• 234 syf.
    ·Beğendi·7/10
    Merhaba arkadaşlar. AHLAKSIZ, Ümit Deniz’in Murat Davman serisi sonrası, bu serinin dışında yazdığı bir kitaptı. Konusu ilgimi çekmiş ancak fırsat bulamamıştım. Bazı kitapları bulmak biraz zorlu tabi, kabul edersiniz ki. Çünkü Ahlak deyince hemen hepimizin aklına tek bir odak noktası geliyor. Aslında kitap da bunu anlatıyor bir nevi. Freud üzerinden insanı yönetenin gerçekten Cinsiyet olduğu vurgulanıyor.
    Tüm dünya üzerinde -kalıbımı basarım- erkeklerin ortak olarak düşündükleri şeyin odak noktasında bir KADIN vardır. Kimi zaman düşüncesi, hisleri, arzuları; kimi zaman da kıyafeti, edebi, konuşması ve ahlakı üzerinden kadın ne kadar değerlendirilse de öncelik olarak hep merak edilir. 3 Milyon yıl olsun insanlık tarihi (yazıdan sonra baktım ve bunun civarında bir şeymiş he) ve bu tarih boyunca KADIN hep merak edilen biridir.
    Günümüze gelelim. Bir kuşak farkı almış yürümüş denir. Eskiler, yaşlılar yeni nesli beğenmezler. Biz şöyleydik bunlar böyle derler. Biliyor musunuz şöyle bir söz vardır: Gençler, yaşlıların aptal olduğunu zannederler; yaşlılar ise gençlerin aptal olduğunu bilir. Bundan maksadım şu ki, herkes nasıl yetiştirildiyse, içinde ne varsa mutlak onu yapar. Bunun dışına çıkamaz maalesef. Varsa itiraz eden gelsin kapışalım: Kendi gibi birini arayan, kendi düşüncesinde olan, kendine uygun olan insanları ararız her zaman. Çünkü bizimle aynı paydada buluşmayan ve bir tam pay ortaya çıkaramadığımız birisini istemeyiz çünkü anlaşamayız. Hayatı ciddiye alan birisiyle hayatı ciddiye almayan birisini hiçbir tutabilir misiniz? İmkansız. Süslemeye, göze hoş getirmeye hiç gerek yok ki durum budur.
    Kitaba geldiğimizde ise 3 farklı nesil gözümüzün önüne geliyor. Üç kuşak kadınını inceliyoruz. Eski Osmanlı Kadını (ki hanımlar niyeti ciddi erkekler bunları arıyor haberiniz olsun), O günün Çağdaş Kadını ve son olarak da yeni kuşak sayılan Genç Kızlar. Bu üçünün tahlilini yapıyoruz. Dikkat edin günümüzde bile babaanneniz anneanneniz yanınıza sadece kendi beğendiklerini yakıştırır. Kendileri dışındakini asla istemezler. Anneleriniz artık sizden bıkmış ne isterseniz onu yapın kafasında. Siz ise artık olursa olmaz, olmazsa olmasın banane derdindesiniz. Yani bunun her zaman olduğunu ve bunun tahlilini yaptığını görüyoruz. Mutlaka arada istisnalar vardır ancak bunlar sonucu değiştirmez. Bir takım da 10 kişi kötü oynar 1 kişi iyi oynarsa ve o takım 1-0 yenilirse hepiniz yenilmiş olursunuz, bu da öyledir işte.
    Burada, kadınlar tarafından ezildiğini hor görüldüğünü iddia eden ve onlardan intikam almak için çırpınan birinin hikayesine tanık oluyoruz. Selim Keskin. Kendisi bir masör ve kadınlarla yakın bir kişilik. Ancak her olgu SEX olarak buluşmuyor, burada kadının iç dünyasını ve düşüncesini yazar yansıtmaya çabalıyor. Bunu kitabın finalinde de açık bir şekilde görüyoruz. Söylenecek çok fazla söz yok aslında. Güzel bir tahlil romanıydı. Buraya kadar hata ettiysek, bilmeden kötü bir söz söylediysek özür dileriz. Esen kalın, keyifle okuyun..
  • Orhan Pamuk, üzerine ne söylesem az, ne söylemesem eksik kalacak, “ne onunla ne onsuz” diyebileceğim, her kitabının müthiş uzun olmasından yada belki de biraz durağan ve sakin olmasından ötürü ortalarına doğru “biraz daha kısaltarak da yazılabilirdi, kalite uzunluk ile ölçülemez.” demek mecburiyetinde bırakan şahsına münhasır yazar. Satırlar akıp geçerken bazen sıkıldığım da oluyor fakat genel havaya hakim olan şey; hayranlık. Bir yazar düşünün henüz ilk romanında üç kuşak bir aileyi tasvir ederken hiçbir karakteri atlamadan karakter ve psikoloji analizi yaparken bunu en ufacık yersiz söz etmeden yapıyor. Ne kitap ama ! Elinizden tutup o dönemin Nişantaşı’na götürüp bırakıyor sizi. “Yaşa ve gör.” diyor bir nevi. Bir filmi seyreder gibi.
    Cevdet Bey ve Oğulları.. Sussam kendimi böyle bir değere bir iki güzel şey eklemeden bıraktığım için kendimi kederli hissederim. Söylesem nasıl anlatılır ki bu hislerim. İşte böyle başlıyor analizimin ilk satırları. Bu kitabı okumak da anlatmak da hayat gibi yavaş yavaş alışıyorsunuz.
    Cevdet Bey. Tek derdi ve bütün hayali kuşaklar boyunca anlatılacak destansı bir aile değil de birbirine sımsıkı kenetli belki herkesinki gibi bir aile kurmaktı. Bu başka bir şey bilmeyişinden değil, hayata tutunduğu tek şey bu olduğundandı. Manevi boyutuna bakarsak belki de gerçek bir aileyi hiç göremediğinden, bir şeylerin hep eksik yaşanıyor oluşundan da olabilirdi tek hayali için canını dişine takması. İnsanlar onu ne kadar yadırgasa da, belki de önceleri henüz sevmediği Nigan hanımla sessizce evlenivermişti. Peki bu evlilikte bir paşanın kızı olmasının rolü neydi ? Takdir edersiniz ki çoktu. Şanı yürüsün istemişti Cevdet Bey. Ailesi sonsuza dek onun ismiyle yaşasın, herkes gıpta ile baksın istemişti. Bayram sabahlarındaki o ritüeller bozulmasın, ne yaşanırsa yaşasın o masanın etrafında yemek yenirken unutulsun istemişti. Zamanla eskise de unutulmamıştı o adetler.Henüz ortada bir aile yokken yaptırmıştı iş yerine o tabelayı “ Cevdet Bey ve Oğulları”. Buradan belliydi o bu aile için kendini bile yok sayacaktı. Sessizliğe gömecekti diğer her şeyi. Hayatı olacaktı ailesi. Peki başardı mı ? Onun tek hayali oluşu, oğullarını mutlu olmaya yetti mi ? Sevgisini yeterince anlatabildi mi ? İşte bu sorular roman boyu tartışmak mecburiyetinde kalacağınız sorular olacak. Bir kuşak biterken burukluğu bir tortu gibi hissedeceksiniz kalbinizin kuytusunda.Çünkü Cevdet Bey bu romanda yaslanacağınız koca çınar olacak. Her şey ona bağlı ve her şey ondan bağımsız.

    Nigan Hanım.. Tam da döneminin kadını. Geleneklerine ve ailesine olan bağı sonsuzken “Elalem ne der?” sorusunu bir an olsun aklından çıkarmayan, çocukları için her şeyi yapacak güçte iken bazen hiçbir şey yapmayan bazen de dünyaları onların ayaklarına seren Cevdet Beyin hayallerinin en sağlam kahramanı Nigan.

    Osman.. En büyük oğul. Hayallerin mirasçısı da diyebiliriz ona. Bir aile olmanın ilk ümidi, ilk adımı. Belki de tüm bu sebeplerden ötürü çıkamamış kendi kurallarının dışına. Sorumlulukların ağırlıklarıyla yok olmuş belki de. Her şeyi en ince detayına kadar düşünüp yapması gereken evlat o. Karısıyla mutlu bir yuva sürdürüyormuş rolü yapmak mecburiyetinde bırakılan ve karısını aynı ölçüde sevmeyen. Mecburiyetler onu sevgisizliğe itti deseydik eğer çok doğru bir ifade olabilirdi. Belki de en büyük evlat olmasa gidecek başka bir yolu vardı onun da. Herkes kadar, herkes gibi.

    Refik.. Çok hayal kuruldu üzerine, çok hayal kurdu kendi üzerine. Sonra.. Sonra Cevdet beyin oğlu olmanın bedelini ödedi. Kendi hayatıyla. Evlendi. Mutsuz bir kararın üzerine mutsuz bir evlilik. Önce mutlu olduğunu sandı. Herkesin bakışlarına inat gülümsedi. Onunla alay eden ve yaptığını yanlış addeden dostlarına rağmen. Bir gün durdu ve düşündü “ Bu hayatta ne yapmalı.” İşte bu bütün yaşantısının dönüm noktası olan soruydu. Herkesin sorması gereken.

    Ömer.. Bir yuva kurmanın saadet getirmeyeceğini en iyi bilen ama kendi bile fark etmeden Cevdet beyin yolundan giden Ömer. Refik’in en yakın arkadaşı belki de en uzağı. Hayatın içinde oradan oraya savrulurken varoluş sancıları yüzüne vuracak ve siz onun ağlayacağı bir omuz olma isteği duyacaksınız okuduğunuz her satırda.

    Ahmet. Üçüncü kuşak Cevdet Bey torunu. Resimleriyle hayata tutunmaya çalışırken kayıp düşen ama düştüğü yerden usulca kalkan Ahmet. Hiç vazgeçmedi. Onun için söylenecek en kıymetli şey bu olsa gerek. Ne sevmekten ne davadan.

    Üç kuşağı anlatarak tüketmek istemeyeceğim sizlere lakin koca bir devrin başladığı gibi ihtişamıyla kapanmayacağına tanık olacaksınız. Onların gülüşlerine, yanlış kararlarına, en mutlu anlarına,akıl almaz sevgilerine, yalnızlıklarına ve pişmanlıklarına. Bazı yerler “Bir aile nasıl olmalıdır?” sorusunun cevabı iken bazı yerler “ Bir aile nasıl çöker?” sorusunun cevabını sunacak bütün çıplaklığıyla. Yer yer durağanlaşan ama yine de aldığınız tadı hiç bozmayan bu eser yazıldığı döneme vurduğu damga gibi okuyan herkesin de gönlünde bir mühür olarak kalacaktır hiç şüphesiz.

    Bir aile kolay mı kuruluyordu ? Bir baba evlatlarına her şeyi verebilir miydi ? Çocuklarımız bizim hayallerimizin kurtarıcısı mıydı yoksa biz hayal dünyamızdan artık çıkmalıydık ? Bu ve bunun gibi binlerce sorunun cevabını bulmayı ümit edenler için işte devasa bir başucu kitabı daha..

    Orhan Pamuk okumak için müthiş bir sabra ve kitap sevgisine muhtaçsınız. Hep diyorum ya “Ne onunla, ne onsuz.” Bazen iyi ki, bazen keşke ama çok güzel.
  • 604 syf.
    ·3 günde·Beğendi·10/10
    Merhaba arkadaşlar. 2020 yılı için maalesef buralarda olmadığımdan, sınavlarım nedeniyle ve ileti paylaşmayı sevmediğim için bir mesaj yayımlayamadım. Hoş benim de doğum günümdü ama kimse kutlamadı. Şaka bir yana öncelikle hepimiz için iyi bir yıl olmasını dilemekten başka sanırım söylenecek bir söz yok. Bu güzel yılda malum finaller dönemi de denk gelince kitap okumakta bir hayli geciktik. Tabi bu yıl gerçekten şöyle önemli bir kitapla başlamak istiyordum. Biraz tavsiye biraz da sevgiyle karışık bir baskı (!) sonucu böyle yapalım dedik.
    Arapça benim için hiçbir zaman öncelikli olmamıştı. Yani Latince, İspanyolca ve İngilizce bilgimin yanında Arapça bilmediğim için biraz garip hissettim. Tamam diğerleri de çok iyi değil ama Latince bir İncil ile Türkçe Çeviri bir İncil arasında bile okuyanlarınız vardır ki bilirler, çok fark var. Gene de bir merakım oldu, bir heves ettim, bu heves ve merakla karışık bir okuma duygusuyla başladım. Kim bilir, ileride belki Arapça orijinalinden okumak da nasip olur. Bilemiyorum.
    Bildiğimiz üzere 4 Kutsal Kitap ve 4 Kutsal Din vardır. Diğer dinler ve diğer kitaplar (dinler tarihi okuyanlar da bilir ki) o dinin önderleri tarafından kaleme alınmıştır. Bu 4 Kutsal Kitap ise bizzat Tanrı tarafından indirilmiş ve Peygamberlerine öğretilmiştir. Bu kitapların en sonuncusu ve zannımca en güzeli de Kuran’ı Kerim’dir. Peki, neden? Çok ilginç bilgiler ve fikirler buluyorum. Çok fazla süsleme ihtiyacı duymuyorum bunları. Misal olarak İncir ve Zeytin. Kuran’ı Kerim bunlar üzerine edilen yeminle karşımıza çıkıyor. Tin (İncir) Suresi. Yani düşünün ufacık hatta insanların bir kısmının yemekten bile tiksindiği yiyeceklerden. Bunların esrarını araştırıyorum ve karşıma ne çıkıyor? Sadece bu ikisini yiyerek hayatta kalmak mümkün. Bunu Japonlar dahi araştırmış. Şaşırmamak elde mi şimdi? Böyle uzayıp gidiyor. Bazen de yorum yapamıyorum çünkü insan henüz öğrendiği ya da hiç bilmediği bir konuda ne konuşabilir ki? Sadece çok fazla etkilendim, hepsi bu.
    * Açıklamalarda verilen ve beni çok şaşırtan bazı konulara da değinmek istiyorum. Mesela Müteşabih denilen harfler: Elif-Lam-Mim, Elif-Lam-Ra, Ya-sin gibi. Bunların anlamını sadece Allah’ın bildiğine değiniliyor.
    * Bakara suresinde 45. ayette şöyle bir şey var. Bir de sabır ve namazla Allah’tan yardım isteyin diye. Buna göre bir şeyi gerçekte istediğimizde Allah’a sığınır, sadece ondan yardım istersek oluyor. Şu uyuz olduğum Çabut Baba (!) türbelerine iyi bir cevap olmuş sanki. Gene devamında 186. ayette ise net çeviriyle “Dua Edenin Duasını Kabul Ederim” deniliyor.
    * Davud Peygamber zamanında Yahudilere, Cumartesi günü balık avlamaları yasaklanmış, sebebini bilmiyorum. Bu kavim helak edilmiş. Hem de 3 gün içinde. Tek bildiğim bunu araştırınca karşıma çıkan Eyke Halkı. Bunun dışında bir şey bilmiyorum.
    * Sihir yani Büyü, Bakara suresinde 102. ayette geçiyor. İnanmadığım bir konuydu, okuyana kadar. Yani varmış, yapılıyormuş, haram edilmiş, cehennem garantisi var ve bundan çok korktum. Zaten okurken acayip bir his oluştu içimde kitabı. Demek ki Arapçasını anlayarak okuduğumda kalbim dayanmayacak, zaten sıkıntılı. Böyle sihirdir, cindir, bunlar beni çok korkutan konular. Size de aynısı oluyor mu ya?
    * Mekke’de inen ayetlere ‘Mekki’ ayetler denilirken; Medine’de inen ayetlere ‘Medeni’ ayetler deniliyor. Mekki ayetler daha çok müşriklere yönelik, azap verici, tabiri caizse korkutucu ayetler olurken; Medeni ayetler ise Müminleri anlatan ve hüküm içerikli ayetler olarak sınıflandırılmış. Bir nevi Mekki ayetler için biraz ürkünç derken, Medeni ayetler için ferahlatıcı diyebiliriz.
    * Gelelim benim için çok mühim olan konuya. Bazıları Şuara suresinin 224. ayetinde bahsedilen “Şairlere ise, sapıklar tabi olur” ayetini çarpıtıp kendi işine geldiği gibi konuşuyorlardı. Bunu kendime sorun etmiş, bu böyle değildir diye içim içimi yemişti. Sonradan meselenin açıklamasına baktım ve şunu rahatlıkla söyleyebilirim ki: Ka’b bin Eşref adlı Yahudi şair nasıl peygamberimize ve Müslümanlara hakaret içerikli şiirler yazıyorsa; bizzat Peygamber de Hassan bin Sabit’e, Müşrikleri şiirleriyle hicvetmesi için görev vermişti. Bunun birazını bölümümden aldığım İslam Tarihi dersinde, birazını Meal’de birazını da internette bulduğumu belirtmek isterim. Ortaya harmanladım. Umalım ki isimler karışmış yahut yanlış olsa da meselenin özü anlaşılabilir olsun.
    Son olarak şunu söyleyebilirim ki, okudum ve kendimi iyi hissediyorum. Bazı yerleri tabi gerçekten korkutucu geldi ama birçok tarihi bilgi görmek de mümkün. İşin bir de şu tarafı var ki herkes devrin değiştiğini, kötülükle mücadele edilemez olduğunu, herkesi kendi başına bırakmamız gerektiğini söylüyor. Ben buna katılmıyorum. Benim kendi dostlarıma sık kullandığım bir cümle vardır, yazmak buraya nasipmiş:
    “Dünyayı değiştiremezsiniz, kendi Dünyanızı güzelleştirin”
    Değişim, önce siz başlarsanız güzeldir. Önce kendiniz değişecek, güzelleşecek sonra da o güzelliği insanlarla paylaşacaksınız. En azından böyle kendi içimizde mutlu oluruz. Zaten önemli olan da bu huzur. Ahlak, sonradan öğrenilmez. Söyleyeceklerim bunlar. Gayet güzel bir kitaptı, mutlaka tavsiye ederim. İyi okumalar, iyi geceler dilerim. Esen kalın efendim..
  • kolay değildir yalnızlık. öğrenilmesi gerekir. tabiî eşleri öldükten sonra otuz dört yıl evlenmeden yaşayan yaşlı kadınların yalnızlığı değil bahsettiğim. daha çok benim gibi, kendini dünyada üzerinde yaşayan tek canlı olarak gören ve hisseden adamla- rın yalnızlığından bahsediyorum. böyle bir tercihin nedeni yıllarca düşünülse bulunmaz. çünkü tek bir nedeni yoktur insanları reddetmenin. uzun bir süreçtir. dokuz yaşlarında başlar ve gerçekten yalnız kalana kadar devam eder. yalnızlık paranın çektiği dostluklarla, fahişelerle bozulur arada bir. sonra hepsi biter... fa- hişelerin yalnız adamlar üzerindeki etkileri en az annelerinki kadar güçlüdür. onlarla beraber boşluğu seyreder, içki içip konuşurlar. son derece profesyonelce gelişen ilişkilerdir. iz bırakmazlar eğer bir mucize olup da, mesleğine ihanet eden bir fahişe yanındaki yalnıza âşık olmazsa... bir insanın yalnızlığı üzerine söylenecek o kadar söz vardır ki! o kadar büyüktür ki yalnızlık. o kadar kalabalıktır ki. dünyayı dolduran canlılardan uzak bir hayat yaşamak ya da binlerce bedenin arasında olup hiçbirini dinlemeden ilerlemek. hepsi de, yalnızlığın türleridir. hapishanelerdeki tek kişilik hücreler bazılarını delirtip kendi isimlerini bile unuttururken, bazılarını da tanrı'ya dönüştürür... ama ne olursa olsun, önemli olan tek şey pişmanlıktan arınmaktır. kendini yalnızlık okyanusuna can simidi olmadan, boğulmak üzere bırakmış bir insan, içindeki dibe sürüklenirken devirdiği her metrede sonsuz huzuru hissetmeye başlamışken, eğer tek bir salise pişmanlık duyarsa yalnızlığından, tek bir salise bile tereddüt ederse tercihinden, işte o an kişinin felaketi başlar. panik acıyı getirir. bir kuş gibi suyun içinde süzülen vücudu çirkinleşir, gerilir, kıvrılır, kontrolsüzce kasılır. ve tercih ettiği yalnızlığın içinde kaybolmaktan korkan insanın en büyük acısı olan deliliğin başladığı noktadır. daracık, nefesin bile zor alındığı, yerin metrelerce altındaki bir dehlizde, tonlarca havayı hatırlayıp nefes almamaya ve kalp krizi geçirecek kadar büyük bir panik yaşamaya benzer... içine adım atıldığında girdaba ayak uydurulur. kendisine çeken dev hortumla uyumlu şekilde dönmek yapılması gereken tek doğru harekettir. kurumuş bir yaprağın lodosa boyun eğmesi gibi insan da yalnızlığına boyun eğmelidir. yalnızlığın çelikleşmiş iskeletine karşı çıkmaktansa, onda keşfedilmeyi bekleyen binlerce bilinmeyeni aramaya çalışılmalıdır. yalnızlık, insanın içindeki gizli mabettir... benim yalnızlığım ise, hayatım boyunca ürkütücü bir hızla büyümüş ve sosyal denilebilecek bütün yeteneklerimi teker teker yok etmiştir. bedenimin çevresinde yıllar boyu inşa etmiş olduğum ve yakında kapısını tamamen içeriden kilitlemeyi düşündüğüm yalnızlık katedralim, belki de şimdiye kadar başardığım tek iştir... sorarlarsa, "ne iş yaptın bu dünyada?" diye, rahatça verebilirim yanıtını: "yalnız kaldım. kalabildim! altı milyarın arasında doğdum. ve hiçbirine çarpmadan geçtim aralarından..."
  • Bir insanın yalnızlığı üzerine söylenecek o kadar söz vardır ki! O kadar büyüktür ki yalnızlık. O kadar kalabalıktır ki. Dünyayı dolduran canlılardan uzak bir hayat yaşamak ya da binlerce bedenin arasında olup hiçbirini dinlemeden ilerlemek. Hepsi de, yalnızlığın türleridir. Hapishanelerdeki tek kişilik hücreler bazılarını delirtip kendi isimlerini bile unuttururken, bazılarını da Tanrı'ya dönüştürür... Ama ne olursa olsun, önemli olan tek şey pişmanlıktan arınmaktır. Kendini yalnızlık okyanusuna can simidi olmadan, boğulmak üzere bırakılmış bir insan, içindeki dibe sürüklenirken devirdiği her metrede sonsuz huzuru hissetmeye başlamışken, eğer tek bir salise pişmanlık duyarsa yalnızlığından, tek bir salise tereddüt ederse tercihinden, işte o an kişinin felaketi başlar. Panik acıyı getirir. Bir kuş gibi suyun içinde süzülen vücudu çirkinleşir, gerilir, kıvrılır, kontrolsüzce kasılır. Ve tercih ettiği yalnızlığın içinde kaybolmaktan korkan insanın en büyük acısı olan deliliğin başladığı noktadır. Daracık, nefesin bile zor alındığı, yerin metrelerce altında bir dehlizde, tonlarca havayı hatırlayıp nefes almamaya ve kalp krizi geçirecek kadar büyük bir panik yaşamaya benzer...
    İçine adım atıldığında, girdaba ayak uydurulur. Kendisine çeken dev bir hortumla uyumlu şekilde dönmek yapılması gereken tek doğru harekettir. Kurumuş bir yaprağın lodosa boyun eğmesi gibi insan da yalnızlığına boyun eğmelidir. Yalnızlığın çelikleşmiş iskeletine karşı çıkmaktansa, onda keşfedilmeyi bekleyen binlerce bilinmeyeni aramaya çalışmalıdır. Yalnızlık, insanın içindeki gizli mabettir... Benim yalnızlığım ise, hayatım boyunca ürkütücü bir hızla büyümüş ve sosyal denilebilecek bütün yeteneklerimi teker teker yok etmiştir. Bedenimin çevresinde yıllar boyu inşa etmiş olduğum ve yakında kapısını tamamen içeriden kilitlemeyi düşündüğüm yalnızlık katedralim, belki de şimdiye kadar başardığım tek iştir... Sorarlarsa, "Ne iş yaptın bu dünyada?" diye, rahatça verebilirim yanıtını:
    "Yalnız kaldım. Kalabildim! Altı milyarın arasına doğdum. Ve hiçbirine çarpmadan geçtim aralarından..."
  •  


    Değerli kardeşlerim … ! unutmayalım ki la ilahe illallah’a imanın keyfiyeti, ne bu kelimelerin lafızlarını saymak ve ne de onu ezberlemekten ibarettir.

    Bu, anlamlı bir düsturdur. Bu yüce düstüra iman, sadece kelimelerde kalan ve manasını bilmeden, anlamadan şuursuzca söylemekle meydana gelecek bir iman değildir. 

    La ilahe illallah, kalplerin derinliğine inen bir inanç, bir his ve bir hareket haline dönüşmedikçe gerçek manasını bulmuş olamaz. Çünkü bilmeden, anlamadan yapılacak iman iddiası boştur ve yalandır. Ve hiçbir sağlam akıl da, bilinmeyen ve anlamayan bir şeye inancın geçerli olduğunu asla kabul etmez.


    Anlaşılmayan şeylerin insan zihninde inanç haline dönüşeceği, gerekleri bilinmeyen bir ifadenin insan hayatında pratik olarak yaşanabileceği hiçbir mantığa sığmaz.


    La ilahe illallah’a imanın keyfiyeti ve geçerliliği ;  Kur’an ve sünnet’ten kaynaklanan bir anlayışla anlanıp kavranmadan, geçerliliğinin şartları bilinip onları ortaya koymadan ve amel sahasında ona uygun bir hayat yaşamadan la ilahe illallah’a iman asla gerçekleşmez… Onun içindir ki basiretli bir Müslüman olmanın tek yolu,  bu tevhidi ifadenin şartlarını öğrenmekle mümkündür.

    La ilahe illallah’ın birinci ve ilk şartı … “ İlim “

    Değerli kardeşlerim … ! unutmayalım ki bu ifadenin geçerliliğinin ilk şartı  ilim’dir. Yani la ilahe illallah’ın bir  manasının olduğunu bilmektir. 


    Allah’u azze ve Celle şöyle buyurmaktadır :


    فَاعْلَمْ أَنَّهُ لَا إِلَهَ إِلَّا اللَّهُ


    “ İyi bilmemiz gerekir ki Allah’tan başka ilah yoktur… "  Muhammed : 19.Ay

    “ Ancak bilerek Hak için şehadette bulunanlar bundan müstesna “ 

    Zuhruf : 86.Ay

     

    “ … Allah Resulü s.a.v ise bir hadislerinde şöyle buyurmaktadır : Her kim la ilahe illallah’ın manasını bilerek ölürse cennete girer. “

    Müslim : 1.c. 26.n

    İşte zikredilen bu Ayetlerden ve hadisten açıkça anlaşılıyorki bu kelimenin kendine has bir manası ve onun geçerliliği için bir takım şartlar vardır. Nasıl olmasın ki … ?


    Eğer bu kelimeyi tevhidi kabul ve ona iman, onun sadece telafuzu ve ikrarı ile biten bir iş olmuş olsaydı Allah resulü s.a.v’in müşrikler arasında bu denli söylenmesi kolay olan bir kelime için çaba sarfedip eziyet çekmesine gerek kalmazdı.


    Yani sadece ve sadece bir kelimenin telafuz edilmesi için yirmi üç sene boyunca çaba sarfetme, eziyet ve çilelere katlanma gayet mantıksız olurdu.


    Diğer taraftan ;  “ kimin  son sözü la ilahe illallah olursa cennete girer “ ifadesi sadece dil ile telafuzdan ibaret olmuş olsaydı, kızıl denizde boğulurken firavun’un sözü de geçerli olması gerekirdi. Çünkü hatırlayacağınız gibi o şöyle demişti :


      ……..”ً حَتَّى إِذَا أَدْرَكَهُ الْغَرَقُ قَالَ آمَنتُ أَنَّهُ لا إِلِـهَ إِلاَّ الَّذِي آمَنَتْ بِهِ بَنُو إِسْرَائِيلَ وَأَنَاْ مِنَ الْمُسْلِمِينَ


    “ … Fravn  boğulacağını anlayınca dedi ki : İsrail oğullarının iman ettiğinden başka ilahın olmadığına ben de iman ettim. Ben de müslümanlardanım. “

                                                                                                                                               Yunus : 90.Ay

     

    Bu kelimenin ilk muhattabı olan Mekkenin cahil insanları dahi  la ilahe illallah’ın bir manasının olduğunu ve o sözle neyin kasdedildiğini çok iyi biliyorlardı.


    Allah Rasulü s.a.v ile müşrikler arasında geçen şu vaka, bu kelimenin bir sözden ibaret olmadığını ve bunun kendisine has bir manasının olduğunu açıkça ortaya koymaktadır.


    “ … Ebu Cafer ibn cerir derki : bize Ebu kureyb ve ibn veki’nin … ibn Abbas‘tan rivayetine göre o şöyle anlatıyor : ebu Talip hastalandığı zaman kureyş’ten bir grup insan yanına girdiler. Ebu cehil’de bu gurubun aralarında idi. Ebu Talibe şöyle dediler :


    - Şüphesiz senin kardeşinin oğlu bizim ilahlarımıza sövüyor şöyle şöyle söylüyor, ona birisini göndersende bundan menetsen.

    Ebu talip Peygamberimize haber gönderdi de Peygaber s.a.v geldi ve eve girdi. Onlar ile ebu Talip arasında bir kişi oturacak kadar boşluk vardı. Ebu Cehil peygamber s.a.v’in ebu Talib’in yanına oturmasından ve ebu Talib’in de ona karşı dikkatli ve yufka yürekli olmasından korkarak yerinden sıçradı ve o boş yere oturdu. Allah Resuulü s.a.v amcasının yanında oturacak bir yer bulamadı ve kapının yanına oturdu. Ebu talip kendisine :
    -- Ey kardeşimin oğlu ! Senin kavmine ne oluyorda senden şikayet ediyorlar ? senin onların ilahlarına sövdüğünü şöyle şöyle söylediğini sanıyorlar, dedi.


    Onlar tekrar peygamber s.a.v hakkında sözlerini çoğalttılar. Allah Rasulü konuşmaya başlayıp dedi ki :


    -- Ey amuca ! ben onların bir tek kelime söylemelerini istiyorum. O kelimeyi söyledikleri taktirde Araplar onlara boyun eğer ve bu kelime ile acemler kendilerine cizye verirler “


    Onlar hemen Rasulullah s.a.v’in söylediği bu söze kulak kesilerek dediler ki :


    -- Bir tek kelime mi ?  Evet baban aşkına on kelime bile olsa söyleriz, nedir o kelime ? . Ebu Talip dedi ki :


    -- Ey kardeşimin oğlu nedir o kelime ? . Allah Rasulü s.a.v :


    -- la ilahe illallah kelimesidir, buyurdu. Bağrışıp çağrışarak elbiselerini silkeleyip kalktılar ve :


    -- İlahları tek bir ilah mı yapıyor ? Doğrusu bu acayip bir şey dediler.

    Tirmizi : 5.c 3447.n – İbn kesir : 12.c 6845

    Görüldüğü gibi kelime olarak on kelime söylemeye hazırlanan mekkeliler ne zaman ki la ilahe illallah sözünü duydular, hemen o sözü söylemeye yanaşmadılar. Neden ? … Çünkü bu kelimeyle onlardan bir şeyler istendiğini ve yine onlardan bir şeylerin de inkar edilmesini anladılar.


    Yani bu kelimeyi söylemek veya onu kabullenmek, onlar için kabenin içerisinde ne kadar Allah’a yakınlaşmak için tazimde bulundukları şeyler var ise, onların iptali demekti ve onların inkar edilmesi demekti.


    Sözlerinin nihayetinden de anlaşıldığı gibi  “ … Bu kadar ilahları bir kenara koyup onları inkar ederek mi Allah’a kulluk edeceğiz,  bu gerçekten acayip bir şeydir … “ dediler.

    Yani onlar bu kelimeyle bütün ilahlaştırılan şeylerin inkar edilmesi ve onların terk edilmesi gerektiğini gayet güzel anlıyorlardı.


    İşte La ilahe illallah‘ın bir manasının olduğu, onu söyleyenin de bir çok şeylerden vaz geçmesi gerektiği  bu olayda açık bir şekilde anlatılmaktadır.


    Hulasa değerli kardeşlerim … ! sohbetin girişinde de ifade ettiğim gibi ; La ilahe illallah kelimesinin şer’i anlamı öğrenilip ona uygun hareket edilmediği sürece, bu sözün sadece ve sadece dille söylenmesi insana faide sağlamaz. Bu kelimenin kula fayda sağlaması için şartları ve gerekleri bilinip onların tatbik edilmesi ve onu bozacak şeylerden de uzak durulması gerekir.

    Diğer bir ifadeyle ; bu tevhid kelimesinin gerçekliliği için zikredilen şartlarından birisi eksik olduğunda veya onu ortadan kaldıracak bir söz veya   amelde bulunulduğunda, artık bu tevhid kelimesi gerçek manasını bulmadığı gibi bu kelimeyi söyleyenin cehennemden kurtulup cennet’e girmesi de mümkün değildir.

    La ilahe illallah’ın kemalinden olan ikinci şart … “ Yakin “

    Değerli kardeşlerim … ! La ilahe illallah’ın kemalinden olan ikinci şart Yakin’dir. Yakin, şek ve şüpheyi yok edici tereddütsüz bir iman demektir.


    Rabbimiz kerim kitabında şöyle buyurur :


    “ Mü’minler ancak Allah’a ve Resulüne iman edip, sonra da imanlarında şüpheye düşmeden Allah yolunda mallarıyla ve canlarıyla cihad eden kimselerdir. İşte sadık olanlar bunlardır. “ 

    Hucurat : 15.Ay

    “ Allah'a ve ahiret gününe iman edenler, mallarıyla ve canlarıyla cihad etmekten - kaçınmak için - senden izin istemezler. Allah takva sahiplerini bilendir. Senden, yalnızca Allah'a ve ahiret gününe inanmayan, kalbleri kuşkuya kapılıp, kuşkularında kararsızlığa düşenler izin ister. “  

    Tevbe : 44 – 45.Ay

    “ … Ebu Hureyre r.a'dan, şöyle dedi : Resûlullah s.a.v buyurdu ki : “ … Ben Allah’tan başka ilah olmadığına ve benim Allah’ın elçisi olduğuma şehadet ederim. Bu iki hususta şüphe etmeyerek Allah’a bu iki şehadetle kavuşan her kul muhakkak cennete gire. “

    Müslim : 1.c.27.n

    Öyleyse Allah’tan başka hak bir ilahın olmadığına şeksiz şüphesiz iman etmemiz, bu kelimenin bizden istediği en önemli şeylerden birisidir.

    La ilahe illallah’ın kemalinden olan üçüncü şart … “ İhlas “

    Değerli kardeşlerim … ! La ilahe illallah’ın kemalinden olan üçüncü şart ihlas’tır. Kul ihlaslı bir şekilde Allah’tan başka ilah olmadığına iman etmesi ve ibadetlerini de samimi bir şekilde Allah’a has kılması gerekir.


    Rabbimiz kerim kitabında şöyle buyurmaktadır :


    أَلَا لِلَّهِ الدِّينُ الْخَالِصُ وَالَّذِينَ  


    “ Halis din ancak Allah’ındır …  “  Zümer : 3.Ay

    وَمَا أُمِرُوا إِلَّا لِيَعْبُدُوا اللَّهَ مُخْلِصِينَ لَهُ الدِّينَ  


    “ Onlar dini Allah’a has kılarak ibadet etmekten başka bir şeyle emrolunmamışlardı … “  Beyine : 5.Ay

    “ … Ebu Hureyre r.a'dan. : Resûlullah s.a.v buyurdu ki : “ … Kıyamet günü halk içinde şefaatime en ziyade  mazhar olacak kişi, kalbinden ihlaslı olarak la ilahe illallah diyen kimsedir. “

    Buhari : 1.c.255.s – Ahmed : 1 / 173-174

    “ … Ebu Hureyre r.a'dan. : Resûlullah s.a.v buyurdu ki : “ Kim kapten ihlasla ve yakin bir imanla la ilahe illallah’a şehadet ederse, ateşe girmez cennete girer. “

    Ahmed : 5/236 - 21959 - Hakim : 1/503 – T. Kebir : 20/41-63 - İbni Hibban : 1/211 - 200.n

    “ … Resûlullah  s.a.v şöyle  buyurdu : “ Kul la ilahe illallah kelimesini ihlaslı olarak söyleyecek olursa, büyük günahlardan kaçındığı sürece gök yüzünün kapıları açılır ve Arş’a kadar bu devam eder. “

    Sahihu’l Cami’ : 5524.n

    “ … Resûlullah  s.a.v şöyle  buyurdu : “ Kim ihlas ile  la ilahe illallah derse cennete girer. Dediler ki : ihlasla söylemek nasıl olur ? Allah resulü s.a.v buyurdu ki : Söyleyeni Allah’ın haramlarından alıkoymasıdır. “

    Terğib ve Terhib : 364.s.5.n

    La ilahe illallah’ın kemalinden olan dördüncü şart … “ Sıdk “

    Değerli kardeşlerim ! La ilahe illallah’ın kemalinden olan dördüncü şart Sıdk’tır.  Sıdk, yalanın zıddı olan nifaka mani bir haldir.  Çünkü munafıklar dilleriyle hakkı söylemekte, fakat kalben inkar etmektedirler. Onun içindir ki imanın esası sıdk, nifakın esası ise yalandır denilmiştir.


    Rabbimiz kerim kitabında şöyle buyurmaktadır :


    “ Allah elbette sadıkları da bilecek, yalancıları da bilecek. “ Ankebut : 3.Ay

    “ Doğruyu getiren ve onu tasdik edene gelince, işte onlar sadıklardır. “

    Zümer : 33.Ay

    “ … Ebu Musa el Eşari r.a dan. Resûlullah  s.a.v şöyle  buyurdu : “ Kim sadık olarak  la ilahe illallah’a – yani Allah’tan başka ilahın olmadığına – şehadet getirirse cennete girer. “

    Ahmed : 4 / 402- 19486.n

    La ilahe illallah’ın kemalinden olan beşinci şart … “ Muhabbet “

    Değerli kardeşlerim ! La ilahe illallah’ın kemalinden olan beşinci şart ise Muhabbettir. Bu ise, Munafıkların yaptıklarının tam tesi Allah’ı ve Allah’ın sevdiklerini sevmektir. Allah’ı ve Allah’ın sevdiklerini sevmeyen akşama kadar La ilahe illallah dese neye yarar ki. Rabbimiz kerim kitabında şöyle buyurur :


    “ İnsanlardan öyleleri var ki ;  Allah’ tan gayri eşler edinerek, Allah’ı sever gibi onları severler. İman edenler ise en çok Allah’ı severler. “  

    Bakara : 165.Ay

     

    “ …  Enes r.a dan gelen bir rivayette Allah resulü s.a.v şöyle buyurmaktadır : “ üç haslet vardır ki bunlar kimde bulunursa o kimse imanın tadını almış olur: Allah ve resulünün o kimseye her şeyden daha sevimli olması. Sevdiğini sadece ve sadece Allah için sevmesi ve ateşe atılmaktan nasıl korkuyor ise Allah kendisini kurtardıktan sonra takrar küfre dönmekten de öylece korkması. ”

    Buhari  :  1.C.171.S - Müslim : 1.C.43.N - Tirmizi  :  4.C.2759.N - Nesei : 8.C.4956.N

    “ … Ebu Umame r.a dan. Allah resulü s.a.v şöyle buyurmaktadır : “ Kim sevdiğini Allah için sever, buğz ettiğine Allah için buğz eder, verdiğine Allah için verir ve men ettiğini de Allah için men ederse imanı kemale erer. “ 

     

    Ebu Davud : 5.C.4681.N

    “ … İbn Abbas r.a dan. Resulullah s.a.v şöyle buyurdular : ” İmanın en güçlü ve güvenilir kulpu, Allah için sevmek ve Allah için buğzetmektir. ”

    İbni Ebu Şeybe Musannef : 5.235-849 – el Albani Silsiletü’s Sahiha : 998

    La ilahe illallah’ın kemalinden olan altıncı şart … “ İnkiyad “

    Değerli kardeşlerim … ! La ilahe illallah’ın kemalinden olan altıncı şart ise İnkiyadtır. Bu ise, zahiren ve batinen emirlere imtisal nehiylerden de içtinab etmektir. Diğer bir ifadeyle ; bu kelimenin gerekleriyle amel etmektir.


    Rabbimiz kerim kitabında şöyle buyurur :


    اتَّبِعُواْ مَا أُنزِلَ إِلَيْكُم مِّن رَّبِّكُمْ وَلاَ تَتَّبِعُواْ مِن دُونِهِ أَوْلِيَاء قَلِيلاً مَّا تَذَكَّرُونَ


    “ Rabbinizden size indirilen – Kur’ana ve Sünnet – e tabi olun, O nun dışında dostlar edinip de onlara tabi olmayın. Ne kadar da az öğüt alıyorsunuz. “ 

    A’raf : 3.Ay

    “ Rabbinize yönelin ve O’na teslim olun. “  Zümer : 54.Ay

     

    “ Kim ihsan sahibi olarak özünü Allah’a teslim ederse, o kopmak bilmeyen bir kulpa - yani la ilahe illallah’a - yapışmış demektir. “  Lokman : 22.Ay

     

    Allah’u Azze ve Celle bizlere bu kelimeyi hakkıyla anlamayı, lazımlarını yerine getirmeyi ve onu bozan söz ve tavırlardan da uzak durmayı nasip eylesin.


    Değerli kardeşlerim … ! buraya kadar anlatılanlara rağmen - anlayış ve muhakeme hussunda problemleri olanlar, hala Allah resulü s.a.v’in mutlak ifadeli hadislerini ileri sürerek – yani sadece dili ile de olsa La ilahe illallah diyen müslümandır, cennetliktir -  iddalarını savunmaya devam ederlerse onlara söylenecek tek söz :

             “ Allah sizlere anlayış ve hidayet versin …” sözüdür .