• Basit bir mantık yürütme bizi, insanın doğacı eğilimlerinin kendi varlığına yönelik koruyucu tutumun bir dolayımı olduğu fikrine ulaştırır. İnsanın kendi varlığının devamlılığına eğilim göstermesinden daha doğal ve doğru bir şey de yoktur. Bu yüzden bu tutum, gizlenmesi, saklanması ve dolayımlanması gerekmeyen bir tutumdur. Dolayımlar bazen asıl ereğin kaybolmasına yol açabilir ve bu insanın ahmaklığından başka bir şey olmaz. İnsan kendi varlığıyla uyumlu kalacaksa bunun tersi saçma ve ahmakça ise kendi varlığını ilk sıraya yerleştiren fikirlerinden dolayı utanmamalıdır. Daha ötesi kendi varlık ve sürekliliğine geliştirmek konusunda açık bir bilinçle çaba harcamalıdır. Nasıl ki tüm varlığın doğası insan içinlikle tanımlanamıyor ise ya da onun sonsuz varlığı insanın varlığını otomatik olarak sürekli kılamıyorsa canlı doğa da, insanı otomatik olarak var etmek zorunda değildir. Elbette varlığın tümü karşısında canlı doğa ile insan aynı pozisyondadır. Ama bu canlı doğa ile insan arasında otomatik bir ittifak olduğu anlamına gelmez. İnsan bu canlı doğa içerisinde kendi varlığını kendisi sürdüremiyorsa nesli tükenenler listesine girmekten başka şansı yoktur. Yani canlı doğanın da acıması yoktur. Ama canlı doğa ile insan arasında bir ortak yan vardır. Gerçekte canlıların evrimi, insanın doğadan bilgi edinmesi sürecine benzer bir şeydir. Evrim genetik kayıt aracılığıyla doğadan bilgi edinilmesi sürecidir. Bu bilgi edinme süreci insandakine benzer bir bilinç içermez. Ama her edinilmiş bilginin eksikli olmasına karşın canlı doğanın edindiği ve yanlışlarını eleyebildiği kadarıyla biriktirdiği bilgi, halen insanın elinde bulunan bilginin çok ötesindedir. Özetle insanın kendini tüm üstün görüşlerine karşın, bilgi bakımından canlı doğaya göre geçici olan geriliği bir veridir. İnsanın bu durumun farkında olması elbette zorunludur. O henüz kendisi gibi bir organizmayı ya da doğada belirli bir yeri olabilecek bir organizmayı kurgulayabilecek halde değildir. İnsanın canlı doğa karşısındaki bu geriliği elbette geçicidir. Canlı doğanın genetik kayıt ve onun dolayımları şeklindeki bilgi birikimiyle insanın edindiği bilgi gerçekte aynı şeydir. Bu açıdan bakıldığında canlı doğa ve insan tüm varlıktan edinilen bilgiyle tanımlanabilmeleri anlamında bir ve aynıdır. Canlı organizma her durumda bir genetik bilginin açılımıdır ve bu bilginin kendisini güncel tutma ve geliştirmesinin bir aracısıdır. Aracının ölümlü oluşu kaynaklandığı bilgi birikiminin potansiyel ölümsüzlüğüyle bir karşıtlık teşkil eder. Aynı durum insan için de geçerlidir. Birey bilgi ve kültürün taşıyıcısı olarak ölümlüdür. Ama bunların gelişmesinin ve sürekliliğinin taşıyıcısıdır. Tüm bu sürece bir açıklama getirmek gerekirse kısaca, olmakta olan şeyin, varlığın bilgisinin (ki bu insandır), varlığın özündeki sonsuzluğa ve kalıcılığa öykünmesi olduğu söylenebilir. Ama bu kadar soyut noktalarda dolaşmak niyetiyle yola çıkmadık. İnsanın kendi varlığı ve bu varlığın sürekliliğiyle barışık olması anlamına gelen doğaseverliği gayet yerindedir. Eğer insan bu tutumuyla tutarlı kalacak ve saçmalamayacaksa saflığı bırakmalıdır. Canlı doğanın dengesi ve devinimi denilen şey genetik düzeydeki bilgi kümelenmesinin düşünme biçiminden, bu mekanizmanın sağlığından başka bir şey değildir. İnsanın ruhsal dengesi ve düşünme yeteneği aynı sürecin sadece başka bir boyutudur. Konuya bilinç dahil olmuştur, bu anlamda bir düzey farkı da vardır. Ama bu kesinlikle otomatik olarak daha üstün bir bilgi birikimi demek değildir. İnsan elbette kendisini de var eden canlı doğanın biriktirdiği bilgiye hakim olarak, ona nüfuz edecektir. Ötesi bir yana insan henüz bu açıdan yolun başındadır. İnsan edinmiş olduğu bilgileriyle canlı doğanın ötesine geçmenin yanı sıra, yaşam bulduğu dünyanın da ötesine geçmek zorundadır. Yeryüzü ona sonsuza kadar ev sahipliği yapamayacaktır. O halde insanın geleceği aşağı yukarı belirli ve bilinebilir haldedir. O kendi varlığıyla tutarlı kalacaksa en önce yeryüzünü terk etmeli, güneş henüz patlamamışken, bu patlamadan etkilenmeyecek bir yere doğru çekilmeli, giderek güneşin söneceği ve yaşam kaynağı olmaktan çıkacağı günlerde bir başka yaşam kaynağı edinmelidir. Peki, bu nasıl olacak. Bilim kurgu fantezileri kurmak kolaydır. Ancak bir astronotun uzay istasyonunda bir yıl yaşamasının maliyeti nedir? Bu kaç paraya ya da bizim kavramımızla kaç emek zamanına mal olmaktadır? Gerçek rakamın ne olduğunu bir yana bırakıp bir varsayımla düşünmeye başlayalım. Bir astronotun uzay boşluğunda bir yıl yaşamasının maliyeti 15 milyon TL, yani dünyanın kişi başı ortalama hasılasının 1000 katı olsun. Yani bir kişinin uzaydaki varlığı, yeryüzünde 1000 kişinin bir yıllık emeğini soğuruyor olsun. Bu insanın uzayda henüz yaşayamadığını, sadece temsil edilebildiğini ve elbette yaşama potansiyeli taşıdığını gösterir.
  • ŞİİRİN EYLEYENİ: MUTMAİN OLUŞ YAHUT ALİ URAL’IN ŞİİRİNDE İMGE EVRENİ

    Karabatak

    ıslak kanatlarını açarak güneşi bekleyen kara kuşa bak

    kırılmış dalgalara karşı dalgakıranda tüneyen sarhoşa bak

    kömürden kollarını uzatıp çekiyor bulutun yakasından

    tam yırtarken gömleğini bir örümcek iniyor da arkasından

    yükleyip sırtına güneşin küllerini uçuruyor

    bir örümcek

    tüylerinin içinde bir rozet kadar sıcak



    bu homurtuyu ancak dik duran bir avcı çıkarabilir

    bu belalı harcı kancalı bir karga karabilir

    şamandıralar kopmuş kim açılabilir

    kapanan gökten zinciri bırak



    kanadından bir tüy koparttı ve onu büyüttü

    bir tüy daha koparttı ve sonra bir tüy

    deniz yılanlarından sağdı bu sütü

    servi köklerinde bir karabatak



    aklın sınırında vurulan nöbetçinin soluğu kesilmez derinde

    bin yıl sonra verilen nefesin keskin dişlerinde

    çırpınan balıkların gözleri hala parlıyor

    daldığı yer ölüm çıktığı yer aşk



    kara batsaydı gözleri gibi kardan adamın

    böyle üşümezdi dalgakıranda

    eli boş dönen balıkçıların

    lanetiyle kararmayarak

    Ali Ural





























    Ali Ural



    1959’da Samsun Ladik’te doğdu. 1989’da Merdiven Sanat dergisini çıkardı (24 sayı) 2005-2007 yılları arasında Merdiven Şiir; 2012’den bu yana da Karabatak dergisini çıkaran Ali Ural Fatih Sultan Mehmet Vakfı Üniversitesi’nde “Özgün Yazarlık” derslerini verdi. Bu çalışmalarını yayınevi bünyesinde de devam etti. 2010’da Türkiye Yazarlar Birliği “Deneme Ödülü”ne; Gizli Buzlanma ile 2013’te Türkiye Yazarlar Birliği “Şiir Ödülü”ne ve son olarak da “Uluslararası Abdullah Tukay Büyük Şiir Ödülü”ne layık görüldü.



    Eserleri:

    Şiir:

    Körün Parmak Uçları (1998)

    Kuduz Aşısı (2006)

    Gizli Buzlanma (2013)



    Öykü:

    Yangın Merdiveni (2000)

    Fener Bekçisinin Rüyaları (2011)



    Deneme:

    Posta Kutusundaki Mızıka (1999)

    Makyaj Yapan Ölüler (2004)

    Resimde Görünmeyen (2006)

    Güneşimin Önünden Çekil (2007)

    Satranç Oynayan Derviş (2008)

    Tek Kelimelik Sözlük (2009)

    Ejderha ve Kelebek (2010)

    Bostancı Bahane (2010)

    Peygamberin Aynaları (2016)



    Tercüme/ Araştırma

    Divan / İmam Şâfiî’nin Şiirleri (2002)

























    “Kendine ayna olmuş yüreğin

    Başbaşa yaptığı karanlık ve duru söyleşi!”

    Charles Baudelaire



    Mutlak’ın örselendiği modernitenin çıkış noktalarından biri de bilgiye ulaşmadaki dolaylılığın çeşitlenmesi ve hakikate varacak yolcunun mesafesinin uzamasına bir katkı olsun yapabilmesidir. Ama gözden kaçan bir şey var ki o da yolculuk ne kadar uzasa uzasın mesafeleri seyre dalan şairin varlığıdır! Şair, artık çöllerde yitip giden biri olmayacak kadar temkinli bir duruşu beraberinde getiren sestir. O halde şiiri bir temkin aracı olarak görmenin sakıncası yoktur. Uzaklara yahut kurbağalara bakmaktan usanmış bir şairin görecek keskinlikteki gözünün gördüklerini aktarması da tam da bu noktada oldukça tehlikelidir.

    Temkinle tehlike arasındaki ilişkide, soyutlanmış bir dünyanın varlığı, en çok temkini yaralayacaktır. Bu yüzden şair, olabildiğince geniş bir şiir evreninde temkini her dem tetikte tutacak bir imge alanına sahip olması gerekir. İmge işçiliğinden ziyade deneyimleriyle tümüyle soyut ya da somut olmayan bir dünyanın varlığını da yine modernitenin ‘bu dünya’ imgesinden yola çıkarak elde edecektir.

    Her şiirin bir imge evreninden yani muhayyileden (imgelem dünyası) söz ederken imgenin hiyerarşik yapılanmada arketip, sembol ve metafor ile alegoriden sonra gelen en görünür tarafta olduğunu hesaba katmamız gerekir. İmgenin kaynaklandığı hayal ufku ya da muhayyile, bir itici gücün ısrarıyla ortaya çıkar. Kimi zaman sararmış bir yaprak, kanadı kırık bir kuş, koşan bir çocuğun düşmesi gibi sıradan bir olay ya da vak’a parçası, şairin muhayyilesinde yeni bir bağdaştırmaya yahut çağrışım evrenine kapılarını açar. Buna eklemlenen tarih, felsefe gibi entelektüel birikim de birlikte düşünüldüğünde imge evreni genişler ve arketip ile sembole nazaran daha dar bir anlam alanına sahip imgenin bunların zenginliğine ulaşması mümkün görünür. Hayal, şiiri canlı tutan, yeniye çağıran bir tazeliktir.

    Muhayyilenin bir şubesi olarak imge oluşumlarının baktığımızda görünen o ki modern şiirimizde imge, özellikle II. Yeni’yle başlayan süreçte nesneyle olan ilişkisiyle belirlenir. Daha ötede dünya şiirinde olduğu gibi bizde de düşünüş biçimlerinin evrilmesiyle imgenin yalnızca şairin iç dünyasıyla sınırlı kaldığını söyleyebiliriz. Anahtarı yalnızca şairde olan bir odadan söz ediyoruz demek ki. Gül, modernlik ağrısı içinde artık sembolik yahut mazmun değerini yitirmiş; her şairde hatta aynı şairin farklı şiirinde farklı kılıklar içinde karşımıza çıkmaktadır.

    Bu minval üzre 1990 yıllardan itibaren birçok türde ürünler veren Ali Ural’ın şiirlerine baktığımızda şairin imge evreninin bu yılların genel retoriği içinde şekillendiğini söyleyebiliriz. Düşüncemizi daha da açarsak genel olarak şairlerin dünyasında 1980 sonrası apolitik bir düşünce ya da ‘ideoloji’ve ‘dünya görüşü’ ayrımının getirdiği okumaların bir noktaya yöneldiğini görürüz: Modernlik karşıtı söylem! Bir anlamda Baudelaire’in yücelttiği şehir, alaşağı edilirken George Orwell’ın 1980 adlı romanı modernliğin en büyük eleştirisi olarak okunur. Ancak Doğu’ya ait metinleri kendi dilinden okuyabilmesi bir şairi farklı kılar. Bu sebeple ki modernlik karşıtı söylemi, Daryush Shayegan’ın ifadesiyle ‘yaralı bilinç’ olarak değil kendi kusurlarını da gören bir yaklaşımla geliştiren şairin daha ileriye doğru atılması gerekir.

    Ali Ural da kör bir adamın dokunuşlarıyla açıkladığı ‘bu dünya’ algısını Körün Parmak Uçları adlı ilk kitabıyla tanımladı. Kitabın ana damarını oluşturan şiirlerde şehrin mutantan elbisesi, soğuk nesneleri, bir körün parmak uçlarında hissiz birer algıyken öte yandan Baudelaire’in tiksindiği tabiat, şairin imge evreninde sığınılacak tek mekân oluverir. Bu açık çatışma, uğultularla tanımlanan adres defterleriyle, isimleri çizilmiş ölülerin matemleriyle tasvir edilirken yaşamanın bir anafora benzetilmesi doğal bir sonuçtur: ah bu nasıl anafor/ ne çekiyor bu parmakları/ uçlarıyla dokunuyor/ ağaca, güneşe, taşa/ uçlarıyla kazıyor toprakları/ ah bu nasıl bir fosfor (Körün Parmak Uçları)

    Bu şiirin ve kitabının farkı da işte bu noktadadır. Hem modernliğe karşı olanların körlüğü hem de bir ‘kör’ün bile fark edebileceği bir duyarlılık! İki ucu da zehirli bir değnek! Yalnızca bir açıdan bakmayan geniş imge evreninde şiirsel özneler, gerek kelime dağarcığı ve gerekse şiirin iç sesine yaptığı vurgusuyla dış dünyanın kırılmış, kenarları keskin deneyimlerine yaslanır. Kimi zaman bir ‘buzlu ses’le örselenen söylemler, tabiatın da paslanan taraflarına atıfta bulunur: yeşil ciğerleri yosun tutan bir orman/ teneke ciğerleri pas tutan şair/ biliyor su kaç derecede kaynar/ biliyor bir gövde nelerden ibarettir (Muhteva)

    Tabiata yabancılaşmanın getirdiği şeyler bununla sınırlı kalmaz. Şehrin her şeyin taklidini öngördüğü dünyasında büyüyenler için de söylenecek bir söz vardır: bir göl nasıl uyandırılır bilmem/ beni karşısında görmek ister mi/ rüzgâr eğmişse kaşlarını/ kapısı mı vurulur (Bir Göl Nasıl Uyandırılır). Modernliğin bütün emareleri, çoğu kez dokunsal duyular aracılığıyla verilirken nedensizliğin, nesneler gibi birbirinden kopuk ilişkiler ağının öne çıkarıldığı görülür. Bu imge dünyasının genişliği kadar ilişkisizliğini de gündeme getirir: işte oyun odasında/ kolu kopmuş bir bebek (Oyun)

    Kuduz Aşısı, şairin ikinci kitabı. En az ilki kadar yaralı bir imgeyi barındıran bu adın gerisinde yine şairin etrafındaki her şey noksandır. Lirik duyarlılığın içsel sesini öne çıkaran şu şiirde olduğu gibi yaralı oluş, varlığı inciten bir eksikliğe dönüşür: bir mevsimi eksik duvara güven olmaz/ gölgesiyle zehirler, devrilebilir göğse/ meydanda omuz omuza veren tuğlalar/ bir kuş uçsa yıkılır nefes değse (nefes darlığı). Tabiattaki her şeyin ama aslında varlığın eksikliği, hemen her şiirin imge evreninin temel niteliğini oluşturur. Şairin buna dair önerileri vardır kuşkusuz. Çünkü yalnızca yanlışları dile getirmenin hamasetine sığınmak bir kolaycılıktır: ey büyüyüp küçülen, yer değiştiren can/ ne çıkar kaybolsan dokusunda ağacın/ iri dallar kollarınla örtsen yüzünü/ teyemmüm ederken girsen toprağa/ hayattan korksan su gördüğünde/ bir kapı olsa artık bütün yeryüzü/ açılırken kapanan, kapanırken aralık/ tetikle parmak arasında mesafe (Keskin Nişancı) Aynı kaygı bir başka şiirde bu kez Akira Kurusawa’nın Düşler filmindeki sahneyle hatıra getiriliyor: buyurun beraber söyleyelim, haydi hep beraber/ bu asmalar buhar gibi yükselip zeminden/ avizeler asıyor tavanına kırların/ değerek dudaklarımıza ama sadece değerek/ eşlik ediyorlar o tuhaf şarkıya hem/ bağbozumu boşanırken güzün gümrah garından/ haydi vakit daralıyor ve haydi hep beraber/ tünelden bir köpek sıçrayabilir her an (Hemzemin Geçitte Tuhaf Bir Şarkı)

    Kaygı, tek yanlı yani herhangi bir karşılık verilmediğinde çoğalan, psikoza dönüşen bir hastalıktır. Modern insandaki bu temel eksiklik, tatmin edici bir karşılık bulmalıdır. Her iki tarafın konuşabildiği ilişkilerde kaygıdan söz edilmez bir diğer deyişle. Ali Ural’ın şiirlerindeki uyarıların, tembihlerin her an karşımıza çıkması fıtrî bir tutum olarak sorumluluğun öne çıkması, kaygıları ortadan kaldıracak muhatapların varlığı bir teminat gibidir: melekleri rahat bırakmayacak gökte/ her şeyi bilen adamlar, her şeyi söyleyen ve/ resimlerinden sıfatlar sarkan/ her akşam leblebi kavuracaklar camekânların önünde/ vestiyere emanet, parlak ve nâdân (Gala)

    Kimi zaman şairlerin ilk kitaplarından itibaren bir seyir izlediğini ve bunun da bilinçli bir tercih olduğunu düşünürüm. Bir sıra halinde okunduklarında hangi imgelerin peşinde olduklarını görmek keyif verir.

    Ali Ural’ı birbirinden beslenen denemeleri ve mektupları gibi hikâyeleriyle bir bütün halinde görmek, şiirini de çözümleyebilmenin anahtarını verir. Birbirini tekrar etmeyen imge evreninin yanında çok farklı okumalara açık oluşu, bir ayna misali okuyucunun da buna bir karşılık vereceği anlamına gelir. Okuyucu da bu imgelerden yola çıkarak kendi imge evrenini oluşturur.

    Şairin son kitabı Gizli Buzlanma, baştan beri açık alaylamaya kaçmadan derinlikli bir ironinin penceresinden bakışın öznesidir. Dahası önceki kitaplarında sorulan sorulara karşın mutmain olmuş, kaygılarını geride bırakmış bir şiirsel öznenin de varlığını hissederiz. Sancısız ama bir o kadar da mutmainliğiyle gönenen bir bilincin Mustafa Kutlu’nun Yola Düştü Mürit adlı hikâyesinde olduğu gibi önünde açılan binaların yahut caddelerin de farkında olması doğaldır. Bu yüzden kırk kişinin doyduğu bohçasını kapattığında yine eksilmeyen bir şey olsa gerektir mutmainliktir bu.

    İmge evreni, belirli olaylar, kişiler ya da durumlarla sınırları belirlendiğinde doğrusu şiir, bir olay-şiiri olmaktan kurtulamaz. Onu genişleten şey, imgenin yaslandığı kültürel temeldir. Bu katman –birbiriyle ilişkisini koparmadan elbette- çoğaldıkça kendine özgü bir okurun da varlığını kabul etmek zorundadır. Her dizede açılan yeni cephe, imge bütünlüğünün bir parçasıdır. Okuyucu bu bilinçle hem imgelerin hem de şiirin bütünlüğünü gözetir. Ve nihayet şiiri okuduktan sonra şiire dair yeni bir imge alanı açar kendine. Turgut Uyar’ın Göğe Bakma Durağı bu açıdan şanslı bir şiirdir. Her okur, durup bir kez olsun göğe baktığında bu şiiri hatırlar.

    Ali Ural, hem okuyuş bütünlüğü hem de akıcılığıyla imgeleri bir çatı altında toplayan poetik bir arka plana sahipken şiirinin gizli bahçelerini okuyucuya açmaktan geri durmaz. bu bahçeye girince güller yerin dibinde/ kızarıyor örsünde can çekişen nalları/ nerede birkaç adım birkaç adam seğirtse/ yüklerinin altında çürüyen omuzları/ gözlerinden anlarım kaçmak isterler ordan/ yaşlanıyor insan bu bahçeye girince (Bahçe) Şiirinin lirik bahçesi, türlü zenginliğe ve genişliğine rağmen her anlamı kendine çağırmaz. Dilin naif duruşu, bu şiirlerin birer madalyasıdır. İçe dokunan, içi sarıp sarmalayan bir dildir. Çoğu kez okuyucunun tarafından bakmayı öğütleyen bir dil.

    Telmih alanı geniş ancak herkesin kendine ayna tutacağı kadar aralık duran bir kapıdan bahçeye bakarken şiir, her okuyuşta yeni bir yorumla çıkar karşımıza. Bu, bir şiir için önemli bir kazanımdır. şiir dedikleri sen misin peçen dalgalanıyor sayhamla/ karşıya geçireceğim karşı kıyıdaysa kiraz ağacı seni/ karşı kıyıdaysa kulaç at boynuna sarılmadan önce/ kim öldürdü yaşarken cenneti seyrederek sonsuzluğunu/ sarraf ol can verme girmeden güzellik menziline (Şiirin Kıyısında)

    Bu şiiri, hem şiirin serüveni hem de fıtratın tembihlediği hallerimizin bir ifşası olarak okuduğumuzda doğrusu bir farklılık göze çarpmaz. Özellikle son iki dizede yoğunlaşan hükümler, birer deneyimin yanında doğruluğu tartışılamaz öngörülere de pencere açar.

    Sona doğru gelindiğinde eğer dostluğun bir şiiri varsa, bunu şairinde yalın ve hesapsız fazlasıyla görürüz. Yok eğer şiirin bir dostluğundan söz ettiysek işte o vakit dosdoğru bir dostluk görürüz yine. Dahası, Ali Ural’ın şiirleri bizim bize dostluğumuzu öngörür. İnsanın kendisiyle barışık olmasını salık verir. Güler yüzlü bir karşılaşma olmalıdır elbet. Çünkü insanın en çok kendisine ihtiyacı vardır. Bu sebeple Ali Ural’ın şiirleri daha çok bir ayna vazifesi görür okuyucusu için. Yıkıcı bir dünya tasavvuru yerine inancın, hakikatin, mutmain oluşun şiirlerdir bunlar. Bu sebeple lirik edasında kendine ait geniş bir odası hatta bahçesi vardır. Rengârenk ve sıcak bir bahçe. Kopardığınız meyvenin yerine bir meyve daha peyda olur. Bir anlam, bir anlam daha. Ve anlamlar çoğalır, çoğalır bütün etrafımızı kaplar.

    Temmuz Dergisi S.4 Kasım 2016
  • Canlı birey, aslında kendi güçleri olan, kendi nesnel içeriği olan dış güçlerle karşı karşıya ge­lir. Bunların dışsallığını aşarak, bunlan entegre ederek, kendi tam gelişimini gerçekleştirir. Zenginlik ve yoksunluk -dinî bir bilinç ve
    kötü bir dünyevi bilinç, soyut kültür ve kültür yoksunluğu, devlet ve fiili baskı- geçmişte ve günümüzde insani gerçekliği parçalayan temel çelişkilerdir.
  • Doğan Göçmen:

    HEGELCİ DİYALEKTİĞİN TEMEL YASALARI VE KAYNAKLARI (BİR): HERAKLEITOS

    I. GİRİŞ
    Hegel’in modern felsefe tarihine en büyük katkısı, ansiklopedik yaklaşımıyla ve bilgisiyle neredeyse tüm modern felsefeyi, Antikçağda Aristoteles’in kendi döneminin felsefesini sentezlediği gibi modern felsefeyi sentezlemenin yanında diyalektiği bir felsefe kuramı olarak yeniden temellendirmiş olmasında yatar. Onun bir bütün olarak felsefeye bu büyük katkısı felsefeyi kendi çağında bilimsel olarak temellendirme çabasına denk gelmektedir. Bunu yaparken genel olarak klasik Avrupa felsefesinin ve özel olarak da klasik Alman Felsefesinin ortaya attığı sorulara yanıt bulmaya çalışmaktadır. Kant Saf Aklın Eleştirisi’nde diyalektiği görünüşte olanın mantığı, yani aslında görünümü kavramaya çalışırken yanılsamaya götüren mantık olarak tanımlar. Buna karşı Hegel diyalektiğin bilimsel bir mantık olabileceğini ve hakikati tüm çelişkileriyle kavrayabileceğini, hatta hakikati tüm çelişkileriyle kavrayabilecek tek mantık kuramı olduğunu göstermek istemektedir. Bunu yaparken başvurduğu en önemli kaynaklardan birisi antik Yunan düşüncesidir.

    II. HEGEL'İN KAYANAĞI OLARAK HERAKLEITOS
    Mitolojik düşünme de dâhil olmak üzere tüm Antik Yunan düşünce tarihi diyalektik düşünme üzerine kurulmuştur. Fakat diyalektiği bilinçli evrensel bir yöntem olarak doğaya, topluma ve düşünceye (logosa) aynı zamanda uygulayan Herakleitos’tur. Hegel, Herakleitos’tan bize ne kaldıysa, hepsini Mantık Bilimi’ne yedirdim, der. Böylece Herakleitos’tan kalan her şey Mantık Bilimi’ne şekil ve içerik kazandırmıştır. Herakleitos’tan bize kalan yalnızca birkaç on (130’a yakın) fragmandan daha fazla değildir. Dolayısıyla Herakleitos’un Hegel’in mantık kuramına çok fazla etki etmiş olamayacağı kanısına kapılmak çok yanlış olacaktır. Herakleitos diyalektiğin neredeyse tüm yasalarını en azından bir düşünce olarak formüle etmiş ve kavramlaştırmaya çalışmıştır. Nedir öyleyse Herakleitos’a göre diyalektiğin temel yasaları?

    III. ÖN BELİRLEME: DÜNYANIN BİLİNEBİLİRLİLİĞİ, GÜNLÜK BİLİNÇ VE BİLİMSEL BİLİNÇ
    Herakleitos’a göre dünyanın açıklanması ve buna uygun olarak da bir dünya tasarımı ortaya koyabilmek için kendimizi her şeyden günlük anlayıştan kurtarmamız gerekmektedir ve dünyaya günlük bilinç ile değil, diyalektik bilinç ile bakmamız gerekmektedir. Çelişkilerle dolu dünyanın bir tasarımının ortaya konması ancak diyalektik bakış ile mümkündür. Antik Yunan felsefesinin klasik döneminde, yani Atina’da ve daha sonra Helenist dönemde, özellikle Stoacılar tarafından açıkça her şeye evrensel temel olarak alınan bu diyalektik kuramdır. Herakleitos diyalektiği nasıl temellendirmiştir?
    Herakleitos’a göre bilimsel yaklaşım, tikelliği mutlaklaştıran (bugün “metafiziksel” dediğimiz) yaklaşımdan farklı olarak (ki bu yaklaşım günlük bilince ve günlük bakışa denk gelmektedir) “geneli”, yani özsel olanı gören ve kavrayandır. Bilimsel yaklaşım, yani diyalektik yaklaşıma göre “her bir tekil olanı kendi doğasına/özüne ilişkin çözümlemek” gerektirmektedir. Zira logos “evreni yönetmektedir”. Günlük bilinç ve anlayışla hareket edenler “tam olarak uykuda unuttukları gibi uyanıkken yaptıklarını kavrayamazlar”. Zira günlük bilinç ve anlayışla yaşayanlar evrene hükmede logostan ayrılırlar. Böylece onlara gözlerinin önünde olanlar “yabancıymış” gibi gelir. Bu insanlar “varken” sanki “yokturdurlar”. Günlük bilinç ve anlayışla yaşayanlar ve bakanlar “karşılaştıkları şeyleri ( kendilerine açıklansa bile –DG) anlamıyorlar”, çünkü onlar anlamayı ve anlamanın zorunlu olarak içerdiği kavramayı “özel kavrayış” olarak alırlar. Oysa herhangi bir şeyi kavramak, onu özüyle kavramaya denk gelmektedir. Öz ve yüzeye hep olduğundan farklı yansıyan özsel hareket ve değişim kendisini kendiliğinden göstermez. Özü ve özel hareketi ve değişimi görmek, akıl emeği gerektirir. Bir şeyi özüyle kavramak ise kendi “özel kavrayışını” aşıp, kendi durduğun yerden sanki bütün bir insanlığı temsil ediyormuş gibi bütün bir insanlığın gözüyle bakabilmeyi şart koşmaktadır.

    IV. DÜNYANIN BİLİNEBİLİRLİLİĞİ VE FİLOZOFUN AHLAKİ TUTUMU
    Filozof, bilgiçlik taslayarak, sayısız bilgi parçalarını zihnine yığarak, çokbilmişlik yaparak, kitle kuyrukçuluğu yaparak bilge olamaz. Nasıl ki empirik bilgi yığılması insana şeylerin ve meselelerin özünün bilgisini getirmeyeceği gibi, duyusallık da insanı, gerçeği kavramak anlamına gelen meselenin özüne götürmez. Zira gerçek anlamda “kavrayışa sahip olmak, genel olan bir şeydir”. Bu kavrayışa sahip olmak için “gözler ve kulaklar” yetmemektedir. Gerçeğin bilgisi diye kendilerini basit bir şekilde gözlerinin gördüğüne ve kulaklarının duyduğuna dayandıranların gözlerinin önündekini göremez, kulağının dibindekini duyamaz. Gözün filozofça görmesi ve filozofça duyabilmesi için zihnin filozofça düzenlenmiş olması gerekir: “İnsanlar için gözler ve kulaklar kötü tanıklardır, eğer onlar anlama yetisinden yoksun ruhlara sahiplerse”. Öyleyse duyuların filozofça algılayabilmesi için, filozofça kavrayan eğitilmiş bir zihne ihtiyaç vardır. Filozofça gören göz neyi nasıl görmeli? Bilgece duyan kulak neyi nasıl duymalı? Bir filozofun burnu koku alırken kokuları neye göre ayrıştırmalı? Dokumuzun bizi yanıltmaması için dış dünyamızdan algıladığı şeyleri filozofça sınıflandırabilmesi için ne yapmalı? İşte Herakleitos’un bu sorulara yanıtı onun doğanın, toplumun, duygu ve düşüncenin işleyiş tarzı olan diyalektiği aynı zamanda bütün hakikatin kavranış dizgesi olarak kurmasında yatmaktadır.
    Herakleitos’a göre epistemolojik öznenin her şeyden dünyayı bilebileceği gibi kendi kendisini de bilebileceğinden hareket etmesi gerekmektedir. Zira kendini bilme kapasitesi her insana verilmiştir ve insanın kendisini veya dünyayı bilmesi, insanın kendi kendisine danışmasıyla olmaktadır. Bu epistemolojik ilkeyi temel edinmeden herhangi bir biçimde felsefe yapmaya kalkmak, yani dünyayı kavramaya çalışmak anlamsız bir uğraş olacaktır(33, 40, 97).

    V. DÜNYA EZELDEN BERİ VARDIR, VAR OLMAKTADIR VE VAR OLACAKTIR
    Dünyayı, yani doğayı, evreni, toplumu ve düşünceyi bilimsel olarak kurgulayabilmek için dünyanın ezelden beri var olduğundan ve olduğundan ve olacağından hareket etmek gerekmektedir. Bu, dünyanın ontolojik olarak kurgulanabilmesi ve epistemolojik olarak kavranabilmesi için olmazsa olmaz bir koşuldur. Herakleitos burada tüm Antikçağ Yunan düşüncesinin hemen herkes için bağlayıcı bir ilkesini dile getirmektedir. Dünya “ne insanlardan biri tarafından ne de tanrıların biri tarafından yaratılmıştır”. Tersine “o her daim vardı, var ve var olacaktır”. Bu tabi aynı zamanda “tüm şeylerin verili düzeni (kosmos -DG)” için de geçerlidir. Tanrıyı (veya Tanrıları) idareci olarak değil de yaratıcı olarak kavrarsak, verili düzenin başka türlü de yaratılmış olabileceğinden ve tabi sürekli değiştirilebileceğinden de hareket etmemiz gerekir ki, bu, ontolojik bir kurgunun olanaklılığını yadsıyacağı gibi epistemolojik bir kuramın mümkünlüğüne de ters düşecektir(62).

    VI. ÇOKLUKTA BİRLİK
    Yukarıda diyalektiği felsefi bir kuram olarak kurabilmenin bazı önkoşullarına dikkat çektikten sonra şimdi Herakleitos’un diyalektiğin temel yasalarını nasıl tanımladığına yakından bakabiliriz. Herakleitos’a göre, yani evrenin mantığının nesnel olarak kavranışına göre “her şey birdir”. Herakleitos bununla diyalektiğin temel yasası olan “çoklukta birlik” ilkesine işaret eder ki, bu, modern felsefenin de, Descartes’ta olduğu gibi Hobbes’ta da temel ve çıkış noktasıdır. Diyalektiğin bu yasasına göre evrende verili olan çoğunluğun birliğinden hareket etmeden herhangi kalıcı bir düzenden hareket etmek de mümkün olmayacaktır. Bu durumda herhangi bir ontolojik ve epistemolojik çaba içine girmenin bir anlamı olmayacaktır. Bunu en iyi bilenlerden birisi Kant’tır. Zira bütün sistemini üzerine kurduğu ve çokluğun birliğini sağlayan “aslında-şey” bilinemese bile orada olması gerekmektedir. Zira çokluğun birliği ilkesinden hareket etmeden görünüm dünyasına, yani fenomenolojik dünyaya ilişkin herhangi basit bir bilgi iddiasında bulunmak bile mümkün olmayacaktır. Yirminci yüzyıl fenomenolojik hareketinin bugün bile nüfuz etmekte zorlandığı çoklukta birlik ilkesinin geriplanında yatan temel düşünce budur(41).

    VII. ZITLARIN BİRLİĞİ
    Herakleitos’un temellendirmeye çalıştığı diyalektiğin diğer temel yasası zıtların birliği ilkesidir. Her şey ancak kendi zıddıyla beraber düşünüldüğü zaman kavranabilir. Örneğin Hesiodos’u, herkes tarafından en çok bilen olarak kabul edilse de, gündüzü ve geceyi bilmediği için eleştirmektedir. Zira gündüz ve gece birbirinin zıddı olsalar da bir birlik ve bütünlük oluşturmaktadırlar (17). Herakleitos’un burada vurgulamaya çalıştığı neredeyse kendiliğinden anlaşılır, çünkü “gündüz” ve “gece” kavramlarını günlük dilde bile “gün” kavramı altında düşünülmektedir. Herakleitos’tan kalan fragmanlarından birisi daha uzun ve açıklayıcıdır. Söz konusu fragmanda Herakleitos “Tanrı” (θεòς), yani genel yasa ve düzen, “gündüz-gece, kış-yaz, savaş-barış, doyma-açlık – hepsi karşıtlıklardır, anlam budur”(45). Herakleitos burada elbette dünyanın, yani doğanın ve toplumun ontolojik şekillenimine ilişkin bir iddiada bulunuyor. Bunu daha soyut kavramlarla şöyle de ifade ediyor Herakleitos: “Bağıntılar, bütünlükler ve bütünlük olmayanlar, biraraya gelenler-birbirinden ayrılanlar, ortak ses çıkaranlar-ayrı ses çıkaranlar; böylelikle birden hepsi olduğu gibi tümünden birlik”(46). Bir sonraki fragmanda Herakleitos evrensel bir ilke olarak şöyle formüle ediyor: “Biraraya gelen ve birbirinden ayrılan karşıt olan en güzel armoni”(47) İşte, Herakleitos insanların burada söz konusu olan zıtların birliği ilkesini günlük bilinç ile kavramakta zorlandıklarını belirtiyor. Oysa, “ayrışan” aynı zamanda “uyuşan”dır: “Kendisini sürekli yenileyen armoni”(49).

    VIII. HAREKETİN, DÖNÜŞÜMÜN VE DEĞİŞİMİN DİYALEKTİĞİ
    Varlığın kendisini zıtların birliği, eş deyişle özdeş olan ile özdeş olmayanın birliği olarak sürekli yenileyen bir armoni olduğuna dair ontolojik kurguyu benzer fakat aynı zamanda farklı kavramlarla betimlediği başka bir fragmanda Herakleitos bir şeyin kendi zıddına geçişini ve dönüşümünü imleyen kavramla (metapesonta) çalışıyor. Buna göre “canlı ve ölü”, “uyanık ve uyuyor olma”, “genç ve yaşlı” olma aynı şeydir, yani özdeş olmayanların özdeşliğidir. Zira “bu diğerine dönüşüyor ve diğeri buna dönüşüyor”(67). Burada Herakleitos Hegel’de en gelişmiş bir şekilde ifadesini bulan süreç, nicel-nitel, yadsımanın yadsıması ve tabi dolayım diyalektiğini aynı zamanda formüle ediyor. Belki daha da önemlisi, Herakleitos bu fragmanda diyalektik hareket yasasını içkin çelişki olarak belirliyor. Birşeyin kendi zıddına dönüşümü ve kendi zıddı oluşu onun kendi kendisini kendi içinden hareket ettirmesi sonucu olmaktadır.
    Görüldüğü gibi Herakleitos Hegelci diyalektik kuramın ihmal edilen en önemli ve en verimli antik Yunan kaynaklarından birisidir.Doğan GÖÇMEN
  • Kent hayatında rastladığımız uç durumlar, para ekonomisinin uzanımlarının sonucudur. Buna eşlik eden rahatsız edici gerilim, "modern zamanlara, özellikle de son dönemlerine" ait bir olgudur.
    Bir gerilim, beklenti hissi, güçlü arzuların açığa çıkamaması duygusu bu zamana damgasını vurmuştur. "Bilinç eşiğinin altında yatan" bu nevrozun kökenleri "doğadan giderek uzaklaşmada, para ekonomisine dayanan kent hayatının bizlere dayattığı o soyut varoluşta" yatmaktadır.
  • İnsanlığın öz diline önem vermesi, ona özen göstermesi; eski dil-yeni dil kavgasının çok berisinde bir sorundur. Düşünmenin tek olanağı dildir. Dili; düşünceyi aktarmak için gerekli, hem de çok gerekli bir araç olarak görmek yeterli değildir. Dilin olmadığı yerde düşünce de söz konusu değildir. Dil; bilincimizin gerçeklik kazanmasının, bütün bilinç olgularının biçime kavuşarak, dışımızdaki başka bir özneye aktarılmasının tek güvencesidir. Kısacası dil, tüm iç olgularımızın iletilmesine yarayan bir araç değil, bu olguların ‘’iletilmesi’’dir. Dil olmadan, bilinç de yoktur. Olsa bile, bilinç denen şey, dilsel anlatıma dönüşmediği sürece, tek bir öznenin içinde tutsak kalan, soyut bir ruhsal olgudan öteye gidemeyen dağınıklıktır. Dil, bütün bir insanlık kültürünün içinde biriktiği bir araç değil, kültürün ‘’kendisi’’dir, çünkü hiç bir düşünce, hiç bir duygu, dile dönüşmeden var olamaz. Dil; insanlığın kendini gerçekleştirdiği en önemli işaret dizgesidir. Dil, insanlığın kendisidir.
    Bir ulusun kendi toplumsal yaşantısına, bu yaşantının gereklerine, yine bu yaşantıdan doğan somut koşulların oluşturduğu duyarlığa göre bir dil geliştirmesi; o ulusun kültürel kişiliğini elde etme, sağlamlaştırma, geleceğe iletme yolunda yaptığı kaçınılmaz bir eylemdir. Bu çaba, dillerin birbirlerine karşı üstünlükleri veya aşağılığı biçiminde değil, her dilin, kendi yapısına özgü olanaklarını işleterek geliştirmesi anlamında alınmalıdır. Yabancı biçimlerle, yabancı sözcüklerle düşünülen hiçbir şey bizim değildir. ‘’Bizim olanı’’, ‘’bizim ettiğimiz her şeyi’’ , yalnızca kendi dilimizle düşünebiliriz, düşünmemiz gerekir, düşünmek zorundayız. Yoksa, aktarmacılıktan kurtulmanın çaresini kolay kolay bulamayız. Aktarma yoluyla sunulan düşünceleri, ancak o yabancı sunuş biçimlerine yakınlığı olan kimseler anlayabilirler. Oysa Türk okuru, Türk aydını, başka bir dili gereksemeden, kendi düşünürlerinin gücüyle, kendi dilinin olanaklarıyla düşünebilir, yazabilir, yaratabilir hale gelmelidir, gelebilir, bu olanak vardır; yeter ki, bilimle, düşünceyle uğraşan kişiler, eski-yeni, sağcı-solcu çıkmazını bırakıp, bir düşüncenin, Türk okuruna, ancak kendi dilimizle, bütün açıklığı, bütün inceliği, bütün yoğunluğu içinde anlatılabileceği gerçeğini kavrasınlar.! Daha açık bir deyişle, çağdaş dilbiliminin ve anlambiliminin sesine, ilkel ve zorunlu bir ilgiyle de olsa kulak versinler.! Hem, kendi diliyle aklını ve yüreğini yoğurmasını beceremeyen bir düşünür, aşılama bir düşünürdür, kişiliksizdir, toplumuna yabancı bir kimsedir. İnsan, kendi dilinin dışında büyük olamaz, bilgin olamaz (bazı bilimsel bulguları bu yargıya katmadığım doğaldır). Başka dillerde önemli yapıtlar verdikleri öne sürülen kimseler hem bir ayrallık (istisna), hem de aldatıcı bir görüntüdür. Her büyük kafa, ilkin kendi dilinde büyüktür. Kendi dilinin tüm olanaklarını, ussal ve duygusal etkinliğe eğemeyen kimse, başka dilde de başarılı olamaz.
    Bir dili, dillerin en soylusu, en incesi veya güzeli görmek nasıl bilimsel bir yanılgıysa, bir dili kimi kavramları anlatmada yetersiz görmek de aynı nitelikte bir yanılgıdır. Her dil; kendi yapısının, kendi biçiminin özelliklerine göre davranır, işler. Fakat bütün bu kendine özgü özelliklerinden önce , her dili belirleyen ortak, genel özelliklerin varlığı; diller arasında nitel bir ayrıma gitmemizi kesinlikle engelleyecek güçte bir kanıttır. Bir dil, anlatım gereksinmelerini işlene işlene karşılar. İşlenmeyi zorunlu kılan etki ise, bu anlatım gereksinmeleridir. Başka bir deyişle, kimi kavramları, kimi düşünceleri kendi dilimizde ‘’dile getirebilmek’’ için, bu kavram ve düşüncelerin, gerçek birer gereksinme haline gelmesi şarttır. Yani, önce, özümlenmeleri gereklidir. Özümleyebilmek için de, o düşünceyi, o kavramı, kişinin kendi kültür yaşamında etkin kılması zorunludur. Yalnızca belirli kişilerin tekelinde kalan ussal etkinlikler, topluma maledilmedikleri, ya da maledilmek istenmediği veya bu kişilerinbu etkinlikleri topluma maledecek güçten yoksun oldukları içindir ki, bu etkinlikler, çoğumuza, başka gezegenlerden yansıyan yaşmadışı şeylermiş gibi gözükür. Düşüncelerini ve duygularını, kendi dilinin öz değerleriyle söylemeyen kişi, bırakın bilim ve sanatı, ulusallık bilincinin dışında kalmaya tutsaktır. Bu söylediklerimiz, elbette, anlatılmak, dile getirilmek için ‘’sözlü dil’’i, yani konuştuğumuz dili gerektiren etkinlikler için geçerlidir. Sözlü dili de içine alan ‘’işaretbilimini’’, dolayısıyla başka anlatım araçlarını gerektiren başka işaret dizgelerini unutmuyoruz. Ne var ki, işaret dizgelerinin içinde, sözlü dil, en önemli olanıdır.
    Bu açıklamalardan sonra, niçin kendi dilimizi, Türçemiz’i savunuyoruz, niçin yabancı sözcüklere ‘hayır’ diyoruz, açıkça beliriyor. Türkçemiz sorunu, her şeyden önce kültürel varlığımız, düşünsel kişiliğimiz sorunudur. Bir düşünce, ancak kendi dilimizde düşünülüp anlatılabileceği, dile getirilebileceği oranda bizim için düşünce olacağından, Türkçemiz sorunu, eski-yeni, sağ-sol, ilerici-gerici didişmesinin berisinde ve dışında yer alıyor. Amaç, bir sözcüğün yerine, salt yeni olduğu, salt taze bir yaratı olduğu için, başka bir sözcüğü koymak değildir. Amaç, düşünceyi kendi dilimizle yoğurmak, ona kendi dilimizle dilsel kalırlık sağlamaktır. Bunun da tek ölçüsü, dilimizin kendine özgü olanaklarıdır. Bu olanakların tek somutlaşma, tek gözlemleniş alanı ise, dilin ‘’kullanımı’’dır. Çünkü dil, ünlü bir dilbilimcinin dediği gibi, ‘’kullanımdan başka bir gerçek tanımaz.’’ Dışardan uygulanacak her değiştirici eylem, bu kullanıma uymadığı sürece, sonuçsuz kalmaya tutsaktır. Yeni gereksinmeleri yanıtlayacak yetenek, dilin kendi yapısında vardır zaten. Önemlisi, bu yapının özelliklerini, ‘’kullanımı gözden hiçbir zaman ırak tutmadan’ yakalayabilmektir. Yanılmıyorsam, çağdaş dilbiliminin gereklerini ve gerçeklerini yansıtan tek akla uygun yol da budur.
    *
    Milliyet, Sanat Dergsi, 29 Ağustos 1975, Sayı: 147