• Kusur arıyorum Uğur Mumcu'ya, kusurlar. Nasıl olsa bulurum. Şu anda bulmamış olmam bir şey ifade etmez.

    "Tarihin sorgu yargıcı". Bu söz nereden aklımda kalmış? Zola büyük romancı olarak öyleyse, Mumcu da gazeteci olarak öyle. Tabii, gazeteyi günün tarihi olarak tanımlarsak. Günün sorgu yargıcı.

    Bugün Aziz Nesin gibi, İlhan Selçuk gibi, Çetin Altan gibi bir Uğur Mumcu var. Alanında en parıltılı adlardan biri. Kuşağının en ünlü gazetecisi. Ülkemiz basın tarihinde ve demokrasi tarihinde daha şimdiden yerini almış biri.

    İlk Devrim'de mi okumuştum Uğur Mumcu'yu? Ama asıl Yeni Ortam'da bugünkü yüzüyle gördüm onu. Üniversiteye dönmeyeceğini, hayatını yazılarıyla götürmek istediğini açıklamıştı bir yazısında, anımsıyorum. Aklıma takılmıştı o yazı. Genç idare hukuku asistanının iyimserliğinden, cesaretinden konuşmuştuk arkadaşlarla. Ama, işte, tatla okuyorduk onu. Baskın Oran'ın bugünkü yazı biçimiyle onun o ilk yazıları arasında bir akrabalık var gibi. Gerçekten, Uğur Mumcu daha ilk yazılarında, ince mizahı ve yazma tutkusuyla kendini kabul ettirdi.

    Bir başına bir adam.

    Başarıya nasıl ulaştı acaba? Bence başarıya mahkümdu. Kuşağının, aydının, demokrasinin sesi oldu çünkü. Türkçenin kara cümlesini yakalamıştı. Gazete yazarlarının çoğunda yoktur bu. Büyük Kamu Hukuku birikimini, güncel olayı, siyasetin, kavganın içinde kullanmayı bildi. Ama asıl şu yanlarıyla bugüne geldi Uğur Mumcu: Her zaman açık yürekli oldu, cesur davrandı, risklerden korkmadı. Ve elbet en önemli nitelik: Eli gerçekten kalem tutuyordu. Bayrağı İlhan Selçuk'tan aldı. Sadece bir yazar, yalnızca bir gazeteci olarak kalmadı; bir düşünür, öz- gürlük savaşçısı bir siyasal ve hukuk adamı olarak da belirdi. En çok da böyle belirdi.

    68'lilerin açık alnı:

    Günlük yazı kişiyi ister istemez yinelemelere götürür. Uğur Mumcu yinelemeye en güzel işlevi kazandırdı: düşünsel mine'leme.

    Okunaklı, orta boylu, dev adam.

    Polemiği düşüncenin içinden nasıl da geçiyor!

    Polemik dedim. Ancak Uğur Mumcu soruna dalarken nesnelliğini hiç yitirmiyor. Sorun karşısında düşünür yanını hep koruduğu için polemik sadece tat olarak kalıyor.

    Kişisel tartışmada, daha doğrusu kişilerle çatışmada ise polemikçi yanı acımasızca öne çıkıyor. Bayağı ağır konuşuyor. Ancak burada da demagojiye sapmadığına tanık oluyoruz. Bir de yazarın, gazetecinin, özellikle de mizahçmm bu vazgeçilmez silahına sarılmıyor. Buna gereksinimi yok da ondan mı? Öyle. Kişisel tartışmada da her sözü bir şeyin karşılığı olsun istiyor. Ne olursa olsun bu, Uğur Mumcu'nun temiz yanıdır. Onun kişiliğine, tuttuğu işe bütünüyle ışık düşürüyor. En ufak şantaj, gözdağı, böbürlenme yok Uğur Mumcu'da. İşiyle ilişkisini bir sa- natçı çılgınlığına da dönüştürmüş.

    Dile hâkim, Türkçesinde çocukla filozof, düşünürle sanatçı kaynaşır. Mizahı, alay değil, sevinç ağırlıklı. Gönderme ustası. İsterseniz bunu da bir kusur sayalım.

    Bir kez gördüm Uğur Mumcu’yu. Cumhuriyet gazetesinin önünde. Uzaktan gördüm, yanında başkaları da vardı. Şu izlenim uyandı bende: Kararlı, dalgın bir yüz. Daha doğrusu, dalgın ama kararlı.

    Bir kusuru daha var: Şemsiyesi pek de öyle şemsiye değil. Bir kere defolu.

    Ayrıca Uğur Mumcu çuval olarak da kullanıyor onu.


    (2 Nisan 1989, 99 Yüz, İzdüşümler - Söz Senaryosu, S. 354-355)

    Cemal Süreya’nın kaleminden..

    Cemal Süreya - Uğur Mumcu
  • VÜCUD: “Varlık.” “Var olmak.” “Bulunmak.”

    VACİB: “Varlığı zatından olup, yokluğu muhal olan.”

    MÜMKİN: “Var olması da, yok olması da eşit olan. İkisi de imkân dairesinde bulunan.”

    MÜMTENİ: “Varlığı muhal olan.” “Var olması mümkün olmayan.”

    Etrafımız farklı mahiyette nice varlıklarla sarılı. Bunlar temel olarak üç gruba ayrılıyorlar, ama her birinin de sonsuz mertebeleri var.

    Dünya üzerinde bir milyondan fazla hayvan ve bir o kadar da bitki türü hayat sürüyor. Cansızlar âlemi uçsuz bucaksız. Bütün bu varlıklar, İlâhî isim ve sıfatlara tecelligâh olma itibariyle değişik isimlerle yad edilirler:

    Halik ismi nazarında mahlûk adını alırlar. Rezzak ismi noktasında merzuk olurlar. Kadim ismine göre hepsi hâdis, Baki ismine göre “fâni”dirler. Musavvir ismine göre her biri birer şekil, Müzeyyin ismine göre birer süs, birer ziynettirler. Muhyi ismine göre, canlı olurlar. Mümit isminin tecellisiyle hayatını kaybedenlere ölü denilir.

    Allah’ın varlığının vacip olması noktasında, mahlûkatın ismi mümkinat olur.

    “Mümkin”, var olması da yoklukta kalması da imkân dairesinde olan demektir. “İmkân” için Nur Külliyatı'nda şu açıklama getirilir:

    “İmkân, müsavi-üt tarafeyn”dir. Yani, vâcib ve mümteni olmayan, belki mümkün ve muhtemel olan şeylerin vücud ve ademleri, bir sebeb bulunmazsa müsavidir, farkları yoktur.” (Şualar)

    “Vücub”, “imkân” ve “imtina” birer vücut mertebesidir. Bu mertebelere sahip olanlar ise “vacip” “mümkin” ve “mümteni”dirler.

    Elimize aldığımız bir kitapta iki ayrı mahiyeti birlikte seyrederiz. Bunlardan birisini göz görür, diğerini ise akıl. Gözün gördüğü, kitabın sayfaları ve ondaki yazılardır. Akıl ise o yazıların bir ilimden aktığını bilir. Kitabı yazan ayrı bir mahiyetin var olduğuna ve kitaptaki bütün bilgilerin ondan geldiğine hükmeder. Bununla birlikte, o mahiyetin kitapla hiçbir ilgisi bulunmadığını, hiçbir harfe, kelimeye yahut cümleye benzemeyeceğini ve bunlar ölçü alınarak o mahiyetin bilinemeyeceğini idrak eder. Ve der ki: Bu kitabın bir yazarı vardır ve o zat yazı cinsinden değildir. Bu kitap onun ilmini bize tanıtır, tarif eder, ama mahiyeti hakkında hiçbir şey söylemez.

    Şu varlık âlemine, “kâinat kitabı” denilmesinden hareket ederek, vücut mertebeleri hakkında bir şeyler söylemeye çalışalım:

    Bu kitabın bütün harfleri, kelimeleri, cümleleri ve nihayet kitabın tamamı, varlık itibariyle, “mümkin” sınıfına girerler. “İmkân, müsavi-üt tarafeyn”dir, denilmişti. Yani, imkânın iki tarafı birbirine eşittir, müsavidir. Bu taraflardan birisi yokluk diğeri ise varlık. İnsan, eline kalemi aldığında, bir kelimeyi yazmaya da karar verebilir, yazmamaya da. O halde, bir kelime yazılmışsa bunun mânâsı şudur:

    Yazar, o kelimenin var olmasını yoklukta kalmasına tercih etmiştir. Yazılmayan bir kelime için bunun aksi söz konusu.

    Dün bizler yoktuk; bu dünya sayfasında başka insanlar yazılmışlardı. Bugün ise varız. Demek oluyor ki, bizim yokluğumuz varlığımıza müsavi; her ikisi de mümkün. Dün öyleydi, bugün ise böyle. Şimdi var olduğumuza göre, varlığımız yokluğumuza tercih edilmiş demektir.

    Şu varlık âleminde, her şeyin bir başlangıcı ve sonu vardır. Öyleyse, onu yaratan zatın, ezelî ve ebedî olması vaciptir; aksi düşünülemez. Zira, “evveli olmak” ve “sonu bulunmak” mahlûkun sıfatlarındandır. Bir mahlûkun bir başka mahlûku yarattığını iddia etmek ise, kitap misalimizde, bir kelimenin bir başka kelimeyi yazdığını söylemek gibidir.

    Kelime, yazılmadan önce kâtibin ilmindedir ve onun irade etmesiyle kâğıda dökülmüştür. Bir kelimenin bir başka kelimeyi yazabilmesi için, onun mahiyetini önceden bilmesi gerekir. Tâ ki, onu bu ilme göre, harflere döksün ve öylece ifade etsin.

    Bizi şu kâinat kitabında ve dünya sayfasında yazan Zat, biz daha dünya yüzünde yokken ezelî ilmiyle bizi biliyordu. Sonra bizi var etmeyi irade etti; yokluktan kurtarıp, kudretiyle, varlığa kavuşturdu.

    Kısacası, mümkinat dediğimiz bu mahlûkat âlemini ancak varlığı vacip olan bir zat yaratmıştır ve yaratabilir. İşte bu hakikat, Vacib-ül Vücud ile ifade edilir; yani, olması vacip, olmaması mümteni olan bir varlığın sahibi.

    “Şu kâinatın Sani’-i Zülcelali, Vâcib-ül Vücud’dur. Yani: Onun vücudu zâtîdir, ezelîdir, ebedîdir, ademi mümteni’dir, zevali muhaldir.” (Mektûbat)

    Nur Külliyatı'ndan naklettiğimiz bu ifadede Vacib-ül Vücud’un sıfatlarından bazıları nazara verilir. Bu yapılırken, mümkin varlıkların da özelliklerine kapılar açılır.

    Vacibin sıfatlarından birisi: “Zatî olmak”. Yani bir başkasının var etmesiyle var olmayıp, varlığı kendi zatından olmak. Mümkin sınıfına giren bütün mahlûkatın ise, varlıkları kendi zatlarından değildir.

    Vacip olan, ezelî ve ebedîdir. Mümkin, ise sonradan yaratılmıştır ve varlığının bir sonu vardır. Vacibin yokluğu, yani olmaması muhaldir. Mümkinin ise varlığı gibi yokluğu da mümkündür.

    Vacip, mutlak ve nihayetsiz bir kemale sahiptir; mümkin ise önceleri bir kemal noktasına doğru durmadan ilerler, o noktaya vardıktan sonra zevale meyleder. Cümlenin devamında, “Allah’ın vacip olan varlığına nispeten diğer varlıkların ancak zayıf bir gölge hükmünde kaldıklarına” dikkat çekilir.

    Yine Nur Külliyatı'ndan “Şualar”da, vacip için, “vücut mertebelerinin en kuvvetlisi”, “maddiyattan münezzeh”, “bütün mahiyetlere mübayin” denilir.

    Son ifade üzerinde biraz durmak isterim. Vacibin mahiyeti, bütün mahiyetlere mübayindir, yani zıttır. Bu tespit, gerçekten çok önemli. Yine kitap misalimize dönelim:

    Katibin mahiyeti, kitaptaki bütün kelime ve cümlelerin mahiyetine zıttır. Çünkü onların mahiyetleri kelime olmak, cümle olmak, yazı olmaktır. Kâtibin mahiyeti ise bunlara tamamen zıt.

    “Cenab-ı Hakk, hiçbir mahlûkuna benzemez” demekle bir hakikati ifade etmiş oluruz. Ama “mübayin” kelimesi “benzemez” kelimesinden daha başka mânâlara kapı açar.

    Görüp işittiğimiz, koklayıp tattığımız ve nihayet düşünüp hayal ettiğimiz her şey mahlûktur; Allah ise Halik. Bütün bunlar mümkindir; Allah ise vacip. Bunların tamamı hâdis ve fânidirler; Allah ise ezelî ve ebedî.

    Bu üç misâlimizde de, benzemezlikten öte, mübayin olmak söz konusudur. Bütün bunlar, mahiyet hakkındadır. Zatı itibariyle Allah’ın ortağı ve benzeri olmadığı gibi zıddı da yoktur.

    Bazı kimseler, hem kendilerinin hem de muhatap oldukları her şeyin “mümkin” olduğunu çok iyi bildikleri halde, bunları ölçü tutarak Vacib-ül Vücudu hakkıyla bilme vehmine kapılırlar.

    Mümkinler âlemi seyir ve tefekkür edilerek, onları yokluktan varlığa çıkaran vacip bir zatın varlığı bilinebilir; sıfatlarının mevcudiyeti anlaşılabilir. Ama bunlar ölçü tutularak Allah’ın zatının ve sıfatlarının mahiyetleri idrak olunamaz.

    Yine Nur Külliyatı'nda Cenab-ı Hakk’ın kutsî mahiyetinin hiçbir varlığın mahiyetine benzemeyeceği ifade edilirken, “ne zatında, ne sıfatında, ne ef’alinde naziri yoktur, misli olmaz, şebihi yoktur, şeriki olmaz” buyrulur.

    Allah’ın zatı vacip olduğu için mümkin olan zatlara benzemez. Sıfatları da vacib sıfatlarıdır, onlar da mümkinin sıfatlarına benzemezler. Vaktiyle, bu mânâyı bir derece açıklama niyetiyle, şunları kaleme almıştım:

    “Bir insanın resmini çizmek isteseniz, her halde önce kafatasından başlayarak bütün bedenin genel bir profilini ortaya koyarsınız. Sonra kaşları, gözleri, ağzı yerleştirirsiniz.

    Ama, Allah bir insanı böyle yaratmıyor. Önce insan bedeninin kaba ve ince bütün hatlarını ve her türlü özelliklerini bir noktada topluyor. Sonra o noktayı açıyor. Bunu yaparken insanın ne başından başlıyor, ne ayaklarından. İçi ve dışıyla bütün bedeni birlikte yazıyor ve çiziyor.

    Bir başka örnek:

    Evimizdeki eşyadan her birini ayrı bir mağazadan satın almışızdır. Çünkü, bunların her biri ayrı bir sanayi dalının ürünü. Koltuk, avize, bilgisayar, buzdolabı... Bunların imal edilmesi için değişik fabrikalar, farklı tezgâhlar çalışıyor. Ama kâinattaki icraatlar hiç de öyle değil. Kâinat tek bir fabrika... İnsandan tutunuz, milyonlarca nevi hayvan ve bitkiye kadar her varlık bu fabrikada yapılıyor ve bu tezgâhta dokunuyor.

    Çiçeklerin yaratılışında, sebep olarak, Güneşe de bir pay verilmiş. Bu, avizenin ışığından halının desenlerinin teşekkül etmesi gibi bir şey. Bir başka misâl:

    Güneş, dünyamızdan bir milyon üç yüz bin defa büyük. Demek oluyor ki, lambamız odamızdan bir milyon kat daha büyük... Ve odalar lambanın etrafında dönüp duruyorlar. ”

    Şimdi şöyle bir düşünelim:

    Allah’ın fiilleri, mümkinatın fiillerinden bu kadar uzak hatta onlara zıt olduğuna göre, elbette, Onun Vacip olan varlığı, mümkin varlıkların mahiyetine benzemeyecek ve onlara zıt olacaktır.

    Biraz da “mümteni” üzerinde duralım:

    Mümteni, “varlığı imkânsız olan” demektir. Buna örnek olarak, genellikle, “şerikler” verilir. Yani Allah’ın şeriki olması muhaldir ve şeriklerin varlığı mümteni grubuna girer.

    Varlık sahasına çıkması mümkün olmayan ne kadar şey, hâdise, fiil, sıfat ve hal var ise bunların hepsi “mümteni” sınıfındadır.

    Mümkin olmayan için iki şık söz konusudur, ya vacip olacaktır, yahut mümteni. Buna göre, vacip ve mümkin olmayanlar hep mümtenidirler. Sadece bir misâl vermekle yetineceğim:

    “Bir harf katipsiz olmaz” hükmüne bakalım. Bir harfin katipsiz olarak yazılması mümkün değildir. Yani imkân âleminde kâtipsiz bir yazının yeri yoktur. Bir harfin katipsiz yazılmasının vacip olduğu söylenemeyeceğine göre, geriye bir tek şık kalıyor: Mümteni olmak.

    ARŞ: “Yüksek yer. Tavan. Dam. Çardak.” “Hükümdarın tahtı. Hükümdarlık. Saltanat.” “Bütün âlemleri kuşatan yüce bir makam.”

    Arş, ism-i âzama mazhar. Meleklerle kuşatılmış. Fahreddin-i Râzi Hazretlerinin ifadesine göre, İlâhî emirlerin ilk muhatapları olan meleklerin bulunduğu âlem. Tabiri caizse, bütün varlık âleminin idaresiyle, tanzimiyle ilgili hükümlerin meleklere tebliğ edildiği ulvî makam.

    Mahiyetinin bilinemeyeceği konusunda bütün İslâm alimleri ittifak hâlinde. Maddî ve cismanî ne kadar âlem varsa hepsi Kürsînin içinde kalıyor; Arş ise Kürsînin üstünde.

    Maddî âlemler Kürsînin içinde kalınca, Arş’ın Kürsiyi kaplaması, içine alması, onun üstünde bulunması, elbette cismen değildir. Bu nasıl bir üstünlük, nasıl bir kaplayıştır; bizim bunu anlamamız mümkün değildir.

    Resulûllah Efendimiz (a.s.m.) yedi kat semanın, Kürsînin içinde, bir kalkanın içine atılmış yedi para gibi kaldığını ifade buyurmakla, Kürsîyi ve Arşı anlamamızın mümkün olmadığını bize ders veriyorlar.

    Bediüzzaman Hazretleri, “Kalb de bir arştır, fakat ben de Arş gibiyim diyemez.” buyurarak, hem insana haddini bilme dersi veriyor, hem de Arş'la ilgili bazı sırların yine insan kalbinde aranması gerektiğine işaret ediyor. Elbetteki bu sırlar Arş'ın mahiyetiyle ilgili olamaz; ancak varlığıyla ilgili olabilir. Zira Arş'ın mahiyetinin bilinmezliği de kalbden okunmakta. Kalbinin ve ruhunun mahiyetini bilemeyen insan, Arşı kavrama dâvâsına nasıl kalkışabilir!?

    Kalbimiz Arşa gösterge. Ruhumuz ruhlar âleminden bir temsilci. Bedenimiz, Kürsînin içindeki maddî âlemlerden süzülmüş bir hülâsa...

    Ruhun bir sıfatı olan hayat, bedenin her noktasında mevcut. Demek ki ruh, bu sıfatıyla bedeni kaplamış, kuşatmış, ihata etmiş.

    Bir diğer sıfatı ilim. Ruh, saçtan da haberdar, ayak parmağından da. Akciğerin de vazifesini biliyor, akyuvarların da... Demek ki ruh, ilim sıfatıyla da bedeni kuşatmış. Madem ki ruh bedeni böylece kuşatmış durumda, öyleyse ruh ve kalb bedenin fevkinde, onun üstündedir. Fakat, ruhun bu kaplayışı, paltomuzun bedenimizi kaplamasına benzemediği gibi, onun bedenden üstünlüğü de başın gövdeden üstünlüğü gibi değildir.

    Kürsînin cismanî âlemi içine alması belki hava unsurunun bedenimizi kaplamasına benzetilebilir. Ama Arş'ın Kürsî'yi kaplaması ve onun üstünde olması maddî hiçbir misâlle ifade edilemez. Onun cüz’î bir misâli ruhun bedeni kaplamasıdır ve bu kaplayış gibi, o kaplayış da insan idrakinin çok ötesindedir ve beşer ifadesinden çok yücedir.

    Bedene hâkim olan ruh da İlâhî iradenin emrinde. O ülkede, O’nun hükmettiği kadar kalabiliyor. Onun açtığı pencerelerden bu âlemi seyredebiliyor. Bedeni ayaklarla yürütmeye, tatları dil ile almaya, kokular için burnu kullanmaya mahkûm... Demek ki İlâhî kudret, ilim ve irade de ruhun fevkinde, ona hâkim. İlâhî sıfatların ruhun fevkinde bulunması, onu kaplaması da ruhun bedeni ihatasıyla kıyaslanmayacak kadar yücedir, yüksektir, ulvîdir.

    Bu pencereden, “Rahman arşın üzerinde istiva etti.” âyet-i kerimesindeki ince ve derin mânâya bir derece bakabiliriz.

    Arş'ın fevkinde, esma ve sıfat-ı ilâhiyye dairesi var. Bu fevkiyetin de maddî olamayacağı açık... Yeryüzünde açan bir çiçekte Allah’ın Müzeyyin (süslendirici), Musavvir (şekil verici) gibi birçok ismi okunuyor. O isimler çiçekte okunduğuna göre onun fevkindedirler, ona hâkimdirler. Arş da ism-i âzama mazhar olması cihetiyle, onun fevkinde esma dairesi, o esmanın fevkinde de İlâhî sıfatlar mevcut.

    Nur Külliyatı'ndan Arşa dair şu elmas hakikatları birlikte okuyalım:

    “İsm-i âzama mazhar olan Arş-ı Azama uruc yolu, yetmiş bin perdeden geçer.”

    “Cennetin sekiz tabakası birbirinden üstün oldukları halde umumunun damı Arş-ı Azamdır.” (Sözler)

    “Arş; Zâhir, Bâtın, Evvel, Âhir isimlerinin halita ve karışığıdır.” (Mesnevî-i Nuriye)

    Son cümledeki ince mânâya, Elmalılı merhumun,

    “O (Allah) her şeyden sezilir Zâhir, hiçbir şeyle bilinmez Bâtın’dır.”

    sözünün ışığında baktığımızda, ism-i âzama mazhar olan Arş’ın varlığının, bütün varlıklardan daha âşikâr olduğu, mahiyetinin bilinmesinin ise ruhun mahiyetinin bilinmesinden de çok öte bâtın olduğu anlaşılır.

    Arş bütün mahlûkattan evveldir. Bütün âlemler, sistemler onun altında cereyan ederler, parlar sönerler, doğar ölürler. O ise onlardan evvel var olduğu gibi onlardan sonra da varlığını devam ettirir.

    İslâm âlimleri, Arş ve Kürsî isimlerinin mecaz ve teşbih yönü olduğunu ifade etmekle birlikte, bu âlemlerin mevcut olduklarına da bilhassa dikkat çekerler. Yâni, tavan mânâsına gelen Arşı, kâinatın maddî bir tavanı gibi düşünmek; taht mânâsına gelen Kürsîye de bir padişahın saltanatını icra ettiği maddî tahtı, yahut bir âlimin ilmini neşrettiği kürsüsü gibi anlamak mümkün olmamakla birlikte, bunları sadece mecaz bilmek de doğru olmaz. Bu hususta şu güzel misali de vererek bizi ikaz ederler.

    "Nasıl Kâbe'ye beytullah yâni Allah’ın evi denilmesi mecazdır, ama Kâbe'nin varlığı da bir hakikattir. Arş ve Kürsî'yi de böyle değerlendirmek ve mahiyetlerini de anlaşılmaz olarak bilmek gerekir."
  • 356 syf.
    ·16 günde·Beğendi·10/10
    Kitapta geçen belli başlı karakterler:

    Ömer; Çağın gerektirdiği kitaplar yazan, sözü yitirdiğini düşünen ve bundan dolayı içten içe vicdan azabı duyan, asıl yazmak istediklerini yazamayan eski tüfek bir devrimci, bir yazar: "Bunları yazmalı. Daha şiirsel bir dille, çok daha derin düşünceler ve sonsuz geniş bir yürekle, ama bir o kadar yapmacıksız, bir o kadar sahici yazmalı. Kim okursa okusun, kaç satarsa satsın, kim lanetlerse lanetlesin, yok olmayı göze alarak, kendine dönüp sözü yeniden bularak yazmalı."s.47
    "İşi rutine bindirdikçe, cafcaflı cümleleri sabun köpüğü konular üzerine maharetle döşedikçe, insanların görmek, duymak istemedikleri büyük konulardan, gerçek insanlık hallerinden uzaklaştıkça daha çok sattım. Hep sermayeden yedim, içimi tükettim: aşkı, inancı, umudu, insanı... sözcüklerden gerçek söze götüren iç zenginliğinin tümünü. İçin tükenince söz de tükendi. Oysa bir tek söz kalmıştı elimde. Şimdi bomboşum."s.156

    Elif; fareler üzerinde deneyler yapan, Nobel hayalleri kuran, Ömer'in eşi, Deniz'in annesi, başarılı ve hırslı bir bilim kadını. Hakkında bir şeyler yazma konusunda en zorlandığım, bana en uzak olan karakter. Sanırım hırsından, şefkatten yoksun olmasından dolayı pek sevemedim kendisini.

    Deniz; Anne ve babasının beklentilerini karşılayamadığı için kendisini yetersiz ve değersiz hisseden/hissettirilen, teslimiyet içinde olan ancak buna rağmen tutunamayan bir yaşam kaçağı: "Kendilerince doğru değerler uğruna; bilim için, devrim için, barış için, her neyse o değerler, onlar için feda edilmiş bir evlat yitik sayılmıyordu. Oysa ben yitik oğulum gözlerinde ve yüreklerinde."s.86.

    Mahmut; örgütten, dağdan, devletten kaçan, yolu ve gönlü töreden kaçan Zelal ile kesişen bir kaçak/terörist/gerilla...

    Jiyan; eczacı, kanaat önderi denilebilecek kadar saygı duyulan ve sevilen, eşini faili meçhul bir cinayette kaybeden sıradışı, güçlü ve yöresinde etkili bir kadın.(Bana gerçeğe en uzak gelen karakterdir kendisi)

    Dili akıcı, anlaşılır ve yalın olduğu için bir çırpıda bitirebileceğiniz bir kitap. Ancak edebî anlatımlı metinleri seven biriyseniz bu açıdan sizi tatmin etmeme ihtimali var.

    Kitabın bana düşündürdüklerine hissettirdiklerine gelecek olursam dünyanın herhangi bir köşesinin güvenli olmaması konusunda ben de aynı fikirdeyim. Kaçmak, kafamızı kuma gömmek çözüm değil. Risk, tehlike nerede olursanız olun, dünyanın her köşesinde mevcut. Kaçıp bir yerlere sığınmak ne yazık ki dünyadaki kötülüklerden bizi koruyamaz.

    Doğu sorunu ya da terör olayına gelecek olursak ki kitaptaki asıl mesele de bu zaten; yazarın her kesimden insanın görüşünü yansıtma konusunda başarılı olduğunu daha doğrusu böyle bir amacının olduğunu düşünmüyorum. Terör olayının öncelikli mağdurları tabi ki terörle iç içe yaşayan, doğrudan etkilenen bölge insanlarıdır. Ancak şehit ve gazi yakınlarının azımsanmayacak bir kesim ve şehit yakınlarının da hislerine yer verilmesi kitabı daha güzel kılabilir miydi, diye kendime sormadan da edemiyorum. Sadece bir yerde askerlerini operasyonda kaybetmiş olan bir komutanın öfkesine yer veriliyor ancak bu da yeterli değil. Keşke şehit yakınlarının düşüncelerini, hislerini de yansıtabilecek bir karakter de kitaba dahil edilebilseydi diyorum. Peki benim bu dileğimin gerçekleşmesi mümkün müydü? Sanırım mümkün değildi. Çünkü kitaba baktığım zaman asıl amacın toplumun büyük kesiminin dışında kalan, ötekileşen ya da ötekileştirilenle empati kurmayı öncelikle hedeflediğini düşünüyorum. Bu sebepten kitaba getirilebilecek tek eleştiri olsa olsa milliyetçi/muhafazakar insanların olaylara bakış açısına yer verilmemesi olabilir.

    Sonuç olarak kitabın çok önemli ve değerli olduğunu düşünüyorum. Ancak birbirimizi anlarsak, anlamaya çalışır, her şeyi konuşabilirsek problemlerimizi çözebiliriz. Sevmediğimiz, nefret ettiğimiz insanların bile düşüncelerini duyabilmeliyiz ki yaratıcı ve yapıcı çözümler bulabilelim.

    Son olarak kitap önerisi için UmAy'a teşekkür ederim. Yazar ve kitap ile tanışmama vesile olduğu için minnettarım. Gönül isterdi ki beraber, senkronize okuyabilelim.

    Keyifli okumalar dilerim..
  • 1014 syf.
    ·32 günde·Beğendi·7/10
    Kitaba İlk başladığımda çok yavaş ilerliyordu, bi an bitiremeyeceğimi sanmıştım (çoğu kitaba başladığımda böyle olur) ancak çevremdekiler kitabın güzel olduğunu söyleyince devam etmekte direttim. Kitabı elime alıp 10 dk sonra bırakmak o kitaptan aldığım zevki azaltıyor ve hikayeye tutunmamı zorlaştırıyordu bu kitabı okurken bunu farkettim ve biraz daha uzun süre okumaya çalıştım yani bi oturuşta 30 dk aralıksız okudum. Böylelikle hikaye kafamda oturdu ve gerçekten etkileyici olmaya başladı. Dostoyevski' nin güzel bir anlatımı var kişinin ruh halini anlatışı gerçekçi kitapta çok boş betimlemeler yok karakter sayısı fazla olduğu için hikaye sıkıcı olmuyor ve boşluklar doluyor.

    +içerik+

    Kitabı özetleyen bir alıntı yapacağım. Sividligaylov'un Dunya'ya söylediği bu söz sanki bütün hikayeyi toparlayan, kafamda oturtan ve bu adamın derdi ne ya? sorusuna cevap veren bir cümle. Yazar bunu anlayabileyim diye bu cümleyi kurmuş gibime geldi.
    " Ağabeyinizin kendine göre değişik bir mizacı var. Gururlu, tahsil görmüş ve kabiliyetli. Ayrıca sıkıntı içinde hayat sürüyor. Tabii annesi ve kardeşinin durumları da ortada. Bütün bunlar onu değişik bir kompleks içinde yaşatıyor ve yeni bir hayatın özlemini duyuyor. Kendini bir lider ve kahraman gibi görüyor. Toplumda bir değişiklik yapmak isteyen bu psikoloji içinde de cinayeti işliyor. İşte bunun en güzel izahı böyle. " (toplumda bir değişiklik yapmak isterken saçmalamak adlı çalışma. Ve dün izlediğim 'Joker' filmindeki Joker'in de aynı kafayla milleti öldürmesiyle çok benzeyen olay. Adam sisteme karşı, zenginlere karşı hakkını yiyen herkese karşı ama düzen, adalet yanlış yapan kişileri kurşuna dizmekle yani 'bir çılgının' kurşuna dizmesiyle olacak iş mi? Sanırım bu yanılgıya bazen herkes düşer.) İşte bu cümle aslında benim sayfalardır aklımda gezen ama toparlayamadığım cümle ve Dostoyevski de bunu tahmin etmiş ve özetlemiş. Zaten uzunca bi süre kendini suçlu bulamaması da onun gururundan kaynaklanıyordu. Bana kalırsa Raskolnikov'un bu cinayeti işlemesi çok ince bir çizgiydi. Yani aslında kendi içinde dürüst ve adaletli, bunu yapmayı planlamayacak birisiydi. Ve genel olarak kitaptan çıkardığım şey her iyi biraz kötü her kötü biraz iyi. Ying - yang.
  • "Sümer'de yeraltındaki ölülerin ruhları için yiyecek ve kurbanlar sunulmazsa, onlar yeryüzüne çıkarak insanlara rahatsızlık veriyorlar. Ölenlerin arkasından çok fazla ağlayıp sızlanmak onları sıkıyor. İslamiyette de ölüler için yapılan dualar, kurbanlar bu inanışın bir devamı."

    Okuyucu notu: Sığ bir bakış açısı. Yazar Toplumun yaptığını Kuran'a mal ediyor.

    Yapılan:Ölünün arkasından Yasin okumak.
    Gerçek:Diri olanı uyarsın ve inkârcılar üzerine söz hak olsun diye indirilmiştir. (Yasin,70)
    Yasin'in altını çizelim.
  • 84 syf.
    ·2 günde·Beğendi·10/10
    Kalbim acıdı, dizeler bulanık göründü gözlerime..
    Öncelikle kitabın giriş kısmında Yazarın eşine ait bir söz var onunla başlamak istiyorum incelemeye.

    "Babanız içerde şiir yazıyor diye
    çocuklarımı sessiz ağlattım ben."
    (Hatice Erbaş)

    Bu söz yazara, eşi vefat ettikten sonra bir yakını tarafından aktarılmış. Yazar bu söz hakkında şunu söylüyor: Beni darmadağın etti. Bu iki dize benim odada yazdığım tüm şiirlere bedeldir.
    "Yaşıyoruz Sessizce" ismi kadar bu kitaba yakışacak başka isim düşünemiyorum. Çünkü yazar eşinin hastalık süreci başlangıcında ve devamında yazdığı şiirlerde ne kadar aşk dolu ne kadar zarif ve Ömür Hanım olmadan ne kadar yaşanamayacağını anlatmış. 45 yıl evlilik hayatının izlerini işlemiş şiirlerine. Tek bir kadın sevmiş ve sevmeye devam etmiş mezar taşında bile. O şiir yazmak için bir kadından başka bir kadına yönelmenin gerekli olmadığını, duygular içtense sevilen insanın nefes almaması bu duyguları azaltmayacağını hatta körüklenen közler gibi sürekli yenileceğini göstermiş. Bazı kısımlarda gözyaşı dökmeden geçemiyor insan, teşekkürler bu duyguları yaşattığın için güzel insan..
    Son olarak kitap hakkında bilgi edinmek için linkteki videoda 15.47 dk dan itibaren izleyebilirsiniz şairin kendi dilinden.. İyi okumalar
    https://youtu.be/uASiGVYZBOs
  • 192 syf.
    Bir kitabı daha bitirmiş olmanın mutluluğu.Rus edebiyatı her zaman ilgimi çekmiştir.Hiç şüphesiz Dostoyevski mutlaka okunması gereken yazarlardan biri. Daha evvel radyo tiyatrosunda "Suç ve Ceza" eserini dinleyip hayran kalmıştım.Bir de esere radyo tiyatrosu güzelliği eklenince tadından yenmez olmuştu.Bu kitabında, beni en etkileyen söz ise "Etrafınıza şöyle bir göz gezdiriniz! Gerçek hayat denilen şeyin ne olduğunu, nerede olduğunu bilmiyoruz bile! Kitaplarımızı, hayallerimizi elimizden alsalar, öylece ortada kalakalacağız." oldu . Kitapları kimse elimizden almasın..Oturduğumuz yerden başka dünyalara gitmenin yegane yoludur kitaplar.Kitap iki bölümden oluşuyor.ilk bölümü daha çok ruhsal bir hesaplaşma ve iç döküş.Sakin kafayla okunması gerekiyor.ikinci bölümde ise yazar sizi bir olaya sürüklüyor...