• 96 syf.
    ·8/10
    Bazen durup derleme eserler ile koleksiyonlar arasındaki benzerliği düşünmekten kendimi alamam. Her bir derleme eser, tıpkı nadide parçaların bir araya getirildiği koleksiyonlar gibidir aslında; durup bakmayı, satırların bir araya getirilme sürecini görmeyi bilirsen eğer...
    Tıpkı bir koleksiyoncunun, yaptığı koleksiyonun parçalarının peşi sıra yıllar boyu çıktığı yolculukta o parçaların izini sürüp onları edinmesi gibi, derleme eserlerin derleyicileri de bir kitabın sayfaları arasına topladığı her bir satırın izini tarihin derinliklerinde titizlikle sürer. Bu kimi zaman bir yazarın yahut şairin çeşitli mecralarda kaleme aldığı yazılar/şiirler, kimi zamansa ana bir tema etrafında izi sürülen olaylar, kişiler; velhasıl meşakkatli bir sürecin tek bir kitap altında bütünleşmesine giden satır koleksiyonculuğunun somut bir örneğidir.

    İşte, Tarihin En Korkunç Deneyleri eseri de, Tarihi Olaylar Ekibi'nin yedi yıllık titizlikle çalışıp, tarihteki deneyler üzerine yaptığı arşiv taramaları sonucunda okurlar için derlediği o eserlerden biri ya da diğer bir değişle, satır koleksiyonculuğunun güzel bir örneğidir.

    20. yüzyılda yapılan on iki deneyi tarihin tozlu raflarından çıkarıp tek bir kitap altında toplayan eser, insanların hırsları uğruna yapabileceklerinin korkunç boyutlarını çarpıcı ve bir o kadar da ürpertici bir şekilde okurlara sunuyor. Söz konusu deneyleri yapan kişilerin pek çoğunun bilhassa bilim insanı olması, bilimin doğru ellerde yararlı olabildiği gibi yanlış ellerde ne denli korkunç bir silaha dönüşebildiğini kanıtlar nitelikte. Öyle ki, kitabın sayfaları arasındaki her deney, hırslarının pençesine düşmüş insanların hiç biri etik olmayan deneylerle canlıların hayatlarını karartmaktan çekinmeyecek kadar gözlerinin dönmüşlüğünü, deneylere başlarken ileriye yönelik meydana gelebilecekleri, kişilerde bırakacağı psikolojik ve fiziksel hasarları umursamayıp ana amaçlarına yönelik bencilliklerini; velhasıl 'insan'dan çok birer 'canavar'dan farksız oluşlarını gözler önüne seriyor.
    Hangi İNSAN sırf kendi hırsı uğruna küçücük, masum bir bebeğin psikolojisinde korkunç hasarlar bırakacak kadar cani olabilir?
    Hangi İNSAN sırf fillerdeki etkisini test etmek için sözde bilim(!) adı altında bir insanın kaldırabileceğinden 3000 kat daha fazla dozda, dünyanın en kuvvetli halüsinojenini bir file uygulamaktan çekinmeyip ona eziyet ederek ölümüne sebep olacak kadar gözü dönmüş olabilir?
    Yahut sırf kimsesiz oldukları, farklı cinsel tercihlere sahip oldukları ya da farklı ırkları olduklar için insanlara türlü türlü deneyler yapma hakkını kendinde bulan zalimlere ne demeli?

    Bilimin ve daha da ötesi insan demeye ne yazık ki dilimin varmadığı kişilerin yasa ve etik dışı yollarla yaptığı deneylerin ek okumalarla zenginleştirilmiş bir derlemesini bulacağınız, bilimin karanlık ellerdeki korkunç kullanımlarına perde aralayacağınız; velhasıl insanlığı ve insan olmayı yeniden sorgulayacağınız bu incecik ama çarpıcı eseri tavsiye ediyor, sözlerime Tarihi Olaylar Ekibi'nin kitabı derlerken ki temennisiyle son veriyorum:

    "(...) bu çalışmanın size bilmediklerinizi öğretmesi ve her şeyden önemlisi, bir insan hayatının kazanılacak tüm değerlerden üstün olduğunu hatırlatması ümidiyle..."
  • Alın bu dünyayı! diye seslendi bir gün Zeus göklerinden
    İnsanlara; alın, sizin olsun artık.
    Armağanım olsun sizlere bu mülk, bu toprak; Ama kardeşçe bölüşün aranızda.
    Koştu eli ayağı tutan, kendine bir pay için,
    İşe sarıldı herkes, genciyle yaşlısıyla.
    Çiftçi ürünlerini kaptı tarlaların,
    Ava koyuldu asilzade ormanların içinde. Ambarlarının aldığı kadar aldı tüccar,
    En iyi yıllanmış şarabı seçti rahip kendisine. Kralsa, tuttu köprü başlarını, yol kavşaklarını, Benimdir, dedi, her şeyin onda biri.
    Bu bölüşme çoktan bitmiş, geçmişti ki nice zaman,
    Şair çıkageldi, çok çok uzaklardan;
    Ama hiçbir şey kalmamıştı hiçbir tarafta,
    Ve bir sahibi vardı her şeyin de.
    Eyvah! Unutacak mıydın beni böyle hepsi içinde?
    Beni, en sadık oğlunu senin?
    Diye dövündü, yakındı, haykırdı uzun uzun,
    Attı sonra kendini tahtın önüne.
    Gezip durursan böyle hayaller ülkesinde,
    Dedi Tanrı, söz söyleme artık sonra bana. Neredeydin peki dünya paylaşılırken? Yanındaydım oldu cevabı şairin.
    Gözüm yüzündeydi,
    Kulağım göklerinin ahenginde; Sarhoştu ruhum ışığından, affet!
    Unuttu her şeyini yeryüzünün.
    Ne yapmalı şimdi? dedi Zeus, - dünyamız gitti elden,
    Ne tarlalar, ne ormanlar, ne de kırlar benim artık.
    Ama yaşamak istersen gökte benimle,
    Açık olacak o sana her gelişinde.
  • BÖLÜŞÜN DÜNYAYI
    Alın bu dünyayı! diye seslendi bir gün Zeus göklerinden
    İnsanlara; alın, sizin olsun artık.
    Armağanım olsun sizlere bu mülk, bu toprak;
    Ama kardeşçe bölüşün aranızda.

    Koştu eli ayağı tutan, kendine bir pay için,
    İşe sarıldı herkes, genciyle yaşlısıyla.
    Çiftçi ürünlerini kaptı tarlaların,
    Ava koyuldu asilzade ormanların içinde.

    Ambarlarının aldığı kadar aldı tüccar,
    En iyi yıllanmış şarabı seçti rahip kendisine.
    Kralsa, tuttu köprü başlarını, yol kavşaklarını,
    Benimdir, dedi, her şeyin onda biri.

    Bu bölüşme çoktan bitmiş, geçmişti ki nice zaman,
    Şair çıkageldi, çok çok uzaklardan;
    Ama hiçbir şey kalmamıştı hiçbir tarafta,
    Ve bir sahibi vardı her şeyin de.

    Eyvah! Unutacak mıydın beni böyle hepsi içinde?
    Beni, en sadık oğlunu senin?
    Diye dövündü, yakındı, haykırdı uzun uzun,
    Attı sonra kendini tahtın önüne.

    Gezip durursan böyle hayaller ülkesinde,
    Dedi Tanrı, söz söyleme artık sonra bana.
    Neredeydin peki dünya paylaşılırken?
    Yanındaydım oldu cevabı şairin.

    Gözüm yüzündeydi,
    Kulağım göklerinin ahenginde;
    Sarhoştu ruhum ışığından, affet!
    Unuttu her şeyini yeryüzünün.

    Ne yapmalı şimdi? dedi Zeus, - dünyamız gitti elden,
    Ne tarlalar, ne ormanlar, ne de kırlar benim artık.
    Ama yaşamak istersen gökte benimle,
    Açık olacak o sana her gelişinde.
  • .
    Orhan Veli Kanık'ın biyografisi

    Orhan Veli Kanık, İstanbul‘un Beykoz semtine bağlı Yalıköyü'nde 13 Nisan 1914 tarihinde doğdu. Babası Cumhurbaşkanlığı Armoni Orkestrası şefi, klarnet ustası Mehmet Veli Kanık, annesi Fatma Nigar Hanım'dır.

    Orhan Veli ailenin ilk çocuğudur. Mizah yazarı Adnan Veli Kanık‘ın ağabeyidir ve Füruzan (Yolyapan) adında bir kız kardeşi vardır. Anafartalar İlkokulu'nun ana sınıfında temel eğitimine başladı. 1921 yılında ilköğrenimi için Galatasaray Lisesi‘ne gönderildi. Dördüncü sınıfa kadar bu okula devam etti.

    Babası 1925 senesinde Cumhurbaşkanlığı Bando Şefliği'ne tayin olunca Ankara‘ya taşındı. Burada Gazi İlkokulu'nu bitiren Kanık, orta öğrenimi için yatılı olarak Ankara Erkek Lisesi'ne gitti.

    Orhan Veli Kanık'ın edebiyata ilgisini ilk fark eden kişi, ilkokul öğretmeni Sedat Bey oldu ve bu konuda yetenekli gördüğü öğrencisini yazmaya teşvik etti. Kanık'ın çocukluk yıllarında kaleme aldığı ilk öyküsü, ''Çocuk Dünyası'' eski yazıyla basılan bir dergide yayımlandı.

    Ankara'da geçen lise yıllarında Kanık, Oktay Rıfat Horozcu'yla tanıştı ve Melih Cevdet Anday'laarkadaş oldu. Ortak duygu ve düşüncelerle bağlı oldukları edebiyat zevki, üç arkadaşı birbirine yakınlaştırdı.

    Bu üç arkadaş kendi görüşlerini ifade edebilmek ve kaleme aldıkları yazıları, şiirleri yayımlayabilmek için Ankara Lisesi okul kooperatifinin finansörlüğünde, “Sesimiz” adını verdikleri bir dergi çıkarmaya başladı. Kanık, okul arkadaşı Hıfzı Oğuz Bekata‘nın etkisinde kalarak, düz yazıdan manzumeye geçti ve ilk şiirleri bu dergide basıldı.

    Üç genç şair, çıktıkları bu edebiyat yolculuğunda, öğretmenleri arasında yer alan ünlü şair Ahmet Hamdi Tanpınar başta olmak üzere, Halil Vedat Fıratlı ve Yahya Saim Sinanoğlu‘nun büyük desteğini gördü.

    Orhan Veli yüksek öğrenimine İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi'nin felsefe bölümünde devam etti. Yazmaya olan düşkünlüğünden vazgeçmeyen Kanık, üniversite döneminde de oldukça aktifti.

    Kendi fakültesinin öğrenci grubu başkanı seçilmesinin yanı sıra, eski okulu olan Galatasaray Lisesi'nde, yardımcı öğretmen olarak görev yaptı. 1936 senesinde, lisans eğitimini bırakmaya karar veren Kanık, ertesi sene Ankara'ya geri döndü.

    Ankara'da bir süre, PTT Genel Müdürlüğü Telgraf İşleri Reisliği Nizamlar Bürosu'nda memur olarak çalıştı.

    Aynı sene, şairin yazınsal kimliğini tam olarak ifade eden, biçim ve üslup bakımından tarzını bulmuş olan ilk şiirleri Nahit Sırrı Örik‘in desteğiyle, “Varlık” dergisinde yayımlandı. Genellikle aşk, özlem, çocukluk anıları gibi temaları yoğun bir duygusallıkla işlediği bu şiirlerin büyük bir kısmında, “Mehmet Ali Sel” takma adını kullandı. Adını edebiyat çevrelerine duyurmayı başaran Kanık, 1936-1942 seneleri arasında, dönemin popüler kültür-sanat dergilerinden İnsan, Ses, Gençlik, Küllük, Inkilapçı Gençlik, Demet, İşte ve Aile'demanzume ve düz yazılarıyla yer aldı.

    Daha sonra Melih Cevdet ve Oktay Rıfat ile birlikte çıkardıkları “Garip” adlı şiir kitabıyla, Türk edebiyat tarihinde, ''Garipçilik'' (Birinci Yeni) ismi verilen yeni bir şiir akımı başlattı.

    Halk dilinde, yalın bir ifade tarzıyla manzumeler kaleme alan Garipçiler, hicivsel unsurlar ve mizah öğeleri kullanmak suretiyle, gündelik olayların da söz konusu yapılabileceğini gözler önüne serdi.

    Orhan Veli Kanık, Garip'in kendisi tarafından kaleme alınan önsözünde, hece ölçüsü ve uyağın şiiri yozlaştırdığını söylüyor ve onlara göre şiirin, insanın beş duyusuna değil, beynine seslenen bir söz sanatı olduğunu söylüyordu. Şiire, egemen sınıfların beğenilerinin sonucu yerleşen kalıplaşmış öğeler kaldırılmalı, şairaneliğe son verilmeli ve şiir toplumun çoğunluğuna seslenmeliydi. Bu amaç da yalnızca yeni yollar ve yeni araçlarla gerçekleştirilebilirdi.

    II.Dünya Savaşı‘nın neden olduğu gerginlik nedeniyle uzatılan askerlik görevini, 1945 senesinde, yedek subay rütbesiyle tamamlayan Kanık sonrasında Ankara'ya dönerek, Milli Eğitim Bakanlığı Tercüme Bürosu'nda tercümanlık yapmaya başladı.

    Burada, Azra Erhat, Oktay Rıfat ve Erol Güney ile birlikte ortak çeviri çalışmaları yürütürken, 1947 senesinde, Reşat Şemsettin Sirer‘in Milli Eğitim Bakanı olmasıyla birlikte, yeni bakanlık yönetimini “antidemokratik ve tutucu” davranmakla suçlayarak, görevinden istifa etti.

    Ardından, Mehmet Ali Aybar tarafından yayımlanan, “Hür” ve “Zincirli Hürriyet” isimli gazetelerde, siyasal, sosyal, kültürel ve edebi konular üzerine eleştirel yazılar kaleme almaya başladı. 1948 senesinde ise, bir süre, Ulus gazetesinde, “Yolcu Notları” başlığı altında makaleler yazdı.

    1 Ocak 1949'da, iki sayfalık “Yaprak” adlı kültür-sanat dergisini çıkarmaya başladı. 15 günde bir yayımlanan derginin ömrü, finansman sorunu yüzünden kısa sürdü ve 28 sayıyla sınırlı kaldı. Yaprak'ın yayım hayatı, 15 Haziran 1950 tarihinde sona erince, Kanık, İstanbul'a taşınmaya karar verdi. Aynı sene, Nazım Hikmet‘in yazılarından dolayı mahkum edilmesini protesto etti ve düşünce özgürlüğüne imkan verilmediğini öne sürerek, yakın dostları Melih Cevdet ve Oktay Rıfat ile birlikte, şairin serbest bırakılması için 3 gün boyunca açlık grevi yaptı. Bu eylemiyle, siyaset ve edebiyat çevrelerinde büyük yankı uyandırdı.

    Aynı yılın Kasım ayında, bir haftalığına Ankara'ya gelen Kanık, 10 Kasım 1950 gecesinde, onarım için kazılmış, üzeri kapatılmamış bir çukura düşerek ayağını incitti. Daha sonra İstanbul'a dönen Kanık, bir arkadaş ziyareti sırasında aniden fenalaşması üzerine Cerrahpaşa Hastanesi'ne kaldırıldı. Orhan Veli Kanık, 14 Kasım 1950 tarihinde, beyin kanaması sonucu girdiği komada yaşamını yitirdi.

    Cenazesi, Rumelihisarı‘nda bulunan Aşiyan Mezarlığı'nda toprağa verildi. Yakın arkadaşları tarafından 1 Şubat 1951 tarihinde anısına ''Son Yaprak'' adlı tek baskılık bir dergi yayımlandı.

    ESERLERİ

    Şiir

    Garip (1941 – Melih Cevdet Anday ve Oktay Rıfat Horozcu ile birlikte)

    Vazgeçemediğim (1945)

    Destan Gibi (1946)

    Yenisi (1947)

    Karşı (1949)

    Düzyazı

    La Fontaine Masalları (1948)

    Nasrettin Hoca Hikayeleri (1949 – manzum hikaye)

    Nesir Yazıları (1953)

    Edebiyat Dünyamız (1975)

    Fransız Şiiri Antolojisi (1947 – derleme)

    Çeviri

    Bir Kapı ya Açık Durmalı ya Kapalı (A.de Musset'den – O. Rifat ile, 1943)

    Barberine (1944)

    Scapin'in Dolapları (Molière'den – 1944)

    Sicilyalı yahut Resimli Muhabbet (1944)

    Tartuffe (1944)

    Versailles Tulûatı (1944)

    Üç Hikâye (Gogol'dan – Erol Güney ile, 1945)

    Turcaret (A. R. Lesage‘dan – 1946)

    Hamlet ve Venedikli Tüccar (Shakespeare‘den – Ş. Erdeniz ile, 1949)

    Batıdan Şiirler (O. Rifat ve M. Cevdet ile, 1953)

    Antigone (J. Anouilh‘den – 1955)

    Saygılı Yosma (J. P. Sartre'dan – 1961)

    Bütün Çeviri Şiirleri (1982)

    El Kapısında (Turgenyev‘den – 1994)
  • Koyup zarfın içine
    Üstünü acıyla pulladım
    Sana bir sevinçlik
    Menevişli kuş yolladım
    Son kuşlarımdı bunlar
    Dedim telef olmasın
    Geçti artık göğsümde
    Kuş barınmaz anladım
    Esti rüzgâr bozuk bozuk
    Örselendi yüreğim
    Eksik gedik ne varsa
    Ezberden tamamladım
    Bende sönen şavkıması
    Sürsün diye yaşamın
    Bu kuşları senin için
    Gözlerimde sakladım

    Metin Altıok/ Kuşlu Gazel
    ..
    https://youtu.be/NlE9BVFL4nw
  • 207 syf.
    ·26 günde·8/10
    Bugün hiç değilse ilk şiir incelememi -buna ne kadar inceleme denirse- yapmak için, Nef'î'nin divanından seçme şiirlerden oluşan kitabı tüm okuyuculara tanıtmak isterim. Belki bu kitabı ancak şiir okuyanlar, sevenler veyahut eski şiiri seven bazı edebiyatçılar okur. Ben henüz ikincisi olamadığımdan ilk kategoriye kendimi sokuyorum. Tabii bu kısıtlamayı yapmak da ne kadar doğru, bilemeyiz. Hadi başlayalım.

    Klasik Türk Edebiyatı, itiraf etmeliyiz ki günümüzde modern edebiyatın gölgesinde kalmıştır. Bizim gibi yeni nesil artık bu gibi şeylerle pek uğraşmıyor. Buna karşın hakikaten ''güzel şiir''i arayanlar hiçbir zaman Klasik edebiyatımızın büyüklerine yüz çevirmeyeceklerdir. Yani, benim şahsi düşüncem, bir şairin şiirini geliştirmesinde ve o müzikaliteyi yakalayabilmesinde eski edebiyatımız büyük bir merhaledir. Onları mutlaka okumak durumundalar bu bizim şairler. Okumayanlar, aman bu saray edebiyatıymış, şuymuş buymuş diye alay edenler ancak Mehmet Emin Yurdakul ya da Ziya Gökalp kadar şair olabilir. Zannediyorum şiirden ziyade manzum tekerleme yazan bu zatların nezdinde şiir diye bir şey de yoktur. Aklınızdan geçeni, her fikri alt alta yazsanız yine zor bir iş değildir. Onların atladığı, şiiri perişan ettikleri nokta, şiiri sanatsız yani yetim bırakmalarıdır. Gene edebiyatımızda bir kutuplaşmaya gittim ama günümüz şiir anlayışına da bu vesileyle göndermede bulundum. Dönün bir de Haşim'e, Yahya Kemal'e, Nazım'a bakın. Onlar o şiirleri gökten inercesine mi yazdılar? Elbette edebiyatımızın büyük kaynaklarından yararlandılar.

    Efendim eski edebiyatımız esasen manzum tarzlar üzerinde durur. Mesneviler, divanlar, gene bir çok halk şiirimiz eski edebiyatımızın büyük bir çoğunluğunu oluşturur. Belki de eskiyip gitmesinin daha sonradan nedeni olacak bu statikleşmenin, klasik edebiyatımızın güzellik anlayışını hemen hemen hiç eskitmediğini, tam tersine üstelik evrensel şiiri de etkilediğini söylemek lazımdır. Cahit Sıtkı, edebiyatla ilgili bir söyleşisinde ''Saf şiiri Avrupalılardan evvel biz bulduk.'' derken divan şiirimizi kastediyordu.

    Şimdi ise o 600 yıllık edebiyat geleneğinin mümessillerinden olan Nef'î'ye geliyoruz. Kendisi esasen Erzurumludur. Ne o, şaşırdınız mı? Anadolu'nun bağrından gelen ve esas adı Ömer Efendi olan şairimiz, zannediyorum iyi bir öğrenimle ve büyük bir kültürle şiirler yazdı. Hem Türkçe hem Farsça divan sahibi. Ayrıca bir de Siham-ı Kaza diye bir eseri var ki, hicivlerini topladığı bir kitaptır.

    Nef'i diyince isminden az çok aşina olanların aklına hemen hicivler gelmektedir. Güzel, ama yetmez. Ne yazık ki bize kendisi hakkında bu kadarı öğretilen(ezberletilen mi demeliydim?) şairimizin şu seçme şiirlerini bulana kadar da canım çıktı. Bu da demektir ki bize okulda öğretilen bunların sadece isimleri. Ne yazmış, nasıl yazmış bunlarla en ufak bir alakamız yok. Hele şu son yıllarda aruzu da müfredatımızdan kaldırdılar ya, edebiyat dersi artık tekerleme gibi dönüp dolaşıp birtakım şairlerin isimlerini ezberleme dersine döndü. Bizim nesli eski edebiyattan uzaklaştıran başlıca amillerden biri de maalesef budur. Ne demiştik? Nef'i daha çok hicivleriyle bilinir. Ama bu tanımı yapmak da onun şiirlerini okuyunca yetmez. O, aynı zamanda klasik kaside biçimlerini değiştiren şairdir. Kasidelerinde okurken gülümseten şairdir. Demem o ki Nef'i tanımlamamızda hicivlerin yanında mizah vardır, mübalağa vardır, fahriye(kendini övme) vardır. Burada biraz detaya girdik ama diyebiliriz ki o, şiirimizde yaptığı devrimlerle ve sergilediği ustalıkla unutulmamıştır. En azından ben unutmadım.

    Onu keşke bize anlatırlarken böyle birtakım ezberler yerine:

    ''Bir nefes dîdâr içün bin cân fedâ itsem nola
    Nice demlerdür esîr-i iştiyâkıdır gönül''

    Beytiyle anlatsalardı. Şimdi bazıları çıkıp bunun anlamı nedir, diye soracaklar. Anlamı: Bir anlık sevgilinin güzel yüzünü görmek için bin can feda etsem hayret edilmemelidir; gönül çok zamandır ki onun hasretinin esiridir. Fakat biz bunu bilmesek de şiire aşina olan her kulak bunun soylu bir şiir olduğunu anlayıverir. Anlamın ne önemi var? Güzel şiiri aramıyor muyuz? Bakın, söz konusu roman ya da hikaye değilse şiir daima kulak için olmalıdır. Zaten bütün divan şiirinde aşağı yukarı aynı temler işlenir, aynı şeyler üzerinde tepinip durulur. Lakin o edebiyatı güzel yapan şey, temayı farklı şekillerde anlatmasıdır. İşte şairlerimizi kitaplarını ve öne çıkan özelliklerini ezberleyerek değil de bizatihi şiirlerini göstererek anlatsalardı, eminim ki bugün durum çok farklı olurdu. Bu, herkesin şiir kulağının gelişmesine katkı sağlayacak ve elbette klasik şiirden almamız gerekenleri bize gösterecektir. Şairleri üsluplarıyla bilmek aslında bu demektir. Nitekim bir kitabın kendisiyle özetini okumak bir olmadığı gibi hele ki şiirlerde üslup en önemli şeydir. Başka bir beyitte:

    ''Ehl-i dildir diyemem sînesi sâf olmayana
    Ehl-i dil birbirini bilmemek insâf değil''

    Diyen şairin aynı zamanda bu nüktelerle okuyucuya inceden inceye mesaj verdiği de gözlerden kaçmaz. Mesela buna benzer şekilde:

    ''Dehre mağrur olma ey gâfil ki bunda âdeme
    Tâli’i yüz döndürür gâhî sitâre nâzeder''

    Beytini de ilgili sayfanın kenarına not alarak şairin Nabi tarzı öğretici(divan şiirindeki hikemi tarz) bir üslup ve devirden şikayet temasını işlediğini, üstelik bunu yaparken çok ince bir şekilde sanki yıldızların ya da o sembolle anlatılmak istenen sevgilinin insan talihine yüz çevirmesi biçiminde yansıttığını bazı arkadaşlarımla paylaştım. Bu artık şiirin kulak için olma anlamını da aşmış, aynı zamanda nükteli toplumsal mesajlar verme noktasına geldiği için önemlidir. Demek istediğim, şiir önce güzel olacak, sonra varsa vermek istediği bir mesaj, verecek. Divan edebiyatı da işte budur. Demek ki bu şiir de sadece saray şiiri değildir. Bir ucuyla toplumsallığı barındıran bir şiirdir. Hem ayrıca saray şairi olan örneğin Baki iyi şiir yazmadı mı? Bunlar şiir okurken dikkate alınacak eleştiriler değil.

    İlk defa yazdığım bu şiir incelemesini artık büyük bir heyecanla noktalama zamanı geldi. Bana kalsa, şöyle uzun uzun oturup bunlardan bahsetmek isterim. Ancak zamanı daha idareli kullanmak herkesin yararınadır. Bu vesileyle iyi okumalar diliyorum.

    NOT: Örnek olarak verdiğim şiirler sadece en bilinenleri. Siz bir de diğer şiirlerini okusanız, herhalde sanıyorum benim gibi saklı hazine bulanlara dönersiniz.