• Soru: Proust'un flörte ilişkin bir düşüncesi var mıydı? Örneğin,
    ilk buluşmada nelerden söz etmek gerekir? Ya da siyah
    giymek uygun düşer mi?
    Yanıt: Bu konudaki önerileri çok az. Asıl temel şüphesi de, ilk
    başta, akşam yemeği davetini kabul edip etmemek gerektiği
    konusunda.
    "Şüphe yok ki, "Hayır, bu akşam müsait değilim," sözü,
    bunu söyleyen kişinin cazibesinden çok daha fazla etkili
    olur bizim ona aşık olmamızda."
  • Birkaç hafta önce bir Hıristiyan misyonerle birlikteydim ve şöyle dedi: "Tanrı dünyayı yarattı." Ben de ona sordum: "Günahı kim yarattı?" "Şeytan" dedi.

    Bunun üzerine ona: "Şeytan'ı kim yarattı?" diye sordum. O zaman ne diyeceğini bilemedi. Sonra dedi ki: "Elbette Şeytan'ı Tanrı yarattı."

    Günahı Şeytan yaratıyor ve Şeytan'ı Tanrı yaratıyor. O zaman gerçek günahkâr kim: Şeytan mı, Tanrı mı? Ama ikilikçi kavramlar hep bu tür saçmalıklara yol açıyor. Tantra için Tanrı ve Şeytan iki ayrı varlık değildir. Aslında, Tantra için "şeytan" denebilecek hiçbir şey yoktur, herşey ilahidir, her şey kutsaldır. Ve bu doğru görüştür, en derin görüş. Bu dünyada kutsal olmayan bir şey varsa, o nereden gelir, nasıl var olabilir?

    Yani yalnızca iki alternatif vardır: İlki, hiçbir şeyin kutsal olmadığını söyleyen atesittir. Bu tavırda sorun yoktur. Ateist ikilikçi değildir; dünya da hiçbir şeyi kutsal olarak görmez. Diğer alternatif ise tantrik'tir: O, her şeyin kutsal olduğunu söyler. O da ikilikçi değildir. Ama bu ikisi arasında, sözde dindar insanlar vardır, aslında dindar olmayan insanlar vardır. Onlar ne dindardırlar, ne de dinsiz; çünkü daima çelişki içindedirler. Teolojileri uçları birleştirmek içindir ama o uçlar birleşemez.
    Osho
    Sayfa 34 - Omega Yayınları
  • Hafıza ve duyular bu kadar belirsiz ve her yöne eğilimli olduğundan, olayların gerçekten yaşandığını ispatlamak için daima belirli bir gerçekliğe - alternatif gerçeklik diyelim- güveniriz. Belli bir şekilde algıladığımız olaylar ne dereceye kadar göründükleri gibidir ve bu olaylar ne dereceye kadar biz onları öyle adlandırdığımız için öyledir bilmek mümkün değildir. Bu nedenle gerçekliğe gerçeklik diyebilmek için başka bir gerçekliğe gereksinim duyarız. Ama bu başka gerçeklik temel olarak başka bir gerçekliğe ihtiyaç duyar. Bilincimizin sınırları içinde sonsuz bir zincir yaratılır ve gerçekten burada olduğumuz duygusunu veren, var olduğumuzu söyleyen zincir buradan beslenir. Fakat bu zinciri koparacak bir şeyler olur ve zarar görürüz. Gerçek nedir? Zincirin kopan tarafının burasındaki mi? Ya da orada diğer tarafındaki mi?
  • Hasetçi, hased ettiği kimseye karşı, kin, hâinlik, intikam, hîle, ayıplama ve kötüleme gibi aşağılık hisler içinde çırpınır durur. Fânî ömrünü hülyâlar ve kuruntular içinde ziyân eder. Etrâfına zehir saçar. Hazret-i Mevlânâ, insanın iç âlemindeki bu iğrenç ve helâk edici vasfı, müşahhas bir misâl ile şöyle hikâye eder.

    Bir padişah, iki köle satın almıştı. Onların hâlet-i rûhiyelerini anlayabilmek için ilk önce birinci köle ile sohbete başladı. Padişahın sorularına, köle, öyle cevaplar veriyordu ki başkaları bu cevapları ancak uzun uzun düşündükten sonra verebilirdi. Padişah bu hizmetkârı anlayışlı, zeki ve tatlı dilli görünce memnûn oldu. Diğer köleyi de yanına çağırdı.

    İkinci köle, padişahın huzuruna geldi. Kölenin rahatsızlıktan ağzı kokuyordu ve dişleri de bakımsızlıktan kapkara idi. Padişah, bu kölenin zâhirî durumundan pek hoşlanmadıysa da yine de onun hakkında bilmediği hâl ve vasıfları öğrenmek ve onun sırlarına vâkıf olmak için kendisiyle sohbete başladı:

    “–Bu kılıkla, bu rahatsız ağızla uzakta dur, fakat pek de uzağa git­me. Önce ağzının derdine bir şifâ bulalım; sen sevimli bir kişisin, biz de hünerli bir hekîmiz. Seni hor görmek ve göz­den düşürmek bize yakışmaz. Şöyle otur, bir iki hikâye söyle de aklının derecesini anlayayım.” dedi.

    Padişah, daha önce konuştuğu ilk köleye dönerek:

    “–Hadi! Sen de hamama git, bir güzelce yıkan.” dedi.

    Arkadaşı gittikten sonra, konuşturmak istediği ikinci köleye hitâben, onu denemek için:

    “–Senden önce sohbet ettiğim arkadaşın, senin hakkında kötü şeyler söyledi. Görüyorum ki, sen onun söylediği gibi değilsin. O hasetçi, neredeyse bizi sen­den soğutuyordu. Arkadaşın senin hakkında «O hırsızdır, doğru adam değildir, kötülerle düşer kalkar, iffetsizdir.» dedi. Sen onun hakkında ne dersin?”

    İkinci köle bu sözler üzerine padişaha:

    “–İyi düşünen, doğru söyleyen o arkadaşa, eğri diyemem. Bilakis onun söz­leri sebebiyle, kendimde böyle kusurların olabileceğini düşünüp hâlimi ıslâha çalışırım. Padişahım! Belki de o, bende bir çok ayıplar görmüştür ki, ben o ayıpların farkında bile değilim.” diye cevap verdi.

    Padişah köleye:

    “–O senin kusurlarını anlattığı gibi, şimdi sen de onun kusur­larını anlat.” deyince, köle, padişaha şunları söyledi:

    “–Padişahım! O benim gerçekten hoş bir arkadaşım olmakla beraber kusurlarını söylememe benim gönül dünyam mânîdir. Onun için, ancak ben şunları söyleyebilirim ki; Onun kusûru, bence kusur değil, fazîlettir. O, sevgi, vefâ ve insanlık numûnesidir. Onun hâli; doğruluktur, zekâdır, dostluktur. Onun bir sıfatı da; cömertliktir, düşkünlere yardımda bulunuştur. O öyle cömerttir ki, gerekirse canını bile verir. Kader arkadaşımın bir vasfı da, kendini beğenen bir kişi olmamasıdır. O herkesle iyidir, fakat kendi nefsine karşı kötüdür.”

    Padişah, bu cevap karşısında köleye:

    “–Arkadaşını methetmede pek ileri gitme, onu överken de kendini övmeye kalkışma. Çünkü, ben onu imtihana çekerim de, sonra sen utanırsın.” dedi.

    Köle bunun üzerine:

    “–Hayır! Onu övmekte ileri gitmedim. O dostumun bütün huyları, söylediklerimden kat kat daha fazladır. Kader arkadaşımın vasıfları hakkında, bildiklerimi söyledim. Fakat, ey kerem sâhibi padişahım! Söylediklerime sen inanmıyorsun, ben ne yapa­yım? İç dünyam, benim böyle söylememi îcâb ettiriyor.” dedi.

    Öbür köle hamamdan dönünce, padişah onu huzûruna çağırttı. Ona:

    “–Sıhhatler olsun; eksilmeyen nîmetlere erişesin. Fakat, arkadaşının söylediği kötü huylar sende olmasaydı ne güzel olurdu? O zaman güzel yüzünü gören sevinir, neşelenirdi. Seni görmek, bütün dünya mülküne değerdi.” dedi.

    Köle dedi ki:

    “–Padişahım! O densizin benim hakkımda anlattıklarından birazcığını lütfen söyle!..”

    Padişah:

    “–O, önce senin ikiyüzlülüğünü anlattı. Senin görünüşte devâ, hakîkatte belâ olduğundan bahsetti.”

    Arkadaşının kendi hakkındaki kötü sözlerini padişahtan dinleyen kölenin, öfke denizi kabardı, ağzı köpürdü, yüzü kızardı. Köle arkadaşını çekiştirme dalgası sınırı aştı. Dedi ki:

    “–O önceden bana dost idi, fakat ağzı bozuktu. Kıtlıkta kalmış köpek gibi, pek çok zaman pislik yerdi.”

    Arkadaşını çekiştirmek için, köle böyle çan çan ötmeye ve iç âlemindeki çirkinlikleri saklayamayıp ortaya dökmeye başladı. Bunun üzerine padişah; “Artık ye­tişir!” diyerek, elini onun ağzına götürdü ve ona hitâben şöyle dedi:

    “–Bu imtihan sayesinde, ikinizin arasındaki farkı görmüş oldum. Onun, sadece maddî bir rahatsızlıktan dolayı ağzı kokuyor. Fakat senin ise rûhun kokmuş! Ey rûhu kokmuş kişi, sen uzakta dur. Arkadaşın sana âmir olacak, sen de onun emrinde bulunacaksın. Ondan edeb, insanlık ve konuşmayı öğren! Onun fazîletinden ibret al. Hasedi terk et. Sen bu hased ile, beline taş bağlanmış bir zavallı kişisin; bu taşla ne yüzebilir ne de yürüyebilirsin.”

    Görüldüğü üzere davranışlar, kişinin iç dünyasını ve şahsiyetini yansıtan bir ayna hükmündedir. Bir menfaat avcılığı veya hased sebebiyle kişinin sürüklendiği menfî davranışlar, bir kalb grafiği gibi onun gönül âlemini sergiler.

    MEVLÂNÂ BU KISSADA NE ANLATMAK İSTİYOR?

    Mevlânâ Hazretleri, bu kıssadan lâyıkıyla hisse alabilmemizi arzulayarak şu nasihatlerde bulunur:

    “İnsanın asıl hüviyeti, dilinin altında gizlidir. Şu dil, insanın iç âleminin sergisidir.

    Bir rüzgâr perdeyi kaldırınca, evin içerisi görünür. Yâni, tanımadığımız bir kimse, durum îcâbı bir iki söz söyleyince, rûhunu örtmüş olan perde açılır da, onun iç yüzü, gönül âlemi âşikar olur ve onun nasıl bir şahsiyet ve karakter sâhibi olduğu sergilenir. O gönül âlemi inci ile mi, yoksa buğdayla mı dolu? Orası, gönle ferahlık bahşeden bir gülistan mı yoksa sadece bir enkaz mezbeleliği mi? Orası bir mücevher hazînesi mi yoksa yılan ve akrep yuvası mı, meydana çıkar.”

    “Ey bu dünyaya râm olan, iç dünyasını ziyân eden gâfil! Bilmiyor musun ki, ölüm gününde bu duyguların hiç birisini düşünemezsin. O anda hasetlikten vazgeçsen bile bir işe yaramaz. Mezarda bu gözlere toprak dolar. Ancak sen, temiz bir rûha sahip isen, gönlün sana yoldaş olur. Onun için kendine bir bak! Mezarını aydınlatacak rûhanî bir nûrun, feyiz taşan bir gönül gözün var mı? Sen, sana emanet edilen cevheri, yâni o ölümsüz rûhun cevherini elde etmeye çalış. Onun için fazîlet sahibi olmaya gayret edip ihtiras ve hasedden uzakta dur. Yine çokça hayır-hasenâtta ve amel-i sâlihlerde bulun ki o güzelliklerle Hakk’ın huzuruna varasın.”

    “Şunu iyi bil ki; gösterişli, güzel, iyi bir yüz, kötü huyla bir araya gelirse bir değer ifâde etmez. Yâni kötü bir iç dünya, yapmacık hareketlerle saklanamaz. O sîret, o sûretin bir maske olduğunu ortaya koyar.

    Bir kimsenin sûretine değil sîretine, yâni gönül âlemine nazar et. Zîrâ, bir kimseyi zirveleştiren, ancak onun güzel huyu ve yüksek ahlâkıdır.

    Bilmiş ol ki, bu görülen maddî şekil, yâni beden yapısı, fânîlik deryasında kaybolacak, güzelliği yok olup gidecektir. Fakat, mânâ âlemi ebedî kalır; ölümsüzdür. O, rûhunu terbiye etmiş fazîletli kişinin fânî cesedi, toprak olduktan sonra da, o güzel hayatının hatıraları ile gönüllerde hayâtiyeti devam eder. Onlar mâzî de olmazlar.”

    “Ey insan, hasedinden dolayı başkalarına isnâd ettiğin huylar, aslında senin kendi kötü huyunun aksetmesidir. O sensin, kendi aynanda gördüklerini karşısındakine izâfe ediyor, sen kendini anlatıyor ve yaralıyorsun; lânet ipliğini, kendine, kendin dokuyorsun.”
  • 316 syf.
    ·3 günde·Beğendi·10/10
    John Steinbeck bizleri yine 1930’lu yılların Amerika’sına götürüyor. Ekonomik bunalımların had safhada olduğu, işçi sınıfının ezildikçe ezildiği, öte yandan sermaye sahibi birkaç yüz kişinin zenginleştikçe zenginleştiği bir garip dönemdir bu. Geniş perspektiften bakıldığı zaman yazarın bir başka kitabı olan ‘Gazap Üzümleri’ ile birçok ortak noktası olduğu görülebilir.
    Olayın kahramanları o dönemlerde ‘kızıllar’ diye nitelendirilen komünist iki arkadaştır. Mac yıllardır komünist parti üyesi olarak işin kurdu iken, Jim partiye yeni katılan bir çaylaktır. Bir süre hapiste kalan Jim hayatını anlamlı kılacak bir dava aramaktadır. Neden katıldığını da şu şekilde açıklamaktadır.
    “…O hücredeki beş kişi de aynı koşullarda yetişmişti. Bazılarının hali daha bile kötü. Hepsi de öfkeliydi ama bu başka tür bir öfkeydi. Bir patrona ya da bir kasaba yönelik değildi öfkeleri. Patronlar sisteminin bütününden nefret ediyorlardı. Bu farklı bir şeydi. Aynı türden bir öfke değildi. Burada başka bir şey vardı Mac. Bir kere umutsuz değillerdi. Sakindiler ve bir faaliyet içindeydiler; kafalarının gerisinde, nefret ettikleri sistemden önünde sonunda kurtulacakları inancı vardı. Bu adamlarda bir tür huzur vardı diyorum sana.”
    Yazar, olay örgüsü etrafında Jim karakterinin nasıl adım adım gelişerek bir dava adamına dönüştüğünü başarılı bir şekilde okuyucuya gösterir.
    Torgas Vadisi elma bahçeleriyle dolup taşan bir bölgedir. Elmalar olgunlaştığı zaman mevsimlik işçiler getirilir ve elmalar toplatılır. Ancak işçiler çok zor şartlar altında çalışmaktadırlar. Kampları pislikten geçilmemektedir, günlük kazançları karınlarını dahi doyurmamaktadır. Tüm bunların üstüne toprak sahipleri işçi ücretlerinde indirim kararı alınca işçiler çılgına dönerler. Bu durumu halkın kitlesel uyanışı için fırsat bilen Mac ve Jim büyük bir grev başlatmak için Torgas’a giderler. Halkı örgütlemek ve bir arada tutmak için ellerinden gelen her şeyi yaparlar. Özellikle Mac işçilerin birliğini sağlamak adına etik kaygıları dahi göz ardı etmektedir. Onun için birkaç grevcinin ölmesi işlerine gelir. Çünkü bu halkın kenetlenmesini sağlar. Bu noktada kitaptan çok güzel bir anekdotu eklemeliyim.
    Mac ve Jim işçi liderinin hamile kızına doğum için yardım etmektedirler. Mac orada bulunan bütün işçilerden bez parçası ve sıcak su ister. Herkes elindeki bezi ya da elbisesinin bir parçasını kesip verir. Uzun uğraşlar sonucunda doğum gerçekleşir. Mac doğum sonrası temiz veya kirli bütün bezlerin yakılmasını ister ve Jim ile aralarında şu diyalog yaşanır;
    “-Bütün bezleri kullanmadığın halde…” diye sordu Jim. “London’a neden hepsini yakmasını söyledin?” “-Anlamadın mı? Bir parça bez veren herkes bu işte bir payı olduğunu düşündü. Hepsi bebek için bir sorumluluk duydu. Bebek onlara da aitti artık, çünkü doğumuna katkıları olmuştu. Bezleri geri vermek bu bağı kesmek olurdu. Birisini hareketin parçası yapmanın en iyi yolu ondan bir şeyler almaktır. Bahse girerim, hepsi şu anda kendini çok iyi hissediyordur.“
    Mac ve Jim’in gayretleriyle grev gerçekleştirilir ve devam etmesi için türlü engelleri aşmaları gerekir. Vadide tekel konumundaki toprak sahipleri grevcileri yıldırmak için ellerinden geleni yaparlar. Yeni işçiler getirtirler, sahibi oldukları gazetelerde grevciler aleyhine propaganda yaparlar, polis gücünü kullanırlar. Hatta ağır şiddet olaylarına başvururlar. Bunlar işe yaramayınca büyük toprak sahiplerinden biri grevcilerle anlaşmaya gelir;
    “Bir evim ve çocuklarım var,” dedi. “Çok çalıştım. Benim sizlerden bir farkım olduğunu sanıyorsunuz. Beni de bir işçi olarak görmenizi isterim. Her türlü işte çalıştım ve kazandım. Aranızda radikallerin çalışma yaptığını duyduk. Buna inanmıyorum. Amerikan ideallerine sahip bir Amerikalının radikallere kulak vereceğine inanmıyorum. Hepimiz aynı gemideyiz. Zor zamanlardan geçiyoruz. Hepimiz geçim derdi peşindeyiz ve birbirimize yardımcı olmak zorundayız.”
    Ülkemizdeki zengin sermaye sahiplerinin de dilinden düşmeyen bu argümanlarla işçi sınıfını grevlerinden vazgeçirmeye çalışırlar. Ancak işçiler pes etmez. İşçilerin mücadelesini okurken İsmet Özel’in şu mısraları canlanır gözümde;
    “Ben merd-i meydan
    Yani toprağın ve kanın gürzü
    Güllerin bin yıllık mezarı bendedir
    Yukardan bakarım efendilerin pusatlarına
    İnsanların bütün sabahlarını merak ederim
    Gök hırpalanmaktadır merakımdan
    Itır kokan benim yumruklarımdır
    Benim kavgamdır o, aşk diye tanınan
    Alanlara çok bilenmiş yüreğim alanlara
    Vurulsun kösleri şu gavur sevdamızın
    Vursun isyanın bacısı olan karanlığa
    Zülküf de vursun
    Yüzüne ay kırıkları çarpıp uyansın sevdiğim”
    Mac ve Jim kurtarmak istedikleri halkın kendilerine düşmanca yaklaşacaklarının farkındadır. Çünkü halka ‘kızıl’ nefreti aşılanmıştır. Mac “siz nesiniz?” gibi bir soru ile karşılaşınca şöyle cevap verir;
    “Nasıl baktığına bağlı. Eğer otuz bin dönüm toprağa ve bir milyon dolara sahipsen kızılların alayı orospu çocuğudur. Ama London için, bir işçi için onlar, domuz gibi değil, insan gibi yaşamanız uğruna size yardımcı olmaya çalışan insanlardır, anlıyor musun? Elbette siz haberleri gazetelerden okuyorsunuz, gazetelerin patronları toprak ve para sahipleridir, bu yüzden bizler onlara göre orospu çocuğu oluyoruz, anlıyor musun? Bizi tanıdın ve öyle olmadığımızı gördün. Kararını kendin vermelisin.”
    Kitapta komünizm güzellemesi gözümüze çarpıyor. Elbette bir sempati duymamak elde değil. Ancak ihtiyatı elden bırakmadan okunmalı. George Orwell’ın Hayvan Çiftliği kitabını hatırlamalı ve gücü elinde bulunduran komünistlerin, en azılı kapitalistlerden bile beter olabileceklerini unutmamalıyız. Global bir hareketlenme amaçlayan sosyalistler iyi niyetli ve şirin gösterilseler de Steinbeck kapitalizm ya da komünizm taraftarı değildir. O olayları felsefi bir şekilde yorumlayan ve nereye varacağını merak eden bir gözlemcidir.
    Bitmeyen Kavga; işçilerin, toprak ve sermaye sahipleri karşısında birey olarak zayıf iken, birleştiklerinde herkesten güçlü bir dev oluşunu resmediyor. ‘On kişinin, bir kişinin kaldırabileceği yükün on iki mislini kaldırabileceğini’ söyleyen Mac durumu özetliyor aslında.
    Bitmeyen Kavga; işçilerin penceresinden dünyayı seyretmemizi sağlıyor.
    Bitmeyen Kavga; tüm bu hırgürün içinde ‘kendisi için bir şey istemeyen’, ulusunun ve ülkesinin refahı için hayatlarını ortaya koyan insanların davasını açıkça görmemizi sağlıyor. Bu fikirleri taşıyan insanların öcü olmadıklarını gösteriyor bizlere.
  •  Yavuz Bülent Bakiler
    1970 yılında, Sivas’ta avukatlık yapıyordum.

    Kangal ilçemizde bir duruşmam vardı. Kangal’a dolmuş ile gittim. Oradan Sivas’a yine dolmuş ile döndüm. Minibüste, benden başka yolcu yoktu. Şoför, akşamın ilerlemiş bir saatine kadar bekledi, yolcu çıkmayınca yola düşmek mecburiyetinde kaldı. Kangal’dan Ulaş nahiyemize kadar (Ulaş şimdi ilçe oldu) yolcu çıkmadı. Ulaş’a girdiğimizde iki kişi el kaldırdı. Şoför sevindi:

    -Çok şükür dedi. Benzin paramızı çıkardık.

    İki genç adam, hemen arkamızdaki koltuklara oturdular. Oturur oturmaz yüksek sesle münakaşaya başladılar. Anladım ki o iki yolcudan biri Alevi, ötekisi Sünni’dir. Ve tartışma konusu, Hz. Ali efendimizin halifelik konusudur. Alevi olan kişi diyordu ki:

    -Peygamberimiz öldükten sonra, halife olmak hakkı, Hz. Ali efendimizindi. Fakat o, cenaze işleriyle uğraşırken bir takım kimseler allem kallem ettiler halifelik makamına Ebubekir’i seçtiler.

    Sünni olan kişi, bu görüşe itiraz ediyordu:

    -Hayır! Diyordu. Ortada allem kallem olmadı. Hz. Peygamber vefat edince sahabe toplandı, halifelik makamına Hz. Ebubekir’i seçti.

    Yüksek sesle tartıştıkları için, konu olduğu gibi ortadaydı. Dayanamadım. Geriye dönerek tartışmaya ben de katıldım:

    -Af edersiniz dedim. Yüksek sesle münakaşa ettiğiniz için konuyu ben de öğrenmiş oldum. Ben de kendi merakımı gidermek için Alevi arkadaşımıza soruyorum:

    Hz. Ali cesur bir adam mıydı; yoksa korkağın biri miydi?

    Alevi olan yolcu şimşek gibi cevap verdi:

    -Cesur bir adamdı. Hem de çok cesur bir kimse idi.

    -Peki sen, Hz. Ali’nin cesareti dolayısı ile on üzerinden O’na kaç numara veriyorsun?

    -On üzerinden Hz. Ali Efendimize on veriyorum.

    -Ben de dedim Sünni’yim! Hz. Ali Efendimize on üzerinden yüz veriyorum. Anlaştık mı?

    -Güzel. Hz. Peygamber buyuruyor ki: “Haksızlık karşısında susan dilsiz şeytandır!” Hz. Ali bu buyruğu biliyor muydu?

    -Elbette biliyordu.

    -Peki sen, Hz. Ali Efendimiz konusunda O’na kaç puan veriyorsun?

    -On üzerinden yüz veriyorum!

    -Ben de Hz. Ali Efendimize on üzerinden bin veriyorum. Yalan söyleyen alçaktır! Anlaştık mı?

    -Anlaştık. Bütün Alevi camiası da böyle düşünüyor.

    -Ben de böyle düşündüğünüzü biliyorum. Fakat diyorum ki, dünyada sizin kadar Hz. Ali Efendimize hakaret eden, O’nu küçük düşüren kimse yok!

    -Niçin böyle söylüyorsunuz efendim?

    -Duyduklarımı dikkate alarak böyle söylüyorum! Bak şimdi siz bütün Aleviler diyorsunuz ki Hz. Ali çok cesur bir adamdı. Savaşlarda kılıcı kırk arşın uzuyordu. Hayber Kalesi’nin kapısını şehadet parmağıyla yerinden söküp alıyor, o kapıyı sonsuzluğa fırlatıyordu. Doğru mu?

    -Doğru! Doğru! Doğru!

    -Doğru!

    -Ve siz Alevi camiası olarak diyorsunuz ki, Peygamber vefat ettiğinde Halifelik hakkını yediler. Halifelik makamına Hz. Ebubekir’i seçtiler. Şimdi siz, bu Ulaş nihayesinde oturan kimseler olarak, halifelik hakkının Hz. Ali’nin olduğunu biliyorsunuz da, Mekke’de doğup büyüyen, Hz. Peygamberimizin dizi dibinde yaşayan Hz. Ali Efendimiz bunu bilmiyor muydu? Eğer, sizin söyledikleriniz doğru olsaydı, Hz. Ali Efendimiz giderdi Hz. Ebubekir’in karşısına, ona derdi ki:

    -‘Ya Hz. Ebubekir! Halifelik senin hakkın değildir. Benim hakkımdır. Ben bir haksızlık karşısında susarak şeytan durumuna düşecek adam değilim. Kalk bakalım o halifelik makamından!’ Hz. Ali böyle söyler. Hayber kalesinin kapısı kadar güçlü, kuvvetli ve ağır olmayan Hz. Ebubekir’i yakasından kavradığı gibi sonsuzluğa fırlatırdı. Hz. Ali 2 yıl halifelik yapan Hz. Ebubekir’e sesini çıkarmadı. Ondan sonra 10 yıl halifelik makamında oturan Hz. Ömer’e itiraz etmedi. Hz. Osman 12 yıl halifelik makamında oturdu. Hz. Ali ona da itiraz etmedi. Şimdi şöyle bir durum çıkıyor ortaya: Ya Hz. Ali çok korkak bir adamdı veya halifelik makamı Hz. Ali için önemli değildi. Önemli olan İslamiyet’e hizmet idi. Ben Hz. Ali’nin korkak bir adam olduğuna katiyen inanmıyorum. Hele hele O’nun bir haksızlık karşısında susarak şeytan durumuna düşeceğini katiyen kabul etmiyorum. Hz. Ali’yi bu duruma maalesef siz düşürüyorsunuz.

    Sonra çok önemli iki husus daha var. Hz. Ali 661 yılında, İbn-i Mülcem tarafından öldürüldü. Biz o tarihte, Türk milleti olarak daha Müslüman bile değildik. İbn-i Mülcem bir Arap idi.

    Yani Hz. Ali, bizim Türk milleti olarak Müslüman olmamızdan 950-661= 289 yıl önce öldürüldü. Yani bu cinayetten, bizim milletimizin trilyonda bir bile suçu yoktur.

    Hz. Hüseyin ise Kerbela’da, Yezid’in askerleri tarafından 680 yılında şehit edildi. Biz o tarihte de millet olarak daha Müslüman değildik. Biz millet olarak Hz. Hüseyin’in şehit edilmesinden 270 yıl sonra Müslüman olduk. Müslüman olduktan sonra ne Hz. Ali’nin ne de Hz. Hüseyin’in şehit edilmesine sevindik.

    O kadar ki, bin yıldan beri, doğan çocuklarımıza hem Hz. Ali’nin hem de onun ehl-i beytinin ismini milyonlarca defa verdik de bir tek insanımıza Yezid ismini koymadık. Aksine, Yezid’i hakaret yerine küfür yerine kullandık. Kızdığımız kimseye Yezid dedik. Sonra Hz. Ali’nin ismini, camilerimizin en güzel yerlerine yazdık.

    Bütün bu davranışlarımıza rağmen siz, Türk Alevileri olarak bize bin yıldan beri Yezid diyorsunuz. Allah Yezid’in belasını bin defa versin.

    Bu açıklamalardan sonra o Alevi yolcuya dedim ki:

    -Ben bıktım usandım bu Alevi-Sünni kavgasından. Arkadaş siz gidin getirin Hz. Ali’yi. Biz de alıp gelelim Hz. Ebubekir’i halifelik sıfatını ondan alarak Hz. Ali’ye verelim ve bitirelim bu kavgayı!

    -Bu mümkün değil efendim!

    - Niçin mümkün değil?

    -Çünkü Hz. Ali de, Ebubekir de bin yıl önce ölüp gittiler efendim. Şimdi onların kemikleri bile çoktan toz oldu.

    -Mümkün değilse neyin kavgasını yapıyoruz kardeşim? Dünyada bu Alevi-Sünni kavgası kadar manasız-mantıksız, faydasız bir çekişme olamaz. Yazıklar olsun bu kavgayı körükleyenlere.

    Bizim millet olarak en büyük ayıbımız bu Alevi-Sünni kavgamızdır! Ve tamamın cehaletten kaynaklanmaktadır.

    Yavuz Bülent Bakiler
  • Özellikle Doğu’dan getirttiğim Kürt kilimlerinden epeyi şey edindiğim de doğru. Kazanmasam, kazandırmasam nasıl ayakta kalabilirdim? Sorun da bu değil mi? O kilimleri dokuyanlar... Başlama o masallara!.. Ne olmuş dokuyanlara? Ya hiçbir şey dokumayanlar? Evet, onlar da... Milyonlarca işsiz, milyonlarca aç... Soyup soğana çeviriyorlar ülkeyi yabancı ortaklarla. Bunları bilmeyen mi var? Ben mi kurtaracağım bütün bu açları, işsizleri? Böyle gider bu iş. Yıllar yılı gider. Rönesans’ta açlar yok muydu? Tıkabasa yiyen çatlayası zenginler, soylular, katil, iğrenç Borjia’lar? Giotto da orda çıktı, Massaccio da, Leonardo da... Onlar kaldı, ötekiler silinip gitti. Biraz yüzeyde yaklaşıyor olabilirim bu çağa. Derinine nasıl ineceğiz? İnen var mı? Doğru nerde? Tek doğruları Stalin söylüyordu, değişmez doğruları! Ne oldu sonra? Kendinle barışık olabilmen için geçmişin pisliklerine sığınman mı gerekli ille de? Ben barışığım kendimle. O pislikler ortaya dökülünce kaç komünist çıktı yanıldığım söyleyen, yüreğinde gerçekte acı duyan?