• 296 syf.
    İnceleme klişelerinden olan, "yazarın okuduğum ilk kitabıydı, çok güzeldi." gibi cümleler ile laf kalabalığı yapmak yerine, "yazarın başka bir kitabına başlamak istiyorum hemen" gibi lezzetine doyum olmayan özgünlüğe değinmek isterim.

    Bir Oktay Sinanoğlu havası var yazarda. "Türkçe giderse Türkiye gider. Yabancı dille eğitim ile Türkiye gider" der gibi, diğer yazarların aksine,kullandığı yabancı (Latince vb) kelimeleri parantez içinde kullanmış.


    Kitap üç bölümden oluşuyor
    1) Biz-edair
    2) Bilim-e ve İnanca dair
    3)Kaosa dair


    Kitapta ilk olarak, yabancı dil öğrenimine değiniyor, bize dair.Türkiye'de uygulanan sistemin kısırlığına ve hatalarına ayna tutuyor.İlk önce konuşma, diyalog değil de, dil bilgisi öğretildiğinin verimsizliğini, dil kurslarına yatırılan paraların kara deliklerin dibinde olduğunu söylüyor veya ima ediyor (:

    Sonra yaygın hastalık toplumsal Afaziye değiniyor.
    Afazi: "Söz yitimi (aphasia/afazi: Latince;a-olumsuzluk eki; phasis: konuşma)", insan beyninin "lisan" dediğimiz iletişim becerisinin beyindeki bazı sorunlara bağlı olarak ortaya çıkan bozukluklarını
    tanımlamakta kullanılan genel bir terimdir.

    Bunun toplumsal versiyonunu ise, fiziksel bir rahatsızlığa, yaralanmaya veya hasara bağlı
    olmayan, organik açıdan tamamen sağlıklı beyinlerde de görülebilen ve nispeten yeni tanımlanmaya başlanan bir söz yitimi tipidir. Bu hastalar,
    söylenenleri söylendiği biçimde anlamazlar.Agizdan çıkanı formüle edemezler. Söylemek istediklerini, istedikleri gibi söylemedikleri bir duruma düşerler.


    Şu örnekle özetliyor, yazar, "Kimine göre insanları herhangi bir kıstasla ayırmaksızın vatan ve
    vatandaşlık bağlamında öncelikli görmek milliyetçilikken, kimine göre bu terim sadece belli bir kafatası çapına sahip insanların yaşadığı topluluğu ve bu topluluğun paylaştığı coğrafi alanı sevmek
    anlamında kullanılabiliyor. Kimine göre başını örtmek "gericilik" iken, kimine göre baştaki bezle uğraşmak "gericilik" olarak nitelendirilebiliyor. Biri kendi görüşünü "tek çağdaş yaklaşım" olarak sunarken, bir diğeri ise onu "çağdışılık" ile suçlayabiliyor ..."


    AŞKIN BEYNİ KÖRDÜR

    Yazar bir diğer hastalık olan aşkın bilimsel yönüne değinmiş. İlk görüşte aşka inandırdı beni verdiği formüllerle. Etken olarak ilk görüntü, ardından ter bezlerinin yaydığı "kokusuz" koku birey üzerinde etkili oluyor. Bu duygu durumunda, Aşık bir beyinde, akılcı ve eleştirel düşünmeyle ilgili ön beyin bölgeleri büyük oranda devreden çıkıyor ve bu durumda verilen kararlar tamamen duygusal nitelik taşıyor(mus).



    KENDİMİZ OLMA SAVAŞI

    Çeşitli çıkar ve menfaatlerin kuklası olmuş ideolojilere beyinini kiraya vermiş olmak, kendimize yaptığımız en büyük ihanettir, diye düşünürüm hep.
    Allah'in vermiş olduğu aklı terk etmek, emanete hıyanettir. Kendisine saygısı olan kişi, kendi aklını kullanır, düşünür, sorgular. Bu noktada, hayattan tat, verim alır. Öyle ki,"öğrenmeyi, okumayı, araştırmayı, sorgulamayı başkasına bırakmayıp entelektüel hayatımızın iplerini elimize alabilirsek, kişisel zeminde -yani bizzat kendimizde- yapabileceğimiz küçücük değişiklikler bile hayret verici sonuçlar doğurabilir."

    MATERYALİST MÜSLÜMAN MI, MÜSLÜMAN MATERYALİST Mİ? :/

    Başlık saçma mı duruyor? Hmmm sanırım yazar hakkında olan önyargım kitabı okuduktan sarsıldı, hatta yıkıldı, diyebilirim. Bu başlık da o durumun akisi. (:

    Evrim teorisini kabul eden darwinist Sinan!
    Böyle bilir böyle kabul ederdim. Biyolog sürü zihniyetine sahip bir sapkın diye düşünürdüm kendi içimde. Sakın için fesat falan demeyin, beyin bazen istemsizce düşünce üretir. Halk dilinde vesvese mi deniyor bilmiyorum, işte ondan. (:

    Her neyse, Sinan hoca çok güzel ifade etmiş kendini.
    Her canlının bir oluşum süreci olduğuna dikkat çekmiş. Atalarımız maymun gibi bir ifade yok. Hatta basit bi örnekle, bir insanın oluşma sürecini, milyarlarca insan arasından anne ve babasının birbirini bulup evlenmesi ardından hamilelik olayında geçen dokuz aylık sürec. Hem zaten, Kur'an-ı Kerim' de "kün fe yekun (Ol der ve o da olur)" ifadesinde 
    "Hemen olur" gibi bir mana yoktur. Bu kainatta "oluş", yani "yaratılış", bir sürece bağlanmış, fizik kanunlarına tabi kılınmıştır. Bu süreç, sadece zamana bağlı biz yaratıkları bağlar; zamanı yaratan için böyle bir "bekleme" zorunluluğundan bahsetmek abestir.


    SORMUŞLAR...

    Madem bütün canlılar evrim geçirdi, bugün neden evrim göremiyoruz?

    Evrim, eğer jeolojik kayıtların doğru olduğunu kabul ediyorsak,
    milyarlarca yıldır devam eden bir süreçtir. Çok yavaş ilerlemektedir ve birkaç yıllık hayatımızda gözlenebilir bir olay değildir. Canlılar bugün de çarpıcı bir hızda değişir ama "bir canlının bir başka
    canlıya dönüşmesi" anlamında anlaşılan makro evrim, eğer var olduysa bile, insanlığın bugüne kadar olan toplam macerasıyla bile izlenebilir bir süreç değildir.
    Tekrarlayalım: Bir "evrim" vardır. Fakat bu evrim (gerçek yaratılış öyküsü), Darwin'in Evrim Kuramı'na tıpatıp uymak zorunda değildir. Hala nasıl olduğunu bilmiyoruz. İlk hücrenin nasıl ortaya çıktığına dair hiçbir açıklamamız yok. Dolayısıyla, bilimin bu konuda söyleyebilecek çok fazla bir sözü yok. Ama aynı şey "kütle-çekim" meselesi için de geçerlidir. Halen boşluktaki cisimlerin birbirini "neden" çektiğini bilmiyoruz. Ama böyle bir çekim var ve bunu
    görebiliyoruz. Nedenini, nasılını bilmememiz, onu reddetmemizi gerektirmiyor. Dolayısıyla, "canlıların birbirine bu kadar benzediği bir dünyada, sırf mekanizması bilinmiyor diye ortak yaratılışı inkar etmek" akılla bağdaşır bir durum değildir.


    İslam kaynaklarında bütün canlıların ayrı ayrı yaratıldığı açıkça belirtiliyor. Siz neye dayanarak hem Müslüman hem de evrimciyim diyorsunuz?

    Öncelikle "Evrimciyim" diye bir şey söylediğim vaki değildir, bu benim mesleğim değil. Ayrıca evrimci diye bir şey de yok, evrim biyoloğu falan var belki.
    İkinci olarak, canlıların ayrı yaratıldığı nerede belirtiliyor? Kur'an-ı Kerim'de bu yönde hükümler olması bir yana, tam aksi yönde ("Bütün" canlıların sudan yaratılması, hepimizin "tek bir" nefisten yaratılması, bitki gibi yerden bitirme, bir damla sudan yaratma vs. gibi ifadelerle) birçok beyanat bulunur. Lütfen, Kur'an'ı "ezberletilmiş dublajlarla" seslendirmeyi bırakın ve açıp okuyun. Çünkü o,
    size de inmiş bir uyarıdır ...

    (İslam'la evrimin ters düşmediğini savunmak) jön-İslamcılıktır; hatta o da değil, yeni bir din yaratma çabasıdır. Şimdiye kadar çamur atmaya çalışmışlar, becerememişler,"Biz en iyisi mayasını bozalım" durumudur, bilinçli ya da değil ... Din sahibinindir, koruyacak olan da O'dur.

    Burada sadece şu ayeti söyler ve çekilirim: "Ne zaman onlara: 'Allah'in indirdiklerine uyun' denilse, onlar: 'Hayir, biz, atalanmızı üzerinde
    bulduğumuz şeye (geleneğe) uyariz' derler. (Peki) Ya atalarinin aklı
    bir şeye ermez ve doğru yolu da bulamamış idiyseler?" (Bakara, 170)

    Vesselam..
  • Viktor E. Frankl "in İnsanın Anlam Arayışı Kitabından:

    Ama gözyaşlarından utanmamız gerekmiyordu, çünkü gözyaşları, bir insanın cesaretlerinin en büyüğüne, acı çekme cesaretine sahip olduğuna tanıklık ediyordu.

    ... insanı en çok yaralayan şey (ki bu hem yetişkinler hem de cezalandırılan çocuklar için geçerlidir) fiziksel acı değil, haksızlığın, mantıksızlığın verdiği ruhsal ıstıraptır.

    Eğer acıdan kaçınılabiliyorsa, yapılacak anlamlı şey nedenini ortadan kaldırmaktır, çünkü gereksiz yere acı çekmek, kahramanca değil, mazoşistçe bir durumdur.

    Frankl, Nietzsche'nin şu sözünü anmayı çok seviyor: "Yaşamak için bir neden'i olan kişi, hemen her nasıl'a dayanabilir."

    "Aklınızı kaybetmenize neden olacak şeyler vardır ya da kaybedecek aklınız yoktur." Anormal bir duruma gösterilen anormal bir tepki normal bir davranıştır.

    Aramızda tıp mesleğinden olanların ilk öğrendiği şey buydu: "Kitaplar yalan söylüyor!" İnsanın, şu kadar saat uyumaksızın yaşayamayacağı söylenirdi. Kesinlikle yanlış! Kesinlikle yapamayacağım şeyler olduğuna inanırdım: Şunsuz uyuyamam ya da şununla veya bununla yaşayamam. Auschwitz kampındaki ilk gece yattığımız yataklar, ranzalar halinde düzenlenmişti, İki-iki buçuk metre kadar olan her bir ranzada, kuru tahtanın üzerinde dokuz kişi yatmıştık. Her dokuz kişi için iki battaniye verilmişti Elbette sıkışıklıktan ötürü sırt sırta, üst üste yatıyorduk, bu da acı soğuk nedeniyle avantajlı bir durumdu. kafalarımızı neredeyse çıkık hale gelen kollarımızın üzerine dayamak zorundaydık. Yine de uykumuz gelmiş ve birkaç saatliğine acıları alıp götürmüştü.
    Nelere dayanabileceğimize ilişkin birkaç benzer sürprizden daha söz etmek isterim: Dişlerimize bakma olanağımız yoktu, yine de buna ve ağır vitamin eksikliğine rağmen, diş etlerimiz her zamankinden çok daha sağlıklıydı. Aynı gömleği, ta ki gömlek görünümünü tamamen yitirene kadar, altı ay giyiyorduk. Su borularının donması nedeniyle günlerce yıkanamamamıza rağmen, toprakta çalışmaktan kirli ellerimizin üzerinde oluşan yara ve sıyrıklar (soğuk ısırması olmadığı sürece) iltihap kapmıyordu. Ya da örneğin yan odadaki en hafif bir gürültüyle uyanacak kadar uykusu hafif olan birisi, kulağının dibinde gürültüyle horlayan bir yoldaşa yaslanıp deliksiz bir uyku çekebiliyordu.
    Şimdi bize, insanı kabaca her şeye alışabilen bir varlık olarak tanımlayan Dostoyevski’nin sözlerinin doğru olup olmadığı sorulacak olursa, cevabımız, “Evet, insan her şeye alışabilir, ama nasıl olduğunu bize sormayın,” olacaktır. Psikolojik araştırmalarımız henüz oraya gelmedi; biz tutsaklar da o noktaya ulaşmış değildik. Henüz ruhsal tepkimizin ilk evresindeydik.

    İnsanın temel uğraşı haz almak ya da acıdan kaçınmak değil, yaşamında bir anlam bulmaktır.

    "Kişi, yaşamın anlamını veya değerini
    sorguladığı an, hastadır."
    Ama ben, yaşamın anlaminı merak
    eden bir insanın, ruh hastalığını dişa vurmaktan çok, insanlığını kanitladığına inaniyorum. Yaşamda anlam arayışina yönelmek
    için nevrotik olması gerekmez, ama gerçekten de insan olmasi gerekir. Ne olursa olsun, daha önce de belirttiğim gibi anlam arayışi insan olmanın ayırdedici bir özelliğidir. Başka hiçbir
    hayvan, hatta Konrad Lorenz'in kazları bile, yaşamda anlam olup olmadığını merak bile etmez.

    Bir insanın acı çekmesi, boş bir odadaki gazın davranışına benzer. Boş bir odaya belli miktarda gaz verildiği zaman, oda ne kadar büyük olursa olsun, gaz odanın tamamına yayılır. Dolayısıyla insanın çektiği acının "büyüklüğü" kesinlikle görecelidir.

    Bitirilecek ne kadar çok acı var.

    insanın çektiği acının “büyüklüğü” kesinlikle görecelidir.

    Ama anlamlı olan sadece yaratıcılık ya da zevk değildir. Eğer yaşamda gerçekten bir anlam varsa, acıda da bir anlam olmalıdır. Acı da yaşamın kader ve ölüm kadar silinmez bir parçasıdır. Acı ve ölüm olmaksızın, insan yaşamı tamamlanmış olmaz.
    Bir insanın kendi kaderini ve içerdiği olanca acıyı kabul ediş yolu, kendi davasını seçiş yolu, ona, en ağır koşullar altında bile, yaşamına daha derin bir anlam katma fırsatı verir. Yaşam, yiğitçe, onurlu ve özgecil olabilir. Ya da bu şiddetli kendini koruma kavgasında kişi, kendi insan onurunu unutup bir hayvan düzeyine inebilir. Burada, insanın, zor bir durumun sunduğu ahlâki değerlere ulaşma fırsatlarından yararlanma ya da vazgeçme arasındaki seçimi yatmaktadır. Bu da, o insanın acılarına değip değmediğini belirler.
    Bu varsayımların, dünyalık ve gerçek yaşamdan çok uzak olduğunu. Ancak az sayıda insanın böylesine yüksek ahlâki standartlara ulaşma yetisine sahip olduğu doğrudur. Onca tutukludan sadece birkaçı içsel özgürlüklerim tamamen koruyabilmiş acılarının sağladığı değerlere ulaşabilmiştir, ama bu türden bir örnek bile, insanın içsel gücünün, onu dışsal kaderinin üstüne çıkarabileceğini kanıtlamaya yeterlidir. Bu insanlar sadece toplama kamplarında görülmez. İnsan, kendi acılan yoluyla bir şeye ulaşma şansıyla birlikte, her yerde kaderle karşı karşıyadır.

    İntihar düşüncesi, kısa bir süreyle de olsa, hemen herkesin kafasını kurcalıyordu.

    Psikiyatride "af yanılsaması" denilen bir durum vardır. İdama mahkum edilen bir insan, infazından hemen önce, son dakikada affedilebileceği yanılsamasına kapılır.

    Yaşamın anlamına ilişkin sorular, genel ifadelerle yanıtlanamaz. Tıpkı yaşamdaki işlerin son derece gerçek ve somut oluşu gibi, “yaşam” da bulanık bir şey değil, son derece gerçek, son derece somut bir şey anlamına gelir. Bunlar, her bireyde farklı ve eşsiz olan kaderi oluşturur. Hiçbir insan ve hiçbir kader, bir başka insanla ya da kaderle kıyaslanamaz.

    Çünkü yaşamın anlamı insandan insana, günden güne, saatten saate farklılık gösterir.

    İnsan seçim yapmak zorundadır.

    Çünkü yaşamın anlamı insandan insana, günden güne, saatten saate farklılık gösterir.

    Dünya kötü bir durumda ve her birimiz elinden geleni yapmadığı sürece her şey daha da kötüye gidecek.

    "Ama üstünlük, gerektiği takdirde acı çekmesini bilmektir."

    Yaşamak acı çekmektir, yaşamı sürdürmek, çekilen bu acıda bir anlam bulmaktadır.
    Eğer yaşamda bir amaç varsa, acıda ve ölümde de bir amaç olmalıdır.
    Ama hiçkimse, bir başkasına bu amacın ne olduğunu söyleyemez. Herkes bunu kendi başına bulmak ve bulduğu yanıtın öngördüğü sorumluluğu üstlenmek zorundadır.

    En küçük bir merhamet karşısında bile minnet duyuyorduk.

    Yaşamak acı çekmektir; yaşamı sürdürmek, çeki­len bu acıda bir anlam bulmaktadır.

    İnsanlar araçlara sahip, ama amaçları yok.

    Anlam mantıktan derindir.

    Yaşamın en samimi tanıkları... gözyaşları...
    Ama gözyaşlarından utanmamız gerekmiyordu...

    Sevgi, sevilen insanın fiziksel varlığının çok çok ötesine geçer. Sevgi en derin anlamını, kişinin tinsel varlığında, iç benliğine bulur.


    Ruhunu ve bedenini kanatırcasına kazıyarak öğrenmek.
    ... dünyada, kişinin en kötü şartlarda bile yaşamını sürdürmesine, yaşamında bir anlam olduğu bilgisi kadar etkili bir şekilde yardımcı olan başka hiçbir şey yoktur.

    henüz bu dünyaya ait değildik.

    birbirimize,”bu fazla yaşamaz...” ya da “sıra bunda...” diye fısıldıyor ve akşamları günlük bit ayıklayışımız sırasında,kendi çıplak bedenlerimizi görerek,şöyle düşünüyorduk:işte bu vücut,benim vücudum,bir cesetten başka bir şey değil.

    "Hayat benim için bir cehennemdi."


    Varoluşsal boşluk temel olarak kendini can sıkıntısı durumunda dışavurur. İnsanlığın, bunaltı ve can sıkıntısından oluşan iki uç arasında sonsuza kadar mekik dokumaya mahkûm olduğunu söyleyen Schopenhauer’i anlayabiliriz.

    ... dünya kötü bir durumda ve her birimiz elinden geleni yapmadığı sürece her şey daha da kötüye gidecek. Bu nedenle uyanık olalım; iki anlamda uyanık olalım: Auschwitz’den bu yana insanın ne yapabileceğini biliyoruz. Hiroşima’dan bu yana da neyin tehlikede olduğunu biliyoruz.


    ... çok büyük bir atmosfer basıncı altında bulunduğu dalgıç hücresinden birdenbire ayrılması halinde, dalgıcın fiziksel sağlığının tehlikeye girmesi gibi, ruhsal baskıdan birdenbire kurtulan bir insanın, ahlâki ve ruhsal sağlığı da hasar görebilir.

    İnsan sonlu bir varlıktır ve özgürlüğü sınırlıdır. Bu, koşullardan özgürlük değil, koşullara yönelik bir tavır alabilme özgürlüğüdür.

    Ne kadar küçük ya da büyük olursa olsun, acı da İnsan ruhuna ve bilincine tamamen yayılır. Dolayısıyla insanın çektiği acının
    " büyüklüğü " kesinlikle görecelidir.

    "Kimsenin ahlaki sorunlara kafa yormaya ne zamanı ne de arzusu vardı."

    Eğer acıdan kaçınılabiliyorsa, yapılacak anlamlı şey nedenini ortadan kaldırmaktır, çünkü gereksiz vere acı çekmek, kahramanca değil, mazoşistçe bir tutumdur öte yandan eğer kişi acı çekmesine neden olan durumu değiştiremiyorsa , buna karşın tutumunu belirleyebilir.

    Hiçbir insan ve hiçbir kader ,bir başka insanla ya da kaderle kı yas la na maz ...

    Beni öldürmeyen şey, beni daha güçlü kılar.

    Acının sınırı yoktur.
    Yıllar boyunca olası her türlü acının mutlak sınıra ulaştığını düşünen bir insan, şimdi acının sınırı olmadığını ve daha çok, daha yoğun acılar çekebileceğini anlıyordu.

    lnsanın gerçekte ihtiyaç duyduğu şey, gerilimsiz bir durum değil, daha çok, uğruna çaba göstermeye değer bir hedef, özgürce seçilen bir amaç için uğraşmak ve mücadele etmektir.

    Yaşamı anlamlı ve amaçlı kılan şey de, insanın elinden alınamayan işte bu ruhsal (tinsel) özgürlüktür.

    “psikiyatrist olarak bizler bile bir insanın örneğin bir tımarhaneye kapatmak gibi anormal bir duruma yönelik tepkilerinin,normalliğin derecesiyle orantıladığımız zaman anormal olmasını bekleriz.”

    Peki bir insan anlam bulmaya nasıl başlar? Charlotte Bühler'in ifade ettiği gibi: "Yapabileceğimiz tek şey, nihai olarak insan yaşamının ne olduğuna ilişkin sorularının yanıtlarını bulmuş gibi görünen insanlarla, bulamayan insanların yaşamlarını araştırmaktır."

    Mutluluğun kendiliğinden olması gerekir, aynı şey başarı için de geçerlidir.
    elinden alınamayan işte bu ruhsal (tinsel) özgürlüktür.

    Logoterapiye göre yaşamın anlamını üç farklı yoldan keşfedebiliriz: 1. Bir eser yaratarak veya bir iş başararak, 2. Bir şey yaşayarak ya da bir insanla etkileşerek 3. Kaçınılmaz acıya yönelik bir tavır geliştirerek

    Bir insanın, yaşamın yaşamaya değer oluşuna ilişkin kaygısı, hatta umutsuzluğu, varoluşsal bir bunaltıdır. Ama kesinlikle bir ruh hastalığı değildir.
    Böyle bir şeyi ruh hastalığı terimiyle yorumlayan bir doktor, hastasının varoluşsal umutsuzluğunu uyuşturucu ilaçlar yığınının altına gömebilir. Bunun yerine onun görevi, varoluşsal gelişim ve gelişme krizi boyunca hastaya yol göstermektir.

    Kişinin, soyut bir “yaşamın anlamı” arayışına girmemesi gerekir. Herkesin yaşamında özel bir mesleği veya uğruna çaba harcanacak bir misyonu, yerine getirilmeyi bekleyen somut bir görevi vardır. Ne onun yeri değiştirilebilir ne de yaşam tekrarlanabilir.

    “Dünyadaki hiçbir güç yaşadığın şeyi elinden alamaz”

    ... yaşamın anlamı, insandan insana ve an be an değişir. Bu nedenle yaşamın anlamını genel terimlerle tanımlamak olanaksızdır.

    ... yaşamın anlamı, insandan insana ve an be an değişir. Bu nedenle yaşamın anlamını genel terimlerle tanımlamak olanaksızdır.

    Kişinin, soyut bir “yaşamın anlamı” arayışına girmemesi gerekir. Herkesin yaşamında özel bir mesleği veya uğruna çaba harcanacak bir misyonu, yerine getirilmeyi bekleyen somut bir görevi vardır. Ne onun yeri değiştirilebilir ne de yaşam tekrarlanabilir.

    Yaşamak acı çekmektir, yaşamı sürdürmek, çekilen bu acıda bir anlam bulmaktadır. Eğer yaşamda bir amaç varsa, acıda ve ölümde de bir amaç olmalıdır. Ama hiç kimse bir başkasına bu amacın ne olduğunu söyleyemez. Herkes bunu kendi başına bulmak ve bulduğu yanıtın öngördüğü sorumluluğu üstlenmek zorundadır.

    her şey bir şekilde anlamsızlaşıyordu.

    "Başarıyı amaçlamayın. Bunu ne kadar amaç haline getirip bir hedefe dönüştürürseniz, kaçırma olasılığınız da o kadar artar. Çünkü mutluluk gibi başarının da peşinden koşamazsınız; kendisi ortaya çıkmalı, kendisi oluşmalı.

    Yaşamak acı çekmektir; yaşamı sürdürmek, çekilen bu acıda bir anlam bulmaktadır. Eğer yaşamda bir amaç varsa, acıda ve ölümde de bir amaç olmalıdır.

    O ana kadar çok iyi öğrendiğim tek şeyi biliyordum: Sevgi, sevilen insanın fiziksel varlığının çok çok ötesine geçer. Sevilen kişinin gerçekte orada olup olmaması, yaşayıp yaşamaması, bir anlamda önemli olmaktan çıkıyor.

    Eğer yaşamda gerçek bir anlam varsa, acıda da bir anlam olmalıdır. Acı ve ölüm olmaksızın, insan yaşamı tamamlanmış olmaz.

    Dinsel inancın derinliği ve gücü,
    sık sık, yeni gelenleri şaşırtıyor ve derinden etkiliyordu.

    Fotoğraftaki insanlar hiç de o kadar mutsuz olmayabilirdi.

    O ana kadar çok iyi öğrendiğim tek şeyi biliyordum: Sevgi, sevilen insanın fiziksel varlığının çok çok ötesine geçer. Sevilen kişinin gerçekte orada olup olmaması, yaşayıp yaşamaması, bir anlamda önemli olmaktan çıkıyor.

    Artık özgür oldukları için, özgürlüklerini saygısızca ve acımasızca kullanabileceklerini düşündüler.

    Latince *finis* kelimesinin iki anlamı vardır: Son ya da varış (finiş) ve ulaşılacak bir hedef. "Geçici varoluşu"nun sonunu görmeyen bir insan, yaşamdaki nihai bir hedefe yönelemiyordu.

    Geçmişteki hiçbir şey geri kazanılmaz bir şekilde kaybedilmemiş, her şey geri dönülmez bir şekilde kaydedilmiştir.

    Gelecekte bir hedef göremediği için kendini çöküşe bırakan bir insan, kendini geçmişe yönelik düşüncelere dalmış buluyordu.

    "Mizah, kendini koruma savaşında ruhun bir başka silahıydı."

    kafama bir düşünce saplandı: yaşamımda ilk kez, onca şair tarafından dile getirilen, onca düşünür tarafından nihai bilgelik olarak ortaya konan gerçeği gördüm. gerçek: insanın özleyebileceği nihai ve en yüksek hedef, sevgidir.

    Herkesin acısı kendine büyük...
    Ne kadar küçük ya da büyük olursa olsun, acı da insanın ruhuna ve bilincine tamamen yayılır. Dolayısıyla insanın çektiği acının “büyüklüğü" kesinlikle görecelidir.

    Nietzsche: "Yaşamak için bir nedeni olan kişi, hemen her 'nasıl' a katlanabilir."
    Viktor E. Frankl
    İnsanın Anlam Arayışı, Viktor E. Frankl

    İnsan varolmakla yetinmez, bunun yerine her zaman için varoluşunun kaderine, bir sonraki anda kendisinin ne olacağına karar verir.

    Boş bir odaya belli miktarda gaz verildiği zaman, oda ne kadar büyük olursa olsun, gaz odanın tamamına yayılır. Ne kadar küçük ya da büyük olursa olsun, acı da insanın ruhuna ve bilincine tamamen yayılır. Dolayısıyla insanın çektiği acının "büyüklüğü" kesinlikle görecelidir.

    Psikiyatride "af yanılsaması" denilen bir durum vardır. Idama mahkûm edilen bir insan, infazından hemen önce, son dakikada affedilebileceği yanılsamasına kapılır. Biz de umut kırıntılarına dört elle sarılmıştık ve sonuna kadar, çok kötü olmayacağına inanmıştık.

    Hiçbir insan ve hiçbir kader, bir başka insanla ya da kaderle kıyaslanamaz. Hiçbir durum kendini tekrarlamaz ve her bir durum farklı bir tepki gerektirir.

    “Gereksiz yere acı çekmek, kahramanca değil, mazoşistçe bir tutumdur.”

    "Bazen insanın sadece kendi kaderini kabul etmesi, kendi talihsizliğine katlanması gerekir."

    geçen günlerin ve saatlerin gerilim ve heyecanından sonra, barış için ettiğimiz dualar, insan sesinin alabileceği en coşkulu tonla yapılmıştı.

    Yaşam için değil, yaşama veda edercesine elimi sıktı.

    Bazı şeyler yaşanmadan anlaşılmaz.
    O olayları yaşamayanlar ise ne o zaman hissettiklerimizi ne de şimdi hissettiklerimizi anlayabilir.

    "Bazen insanın sadece kendi kaderini kabul etmesi, kendi talihsizliğine katlanması gerekir."

    Hiç uğruna ölmek istemiyordu. Hiçbirimiz bunu istemiyorduk.

    "Çelişik niyet " adı verilen logoterapi tekniği, korkunun korkulan şeyi yarattığı ve aşırı niyetin, arzulanan şeyi olanaksızlaştırdığı gerçeğine dayanmaktadır.
    Bir benzetme yapacak olursak, bir insanın acı çekmesi, boş bir odadaki gazın davranışına benzer. Boş bir odaya belli bir miktarda gaz verildiği zaman, oda ne kadar büyük olursa olsun, gaz odanın tamamına yayılır. Ne kadar küçük ya da büyük olursa olsun, acı da insanın ruhuna ve bilincine tamamen yayılır. Dolayısıyla insanın çektiği acının “büyüklüğü” kesinlikle görecelidir.

    Yaşam için değil, yaşama veda edercesine elimi sıktı.

    geçen günlerin ve saatlerin gerilim ve heyecanından sonra, barış için ettiğimiz dualar, insan sesinin alabileceği en coşkulu tonla yapılmıştı.

    Uykusuzluk sorununa uykuya direnme çağrısı...
    Uykusuzluk korkusu, uyumaya yönelik aşırı bir niyete yol açar. Bu da dönüp, kişinin uyumamasına neden olur. Bu korkunun üstesinden gelmesi için genellikle hastaya kendini uyumaya zorlamamasını, bunun yerine tam tersini denemesini, yani yatakta olabildiğince çok uyanık kalmaya çalışmasını öğütlerim.

    ...
    Yaşamdan ne beklediğimizin gerçekten önemli olmadığını ,asıl önemli olan şeyin yaşamın bizden ne beklediği olduğunu öğrenmemiz ve dahası UMUTSUZ İNSANLARA ÖĞRETMEMİZ gerekiyordu.

    Acı da yaşamın kader ve ölüm kadar silinmez bir parçasıdır. Acı ve ölüm olmaksızın, insan yaşamı tamamlamış olmaz.

    Psikiyatride 'af yanılsaması' denilen bir durum vardır. İdama mahkum edilen bir insan, infazdan hemen önce, son dakika affedilebileceği yanılsamasına kapılır.

    Hâlâ hayatta olanların umutlanmak için nedeni vardı. Sağlık, aile, mutluluk, mesleki yetenekler, talih, toplumdaki konum: Bütün bunlar tekrar kazanılabilecek yada eski durumuna getirilebilecek şeylerdi. Her şey bir yana, kemiklerimiz hâlâ yerindeydi. Yaşadığımız şeyler, gelecekte bizim için bir değer olabilirdi.

    "Her düşüp kalkışımın hesabını tuttun; gözyaşlarımı da şişene koy! Bunlar kitabında yok mu?
    Varoluşumuzun geçici olması, bunu kesinlikle anlamsız kılmaz, ama sorumluluklarımızı oluşturur.

    “ Bir insanın ruhsal durumuyla -cesareti ve umudu ya da bunların bulunmayışı- vücudun bağışıklık durumu arasında ne kadar yakın bir ilişki olduğunu bilenler , umut ve cesaretin birdenbire yitirilmesini öldürücü bir etkisi olabileceğini anlayacaktır. Arkadaşımın ölümünün nihai nedeni , beklediği özgürlüğün gelmemesi ve ağır bir hayal kırıklığı yaşamasıydı.”

    Acı soğuk ve rüzgar içimize işliyordu.

    Acı da yaşamın kader ve ölüm kadar silinmez bir parçasıdır.

    Bir insanın kendi kaderini ve içerdiği olanca acıyı kabul ediş yolu, kendi davasını seçiş yolu, ona, en ağır koşullar altında bile, yaşamına daha derin bir anlam katma fırsatı verir.

    Gereksiz yere acı çekmek, kahramanca değil, mazoşistçe bir tutumdur.

    Bir insanın kendi kaderini ve içerdiği olanca acıyı kabul ediş yolu, kendi davasını seçiş yolu, ona, en ağır koşullar altında bile, yaşamına daha derin bir anlam katma fırsatı verir.

    Acı soğuk ve rüzgar içimize işliyordu.

    En küçük bir kışkırtmada, bazen de hiçbir neden olmaksızın dayak fasılları yaşanıyordu.
    ...
    Bu tür durumlarda insanı en çok yaralayan şey (ki bu hem yetişkinler hem de cezalandırılan çocuklar için geçerlidir) fiziksel acı değil, haksızlığın, mantıksızlığın verdiği ruhsal ıstıraptır.

    "Her düşüp kalkışımın hesabını tuttun; gözyaşlarımı da şişene koy! Bunlar kitabında yok mu?
    Hâlâ hayatta olanların umutlanmak için nedeni vardı. Sağlık, aile, mutluluk, mesleki yetenekler, talih, toplumdaki konum: Bütün bunlar tekrar kazanılabilecek yada eski durumuna getirilebilecek şeylerdi. Her şey bir yana, kemiklerimiz hâlâ yerindeydi. Yaşadığımız şeyler, gelecekte bizim için bir değer olabilirdi.

    Frankl, Nietzsche’nin şu sözünü anmayı çok seviyor: “Yaşamak için bir
    nedeni olan kişi, hemen her nasıla dayanabilir."

    Ne olursa olsun, duşlardan gerçek su akıyordu.

    Hepimiz, kendimizi canlıdan çok bir ölü gibi hissediyorduk.

    Özgürlük, olumlu yanı sorumluluk olan olgunun tamamen negatif yanından başka bir şey değildir. Aslına bakılacak olursa, sorumluluk terimiyle yaşanmadığı sürece özgürlük, salt keyfiyet içinde yozlaşma tehlikesiyle karşı karşıyadır.

    Bazı otoritelere göre anlamlar ve değerler, “savunma mekanizmalarından, tepki oluşumlarından ve yüceltmelerden öte bir şey değildir.” Ama bana göre, ben, sadece “savunma mekanizmalarım” uğruna yaşamak istemeyeceğim gibi, sadece “tepki oluşumlarım” uğruna ölmeye de hazır değilim. Öte yandan insan, kendi idealleri ve değerleri için yaşayabilme, hatta ölme yetisine sahiptir.

    özgürlüğüne kavuşan tutukluların yaşadığı şeye,psikolojik açıdan “kişiliksizleşme” denilebilir.kelimenin tam anlamıyla eğlenme,hoşnut olma yeteneğimizi kaybetmiştik;bunu yavaş yavaş tekrar öğrenmemiz gerekecekti.

    Kuşkusuz, kalabalıktan uzak durmanın olası,hatta gerekli olduğu zamanlar da vardı.

    "Zengin bir entelektüel yaşama alışmış olan duyarlı insanlar daha çok acı çekmiş olabilirler(bu insanlar çoğunlukla hassas bir yapıya sahiptir), ancak iç özlerinin (benliklerinin) maruz kaldığı hasar daha az olmuştur. Bu insanlar çevrelerindeki dehşet verici dünyadan kopup, içsel zenginlikten ve tinsel özgürlükten oluşan bir dünyaya çekilebilmişlerdir."


    Acı duygusu ,net ve kesin bir tablo oluşturduğumuz an , a c ı olmaktan çıkar.

    Tutuklunun ruhsal tepkilerinin ikinci evresinde ortaya çıkan semptomlar, duygu yitimi, yani kişinin hissetmeyi göze alamadığı coşku ve duygularını köreltmesiydi ; bu da sonunda tutukluyu , her gün ve her saat karşı karşıya olduğu dayağa karşı duyarsızlaştıriyordu .Bu duyarsızlık yolu ile tutuklu , kendini kısa zamanda çok gerekli ve koruyucu bir kabukla kaplıyordu.

    İkinci defa yaşıyormuşçasına ve ilk kez şimdi yapmak üzere olduğumuz gibi hatalı hareket etmişçesine yaşayın.

    İnsan, kelimenin tam anlamıyla bir numara olup çıkıyordu; canlı veya ölü olmasının bir önemi yoktu; bir numaranın yaşamının kesinlikle hiçbir anlamı yoktu. Numaranın arkasında olan şey, yaşam, kader, tarih, söz konusu insanın adı, çok daha önemsizdi.

    Eğer yaşamda gerçekten anlam varsa, acıda da bir anlam olmalıdır. Acı da yaşamın kader ve ölüm kadar silinmez bir parçasıdır.

    Ama mutluluk aranmaz; ortaya çıkması gerekir. İnsanın “mutlu olmak” için bir nedeni olmalıdır. Bu neden bulunduktan sonra mutluluk otomatik olarak gelir

    İnsan, kendi idealleri ve değerleri için yaşayabilme, hatta ölme yetisine sahiptir.

    Tutuklunun ruhsal tepkilerinin ikinci evresinde ortaya çıkan semptomlar, duygu yitimi, yani kişinin hissetmeyi göze alamadığı coşku ve duygularını köreltmesiydi ; bu da sonunda tutukluyu , her gün ve her saat karşı karşıya olduğu dayağa karşı duyarsızlaştıriyordu .Bu duyarsızlık yolu ile tutuklu , kendini kısa zamanda çok gerekli ve koruyucu bir kabukla kaplıyordu.

    İnsanın özleyebileceği nihai ve en yüksek hedef, sevgidir. O anda, insan şiirinin ve insan düşünce ve inancının vermesi gereken gizin anlamım kavradım: İnsanın sevgiyle ve sevgi içinde kurtuluşu. Dünyada hiçbir şeyi kalmayan bir insanın, kısa bir an için de olsa, sevdiği insana ilişkin düşüncelerle ne kadar mutlu olabileceğini anladım.

    "Bütün bu acıların,çevremizdeki bunca ölümün bir anlamı var mı? Çünkü eğer yoksa hayatta kalmanın kesinlikle hiçbir anlamı yok!Çünkü anlamı böyle bir rastlantıya bağlı olan yaşam,nihai anlamda yaşanmaya değmez.

    Bazıları umutlarını hepten yitirmişti, ancak en can sıkıcı olanlar, uslanmaz iyimserlerdi.

    İkinci defa yaşıyormuşçasına ve ilk kez şimdi yapmak üzere olduğumuz gibi hatalı hareket etmişçesine yaşayın.
  • - " Üzerine düşündüğümüz olgu zihin ise, düşünce edimine başlamak için elimizde başka bir verinin olması zorunludur. Soru şudur: Bu veri ne olmalıdır? Söz konusu veri, mesela, “bir” olabilir mi? Düşünmenin başlangıç noktası ve bunun başka düzleme aktarılabilme özelliği göz önüne alındığında “bir” uygun bir veri gibi görünüyor. Çünkü sayı olarak bir, anlam düzleminde “var”ın karşılığına da denk düşüyor. Şimdiye kadar anlattıklarımız, gelişigüzel ele alınmış bir veri izlenimi uyandırmış olmasına karşın, aslında, ‘bir’ bilinçli bir tercihe dayanır. Çünkü ‘bir’, her şeyden önce, bir başlangıç noktasıdır. ‘Bir’i; 2, 3, 4, 5… takip eder. Ama varolan algı başka türlü işlemektedir. Mevcut algının mahiyetini anlayabilmek için sözgelimi 5’ten bire, hatta birin öncesine doğru makarayı geri saralım: 4, 3, 2, 1, 0… Daha da geriye gitmek istediğimizde sayıların önüne eksi işareti koymak gerekir. Fakat burada duralım ve sıfırın nereden geldiğini, neyi simgelediğini kavramaya çalışalım. Başlangıç noktası olarak ‘bir’den önce tanımsız ve tanımlanamaz bir boşluk olduğunu biliyoruz. Ancak hangi ölçütle bu boşluğun sıfır olduğuna kanaat edilmiş? Gerçekte sıfır, ikinin yerine kurulan “içeriksiz” ve “kurgusal” bir ‘değer’dir. Tıpkı eksinin kurgusal ve içeriksiz hali gibi. Çünkü 1, 2, 3… tersten sayıldığında ortaya …3, 2, 1, 2, 3… şeklinde bir tablo çıkar. Yani sıfır olarak adlandırılan yer, ikinin asli konumudur. Sayıların ‘bir’e göre konumlarına bakarak bu sonuca varabiliyoruz. Peki, ikinin yerine neden sıfır denilmiş? Çünkü ‘bir’ aynı zamanda anlamın en yalın halini; anlamın insana en yabancı halini ifade eder. Herhangi bir şeyi, bir’e yakınlığına göre tanırız. Dolaysıyla sıfırın varlık nedeni için, “bir’in içinde bulunduğu anlamsızlığa” –yalın anlama- son vermek şeklinde açıklık getirilebilir. İki’yi, bire göre bulunduğu konumdan tanırız. Peki ya bir’i tanıma ölçütümüz nedir? Bu soru, sıfır olarak cevaplandırıldığı andan itibaren “matematiğin içeriksiz (…) anlamsız ve erdemsiz” dünyasında yaşam başlar. Bir’den önce bir’i anlamlandıran bir boşluğun, anlamı mümkün kılan boşluğun olduğu yadsınamaz ancak o kavranılan ama tanımlanamayan boşluğu adlandırmaya çalışmak aynı zamanda ‘bir’ dışında başka bir başlangıç tasarlamak anlamına gelir. Bu boşluk tanımlandığı andan itibaren, ‘bir’ konumunu yitirir, anlam ölçütü kaybolur. Artık özel ve öznel kodlamalar, kurgusal anlamlar kelimelere sirayet eder ve dile getirilen şey, yalın olanın yitimi nedeniyle anlam düzleminde ‘içten pazarlıklı’ bir aktarıma neden olur, “özü sözü bir olmak” ifadesi hükümsüzleşir. Dolaysıyla sıfır temel alınarak inşa edilmiş sistem, aynı zamanda anlamı mümkün kılan boşluğu sıfır olarak tanımlamış olur. Bu durum ise, “insanlık için büyük bir hata”dan başka bir şey değildir.
  • 190 syf.
    ·1 günde
    Yılmaz ONAY 70'li yıllarda yaşayan çağdaşlarına göre daha uzun yaşadı, daha fazla eser verdi, daha fazla eser çevirdi. Bertolt Brecht'i tanıttı, epik tiyatroyu tanıttı. Lakin bir tek "Gerçeği" ve "gerçekçiliği" tanıtamadı bizim ülkeye. Çok zaman alıyor gerçekler, bir yalanın bir milyon gerçeği örttüğü bir çağda ne zor gerçeği savunmak. Yılmaz ONAY'ı 2018'de kaybettik. O yüzden onun günümüze gelen daha fazla sözü, kulağımıza gelen daha fazla haykırışı vardır. Aynı çizgide yürüdüğü lakin 70'ler 80'ler de kaybettiği gerçekçiliği savunan arkadaşları gibi kendini anlatamadan, düşüncelerini paylaşmadan göç etmemişti. O yüzden onu "onun" sözleriyle anmak gerekir diye düşünüyorum.

    Bir röportaj yazısı ile sizi baş başa bırakıyorum:

    Yılmaz Önay Röportajı “Emperyalizmin ve burjuvazinin “yalancılık çağı” su yüzüne çıkmıştır.”


    Cansu Fırıncı – Gerçekçilik yeniden! Yılmaz Onay Ağabey yıllardır gerçekçilik kavramı üzerine düşünce üretiyor, savlar ortaya koyuyorsun. Gerçeğin kendisi gibi yavaş yol alıyor sanırım bu kıymetli çaban. Yalan ağızdan çıktığı anda milyonlar tarafından “gerçek” kabul ediliyor da gerçeği ortaya koyabilmek için yıllar yılı çabalamak gerekiyor. Sahi, neden bu kadar zor gerçeği kavratmak ve hakim kılmak?

    Yılmaz Onay – Yalan fabrikaları çok iyi çalışıyor da o yüzden. Tabii yalnızca onların çok iyi çalışması değil, bizim de yazık ki durumun farkına varıp, son tahlilde “milyonlara gerçeği kavratmak ve hakim kılmak” demek olan gerçekçilik’in mücadeledeki önemini belki henüz yeterince değerlendirmediğimiz için gücümüzü o yöne gereği gibi yöneltmediğimizin de payı var bu yenilgide.

    Karşımızdakiler, mücadelelerini sistematize ederken bizim gibi önce onun kuramında anlaşıp ondan sonra güçlerini seferber etmek şeklinde bir yol izlemiyorlar. Çünkü egemenler olarak hemen her alanda güç zaten büyük oranda ellerinde bulunuyor. Dolayısıyla bunu harcarken bizim gibi ince eleyip sık dokumak zorunda hissetmiyorlar kendilerini. Yalanı ürettikten sonra onu zihinlere bombardıman halinde iletmek, kitle-iletişim araçları üzerindeki egemenlikleri nedeniyle kolay oluyor onlar için. Bir yandan da gerçeğin iletilememesini sağlamaları gerekiyor ya, işte orada da işleri henüz pek zor değil yazık ki. Üstelik böyle olunca yalanı üretirken de artık eskiden olduğu gibi çok zekice veya dikkatli olmaları bile pek gerekmiyor, yani gerçek ortaya çıkınca oluşacak fiyasko, skandal olasılıkları da, gerçeğin ortaya çıkarılmaması sonucu önlenmiş oluyor nasıl olsa. Sorun burada.

    Oysa onların işlerini bu alanda zorlaştırmak, bizim için birçok başka alanlardaki mücadelemize oranla çok daha mümkün bence. Çünkü, toplumların ezici çoğunluğunu teşkil eden emekçi kesimlerin esas ihtiyacı, gerçeğin kendisidir, asıl yalanı yutturmak zor olmalı onlara, dolayısıyla bir kez ikisi birlikte iletilebilse sorun kalmaz, yani karşımızdakilerin yalancı’lığı konusunda bir kez kuşku uyandırabilmek bile onların işini çok zorlaştırıp bizim mücadelemizi kolaylaştırmaya yetecektir, diye düşünüyorum. Çünkü artık ince yalanlar da onları kurtarmıyor. Yeter ki biz bir kez çağımız mücadelesinin artık gerçek ile yalan’ın mücadelesi olduğu bilincini kitlelere ulaştırabilelim. (Örneğin Suriye’de, sözde muhalif “mağdur”ların patlattıkları bir bomba ile yüze yakın insanın öldüğü bir saldırının ardından, bombayı atanın muhalifler olduğunu örtbas etme çabasına bile gerek duymaksızın, utanmazca “Ey Suriye hükûmeti, ülkende kan dökülüyor, suçlusu sensin” diye yaygaralar koparılabiliyorsa ve kitleler, “ne saçmalıyorsunuz siz be!” diye isyan etmeksizin bu palavrayı sineye çekiyorlarsa, bu yalanla mücadele ve dolayısıyla bu savaşı önlemek, şu anda çok zor görünüyorken, aslında çok da kolay değil mi?)

    C.F. Gerçekçilik tartışmasını pek çok farklı sanat disiplini üzerinden olduğu kadar doğrudan siyaset hatta güncel siyaset üzerinden de tartışıyorsun. Sanatta gerçekçi tutumun bu kadar büyük bir dönüştürücü etkisi var mı “gerçekten”?

    Görsel

    Y.O. Sanatın eğer bir etkisi söz konusuysa bu da zaten “dönüştürücü” etkidir kanımca. Böyle bir etkiyi ise ancak bunu bilinçlice kuram olarak ortaya getirmiş olan “gerçekçilik” yaratabilir. Burada ayrıca sosyalist gerçekçilik demeyişimin nedeni, kitapta yeterince açıkladığım gibi, sosyalist gerçekçiliği esasen gerçekten gerçekçiliğin kendisi olarak görmemdir.

    Sanatın böyle bir gücünün var olup olmadığını saptamak içinse, karşıtlarından gitmek yeterli olur kanısındayım: CIA acaba neden, giderek batıda da etkili olmaya başlayan sosyalist gerçekçilik’e karşı, kendi devlet başkanının bile ”eğer bu sanatsa ben de Hotanto’yum” diyerek aşağıladığı, pek çok sanat eleştirmeninin “sanatın sonu” olarak nitelediği, “sanat AŞ” diye alay ettiği postmodern “sanat”ı, gizlice yıllar boyu – perde önünde “sanatsal özgürlük” yaygarasıyla, perde ardındaysa dolarlar yağdırarak – destekledi? (1)

    Daha da ilginci, belki sırf muhalefet olsun diye geliştirilmiş bu postmodernizmin temsilcileri, eskiden komünist olarak bilinen sanatçılardı, bu yüzden de CIA desteği çok gizli olmak zorundaydı. Brecht boşuna eleştirmemiş kendi dönemindeki biçimci soyut sanatı(2)

    “Ne diyeyim, siz ki, dünyayı içinde yaşanamaz biçimde değiştirmeyi amaçlıyorsunuz, bir de komünistiz demenize şaşıyorum. Hani, komünist değil de, egemenlerin hizmetine girmiş zekâlar olsaydınız, yaptıklarınıza hiç de şaşmazdım, hatta şaşmak şöyle dursun, çok mantıklı bulurdum.”

    Nitekim, örneğin “tiyatro sanatının bu değiştirici gücüne” olan inancın yitimi sonundadır ki

    Strehler gibi dünya çapında bir rejisör, hayatının son yıllarında “sanatçıların kendi aralarında bir oyalanma”ya indirgemiştir sanatını. Buna karşılık bizde sanatın bu gücünden korku değil midir, iktidarın giderek büyüyen sanat düşmanlığı?

    C.F. Gerçekçiliği bir sanat akımı olmaktan öte bir yöntem olarak görmemizi öneriyorsun. Tabiî Brecht temel çıkış noktanı oluşturuyor. Peki, Brecht’ten sonra “kuramı” geliştiren başka sanatçılar yok mu?

    Y.O. Pek yok doğrusu. Tabii örneğin Nazım Hikmet, Anna Seghers gibi sanatçılar, gerçekçi tutumlarını sürdürmüşler ama kurama bir ek getirmemişlerdir. O sanatçılardan sonra ise olay, geliştirme şöyle dursun, özellikle de sosyalist gerçekçiliğin yanlış anlaşılıp yanlış övgü ya da eleştiriler yanında ona karşı oluşturulan bir düşmanlık kılıfı altında doğrudan gerçekçiliğin unutturulmasına ve hatta “kötü bir şey” haline getirilme çabasına dökülmüştür.

    C.F. Gerçekçilik, Brecht-Lukacs çatışması üzerinden de derinlemesine tartışılıyor kitabında. “Biçimcilik” zaman zaman biçimsiz bir tartışmaya da dönüşüyor. Ve orantısız bir mücadele bu. Sovyetler Birliği, “biçimci” “çarpıtılmış” bir gerçekçilik anlayışının arkasında, Brecht’e karşı saf tuttuğu söylenebilir mi?

    Y.O. Bir defa Brecht’e karşı bir saf tutma durumu kesinlikle yok, çünkü biliyorsun Brecht, Lukacs’a karşı polemiğini açıktan yapmamış, önce çalışma günlüğünde notlar halinde tutmuş, çok sonra yayınlamış. Nedeni de sanırım, Sovyetler Birliği’ndeki gerçekçilik tartışmasını Lukacs’ın biraz kendi kariyeri için kullandığını fark etmiş olmasıdır. Nitekim, Sovyetler’in davası, savaş koşullarında bile sosyalist toplumun, vaz geçilmez bir yaşam parçası olarak sanatı yaşamasını sağlamaktır. Dolayısıyla, bu amacında samimi olan Sovyet yönetiminin, sanatla yeni tanışacak olan geniş emekçi kesimler için, o alanlardaki son biçim araştırmaları ile kontak kurmanın çok daha zor olacağını düşünerek, bazı biçim sınırlamaları düşünmesi, örneğin edebiyatta Gorki’yi, müzikte Rus klasiklerini, tiyatroda Stanislavski yöntemini vbg. model alması, pekâlâ gerçekçi bir yaklaşım olarak anlaşılır ve kabul edilebilir bir durumdur. Belki bu anlamda tek hata, böyle özel bir gerçekçi biçim sınırlamasını sosyalist gerçekçilik’in genelgeçer kuralı gibi koymak olmuştur, denebilir. Ne var ki, sovyet tanımlamasında asla öne çıkmayan bu biçim sınırlaması, asıl Lukacs’ta bir de üstelik bilimsel bir yasalılıkmış gibi gösterilmiş, daha da vahimi, buna uyulmaması, burjuva dekadansı olarak düpedüz mahkûm edilmiş, dünyaya da öyle yayılmıştır. (İşte, Lukacs’ın bu dekadans hükmü, Sovyetler’deki dramatik sonuçlara çanak tutmuş, ABD’deki komünist sanatçılar da bu saçmalığa tepki olarak kendileri daha da saçmalamış olabilirler. Ama unutmayalım, Lukacs’a en keskin biçimde karşı çıkan ünlü romancı İlya Ehrenburg, veya “Optimist Tragedya”nın ünlü yazarı W. Wişnevski, hiç de benzer bir sorunla karşılaşmamıştır).

    C.F. Gerçekçi yöntem hayal gücünü, sanatsal “uydurmayı”, fantaziyi de içermeli, içerir de zaten, doğru bulduğun görüş bu. Bu kadar açık bir “gerçeğin” tartışılıyor olmasında sence de bir saçmalık yok mu?

    Y.O. Olmaz olur mu? Ama yalan makinesinin hegemonyasını ve bizim gerçekçilik mücadelemizin zaafını sen de ona göre ölç işte.

    C.F. Bugün insanları ”Gerçekçilik Mücadelesi”ne çağırıyorsun. Bunun bir “harekete” dönüşmesinin yaşamsal öneme sahip olduğunu belirtiyorsun. Sosyalizm mücadelesi yerine böyle bir önerme yapman, sosyalizmin mevcut mücadele yöntemlerinin yetersizliğinden ya da yanlış bir zemin üzerine yerleştirilmiş olduğunu düşünmenden mi kaynaklanıyor.

    Y.O. Sosyalizm mücadelesi “yerine” değil ki benim önerim, tersine asıl soyalizm mücadelesi üstlenirse eğer, başarıya erişir “gerçekçilik mücadelesi”. Kaldı ki bunu yapıyor da zaten, soL gazetesinin en başa aldığı: “Halka Yalan Söylemek suçtur” şiarı niçin var orada? Ama işte, adı konmuş ve belli programa bağlanarak anons edilmiş bir mücadele değil henüz. Bu yüzden, o çok önemli şiar da belki gözlerden bile kaçıyordur. Oysa “gerçekçilik mücadelesi”nin başarıya ulaştığını bir tasavvur etsene, ne demektir bu: Kitleler artık yalanlara kanmıyor, çünkü emperyalizmin ve burjuvazinin “yalancılık çağı” su yüzüne çıkmıştır. Emekçi yığınları her şeyin gerçeğinin peşinde demektir bu, ki dünya barışına erişilmiş, sosyalist devrime de belki en kolay yoldan ulaşmaya bir adım kalmış demektir. Üstelik halkın ezici çoğunluğunu yanına almış ve eski (örneğin bürokratik) hatalardan arınmış bir deneyimle!…
  • Yürüyor muyduk,
    Yoksa bir doğa parçasının
    Altını mı çizdiriyorlardı bize ?
  • SÖZ YİTİMİ


    1.
    Yürüyor muyduk,
    Yoksa bir doğa parçasının
    Altını mı çizdiriyorlar bize?

    2.
    Ellerimizde küçük kağıt kutular
    Yüzlerimiz asılsız.

    3.
    Bir yere geldik ki
    Hiçbir sokağın adın yok.

    4.
    Binlerce çocuk,
    Siyah-beyaz bir kuşak,
    Ötelerden sessizce.

    5.
    Cebimde bir paket sigara
    Bir tırnak makası
    Bir mendil
    Ve bir küçük yaratık
    Ne olduğunu bilmediğim.

    6.
    Bir yere geldik ki
    Güneş heyy!
    Ay, ayy!
    7.
    Bu toptan içine devrildiğimiz
    Bu bir şey, bir değirmi,
    Anlatılmaz bu, bu bir gülümseme.

    8.
    Öteşiirde
    Batar çıkar sözcüklerimiz.