• 99 syf.
    ·Beğendi·9/10
    Konuşurken daldan dala atlayan, bu sırada bizi nefes nefese bırakan, sayfaların derinliklerine saklanmış gizlerin açığa çıkartılmasını bekleyen, bunları her okuyuşta azar azar gösteren, bazı eleştirmenlerin yorumlanmasını zor bulduğu, her şeye rağmen yazarın parlak zekasını yazısından hiç eksik etmediği bir kitap.

    ‘’İnsanlar sizin düşüncelerinize, içtenliğinize, acılarınızın önemine, siz öldükten sonra inanırlar ancak. Siz yaşadıkça, durumunuz kuşkuludur...’’

    Öncelikle, hikâyeye bir çerçeve çizmek gerekirse, diyebiliriz ki, bir adamın yaşadıkları ve yaşadıkları üzerine düşündükleri, kitabın sayfalarında yazıya aktarılmıştır. Biraz derine inersek, birisinin yaşadıkları, o kişinin hayatından parçalardır veya kısaca hayatıdır. Yaşanılanların yani hayatın üzerine düşünme ise bir nevi yüzleşmedir. Bu kitap aslında bir yüzleşmenin hikâyesidir. Fakat, hikâyedeki kimsenin yüzleşmesi onunla sınırlı kalmayacak, bu yüzleşme kitaptan taşacaktır.

    ‘’Bizden daha iyi kişilere daha az iç döktüğümüz çok doğrudur. Daha doğrusu onların topluluklarından kaçarız. Çokluk bize benzeyenlerle, bizim güçsüzlüklerimizi paylaşanlara dökeriz içimizi. Demek ne düzeltilmek ne de yola getirilmek dileğimiz var. İlkin gücümüzün yetmediğinden yargılanmamız gerekir. Yalnızca acımakla yüreklendirilmek isteriz. Kısacası artık suçsuz olmak isteriz, ama bunun için parmağımızı bile kımıldatmak gelmez içimizden.’’

    Albert Camus, kendisinin öyle bir iddiası olmamasına rağmen, 20.yy romancıları arasında en ‘’felsefi’’ olanı olarak görülmüştür. Camus yazdığı farklı türlerde(roman, kısa hikâye, oyun) eserleri ile edebiyat ve felsefe arasında bir bağlantı kurma arayışında olmuştur. Sadece felsefe de değil, siyaset, psikoloji, teoloji gibi alanlara da el atmıştır eserlerinde.

    Varoluşçuluğun babası ve Camus’un yakın arkadaşı Sartre’nin favori kitabıdır, Düşüş. Sebebi sorulduğunda şöyle demiştir:’’Camus bu kitaba kendini katmış. Kattıktan sonra da tamamen gizlenmiş.’’

    Eserin protagonisti(başkahramanı) ile Camus’u özdeşleştirme yaygın olsa da röportajlarda ve kitabın bir versiyonunun arka kapağındaki açıklamada bunun böyle olmadığını dile getirmiştir.(Sartre ile bozulan dostluğundan sonra yazılmış olduğu için otobiyografik tarzda yazıldığı ve itiraf amacı taşıdığı öne sürüldü Sartre ve arkadaşları tarafından.) Objektif olarak gözlemlendiğinde ise farklılıkların yanında bazı benzerlikler de göze çarpmaktadır. Şüpheyle dolu özgüven, kadınlarla olan ilişkiler, pişmanlıklar, orta-yaş krizi vs.

    Kitabın ortaya çıkması Camus’un hayatının zor günlerine denk geliyor. Düşüş yayınlandığında, Olivier Todd onu şöyle tasvir ediyordu: ‘’fiziksel ve psikolojik olarak çökmüş’’. Camus’un Başkaldıran İnsan’ındaki politik görüşünden dolayı Sartre ile bozulan arkadaşlığı onda pişmanlığa yol açtı. Ayrıca evliliği de o sıralarda hiç yolunda gitmiyordu. Bunların üstüne bazı hastalıkları da eklemeyi unutmayın. İşte Düşüş’ü meydana getiren koşullar bunlardır.

    Todd’a göre, Camus her biri birer roman, oyun ve deneme içerecek şekilde döngüler(setler) halinde yazmayı planlıyordu. ‘’Absürd’’(Uyumsuz veya saçma diye geçer Türkçe çevirilerde) döngüsünde, Yabancı romanı, Caligula oyunu ve Sisifos Söyleni denemesi bulunuyorken ‘’İsyan’’ adlı döngüde ise Veba romanı, birkaç oyun ve Başkaldıran İnsan denemesi mevcut idi. Trafik kazasıyla gelen ansızın ölümüyle bitiremediği romanı İlk Adam ise ‘’mutlu’’ bir döngünün bir parçası olacaktı. Düşüş’e geldiğimizde ise, bu kitap herhangi bir döngüye ait değil, daha çok bir rastlantı sonucu idi. Hikâyenin uzunluğunun bir kısa romana ulaşması -bahsettiğimiz rahatsızlıklar ve entelektüel izolasyona rağmen- Camus’un işini hızlandırdı. Hanna’nın söylediğine göre, Düşüş’ün Camus’u yansıtmasının yanında Sartre ve 1950’lerin Fransız aydınlarının bir portresiydi. Tuğrul İnal ise Düşüş'ü, diğer iki romanın (Yabancı ve Veba) bir sonucu olarak betimler.

    Kitabın karmaşıklığı, içeriğine ek olarak biçiminin belirlenmesinde de problemler yaratmış. Düşüş’ü roman olarak tanımlamakta isteksizlik gözlenirken bazıları novella veya yarı-otobiyografik itiraf ya da felsefe çalışması olarak tanımlamayı tercih etmiş.

    “Madem ki hem sevmeye hem de sevilmeye ihtiyacım vardı, ben de oturdum aşık olduğumu sandım.”

    O kadar konuştuk ama daha ana karakterin adını bile ağzımıza almadık. Söyleyelim o zaman: Jean-Baptiste Clamence. Bu arkadaşımız, Mexico City’deki Amsterdam barında, isimsiz muhatabıyla yaklaşık 5 gün boyunca konuşuyor. (Neredeyse)Hiç konuşmamasına rağmen Clamence’nin yanında hazır ve nazır vaziyette. Genel olarak hayattaki başarılarından, ‘’düşüşlerinden’’, bazı felsefi konulardan(varlık f., etik, politik f., estetik) söz açıyor. Şunu da hatırlatalım, konuşmalardan anlıyoruz ki kendisi Paris’te çalışan bir avukat. Konuşması dikkatli bakılmazsa bir sarhoşunkini andırır. Fakat mantıksal bir düzen mevcuttur cümlelerinde, oluşturduğu katmanlar tek tek açılırken seçilen her konu Clamence ile sessiz dostunu birbirine yaklaştırır. O ‘’sessiz dostun’’ neredeyse hiç konuşmamasından da kurulması istenen benzerlik ilişkisi hemen açığa çıkar. Onun sessiz dostu okuyucudur. Biraz daha cesur düşünürsek de Clamence ile yer değiştirebiliriz.

    Hartsock’a göre, Düşüş tek kişinin diyaloğudur. Sadece Clamence konuşmacıdır fakat o tek yanlı algılanamaz. O hem doğrunun hem de yanlışın peygamberidir.*

    Kitabın mesajlarından biri de yargıç-tövbekâr ilişkisidir. Hatırlarsanız Clamence yargıçlık görevini bırakmıştı. Yargıçlar ne yapar? Kim suçludur, kim değildir karar verir. Ama bu yargı düzeninde sadece bir/birtakım kişi/ler suçludur, geri kalanlar suçsuzdur, masumdur. Metnin en altındaki alıntıda da görebileceğiniz gibi, bu durum Clamence için kabul edilemezdir. Çünkü herkes suçludur.

    Tuğrul İnal'ında belirttiği gibi, anlatı iki ayrı boyutta gerçekleşir. Birincisi, anlatıcı-kahramanın, Paris'te bir genç kızın kendisini köprüden atarak intiharına şahit olmadan önceki durumudur. Bu günler, kahramanın daha çok hazla, eğlenceyle, başarıyla dolu 'mutlu' günleridir. İkinci dönem ise, bu intihar olayından sonraki günleri kapsar. Bunlar daha çok, vicdan azabının kahramanımızı her gün içten içe kemirerek yok ettiği, huzursuz, kuşkularla dolu 'mutsuz' günlerdir (bkz. İnal, 1980: 84).

    Yazarın, kahramanına özellikle Jean-Baptiste ismini vermesi boşuna değildir. Kuşku yok ki, birçok eleştirmeninde mutabık olduğu şekilde, Jean-Baptiste, Eski Ahit'te bahsi geçen, İsa'nın gelişini, kurtuluşu, tanrı lütfunu (bağışlanmayı) müjdeleyen son peygamber Jean Le Baptiste'e (Clamans in deserto) gönderme yapıyor. Ayrıca, kahramanın soyadı Clamence'ın, Fransızca’daki 'clamer' (haykırmak) fiilinden gelmesi de yazarın uğraşını biraz daha aydınlığa çıkarıyor.

    (Camus’un) Düşüş'ten önce Çağımızın Bir Kahramanı (Un Heros de Notre Temps) adını vermeyi düşünmüş olması da kayda değerdir.

    İlk bakışta, bir aziz, şehit ve peygamber görüntüsü veren kahraman, gerçekte ise bir Anti-Jean Le Baptiste olarak karşımıza çıkar. Pasif davranışıyla genç kızın ölümü karşısında bir şey yapmayan, hiçbir çaba göstermeyen kahraman bu yönüyle insanlığa ihanet ettiği için bir 'hain' olarak görür kendisini. Zaten bu yüzdendir ki eserde sık sık Dante'den ve onun cehenneminden bahseder, kendisini hainlerin bulunduğu bu cehennemin dokuzuncu bölümünde görür.

    Anlatıda olay Amsterdam'da geçmesine rağmen, şehir yaşamı ve insanları hakkında yeterince bilgi vermez Camus. Söz konusu olan daha çok Paris ve kahramanın bu şehirde yaşadığı olaylardır. Birçok eleştirmence Camus'un bu yönü eleştirilmiştir. Aynı şekilde Yabancı'da olaylar Cezayir'de geçmesine rağmen söz konusu olan daha çok Fransızlar ve bu şehirdeki yaşam biçimleridir. Bu konuda Ali Osman Gündoğan şunları söylemektedir: "Camus, Cezayir'in tabiatına tutkun olduğu kadar yerli insanına da o derece kayıtsızdır. Mesela, Yabancı adlı romanda, roman kahramanları hep Avrupalıdır. Sadece iki Arap söz konusu edilmekte ama onların adından bile bahsedilmemektedir" (Gündoğan, 1995: 20). Edward Said'de Kültür ve Emperyalizm adlı yapıtında Camus'un duruşunu eleştirerek şöyle demektedir: "Camus (...)Fransızların önceliğini onaylayıp pekiştirirken, yüzyılı aşkın bir süredir Cezayirli Müslümanlara karşı yürütülen hükümranlık seferberliğini ne tartışmakta, ne de aykırı bir duygu belirtmektedir" (Said, 1998: 277-8).

    Kitap okumalarına geçmeden önce, Camus’u bir felsefeci olarak da ele alıp felsefesini bu kitapta ortaya çıkartmalıyız. Neyi anlatmaya çalışıyordu peki?

    Camus’a göre, Sisifos’un Söyleni’nde geçen ‘’Absürd Gerekçelendirme’’si şöyleydi: Dünya anlamsızdır ve bu söylenebilecek tek şeydir. Rasyonel olmayanla(dünyada yaşananlar) karşılaşma ve bunun sonucunda oluşan sorulara kesin cevaplar alma isteği absürdü oluşturur. Ölüm (bu absürt dünyada) tek gerçektir, yaşamak için mutlak amaçlar öne sürülemez. İnsanoğlunun tüm girişimleri, kurulmuş değerleri vs. birer ‘’absürtte gezintidir’’. Camus’un Yabancı’sında Meursault hücresinde idamını beklerken, Veba’sındaki doktorların bir çocuğun ölümünü izlerken ve Düşüş’ünde kimseye ait olmayan (evrene ait olan) kahkahayı duyarken absürde tanıklık ederiz.*

    Düşüş’ün çok keyifli bir okumasına denk geldim. Altında Shoshana Felman imzası olan bu okuma, Camus’un Düşüş ve Veba adlı romanlarını 2.Dünya Savaşı sonrası bir travma olarak görüyor.

    İzninizle, Veba’dan bahis açma cüretini gösteriyorum:

    Oran kentini saran veba salgını dolayısıyla şehre giriş-çıkışlar kapatılır, salgın gittikçe şiddetini arttırır. Doktorlar ve kentten bazı kişilerin odağa alındığı bir düzlemde, kentin ve insanların geçirdiği değişimi rahatlıkla gözlemleriz.

    +Veba’da geçen ‘’tarih sahnesindeki yüz milyon ceset, bir duman bulutundan fazlası değildir’’ cümlesi ile Nazi krematoryumlarında dumana dönüşen cesetler arasında bir bağlantı kurulabilir. 2.Dünya Savaşı ile özdeşleştirilmesinin bir başka önemli sebebi de kimliği belirsiz ölümlerin radyoda ilan edilen istatistiklere dönüşmesidir.

    +Şehrin kapılarının kapatılması, karantinaya alınması da toplama kamplarına ne kadar benziyor değil mi? Ya da vebayla mücadele eden gönüllülerin, Nazizim’in karşısındaki direniş hareketlerine benzemesi.

    +Camus’un bu direniş hareketlerinin birinde (Fransa Direnişi) bulunması, Fransız yeraltı gazetesinin editörü olması da tezimizi güçlendirir herhalde.

    Hem Düşüş’te hem de Veba’da ortak bir tema bulunmaktadır: Tanık olma. Fakat bu tanık olma kavramı, kitaplarda farklı şekillerde işlenmiştir. Düşüş’te bu tanık olma mevcuttur fakat kayda geçirilmeye, bilinir yapmaya çalışılmamıştır. Köprüdeki o sahneyi hatırlayın: Kadın atlar, karakterimiz arkasını bile dönmez ve kimseye de haber vermez. Diğer romanda ise tam tersi bir durum mevcuttur: Her şey kayıt altına alınır, istatistikler oluşturulur, yasaklar uygulanır, radyolar bilgilendirme yapar...

    Daha da ileri gitmeden şu tartışmaya değinmek farklı bir bakış açısı katacaktır:

    Varoluşçuluk. Anlamını yitiren dünyada anlamsızlığı kabullenerek yaşamak, anlamsızlığa rağmen yaşamak.

    Varoluşçuluğun en önemli isimleri olan Camus ve Sartre’nin ayrı düştüğü konuların açıklanması gerekir herhalde.

    Aralarındaki bu tartışma temel olarak tarihe olan bakış açılarıyla ilgilidir. Camus’un Başkaldıran İnsan’ındaki dogmatik Marksizm ve Sovyetler’deki çalışma kampları hakkındaki eleştirileriyle fitil ateşlenmiştir. Diğer tarafta, Sartre, Stalinizm’in politik ve felsefi bir savunucusu idi. Sartre’nin totaliter tarih anlayışı, Camus’un eleştirilerinde kendine yer bulacaktır.

    Camus eleştirilerini dile getirirken şöyle diyordu o keskin kalemiyle: ‘’Tarih haricinde başka hiçbir şeye inanmayanlar, teröre doğru yol alırlar.’’ Daha sonra şunu ekliyor: ‘’Tarihe inanmayanlar ise terörü onaylamış olurlar.’’

    Bu cümleleri biraz açmak gerekirse, anladığım kadarıyla, ilk cümlesinde totaliter tarih anlayışı kast ediliyor. Tarih haricindeki olguları bir kenara bırakıp tarih tek araç olarak kaldığında (devletin elinde) terörün meydana gelmesi kaçınılmaz olur. Devletin elinde bulunan bu tekil güç, şekil değiştirir ve sadece ismi tarih kalır. İkincisinde ise gerçek tarih yapanların görüşlerine inanmayanlar (totaliter tarih anlayışı kast ediliyor) gerçeklerden uzaklaşır ve bunun dolaylı sonucu olarak da terör kabul edilir devlet nezdinde. (Farklı önerilere açığım, pek emin olamadım.)

    Bu yalnızca tartışmanın başlangıcı. Daha sonrasında o dönemin solcu ve varoluşçu entelektüellerinin Sartre’nin etrafında toplanıp Camus’a tavır alması, birbirlerini tarihten anlamamakla suçlamaları... Sartre’ye göre Camus, ‘’tarihe cehennemden bakarken’’, Camus’a göre de Sartre sessiz kalıyor. Anlayacağınız, Camus’un enteleküel izole ortamı bu dönemde oluşuyor.

    Sartre’nin bu sessizliğini de Düşüş’teki o önemli sahnede, kadının atlaması ve adamımızın tepkisinde, görüyoruz. Tanık olma fakat ayrıca tepkisiz kalma. Benzer olarak, Sartre, Stalin’e, onun baskısına ve zulmüne tanık olduğu halde sessiz kalıyor.

    Ayrıca bu sahne, savaş-sonrası okuması göz önüne alındığında, müttefik devletlerin, Nazi katliamları ve işkenceleri karşısındaki sessizliğine benzetilebilir. 1941’den beri bu durumdan haberdar olan devletler, 1945’te tam anlamıyla durumu idrak edebilmişlerdi. 1945’e kadar Polanya yeraltı örgütlerinden gelen istihbaratlar abartma olarak değerlendiriliyordu.

    Köprüden atlayan kadını sorulduğunda, Clamence şöyle yanıt verir: ‘’O kadın mı? Bilmiyorum. Gerçekten bilmiyorum. Öbür gün ve ondan sonraki günler gazeteleri okumadım.’’

    Felman’ın incelemesini kendisinden bir alıntıyla bitirelim:
    ‘’Deprem yalnız canları almaz, binaları ve eşyaları yok etmez; deprem, depremi ölçen aletleri de yok eder.’’ François Lyotard

    ‘’Örneğin şu ihtiyar Avrupamız, herhalde dikkat etmişsinizdir, en sonunda bir yoluna girdi. Artık o saflık çağlarındaki gibi ‘Ben böyle düşünüyorum, sizin karşı olduğunuz noktalar neler?’ diye sormuyoruz. Açık görüşlü olduk. Karşılıklı konuşmanın yerini bildiriye verdik. ‘Gerçek budur diyoruz. Her zaman tartışabiliriz üstünde, ama bu bizi ilgilendirmez.’ ’’

    Karşılaştırmalı edebiyat denilen bi’ nane var, acayip zevk veriyor. Tahsin Yücel’in Vatandaş’ı ile Düşüş’te bi’ bakalım neymiş bu.

    Tahsin Yücel, kendisinin de belirttiği gibi, Fransız yazarlardan oldukça etkilenmiştir. İsim vermek gerekirse, Balzac, Flaubert, Proust, Gide, Malraux, Giraudoux... Fakat olabildiğince (bilinçli) öykünmekten kaçınmıştır, dediğine göre.

    Ona göre, edebiyat birnevi günah çıkarmadır, eleştiridir. Vatandaş ile Düşüş’ü aynı potaya koymamızı sağlayacak olan da bu kavramlardır.

    Vatandaş’taki ana karakter, Şahan Baş, umuma açık yerdeki tuvaletlerin kapılarına yazılar yazmaktadır. Takma adıyla icra ettiği bu yazılar, toplumsal eleştiriler içermektedir. Vatandaş’ın hiddeti zalim karşısında susanadır, korkak aydınlaradır. Hikâye, Düşüş’e benzer şekilde, birisine anlatılmasından(itiraf edilmesinden) teşekkül ediyor. Düşüş’te de olduğu gibi, birkaç günden oluşuyor.

    ‘’Bense övünmek gibi olmasın, somutu ve teki söylemek isterim, yinelemek ve yinelenmek için değil, yinelemelere son vermek için yazarım her zaman, yapıtlarımda insanlar kendilerini bulsunlar diye değil, kendilerine gelsinler diye yazarım, anlıyor musun?"(Vatandaş, Tahsin Yücel)

    Brian Fitch’in Düşüş üzerine şu kısa tespiti de epey benzerlik gösterir yukarıdakiyle: ’’Roman okurun huzurunu kaçırmak hatta rahatsız etmek için tasarlanmıştır.’’

    Vatandaş’a (takma adı) göre, ‘’Her yazım bir başkaldırma olarak ortaya çıkar’’. Fakat tuvalet kapılarına yazılanların etkisizliğinin fark edilmesi de ‘absürd’ün bir yansımasıdır.

    Selim İleri kitap hakkında şöyle bir tespitte bulunuyor: ‘’Gülmecenin eşiğine dek getirip bırakıyor okuru Tahsin Yücel. Ama düşündüren, yürek burkan bir gülmecenin, kara gülmecenin eşiğine."

    ‘’Pezevenklerle hırsızlar, her zaman, her yerde hüküm giyseydiler dürüst kişilerin tümü kendilerini her zaman suçsuz sanarlardı sevgili bayım, unutmayın.’’

    Camus’un Dostoyevski ile olan bağlantısıdan da bir paragrafta bahsetmek faydalı olacaktır. Düşüş ile Dostoyevski’nin Yeraltından Notlar’ı arasındaki benzerlikler oldukça göze çarpar. Tabi ki de bu bir tesadüf değildir. Camus’un yazınında Dostoyevski başat roldedir. Denemelerini yazdığı Sisifos Söyleni’nde Dostoyevski’nin Karamazov Kardeşler’inden ve Ecinniler’inden bahsetmiştir. Ayrıca, Karamazov Kardeşler’de tanrı hakkında (kendisine göre) radikal fikirler belirten Dostoyevski ile Clamence karakterinin düşünceleri de aynı düzlemde yer alır.

    “Örneğin doğum günümün unutulmasından hiç yakındığım olmamıştır; bu konudaki ağırbaşlılığıma küçük bir hayranlıkla şaşarlardı bile. Oysa tüm bunların nedeni daha da ağır başlıydı: kendi kendime acınmak için unutulmak istiyordum.”

    Ve yazı sona erer. Yalnız tek bir mesele kalırdı konuşulmayan, belki de en önemlisi. Bu düşüş neyin/kimin düşüşüydü?

    Not: Tırnak içinde belirtilen ve tek paragrafta verilen alıntılar kitaptandır.

    *[“Camus’ ‘The Fall’: Dialogue of One”, Mildred Hartsock]

    Kaynakça
    -“Bridging Literary and Philosophical Genres:Judgement, reflection and education in Camus’ The Fall’’, Peter Roberts
    -“Crisis of Witnessing: Albert Camus' Postwar Writings”, Shoshana Felman
    -“Albert Camus’un ‘Düşüş’ ve Tahsin Yücel’in ‘Vatandaş’ Anlatıları Üzerine Mukayeseli Bir Araştırma”, Ahmet Göğercin
  • 55 syf.
    ·2 günde·Beğendi·10/10
    Söz konusu kitaba bir inceleme yazabilmek ne kadar zor benim için. Bazı anlar vardır hani, ipek mendillere sarıp saklamak istersiniz. Okumak eylemini de ya da bir kitabı okurken geçen süreyi öylece saklayabilmemiz mümkün olsa ne kadar güzel olmaz mıydı? Bir cümleyi okumadan önce ve okuduktan sonra olarak ikiye ayırsak ruhumuzu ve beynimizi, o cümle bize neler katmış görebilsek keşke. Bazı cümleler ruha dokunmak için özenle yazılmış, yumuşacık cümlelerdir. Yumuşacık olması kandırmasın sizi, etkileri pek de hafife alınacak gibi değildir. Hani olur ya bazı şeyleri küçüklüğünüzden beri hep duymuşsunuzdur, bilinçaltınıza işlemiştir fakat uygulamaya gelince hiç de biliyormuşsunuz gibi olmaz. İşte bu güzelim eser (bir kitaptan daha fazlası/ yol gösterici ya da unuttuğumuz noktaları yüzümüze vurabilen bir dost belki de bir rehber) o hep bildiğiniz ama uygulayamadığımız noktaları öyle tatlılıkla, öyle şiirsel yüzünüze vuruyor ki, sinirlenmek aklınıza gelmiyor bile. İçinize işliyor yalnızca.

    İncelemeyi yazabilmek adına altını çizdiğim yerleri tekrar okuyayım dedim, tüm kitabı okuyuvermişim yeniden. Altını çizmek istemediğim tek bir cümlesi yok çünkü. (Uzun yerlerde altını çizmek yerine cümle başına ve sonuna minik işaretler koyarım. Bir baktım sayfalarca sonra koymuşum resmen kapatma işaretini.) Ancak hiçbir alıntı paylaşmadım kitaba dair. Bu da hem daha önce birçok kez hemen hemen her cümlesinin paylaşılmış olmasından, hem de aradan çekeceğim birkaç cümlenin kitabın büyüsünü bozmasından korktuğumdan biraz da. “Çünkü bir insanın bakışı kanatlarını bir diğerine ödünç veremez.”

    Kitabı geri dönüp okudukça bazı noktaları gerçekten paylaşma arzumu dizginleyemeyeceğim sanırım. “Çünkü daha derinlerdeki gizini kendisi dillendiremezdi.” Bu yüzden özellikle Aşka Dair, Evliliğe Dair, Dostluğa Dair, Güzelliğe Dair, İyi ve Kötüye Dair, Vermeye Dair kısımlarından ayrıca etkilendim. Benim en derinlerimdeki hislerimi nasıl da güzel dile dökebilmiş diye.
    Fakat sizden ricam okuyun bu kitabı. Birkaç cümle ile yetinmeyin. Bizim paylaştığımız kısımlar bizim ruhumuza dokunanlar. Belki sizin ruhunuzu besleyen cümle bambaşka bir cümle olacak. Hiçbir kitap için okuyun/okumayın yorumu yapmamaya çalışırım fakat ben kendi adıma, yakın çevremde değer verdiğim insanlara hediye etmek istiyorum bu kitaptan birer tane. Sırf kendilerini önemsediğim kadar ruhlarını da önemsediğimi bilsinler diye. Siz de önemsiyorsanız ruhunuzu, onu unutmayın. Ruhunuza kulak vermeyi öğrenin. “İstenince vermek iyidir, fakat istenmeden, ihtiyacı anlayıp da vermek daha iyidir; eli açık olanlar için, alacak olanı aramak vermekten daha büyük bir sevinçtir.”

    Çok daha fazla şey söylemek istiyorum aslında “Ancak daha fazla oyalanamam. Bütün varlıkları kendisine çağıran deniz çağırıyor beni, yola koyulmalıyım. Çünkü kalmak, gecede yanıp tükenirken saatler, donmak ve billurlaşmak, bir kalıbın içine hapsolmak demek.”
  • ”En iyi intikam türü onlar gibi olmamaktır.”
    Bu yazımda bu aforizmadan söz etmek istiyorum. Ne kadar basit ama aynı zamanda zor bir aforizma değil mi? Çoğunluğun verdiği bir nasihat olmasına rağmen kaçımız gerçekten bunu başarabiliyoruz? Bu yazıyı yazıyorum diye hayatım boyunca ben başardım sizde yapabilirsin mesajı vermeyi falan amaçlamıyorum çünkü hayatım boyunca aralıksız bir şekilde bunu başarabilmiş değilim. Benim bunu okuyan bir çok insandan tek farkım bunu itiraf edebiliyor olmam. Ve evet ben yaptığıma göre sizde yapabilirsiniz çünkü inanın bana benim sizden ne bir eksik yanım ne de fazla bir yanım yok. Bende herkes gibi intikam hırsına büründüğüm zamanlarda ne yapacağımı şaşırdım. İnsanlar, hatalarıyla insandır. Kabul et sende yaptın. Seni ölümüne ağlatan insanlardan intikam almak için elinden geleni yaptın ya da yapmayı istedin. Dostum bu insan doğasında var. Reddedilemez. Ama bu reddedilemeyen doğal hissin önüne geçmemiz gerekiyor. Birilerinden intikam almayı içten içe büyük bir arzuyla isterken intikam almayı istediğimiz kişiye dönüşmememiz gerekiyor.
    Bir çok insan sinir olduğunda onu sinir eden kişi tarafından olumsuz düşünceler geliştirmeye başlar. Buna bende dahilim tabiki. Beni sinir eden kişiyi bazı durumlarda dünyanın en kötü insanı bile ilan edebiliyorum sakinleşene kadar. Ama artık şunu biliyorum ki dünyanın en kötü insanı ilan ettiğim kişinin yaptıklarını yaparsam ben dünyanın en iyi insanlarından birisi olmayacağım. Tam aksine bende dünyanın en kötü insanlarından birisi olacağım. Kendime şunu hatırlatıyorum. Dünyayı kötülüklerle değil iyiliklerle değiştirmek istiyorum. Burada anlatmak istediğim mesaj ben onların bana yaptığını onlara yapmadığım için dünyanın en iyi insanı olmayı başardım falan değil. Hatta inanın bana bence dünyanın en iyi insanları sıralamasına yaklaşamam bile. En azından şuan. Ama bu iyi birisi olmaya çalışmayacağımız anlamına gelmiyor. Dünyanın en iyi insanı olmaya çalışabiliriz. Dünyanın en iyi insanı olmanın en güzel tarafı nedir biliyor musunuz? Zirvenin tek kişilik olmadığıdır. Zirveyi de sizin gibi iyi insanlarla paylaşırsınız.
    Ben kimim dünyayı değiştireceğim diye soran bir kaç var gibi hissediyorum. Onlara şunu söylemek istiyorum ki maddesel dünyayı değiştirmekten söz etmiyoruz. Biz burada ruhani dünyayı değiştirip bunu maddesel dünyaya yansıtabilmekten söz ediyoruz. Var olan her şey mutlaka bir değişim yaratır. Biz sadece bunun iyi ya da kötü olup olmayacağına karar vereceğiz o kadar. Ne saçmalıyorsun der gibi bir izlenime kapıldığım için açıklıyorum hemen arkadaşlar.
    Birisiyle kavga ettiğinizi düşünün. Ona kurduğunuz cümleler onun ruhani dünyasında bir şey değiştirmez mi? Tabiki değiştirir. Kelimeler kadar güçlü bir silah var mıdır arkadaşlar? İnsanı hasta da eder iyileştirir de. İşte siz o kavgada söylediklerinizden sorumlusunuz. Orada söylenen herhangi bir cümle karşınızdaki kişinin hayatında mutlaka bir şey değiştirecektir. Bu değişim iyi mi olacak yoksa daha mı kötü bir hal alacak burasını bilemeyiz tabi.
    Dünyadaki en sinir olduğun insana saydır şimdi tamam mı? Evet senden tam olarak bunu istiyorum. Saydır dostum. Cidden durmadan saydır. Sana ihanet eden dostuna saydır. Seni aldatan sevgiline saydır. Sana kötü davranan insanlara saydır. Bu zamana kadar hayatında kötü değişikliğe sebep olan herkese ve her şeye saydır. Saydırırken ne istiyorsun? Ne istediğini söyle bana! Ne istediğini biliyorum. Bu yazıyı okurken sadece sen ve ben varız. Bu yazı çünkü. Sende okuyucusun. Yani küçük sırrımızı senden başka kimse bilmeyecek. Ben bile bilmeyeceğim. Buna güvenerek itiraf et kendine. İyi gelecek. Lütfen itiraf et. Ne istediğini biliyorum. İntikam istiyorsun! Sana ihanet eden dostuna öyle bir şey yapmak istiyorsun ki buna pişman olsun, seni aldatan sevgilinden öyle bir intikam almak istiyorsun ki köpekler gibi pişman olup sana yalvarsın ancak sen affetme istiyorsun. Canını yakan insanların canını yakmak istiyorsun. Evet bunları istiyorsun. Her insan ister. Peki yapacak mısın? İstemekten öteye gidecek misin? Canını acıtanların canını acıtacak mısın? Seni hayata küstürenleri hayata küstürecek misin? Yapacak mısın? Hadi ama dostum yap seçimini. Bunu yapıp yapmayacağını seç. Her insan ister ancak her insanın seçimleri farklıdır. Seçimlerimiz bizim kim olduğumuzu belirler isteklerimiz değil!
    YAPTIM.
    Bir dakika, ben eski sevgilimin canını yaktım. Ben başkalarının canını yaktım. Ben beni hayata küstürenleri hayata küstürdüm. Bir dakika, ne yapmış olursa olsun yaşadığım onca zorlu dönemlerini birisinin yaşamasına sebep mi oldum yani? Ben, benim yüzümden insanların hayata küsmesini mi sağladım? Peki şimdi dünyanın en kötü insanı kim? O mu yoksa ben mi? Önemli değil. Çünkü hangimiz daha kötü olursak olalım net bir gerçek vardır ki ikimizde en kötülerdeniz. İkimizde en kötüyüz, hangimizin bir adım daha kötü olduğu neden önemli olsun ki! En kötüyüz işte, sadece o kadar! Ve bizi en kötüler yapan eylemlerimizden çok daha korkunç bir sebep var. En kötüleriyiz çünkü kötülüğü seçtik. Kötülük her zaman seçim değildir ancak bu durumda bir seçimdi. Ve biz kötü olmayı seçtik.
    YAPMADIM.
    Evet o beni aldattı, o benim canımı yaktı, o beni hayata küstürdü. Ama yapamam. Anlamıyor musun? İntikam almak bana göre değil. Ağlayarak geçirdiğim geceleri düşündüm. Ölmek istediğim zamanları düşündüm. Yaşadıklarımı düşündüm. Evet o yaptı. Evet onun yüreği kendisi tarafından birisinin bunları yaşamasına sebep olmayı kaldırdı. Ama ben? Benim yaşadığım bu koca ve zorlu acıları bir başkasının benim yüzümden yaşamasını kaldırabilir miyim? Yapabilir miyim? Asla. Onu çok düşündüğüm için mi? Hiç sanmıyorum. Çünkü o kadar canım yandı ki kişisel olarak onu düşüneceğimi sanmıyorum. Ama evrensel olarak onu düşünebilirim. Onu adıyla değil de herhangi bir insan olarak düşünebilirim. Bir insanın bu kadar kötü bir acıyı yaşaması için hiçbir geçerli sebebi olmayacağına inanabilirim. Bu kadar büyük acıları kimse hak etmez çünkü. Başkasının yaşamasına asla vesile olamam. Olmayacağım. Olmamayı seçiyorum. Hissettiğim acı yüzünden olmayı istiyorum ama yine de bunu yapmayacağım. Nefret ettiğim insandan nefret ederken nefret ettiğim kişiye dönüşürsem aynada kendi yüzüme nasıl bakarım? Geri kalan hayatımı ondan hiçbir farkım olmadığı gerçeğiyle nasıl yaşarım? Yapmayacağım. Onun gibi birisine asla dönüşmeyeceğim. Onun en büyük acısı dünyada sadece onun gibi insanların olmadığını fark etmesi olacaktır. Bir gün iyi yönde seçim yapabilen insanların olduğunu da fark edecek. Bir gün çocuklarına ya da küçüklerine benim şuan yapmayı seçtiğim yolu nasihat olarak söyleyecek. Tamam belki genç iken umurunda olmayacak, yetişkin iken ya da başka bir zaman. Ama bu nasihati birilerine verdiğinde olsun ya da olmasın öyle bir zaman gelecek ki yapmamayı seçen ve kendisi arasındaki farkı düşünüp kahrolacak.
    ONLAR KENDİLERİ GİBİ ÇOCUKLAR DEĞİL, YAPMAMAYI SEÇENLER GİBİ ÇOCUKLAR İSTEYECEKLER.
    Siz onların her zaman istedikleri insanlar olacaksınız. Sizi sürekli anmak zorunda kalacaklar. Birisine nasihat verirken, sorun çözerken, çocukları eğitirken, birilerine bir şeyler öğretirken daima sizin yapmamayı seçtiğiniz yol üzerinden gidecekler. Ancak unutmayın ki kendileri sizin yolunuzu hiçbir zaman seçmeyi düşünmediklerini yalnız kaldıklarında hatırlayıp kahrolacaklar.
    İşte bu yüzden en büyük intikam onlar gibi olmamaktır.
  • Bu kadar çok aşktan söz edip bu kadar aşk konusunda mutsuz başka bir toplum yoktur. Aşk köle efendi ilişkisi değildir önce bunu kavramalı sonra ise her birey önce kendini sevmeyi değer vermeyi öğrenmeli bu bencillikle eş değildir bunu da unutmayın. Bir diğer nokta gerçekten aşktan kat be kat büyük şeyler de var gökyüzüne bakın ve evrenin kendisini görün.
  • 640 syf.
    ·25 günde·10/10
    Öncelikle şunu belirtmeliyim ki, Gonca ÇİFTÇİOĞULLARI, okuyucusunu en çok ağlatan bir yazar olma özelliğine sahip belki de nadir olan yazarlardan biri. Hani erkekler ağlamaz derler ya; hadi ordan, diyorum kendilerine. Erkekler de ağlar; ağlatmayı bilmiyorsanız ayrı bir şey ama erkeklerin de duyguları var ve işte sevgili Gonca Hanım ilk kitabında olduğu gibi bu kitabında da misliyle okuyucusunu ağlatmayı başarıyor. Ben de erkek bir okuru olarak yer yer olmakla birlikte özellikle kitabın sonuna yaklaştığımda hıçkıra hıçkıra ağladım. Allah’tan evdeydim ve kimseler yoktu. Gözyaşlarımı özgür bırakıp kendimi frenlemeye çalışmadım. Özellikle son iki sayfadaki şiiri okuyup romanı bitirdiğimde “Bana ne yaptın böyle Gonca Hanım ?” deyip kitabı elimde bir çocuğun saçlarını adeta okşar gibi kitabı sevdim. Kitapla aramda artık bir bağ oluşmuştu. Bütün duygularımı allak bullak eden bu yazara çok şey borçluydum. Bana insan olduğumu, duygularımın henüz ölmediğini, erkeklerin de ağlayabileceğini öğretti. Bana kitabıyla aslında birçok şeyi vermeyi başarmıştı. En çok da her insanın yüreğini kanatan gerçek aşkı ve kaderin acısını gözyaşları içinde adeta yüreğime kazıdı. Özellikle duygularınıza hitap eden güzel bir kitap... Başarılı kurgusu ile zaten etkilenmemek elde değil.
    Kitabın sonuna yaklaştığınızda sürpriz bir hamleyle yazar sizi allak bullak ediyor. O kadar şaşırıyorsunuz ki, “Hayır, bu kadar da olmaz artık!” diyorsunuz. Yazar hiç beklemediğiniz bir anda son vuruşu yapıp sizi adeta kendisine bilerek düşman ediyor. O kadar çok kızıyorsunuz ki kendisine ve o kadar çok acıyorsunuz ki romanın kahramanlarına, bir yazar özellikle de bu yazar kadın bir yazarsa daha yumuşak olmalı diye düşünüyorsunuz. Ama hayatın gerçekleri nasıl ki acı ise yazar işte kitabında da bize bu gerçekleri göstermeye çalışmış. Ona kızamıyorsunuz artık; hatta minnet duyuyorsunuz kendisine. Roman kahramanlarının yaşadığı hayatı yaşamadığınıza şükrediyorsunuz. İşte, size bu acı gerçeği yazar “Öyle Bir Bedel ki” kitabıyla veriyor.
    Yazar kendisini kitap yazarken o kadar kaptırmış ki, sayfaların 638 sayfa olduğunu unutmuş sanki. Doğrusu ben bir yazar olarak hayran kaldım kendisine. O kadar güçlü bir kaleme sahip ki, kitabın hiçbir yerinde bir hata ya da bir eksiklik bulamazsınız. Ve o kadar güçlü bir kurgu tasarlamış ki, kitabı okurken adeta film seyrediyormuşsunuz gibi geliyor size. Hiç sıkılmadan kendinizi kitaba öyle güzel kaptırıyorsunuz ki, o tamı tamına 638 sayfa nasıl bitti farkında bile olamıyorsunuz. Kitabı okurken her duyguyu yaşıyorsunuz; yer yer sarsılıyor, seviniyor, ağlıyor, kızıyorsunuz. Bazen kahramanlara acıyor, bazen aşık bile olabiliyorsunuz onlara. Kitapta geçen Sinan ve Aslı’nın aşkı sizin kalbinizi adeta fethediyor. Hatta böyle bir aşkı yaşamadığınıza bile üzülüyor, dudak büküyor, ağlıyorsunuz. Tabi romanın sonunda Aslı ile Sinan’ın beklenmedik sonunu asla yaşamak istemiyorsunuz. Öyle bir sonu herhalde kimse kabul etmez.
    Ölümün bazen ne kadar adaletsiz olduğunu kitapta işlenen Sinan ve Aslı aşkında bir kez daha görüyorsunuz. Bir annenin hırslarının ve geçmiş yaşantısının biricik kızını nasıl da ölüme sürüklediğini ve affetmenin aslında erdemlilik olduğunu yine bu kitapta görüyorsunuz. Ve öyle bir anne olmadığınıza şükrediyorsunuz. Kitabı okurken “Affet artık” diye Aslı’nın annesine bazen yalvarıyorsunuz. En çok da kendisine kızıyorsunuz sanırım. Yine kitapta bir babanın kızına nasıl arkadaş olduğunu ve her durumda onun yanında olmamız gerektiğini de yazar bize bu romanında anlatıyor. Aslında yazar kitabında bir ailenin nasıl olması gerektiğini de mesajlarıyla ve yaşanan olaylarla bize anlatmak istiyor. Mutsuz bir aileyken aslında nasıl mutlu olabilirizin anahtarını bize vermeye çalışıyor. Yazar yine kitabında güçlü dostlukları ve arkadaşlıkları da işlemeyi unutmamış. İnsanın en zor anında dostların ne kadar önemli olduğunu bize göstermeye çalışmış.
    Sizlere biraz kitabın içeriğinden bahsedeyim. Gerçi yukarıda biraz bahsettim sayılır, ama neyse… O kadar merak ettiğinizi duyar gibiyim sanki. Peki, biraz bahsedeyim kitaptan. Bu arada kitabın her noktasından burada bahsetmeyeceğim, sadece bazı noktalardan söz edeceğim.
    Yazar olay örgüsünü İzmir’de bir hastane ortamında çalışan doktorlar üzerine kurmuş. Birbirleriyle olan ilişkiler, aile içi ilişkiler, yaşanan karşılıklı ve platonik aşklar, hasta doktor ilişkisi, anne-kız, baba-kız, abla-kardeş ilişkilerini özellikle ele almış. İki kız kardeşin aynı kişiye olan aşklarının kendilerini nasıl bir sona götürdüğünü adeta resmederek okuyorsunuz. Kitapta bir annenin sırf kariyer uğruna kocasından ayrıldığını, ailesini dağıttığını, aslında onu bu düşünceye iten nedenin geçmiş yıllarında hatta çocukluğunda yattığını, evliliğe olumsuz baktığını, evliliğin kariyer hayatındaki başarı üzerinde olumsuz olacağını, kızlarının da hayatlarını kariyer üzerine kurmalarını istemesini ve anne-kız bakış açısının farklılığını görüyorsunuz. Yine saplantılı bir aşkın hazin sonunu, Ayhan’ın Aslı’yı rehin alması ve kendi sonuna neden olduğu olayda görüyorsunuz. Her noktadan bahsetmeyeceğimi söylemiştim. Romanın detaylarını artık kitabı alıp okuduğunuzda kendiniz göreceksiniz.
    Evet, sanırım ben üzerime düşeni yaptım. Belki bir nebze de olsa okuduğum bu muhteşem kitaba gönül borcumu ödemiş oldum. Son zamanlarda okuyup etkisinde kaldığım nadir kitaplardan olan “ÖYLE BİR BEDEL Kİ” romanı çok fazla şey hak ediyor aslında. Ona sadece bu şekilde teşekkür etmek belki de yeterli değil ama bir nebze de olsa bir şeyler yapmanın mutluluğunu yaşıyorum şimdi.
    Evet, kitabın tüm hikâyesi böyle… Gayet başarılı bir roman…Eğer Gonca ÇİFTÇİOĞULLARI’nı tanımak ve kitabını okumak istiyorum diyorsanız yapacağınız tek şey kitabı alıp okumak. Aksi takdirde, belki bir kitap okumamış olacaksınız ama emin olun ki çok şey kaçıracaksınız, unutmayın. Benden söylemesi…
  • 136 syf.
    ·3 günde
    Faruk Duman’in okuduğum kitapları içinde en yalın, en anlasilabilir kitabıydı ki diğerlerine göre daha az konsantrasyonla bile okumak mümkündü. Masalimsi bir anlatım, gizem, heyecan, doğa ve hayvanlar. Hayvanlara takılan isimler ilginçti; kartala verilen timsah ismi gibi. Hayvanların sadakati at ve köpekle çok güzel anlatılmıştı ki finalde köpeğin ağzındaki alabalık on numara bir bağlantıydi. Yağmuru o kadar güzel anlattiki ilk yağmurda iliklerime kadar ıslanmayı kafama koydum. İki veya üç defa çok ince bir şekilde erkeğin kafasinda yer tutan o libidodan gelen tetikleyici düşünceleri hiç olmayacak anda başkarakter üzerinden okuyucuya yansıtması da hoşuma gitti. Kitabın son otuz sayfasını misafir olduğum kardeşimin evinde gece 04 de uyanarak balkonda okudum ki ilginç olan bir şey, evlerinin karsisinda mevcut olan parkta üç tane köpek şımara şımara oyun oynuyordu. Köpekler için gece müziği adlı kitabı okurken böyle tuhaf bir saatte kitap elimde karşımda da üç köpek, Kara Zühre nin kitap içinde sık sık söz ettiği Hızır’ ı hatırlattı bana. Bir çok ayrıntı vardir Kitabın içinde, ben beğendim. Bir bölümde ışık evi, hoca, kapıda bekleyen yaver gibi anlatı son zamanlardaki olayları hatırlattı bana, yazarın bu manada bir göndermesi var mı bilemiyorum.
    Büyük harflerle yazılan bazi karakter isimleri başkarakter ve hayvanlar bu şekilde yazılmıştı: “Avcıatmaca”, “Timsah”, “Kahve”, “Akçatopal”, “Tozşeker”... Ayrıca aşağıda Kitabın içinde yazarın büyük harfle yazdığı cümleleri de tırnak içinde paylaştım:
    “Zaten her dikenin öbüründen alacağı vardır.”, “Gerçi, bir tavşan yuvasıyla aynı şeydir.”, “İnsan çok başarılı.”, “ Düşmanca davranış bile, yardımlaşma sınıfına girer.”, “İnsan, nefes alıp vermeyi öğrenmiş olsaydı, ölümsüz olurdu.”, “Kimilerine zaman, hak etmedikleri bazı büyüklükler bahşeder.”, “Zaten zaman geçirmek için yağmur birebirdir.”, “Işıma, bir kıpırdanıştır ne de olsa”, “Serinletmeyen ırmak ağlatır, unutmayın.”, “Her at bir hikaye anlatır.”, “İnsan, sesiyle ne yapacağını nasıl bilsin?”, “Kimi zaman kara deliklere seviniriz.”, “İnsanın düşünceden ici bulanır mi?”, “Bir at, kararsız olduğu için attır sonuçta.”, “Kuşlar hep korkunç muydu?”, “Köpeklerden önce sahiplerine bakmak lazım.”, “Süzülen, iplik olsun.”, “İşte zaman zaman içimize şeytan giriyor.”, “Bizimkiler her şeyi hemen unutur.”, “Kökleşmiş köpek işkence edeni sever.”, “Korktuğumuz şeye saygı duyuyoruz ama farkında değiliz.”, “İnsan kendi yüzünün ne menem bir şey olduğunu asla bilemez.”, “Dünya, bildiğimiz bir şey değildir.”, “Kimse aynı anda iki değişik duygusunun var olamayacağını düşünmesin.”, “Ölüp ölüp yeniden doğuyoruz.”