• “Söz zamana bağlıdır, za￾man onu besler (...) Nereye varacağı önceden bilinemez. Başkalarının adımına ayak uydurur. Aslında, başkasının yaşa￾mı sayesinde yaşar (...) Gerçek bir sohbette bir şey meydana gelir.”Rosenzweig, yaşamıyla sohbet sırasında bir şeyin mey￾dana gelmesini sağlayacak kadar sözü yaşatan bu “öteki”nin kim olduğunu bize açıklar: Bu “öteki” “her zaman için gayet tanımlı bir kişidir” ve “‘herkes’ gibi yalnızca kulakları değil,
    ağzı da vardır”.
    Aşkın yaptığı tam da budur: Bir başkasını “herkes”ten sö­küp alır ve böylelikle “gayet tanımlı kişi” olarak “bir” başka￾sını yeniden şekillendirir; dinlenecek bir ağzı olan, bir şeyin meydana gelebilmesi için sohbet edilebilecek biri.

    Bu “bir şey” ne olmalıdır? Aşk, cevabı ertelemek ya da soru sormaktan kaçınmak anlamına gelir. Bir başkasını tanımlı ki­şiye dönüştürmek, geleceği tanımsız kılmak anlamına gelir. Geleceğin tanımsızlığma razı olmak anlamına gelir. Yaşanmış bir yaşama, döllenişinden son ânına dek razı olmak, insanla￾ra bırakılan tek alan üzerinde bunu yapmak anlamına gelir: Eylemlerinin sonluluğu ile hedef ve sonuçlarının sonsuzluğu arasında uzanan boşluk üzerinde.
  • Günümüzde yerkürenin bütünü bir panoptikon duruma doğru gelişme gösteriyor.Panoptikonun dışı diye bir şey mevcut değil.Bir topyekûnlük söz konusu.İçerisini dışarıdan ayıran bir duvar yok.Kendilerine özgürlük alanları olarak sunan Google ve sosyal ağlar panoptik biçimlere bürünüyorlar.Bugün gözetleme,genelde sanıldığı şekliyle özgürlüğe saldırı şeklinde gerçekleşmiyor.İnsanlar kendilerini daha ziyade gönüllü olarak teslim ediyor panoptik bakışa.Kendilerini soyarak ve teşhir ederek dijital panoptikonun oluşuna bilerek katkıda bulunuyorlar.Dijital panoptikondaki mahkûm aynı zamanda hem kurban hem faildir.Özgürlüğün diyalektiği işte budur.Özgürlüğün kontrol olduğu ortaya çıkıyor.
    Byung-Chul Han
    Sayfa 72 - Metis Yayınevi
  • Aziz, sıddık ve fedakâr ve vefakâr kardeşlerim ve hizmet-i Kur'aniye ve imaniyede kuvvetli ve kıymetli ve çalışkan ve muktedir arkadaşlarım!

    Bu dünyada benim için medar-ı teselli sizlersiniz ve hakkınızda büyük ümidlerimi doğru çıkardınız. Cenab-ı Hak sizden ebeden razı olsun, âmîn!

    İrsalatınız ve bilhâssa Onuncu Söz buraya o derece faide verdi ki, herbir sahifesine mukabil elimden gelseydi büyük bir hediye verirdim. Çoktan beri görmediğim için ben hangisini okursam "En birinci budur" derdim. Ötekine bakardım, "Bu birincidir." Daha öbürüsüne baktıkça hayret ederek kat'î kanaatım geldi ki; Risalet-ün Nur'un kitabları birbirine tercih edilmez. Her birinin, kendi makamında riyaseti var. Ve bu zamanı tenvir eden bir mu'cize-i maneviye-i Kur'aniyedir.

    (Kastamonu Lâhikası 10.sh - Risale-i Nur)
  • 170 syf.
    ·2 günde·Beğendi·10/10
    Öncelikle belirtmem gereken bu eseri kafamı topladıktan sonra tekrar okumam gerektiği. Çünkü bir defada özümsenecek,kavranacak bir eser değil. Anlatı şeklinde olan kitapta Varlık bilimi, akıl, nefs,ruhani ilim ,zahiri ve batıni gerçekler,yaratıcıyı arayış, mutlak gerçek üzerinde durulmuştur . Eserde alt metin mümkün kılındığınca açıklamalı olmuş ama bence yine de kavrayabilmek çok zordu.
    Eser 9. yüzyılda Yunancadan Arapçaya çevrilmiş Absal ve Salaman ın öyküsünden esinlenerek ilk önce Ibn Sina tarafından 1023 yılında yazılmış. Hay Bin Yakzan Müslüman aleminin inşa ettiği ilk karakter olma özelliği taşıyor. Ve yine alegorik tarzda yazılan eser Müslüman aleminin ilk ve tek felsefi romanı kabul edilmekte. Fakat ne yazıkki bu kitaptan esinlenerek batıda 14. yüzyıldan itibaren tarihin en ünlü yazarları, düşünürleri, alimleri çeşitli kitaplar yazmışken bizde ancak 1923 te basılabilmistir. Yani Osmanlı ve doğu ülkeleri bu eşsiz esere sırtlarını dönmüşler. Okumaya başladığımda farkettim ki oğlum la beraber bir cok defa çizgi filmini seyrettiğim "Allah ı ayayan çocuk "Hay" ile aynıymış buradaki karakter. Eseri okumaya başlamamla beraber Islam Klasikleri ve farklı alimlerden ,Islam profesörleri ve felsefe profesörlerinden yorumları okudum. Notlar aldım. Eserde neredeyse her sayfada satırları çizdim. Ibn Sinadan yaklaşık 100 yıl sonra Ibn Tufeyl de aynı adlı öyküyü yazıyor. Kimi alimlere göre sadece isimleri aynı, kimi alimlere göre Ibn Tufeyl, Ibn Sina'dan esinlenmiş. Şahsım adına ben iki hikayede bir kaç detay dışında benzerlik bulamadım. Ve Ibn Tufeyl in öyküsündeki Hay ın beni daha derinden etkilediginide belirtmeliyim.
    Son olarak Hay Bin Yakzan ve yine varoluş felsefesini araştıran bir kurgu olan Amak-ı Hayal kitabını mutlaka okumanızı öneririm. Ben yakın zamanda tekrar okuyacağım
    Eski filozoflara göre insan,bilgi ve bilim yardımıyla nesnelerin gerçekliklerine ulaşarak ve yükselerek töz (cevher) kesilecek olursa,bu etkin akıl basamağına gelmiş ve en yüksek yetkinlik basamağına erişmiş olur. Insan için belirlenen yetkinlikte budur. Aristo,Eflâtun, Hipokrat ve diger ünlü filozoflar buna inanıyorlardı. Ibn Sina da bu etkin akıldan ileri geçmektedir. Ibn Ruşd 'ün dediği gibi insanın yükselerek Tanrının basamağına çıkabilmesi,Mecusi filozofların sözüdür. Bu söz Aristo'ya göre ise küfürdür.
  • "...Ön yargılar çok tipik. Sadece Türk toplumu için geçerli değil bütün dünyada benzer. Ruhsal hastalıklar "delilik" ya da "dengesizlik" diye adlandırılır. Ruhsal hastalıkların damgalanma sorunu budur. Depresif hastalığı ele aldığımızda ne bir "delilik" ne de "dengesizlik" söz konusudur. Ayrıca çok da sık rastlanır. Depresyona "psikiyatrinin nezlesi" denildiği olur..."
    Fisun Akdeniz
    Sayfa 22 - Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları
  • Karabekir laiklik konusunda ne düşünürdü? Evde ya da camide namaz kılar mıydı? Oruç tutar mıydı? içki içer miydi? 158 Kızı anlatıyor: «Babam (dinsiz insan olmaz) derdi., herkeste bir Allah inancı var, herkesin bir dini var. En gelişmiş memleketlerde de., her neyse; dini, iyi yetişmiş din adamlar» tarafından ele alınmasını sağlarsak -ki bunlar istiklâl Savaşı'nda söylediği sözlerdirdinimiz de reforme olur. (Bir dini tamamen kaldırdık, laik olmak en güzel şey, hiç dinle ilgilenen yok. Din alanında iyi yetişmiş kimselerle din hizmeti olsun. Biz bunu yapmazsak, en olmadık kimseler dini ele alır ve kötü yollara gider) derdi. Babam, Allah'a ve dine inanırdı. Fakat dini bir korku şeklinde, bir yobazlık şeklinde, sömürü aracı olarak do kabul etmezdi. Dinsiz bir insanın her türlü kötülüğü yapabileceğine inanmış gerçek bir müslümandı. Fakat her gün şunu yapacaksın, bunu yapacaksın diye şekillere karşıydı. Hatta çocukken devamlı olarak oruç tutmak istediğimiz zaman (okuyan bir kimsenin devamlı olarak oruç-tuttuğu zaman beynini lüzumu kadar çalıştıramaz. Siz. inancınızı, Allah'a karşı bağlılığınızı vicdanlarınızda daima hür tutun, temiz tutun ve Allah'a olan inancınızı hiçbir zaman kaybetmeyin) derdi.

    (Herhangi bir kötülüğü yapan, bir kimse de ben oruç tutuyorum diyen - bunu çok söylerdi -, ben namaz kılıyorum diyen, ben şunu şunu yaparım, Allah beni affeder diyen., katiyyen böyle şeye inanmayın) derdi. (Bizim dinimizde böyle şey yoktur, ilkönce kendi vicdanınızla muhasebe yapın) derdi.» Paşa, evde namaz kılmaz, oruç da. tutmazmış! Söyle düşünürmüş: (Dürüstlükten, sağlamlıktan, seciye kuvvetinden hiçbir zaman en ufak bir taviz vermeyin; hakkınızı her yerde arayın ve inancınızı kendi doğrultunuzda, hiçbir zaman tesir altında kalmadan, din! ve millî inançlarınızı kendi inandığınız ve güvendiğiniz şekilde devam ettirin.) Kızı Hayat Karabekir Feyzioğlu, babasının «demokrasiyi benimsemiş» bir insan olduğunu, evde, herhangi bir konuda herkesin fikrini aldığını ve «aile nüvesi neyse bunu 159 büyütün, devlet de böyle idare olunur. Benim fikrim budur. Ben beğendim, bunu yaptım, aile içinde de olmaz, devlet idaresinde de olmaz» diye düşündüğünü anlatıyor. Peki içki içer miymiş? İçermiş, rakıyı hiç sevmez, şarap bira içermiş. Evde, sofrada çocuklara (iştah açar) diye şarap verdiği bile olurmuş. Emel ve Hayat, 18 yaşlarına basınca «ilk sigaralarınızı ben vereceğim» diye kızlarına sigara da içir-miş. Eşi İclâl Hanım başını örter miymiş? Hayır. Harp Akademisi'nde Tolstoy Kâzım Karabekir, ittihat ve Terakki anılarında İstanbul'da Erkân-ı Harp sınıflarında arkadaşı Seyfi (Düz-gören)'in «Tolstoy'un sosyalizm esaslarına uygun olarak yazdığı» diye tanımladığı kitapların Fransızcasını gizlice Harp Akademisi'ne getirdiğini ve İsmet Bey (İnönü) ile birlikte okuduklarından da söz eder84. Kâzım Karabekir, ilk gençlik yıllarından beri özgürlük tutkusu ile silâha sarılmış bir yurtsever subayıdır.
  • Aşırı iyimser idealize bir çocuk figürünün çizildiği Pollyanna kitabı da çocuk klasikleri arasına girmiş, filmleri ve çizgi filmleri yapılarak geniş kitlelere ulaşmıştır. Pollyanna aşırı iyimser idealize çocuk figürüyle dünya çocuk yazınında önemli bir yere sahiptir.
    Rahip olan babasıyla Hindistan'da yaşamakta olan Pollyanna'nın annesi ölmüştür. Babasıyla olan yaşamı yoksulluk içinde geçmektedir ama babası ona bütün güçlüklere karşı iyimser bir bakışla bakmayı ve onlara direnmeyi öğretmiştir. Günün birinde babası da ölür ve onu teyzesinin yanına gönderirler.
    Pollyanna'nın teyzesi Bayan Polly kırk yaşlarında, büyük bir konakta yalnız yaşayan bir kadındır. Annesi, babası ve kardeşleri ölmüştür. Babasından kalan servetin getirdiği zenginliğe rağmen içine kapanık, katı kurallarla sarılı bir yaşam sürmektedir. Çevresine karşı acımasız, duygusallığın ötesinde kuralcı bir görev anlayışıyla yaklaşmaktadır. Bu nedenle Pollyanna'nın gelişini de hiç hoş karşılamamış, hatta Pollyanna'nın varlığını gereksiz bile bulmuştur.
    Nancy, ablam aptallığı yüzünden evlenip, insanlarla dolu olan bu dünyaya gereksiz çocuklar getiren bir kadındır, onun için bu çocuklarla ilgilenmek bana düşmez. Ama biraz önce de söylediğim gibi görevimi bildiğimi sanıyorum.
    Teyzenin insanlara, evliliğe ve çocuklara bakışındaki katılığın yansımasıdır bu sözler. Ablasının sevgi evliliği yapmış olması bile, onun Pollyanna'ya olumlu bakmasını sağlamaz. Aslında onun bu denli içine kapanmasına ve kurallara sığınmasına neden olan yitirilmiş bir sevgidir.
    Pollyanna tiplemesinde ise, her türlü olumsuzluğa mutlak bir iyimserlikle bakma vardır. Burada rahip tiplemesiyle karşımıza çıkan Pollyanna'nın babası dini sembolize etmektedir. Kötülük ve iyiliğin Tanrı'dan geldiği inancına dayanarak, onlara sabır ve iyimserlikle katlanmak, toplumsal bir davranışın dinsel yansımasını oluşturmaktadır.
    Pollyanna babasıyla yaşarken, onlara gönderilen bir yardım sandığından koltuk değnekleri çıkar. Oysa Pollyanna oyuncak bebek beklemektedir. Babası koltuk değneklerinin çıkmasına sevinmesini söyler, çünkü onlara ihtiyacı yoktur. Kaderine razı olarak mutlu olmaya çalışmanın bir yöntemidir bu. Yaşamın akışını değiştirmeye çalışmaksızın, bu akışın içinde yakalanan güzelliklerle doyuma ulaşmak, ya da olmayan güzellikleri olmuş sayabilmektir bu yöntem.
    Teyzesinin evinde ise, teyzesi ona “Bana babandan söz etmeni istemiyorum,” der. Pollyanna, teyzesinin bu sözlerine çocuksu bir tepki gösterecekken frenlenir ve iyimser figürü ön plana çıkar.
    Pollyanna konuşmadan teyzesinin arkasından yürüdü. Gözleri yaşlarla dolmuştu. Ama başını cesaretle havaya kaldırmıştı.
    Küçük kız “babamdan söz etmemi istememesi bir bakıma beni hoşnut kılmalı,” diye düşünüyordu. “Böylesi benim için iyi olur belki. Sanırım teyzem de bunun için babamdan söz etmemi istemedi.”
    Teyzesinin iyi niyetine inanma vardır burada ya da bu inanç ona zorla yüklenir. Hatta bu zorlamada suçluluk duygusu da kullanılır.
    Pollyanna başını salladı. “Ama ben kötü bir insanım. Gerçekten çok kötüyüm,” diye hıçkırdı. “Tanrıyla meleklerin babama benden daha çok gereksinimleri olduğunu bir türlü kafama sokamıyorum.”
    Sıkıntıları iyimserlikle karşılamada teyzenin onu tavan arasındaki bir odaya atması da vardır. Teyze böyle yapmakla hem çocuğun yaramazlık yapıp, değerli eşyalarına zarar vermesini önleyecek, hem de küçük yaşta maddi şeylerden gurur duymasını önlemiş olacaktı. Buna karşılık Pollyanna, o odaya atılmasına iyimserlikle bakmış, hiç değilse çillerini göreceği bir aynanın olmamasına sevinmiştir. Üstelik tavan arasında yıldızları seyredebileceği bir pencere vardır.
    Pollyanna'nın yetişkinler dünyasına geçmesi, burjuva kültürünün temel değerlerini aldıktan sonra olacaktır. Bayan Polly'nin ona çizdiği günlük program bu süreci ortaya koyar.
    Her sabah dokuzda bana yarım saat kitap okuyacaksın. Bundan önce odanı toplayacaksın. Çarşamba ve cumartesi sabahları saat dokuz buçukta Nancy'le mutfağa gidip, yemek pişirmesini öğreneceksin. Böylece geri kalan zamanda da benimle dikiş dikeceksin. Öğleden sonra müzik için boş zamanın olacak. Sana hemen bir müzik öğretmeni bulacağım.
    Burjuva kültürünün kadına biçtiği rol budur. Kitap okumalı, iyi yemek yapmalı, iyi dikiş dikmeli ve bir enstrümanı çalmayı bilmelidir. Ancak Pollyanna'nın karşı çıkmasında Romantizm’in burjuva kültürünün dayatılmasına isyanını çocukça da olsa sezinlemek olanaklıdır.
    Ama Polly Teyze, siz bana yaşamak için hiç zaman bırakmadınız. Ben yaşamaktan söz ediyorum. İstediğiniz şeyleri yapabilmekten. Bahçede oynamak, kendi kendime kitap okumak, tepelere tırmanmak. Ben buna yaşamak derim Polly Teyze. Yalnızca soluk almak yaşamak demek değildir.
    Ama burjuva kültürü çocuğa az da olsa oyun hakkı tanır. Ancak bu kurallara dayalı bir görev anlayışının küçük bir ayrıntısı gibidir.
    Sana oynamak için de yeterli bir zaman bırakılacak kuşkusuz. Ama iyi bir şekilde yetiştirilmen için görevimi yaparken sen de üstüne düşeni yapmalısın. Böylece gösterdiğim özen ve verdiğim bilgiler boşa gitmemeli.
    Yaşamı yalnızca bir görev olarak algılayan teyzeye karşı Pollyanna mücadele etmeye çalışır. Acaba bu görev denilen şeyden hoşnut olmanızın bir yolu yok mu?
    Ancak bu mücadele daha başında yenilgiyle biter. Ve Pollyanna çok uzun sürecek sıkıntılı bir dönemi omuzlamak zorundadır. İşte çocuğa yüklenen ağır sorumluluk burada başlar.
    Küçük kız sıcak tavan arasındaki tahta iskemleye oturdu. Artık onun önünde yalnızca görev olan tatsız bir yaşam uzanıyordu.
    Bundan sonraki süreçte Pollyanna'nın çocuk görüntüsünde olabildiğince bilge bir yetişkinin kimliği ortaya çıkar. Çocuksu görüntü sanki bir aldatmaca gibidir. Doğal hayatın içerisinde “Bu kadarı da olmaz” diyebileceğimiz iyimserlikler çıkar karşımıza. Pollyanna, çevresine sürekli mutluluk dağıtır. Adından memnun olmayan hizmetçi kız Nancy'ye adını sevdirir. Kimseyle konuşmayan ve kendisine oldukça kaba davranan Bay Harrington'u insan içine çeker. Ve yine hasta bir kadın olan, her şeyi olumsuz bir şekilde yorumlayan Bayan Snow'a da hayat verir. Yoksul bir çocuğa ev bulur. Bununla da kalmayıp yaşadığı kasabada herkese mutluluk ve iyimserlik dağıtır.
    Çocuk figürüne gizlenmiş bir misyonerlikle görevlendirme vardır bu davranışlarda. Bu misyonerlikte burjuva kültürünün toplumda ortaya çıkardığı bunalımları aşma görevi de yüklüdür. Kimi zaman örtülü, kimi zaman da belirgin bir biçimde dinin sorunlara çözüm getirici etkisi vurgulanır. Zaman zaman da Romantizm’in Aydınlanma’ ya duyduğu tepkiden de yararlanılır. Pollyanna'nın, teyzesinin Doktor Chilton ile evlenmesini sağlaması, Bayan Snow'u iyileştirmesi, Bay Harrington'u yaşama döndürmesi Romantizm’ in çocuk saflığını kullanarak zafer kazanması gibi yansır. Pollyanna'nın sakatlandığında insanca duygularla isyan etmesi, okuyucuda rahatlama sağlamak içindir. Aynı rahatlama Pollyanna iyileştirilerek de sağlanır.
    Sonuç olarak, kahramanının çocuk olması bir kitabın salt çocuk kitabı olduğunu göstermez. Kitapta verilen mesajlar salt çocuklara yönelik değildir. Bu kitapta da Pollyanna tiplemesi kullanılarak çocuklara, dolaylı olarak da büyüklere idealize bir insan figürü mesajı verilmeye çalışılmıştır. Bu mesajlar farklı biçimlerde de olsa Türk filmlerinde de yer almıştır. Nubar Terziyan'ların, Adile Naşit'lerin, Hulusi Kentmen'lerin ve küçük bir yığın oyuncunun yer aldığı mutluluk filmlerini az mı seyrettik. Ayakları yere basmasa da az mı mutlu olduk. Gerçek dışılığını bilsek de böyle kitaplara ve filmlere sanırım gereksinme duyuyoruz ve “Pollyannacılık oynamak” deyimi de toplumdaki yerini bulmuş oluyor.
    (Necdet Neydim)