Dengbej, bir alıntı ekledi.
7 saat önce · Kitabı okudu · Puan vermedi

Ben Dicle'nin dengbeji, size söyleyeyim, ses, ölülerin, kaybolmuşların ve unutulmuşların sesidir ve Dicle onların hüzünlü türküsünü söylüyor.

Dicle'nin Yakarışı, Mehmed UzunDicle'nin Yakarışı, Mehmed Uzun
MaviPapatya, bir alıntı ekledi.
9 saat önce

Aslında çok başkasın. Seni de bu yüzden seviyorum zaten. Sana en sıkıcı kişileri söyleyeyim mi, normal insanlar.

Karabasan, Wulf DornKarabasan, Wulf Dorn

"Ama o geçerken
ne yalan söyleyeyim
şuramda bir
ağrı duydum."

| Edip Cansever

Çok afedersiniz! Sekste sevdaya dahil.
Neden aşk şiirlerinde seks unsurları hiç olmaz ki? Sekste aşka dahil sonuçta. Aşk meşk falan filan deli gibi yiyişiyorsunuz ulan. Sevdikten sonra ne yapıyorsanız yapın da neden seks işin içinde yokmuş gibi davranıyorsunuz bu gayet normal bir şey ama ben size en baştaki sorunu söyleyeyim.

Bizler arkadaşlarımızın yanında sevdiğimiz insana seni seviyorum demekten bile utanıyoruz sanki dünya tarihinde ilk defa birileri birilerini seviyormuş, hiç kimse bu uğurda nice çılgınlıklar fedakarlıklar yapmamış intiharlar etmemiş nice büyük acılara bu uğurda katlanmamışta bir tek bunu yapacak insan bizmişiz gibi davranıyoruz. Ben sevdiğim insana her yerde sevdiğimi söyler ensesinden kavrayıp dudağından da bütün dünyanın halkları karşısında öperim. Çünkü 2 dakika sonrasını bilmiyorum ölmeden önce söylemediğim şey kalsın istemem.

Homeless, Dokuzuncu Hariciye Koğuşu'yu inceledi.
 15 saat önce · Kitabı okudu · 4 günde

Hayat size tembellik hakkı vermez. BÜNYE! BÜNYE! BÜNYE!

Alabildiğine spoiler / sürprizkaçıran içermektedir !

Zavallı Yorik! Horatio! Bana bir şey söyle! Ne söyleyeyim efendimiz?
---Shakespeare'nin Hamlet'inden---

Dünyanın hiçbir Nüzhet'i yalan söylememelidir.
---Her bireyin yalan söyleme özgürlüğü vardır, sevdiklerimiz buna dahil değildir---

Ümit, aşk ve tembellik.
---Ümit etmek hayatı temsil eder, aşk gönlü, tembellik şeytanı---

-Berlin'e ne vakit gideceksin, Nüzhet?
-Bu gece sabaha karşı. Çünkü bu gece gitmezsem, altı sene tren yok.
---Bir şehir ardından koşar, sen kaçarsın---

Yıl 2003 ya da 2004 15 yaşındayım. Yer ise Afşin Devlet Hastanesi. Çocuk doktorunun önünde bir sıra ki evlere şenlik! Kimisi anne kucağında kimisi babalarının ellerinden tutmuş çocukların arasında ergenlikte arşa yükselmiş, boyu posu 1.80'e dayanmış bekliyorum. Sıra gelecekte ben de göreceğim! Sonra güç bela
kalabalığı yara yara girip doktor beye kavuşuyoruz. Önce yüzüme bakıyor sonra da dışarıda ki kalabalığa. Sonra oturmam yönünde bir komut veriyor ve oturuyorum. İki dakikalık muayene sonrası canından bezmiş sevgili çocuk doktorumuz ben de Hepatit buluyor. (A, B ya da C) hangisi olduğunu şuan hatırlamıyorum. Babam error! veriyor tabii! Ardından soruyor, yani? Yani okula gidiyor ise diğerlerinden uzak dursun diyor bıkkınlığın verdiği cesaretle! Hızlı bir şekilde alelade yazılmış ilaçlarımızı koltuk altımıza kıstırıp uzaklaşıyoruz saatleri çürüttüğümüz polikliniğin önünden. Babam ilaçları alıyor, gidiyoruz. Adam da artık dokunmuyor bana, korkuyor. Sonra 1 ay boyunca okula gidemedim. Hatta balkonda beni gören akranlarım bir pisliğe bakıyormuşçasına gözlerini hızla uzaklaştırıyor benden. 1 ay sonra babam işkilleniyor bu durumdan. Yav doktor böyle söyledi amma çocuk turp gibi! Turp gibi çocuk yani ben! 1 ay boyunca hepatit olduğumu düşünerek çoğu kez nece buhranlara girdim, sürüklendiğim psikolojik travmaları hiç saymıyorum! Okulumdan, derslerimden uzak kalışım da cabası! Sonuç olarak iki dakikalık muayenenin faturası ben de ağır olmuştu. Doktora hiç gitmesem 1 hafta sonra iyileşir yoluma bakardım.

Bu romanı okuyunca bu anı gözümde, fikrimde belirdi. Ben de sizinle paylaşmak istedim. Peyami Safa'yı ilk defa okuyorum. O yüzden fazla fikir beyan etmek yerine bu roman üzerinden yürümek istiyorum. Duygu geçişlerinin yoğun olduğu ve hangi duygunun içinde ise yazar onu arşa değin yaşıyor / yaşatıyor. Istırabın ilacının yine ıstırap olduğunu düşünecek kadar da realist.

Romanın hepsini alıntılasan kimse sebebini sormaz. Gerçekten tahlil, tasvir açısından eşsiz bir roman. Peyami Safa'nın buhranı, umutsuzluğu, dağılmışlığı, bıkkınlığı, vazgeçmişliği dibine kadar damarlarımıza kadar nüfuz ettirebildiğini şahsım adına söyleyebilirim. Özellikle Hamlet'ten alıntı ile karışık ruh halini yansıtırken büyülendim.

Romandaki ana karakterin kopmaya yüz tutmuş ayağını bir aşk yüzünden kurban edişine de tanıklık ediyoruz. Bana göre stres ölümün yama sürümüdür. Bizi ölüme olabildiğince yaklaştırır. Karakterimiz de stresten uzak, aktif bir dinlenmeye ihtiyaç duyuyorken kendini afilli cehennemimiz saygıdeğer aşka kaptırıyor ve film kopuyor. Aşk pişmanlıktır, stres öldürür, sıhhat en önemli mevcudiyetimizdir, Peyami Safa psikolojik olarak okuyucuyu süründürür. :)

#29235825 nolu ve ¤ Cerrah Asya ¤ sponsorluğunda gelişen etkinlik kapsamında bu romanı okudum. Teşekkürler! Böyle etkinlikleri hep yapalım. Romanın içeriğini size kısaca özetleyecek bir alıntı ile incelemeye son noktayı koyayım:

Odadan gündüz ışığıyla beraber bana ait her şey çekiliyor: Evime ait hatıralar, kalabalıklar, sevdiklerimin sesleri, bir çok şekiller, hayatımın parçaları, Erenköy, köşk, tren, vapur, fakülte, doktorlar, hastabakıcılar, hayatın gürültüleri, şehir, gündüzün sesleri her şey uzaklaşıyor. İçimde bir boşluk. Garip ve büyük bir his, derinliklerime doğru kaçıyor, gizleniyor. Ruhum karartılarla, sessiz ve şekilsiz gölgelerle, eşya arkasına saklanan hayaletler gibi kendilerini göstermeden korkutan meçhul varlıklarla dolu. Kapım kapalı. Açmak istemiyorum. Açarsam hastahanenin benim için hazırladığı felâketlerin hepsi birden içeri girecek sanıyorum.

Ahyâr, bir alıntı ekledi.
17 saat önce · Kitabı okudu · Puan vermedi

İnsanı güzel ya da çirkin yapan burnunun büyüklüğü, teninin rengi, dudaklarının ya da gözlerinin şekli değildir. Peki nedir ? Bir kadın olarak sen bana söyleyebilir misin?"
Başımı iki yana salladım.
"Ben söyleyeyim: Sevgidir. Bizi sevgi güzelleştirir.

Her Kalp Kendi Şarkısını Söyler, Jan-Philipp Sendker (Sayfa 279)Her Kalp Kendi Şarkısını Söyler, Jan-Philipp Sendker (Sayfa 279)
Prince Myshkin, bir alıntı ekledi.
22 saat önce · Kitabı okuyor

İvan'dan mübalağa gibi mübalağa...
" -Ne felsefesi, sağ yanım tutulmuş, inim inim inliyorum.
Gezmediğim doktor kalmadı. Teşhisleri gayet iyi, hastalığımı olduğu gibi ortaya döküyorlar, iyileştirmeye gelince, hiçbir şey yapamıyorlar. Coşkun tabiatli bir tıbbiyeli tanıyordum, 'Ölseniz bile, hastalığınızın ne olduğunu bilerek öleceksiniz...' demişti. Bir de hastaları uzmanlara yollamak adetleri var: 'Biz sadece teşhis koyarız, siz falan uzmana gidin, o sizi iyileştirir...' Sana bir şey söyleyeyim mi: Kalmadı o eski, her derde deva doktorlar... Şimdi yalnız uzmanlar var, gazeteler ilanlarıyla dolu. Burnun kanasa, Paris'e yollarlar seni... Bunun tedavisini Avrupalı uzmanlar yapar diye... Paris'e gelirsin, herif burnunu muayene eder: Sağ burun deliğinize bakarım, ihtisasımdır; ama sol burun deliğinizin tedavisi için Viyana'ya gidin, bunun uzmanı Viyana'dadır der."

Karamazov Kardeşler, Fyodor Mihailoviç Dostoyevski (Sayfa 854 - İş Bankası Kültür Yayınları)Karamazov Kardeşler, Fyodor Mihailoviç Dostoyevski (Sayfa 854 - İş Bankası Kültür Yayınları)
Feyza yılmaz, bir alıntı ekledi.
22 saat önce

Unutamayacağım bir doğa olayıydı yüzün istasyonda Milena: “Bulutlardan değil, kendiliğinden gölgelenen bir güneştin sanki.
Ne söyleyeyim daha?"

Milena'ya Mektuplar, Franz KafkaMilena'ya Mektuplar, Franz Kafka

Bir çiçek sergicisi
Bin dokuzyüz on iki miydi, bin dokuz yüz elli iki miydi
güneşli bir öğle miydi, çiçekler gölgesiz miydi
ellerim kirli miydi
neydi
çiçeklere su mu serpiyordum, bir karanfil çok mu uzaklardan gelmişti
bilmem ki
benim bütün yaşamımda hep karanfiller olmuştur
her zaman hatırlarım
sanki bir karanfilden sürekli doğmuşumdur
bin dokuz yüz on iki doğumlu bir karanfili
karım göğsüme takmıştı. şimdi ben çok yaşlıyım
şimdi ben nedense çok yaşlıyım
herkesi ayrı ayrı tanımam
ruhi bey'i içerenköy'den tanırım
içerenköy'ü iyi bilirim de ondan
kaç yıl önceydi, şimdi unuttum
babasını da tanırım
kaç yıl önceydi, bilemem
üryani eriği gibi gözleri vardı
çizmeleri, kamçısı
ruhi bey, benden çiçek alırdı
o zamanlar sokak sokak dolaşırdım
çiçek alanları iyi bilirdim
ruhi bey de çiçek alırdı
nedense benden alırdı. çünkü ben çiçekleri çok biçimli tutarım
kuşkonmazları sevmem, kullanmam
çiçeklerin aralıklarına bakarım
sanki ben onları hep yeniden yaratırım, yontarım
bin dokuz yüz kırk üçde biri öldü
boynu değil, bir karanfilin sapıydı, yana düştü
düşünce öldü
bir ölülük sindi ellerime
bir ölülük bana sindi
ona sergimde her zaman bir yer ayırırım
kimseler bilmez
ben işte gizli gizli onu sularım
karanlık bir karanfilliği
yoklukta bir karanfilliği
o gün bugündür bütün çiçekler
karanfildir benim için.

bir gün de bir demet karanfilim yandı
bir demet karanfilin penceresi, kapısı
nedense yandı
önce giyinik bir ev görünümündeydi, öyleydi
takındı kırmızılarını sonra
süslendi
bir boşluk edindi orda kendine
hemen oracıkta bir boşluk
açtı şemsiyesini ve gitti.

ben şimdi oğlumun yanında kalırım
onun kırmızı yapraklardan yapılmış
bir zamandışılığı vardır
beni anlamaz
anlamaz, niye anlasın
anlaşılmak -değil mi ama- sanki kimsenin olamaz

ben kendime bir karanfil mezarı satın aldım
beni oraya gömecekler
ruhi bey cenazeme gelecek
ama hangi ruhi bey
doğrusu biraz şaşırdım
içerenköy'deki ruhi bey gelmez
osadece karanfil satın alır
ölümü pek beğenmez
şimdiki ruhi bey ölümedaha yatkındır
yaşamaya da
ölümle yaşam arasında bunalır bunalır
ben bu kadarını anlarım
o gelir beni kaldırır
bir karanfil kalabalığına arrtık katılır
geçen gün gördüm
acımayı unuttum
sevinmeyi unuttum
ben her şeyi artık unutuyorum
ama ogeçerken ne yalan söyleyeyim şuramda birağrı duydum
ağrı da değildi belki, hani, nasıl
gövdemi yeniden buldum
acılar acılara eklenince ağırlaşıyor
gövdem de ağırlaşıyor
ruhi beyle kocaman bir demet karanfil oluyoruz
şu üstümdeki boşluk kadar
bir demet
yok artık pek konuşmuyoruz
benim sözlerim eskidi
onunki de eskidi
zaten kelimeler sonludur
öyledeğil mi
donuk donuk bakışıyoruz
ben ölüme iyice yakın
o yaşamaktan uzak
öyle bir gök içinde durmuş gibiyiz
karanfiller ölürken
karanfillerden bir deniz.

Edip cansever