık bir monolog daha yoktur. Yazılı bir geleneğinin değil de sözlü geleneğin bir ürünü adeta bu kitap. Syzmek’in kendisi de tam bir hikâyeci zaten. Berber, polis, nikâh memuru ve daha yaptığı pek çok iş hep halkla iletişime bağlıdır. Bu konudaki beceresi son derece iyidir.

    Bu kitabın içeriğine ve anlatımına dair size şöyle bir örnek vereyim. Hiç başınıza geldi mi bilmiyorum, hani bazen tanımadığınız bir yaşlı amcaya ya da nineye bir soru sorarsınız da bin ah işitirsiniz ya burada da durum aynen böyle. Bey amca bana hayatını anlat deseniz birine size “Bak evladım…” diye başlar saatlerce anlatmaya başlar. Bu anlatımda bir sıra yoktur. Amcamız ya da ninemiz, başından geçenleri zaman ve mekân sıralaması takip etmeden anlatmaya başlar, anlattıkça aklına yeni anılar gelir. Anılarını deştikçe ortaya başkaları çıkar. Bu durum bu şekilde saatlerce sürebilir, ta ki dinleyicinin canı sıkılana kadar. Bu kitapta da aynı durum söz konusu. Bir adamın 500 sayfalık monoloğuna katlanabilecekseniz bu kitaptan çok zevk alacaksınız. Benim canım sıkılır derseniz bu kitap size göre değil. Kitabın ilginç bir özelliği cümleler o kadar basit ki, her cümle yaklaşık en fazla 7-8 kelimeden oluşuyor. Ben bu kadar basit cümle ve kelimelerle yazılmış bir kitap daha okumadım. (çocuk kitapları bile bana bazen daha karışık gelir) Bu basitlik ve sadelik bence anlatıcı ve ana kahramanın aynı kişi olmasıyla alakalı. Kitapta yazılan her şeyi okur çok kolay anlıyor ama daha birkaç sayfa geçmeden dinlediklerini unutuyor, çünkü araya o kadar çok olay giriyor ki. Kitap bitince ne anladın diye sorsalar aslında çok şey anlamış ama aynı zamanda hiçbir şey hatırlayamıyormuş gibi hissedeceğiniz kesin.

    Kitapta şunu anlatıyor bunu anlatıyor diye hiçbir şey yazmak istemiyorum, zaten unuttum da neler okuduğumu. Ama okurken her cümlesinden çok zevk aldığımın altını çizmek istiyorum. Bu kitabı ya çok seveceksiniz ya da hiç sevmeyeceksiniz. Bunun ortası yok gibi düşünüyorum.
  • Ne çok ihmal ettiğimiz veya terk ettiğimiz şey var. Dilenecek özürler, ödenecek haklar, dikilecek fidanlar, okunacak kitaplar, yazılacak yazılar, gidilecek yerler, öpülecek eller, okşanacak başlar, silinecek gözler, doyurulacak açlar, verilecek sadakalar, mazlumlar; analar, babalar, eşler, çocuklar, tövbeler, dualar, söylenecek sözler… diyor yazar
    İsmail Demirbaş