• 80 syf.
    ·3 günde·Beğendi·10/10
    "hariç" üzerine biraz görkemli şeyler...


    emre ay, "hafızamda görkemli acılar koleksiyonu" diyerek bazı şeylere karşı hariç durduğunu belirtiyor zaten. acısızlığa karşı hariç mesela.


    kitapta toplam 41 şiir var. 41 acı ve yaşam yolculuğu, 41 yol ve 41 kapı var. kitap bizi "tavaf" şiiriyle karşılıyor. emre ay neye mi tavaf ediyor? yaşama, kavgaya, acıya, şiire ve daha birçok şeye tavaf ediyor. şu dizeler ipucu olabilir bence;
    “kanın görkemli sıkıntısı başlıyor
    hummalı kavgalar yorgunu tenime sızdığında
    parlıyor gözlerimde usumun lüzumsuz arzusu
    adına yaşamak dediğim o inatçı leke” (s. 7)


    peki, nedir bu inatçı leke? hem de adına yaşamak dediği inatçı leke? eğer siz bir şeye çok sevdalıysanız ve hassassanız işte o yaşam sizin için bir varoluş lekesi de olabiliyor. üstünüzden kolay kolay çıkmayan bir leke bu. yaşam lekesi. işin içinde acılar ve diğer şeyler olunca doğum lekesi gibi kalıyor insanın üzerinde. kısacası emre'nin kavgası yaşamın inatçı lekesiyledir.


    emre ay şiirdeki karakterini bir yolculuğa sürüklüyor. bir kahramanın sonsuz yolculuğu. varoluş sürecine girişmek için bir başlangıç tetiklemesi arıyor sanki. emre çok kibar ve ince birisi ama içinde sürekli kavgalar dönüyor. varoluş kavgası! hem o kadar ince detaylarla hem de sert çizgilerle büyüyen bir kavga bu!


    “bir kavganın anlaşılmayan yanı gibi
    belki de anlatılamamış yeri gibi kaldım burada
    ama ben göç etmekle meşgulüm
    durmadan bir derin gürültü gibi çağırır beni gitmek
    bana şimdi
    kavgamın parıltısını büyütebileceğim bir yol
    ve harlı bir yolculuk gerek” (s. 8)


    tabiat ve sisteme de kafa tutuyor. resmen sözcüklerle kavga ediyor.
    "kanı avucuna dökülen öğrenci
    geçebilir mi coğrafya dersinden" (s. 10) dizeleri bunun apaçık bir kanıtı. bu kavga salt duygusallıkta bir varoluş kavgası değil. toplumsal kaygıları da içinde barındıran bir yapı.


    emre bütün kötülüklerin karşısında aşkla duruyor. aşk için her şeyi yapabileceğini söylüyor.
    “ve yeterdi bir aşka
    sade bunun için çocukluğu yakmak.” (s. 11)


    bu dizeleri ilk başta okuyup geçeceksiniz. etkilenmiş bir şekilde ama sonraki şiir olan "ölgün"de ise o dizelerin açılımını göreceksiniz. psikolojik, sosyolojik ve aile yapısı kritiği detaylarını göreceksiniz.

    "çünkü çıkaramıyorum kendimi kendime seslenirken
    babamdan ölçüyorum ağrımın bğyüklüğünü
    sokak sokak büyüyor salonlar
    bunu benden önce keşfetmişti annem
    kaburgasında çiçeklendirdiği dağ
    yanardağmış meğer"(s.12)


    işte bu dizeler emre'nin neden yaşama ve varoluşa karşı kavgalı olduğunu gösteriyor. emre karşılaştığı bu kabalıklara karşı durup hep ince ve kibar olmayı yeğliyor. çünkü zamanında çok acı çekti bundan. çocukluğunu yaşayamamak ne büyük bir yaşam lekesidir oysa.


    zamanı olmayan şeylerin çıkıp gelip bizi bulmasını şu dizeyle özetliyor; "ayrılık vakitsiz çekilmiş bir silah gibi"(s.14)...


    çok kırılmış insanlar hep susar ve gülümser. kibar olurlar. çünkü
    "her şeyin sesi kırık kuşların hariç
    ve her şeyin sesi kısık
    insan kırılmalarından başka"... (s.16)


    insan bu. kırılıyor nihayetinde. bazen çok savunmasız kalıyor. bazen bir sözcük bile yeter. tıpkı emre'nin dediği gibi:
    "sözlerle etime işlediğiniz sancılardan/ kalbim düşmelerin heveslisi oldu birden"(s.19)...


    "bilekleirmde kırmızı dalgalar birikmiyor ama
    bıcağım da susmayı bir türlü öğrenemiyor"(s.21) dizeleri sonuçlanmayan yara heveslisi bir bıçağın gürültüsünü dile getiriyor. susmayan bir bıçak ve oluşmayan kırmızı dalgalar. ne yoğun ve kalabalık bir yaşam acısı!


    "ölüm var diye hayatın beyaz perdesinde
    olmaktan korktum seninle aynı karede"(s.21) dizeleri emre'nin âşık olduğunu ve bu aşk sayesinde ikinci defa doğduğunu ama ölümden dolayı yan yana gelmekten korktuğunu gösteriyor. çünkü kimi çok sevse ve yanında olsa ölüm onu koparıp alıyor.


    psikolojik, sosyopsikolojik ve coğrafî bir yaşam sorgulaması çevresinde kendini bilemeye çalışan ama bir türlü neye karar vereceğini ve çıkış yolu bulamadığını söyleyen emre şu dizelerle selam gönderiyor;
    "kalktım adım adım hayatımı dolaştım
    bir daha gelemedim kendime."(s.28)


    insan sığındığı şeyden kaçar mı ya da kaçtığı şeye sığınır mı?
    "sığındığım yalnızlık kaçma sebebimdi"(s.31)


    insan fırsatı varken bir şeyler yapmalı. fırsat varken henüz.
    "ayaklar sağlamken yakışmıyordu oturmak
    hak etmiyorum bunu dediğimdi
    yaşamak" (s.40)


    "kaybettikçe kendi ayak izini ve sesini
    çıkardığı dişle dikti kendini"(s.42) bu dizeler bir kavganın manifestosu gibi.


    bu ülkede çok çocuk öldü ve kimse duymadı.
    "sesli olur çocukların ölümü
    bir tek çocuklar duymaz" (s.47)


    emre ay çocukluğun psikolojik süreçlerini ifşa etmekten kaçınamıyor.
    "bir çocuğun incinmiş kalbi
    bu dünyanın en ince yeri."


    ne kadar da hassas! ne kadar da yaralı! ne kadar da...
    "üzerime yapışan bu ölüm duygusu
    yaşamakla atılmıyor gövdeden." (s.64(


    "madem bir adım var söyle
    madem bir elin var uzat
    epeydir kandan başka bir şey duymadım
    kurşundan başka bir şey tutmadım etimde

    uzaklar ve ölüm dediğin
    ütülü durmuyor kimsede."

    işte bu dizeler....


    emre ay kırılmışlıklar, ölüm, acı ve taş sözcükleri üzerinde çok durmuş. yaşamın inatçı lekesi bu işte. bireysel ve toplumsal iç acılara değinmiştir. acısızlık hariç!
  • GÜL ŞİİR

    Geceyarısı, karanlık bir bozkırda
    Işıklar içinde akan bir tren kadar yalnızım
    içinde onca insan, içinde dünya...
    Soluk soluğa, demirden bir ırmağa mahkum
    Ve bilmeyen sonsuzluk nedir,
    Haklı olan kim bu kargaşada?
    Ateş ve su, yaşam ve ölüm, irin ve şiir
    Ucu bucağı olmayan bu çığlığın
    Ortasında nasıl barışılabilir?
    Anlamak isterim, hangi yasa
    Bir beşikle bir darağacını
    Aynı ağaçtan, ne adına varedebilir?

    Sorular sormak için geldim şu dünyaya
    Yasım acıların yasıdır
    Boynumu üzgün bir çiçek gibi kırıp da
    Yollara düştüğümde, başımda deniz köpüklerinden
    Ya da sabah yellerinden bir taçla
    Yürüdüğüme inanırdım - yanılırdım
    Geceyi günle, acıyı sevinçle kardığım
    Bu söylencenin bir yerinde durakladım
    Ve anlatamadım, konuşamadım bir daha.

    Acını ödünç ver bana, gözyaşlarını
    Damarlarında uyuyan sevinci ödünç ver
    Yitirdim çünkü onları da..
    İlenmiyorum, el çırpmıyorum artık
    Ne aklımda yaşadıklarım üstüne düşünceler
    Ne de geleceğime dair bir tasa.
    Gelirken çan çalmıyor yalnızlık
    Bir adam, bir sokak, bir ev
    Yüzle, gülüşler, susuşlar boyunca

    Soruların vardı senin, ne çok soruların
    Gözlerin dünyayı eleyip dururdu boyuna
    Bir fısıltı gibi başladı sevgim
    Çığlık oldu, kağıtlarda çiçek açtı sonra
    Sonrası...Mutlu bile olduk bazı
    Artık sen yadsısan da ne kadar
    Ya da ben bilmiyorum mutluluk nedir
    Anlatsın yollar, yollar, yollar...

    Şimdi gece, soluğumu verdim içime
    Az önce kağıtlara gül kuruları serptim
    Dolaplardan kekik, nane kokuları çıkardım
    Öylece serptim, seni yazacağım diye
    Sen ki, deniz görmemiş bir deniz kızısın
    Aklımın almadığı bir yerde, öylesin
    Şimdi gece, iki kişilik bu yalnızlık
    Bize artık yeter de artar bile...

    Dünyanın ölümünü gördüm, suyun toprağın
    En yakın dostlarımın birer birer
    Vakitsiz açan çiçeklerin, vakitli doğan çocukların
    Ölümünü gördüm, ama kimse
    İnandıramaz beni öldüğüne sevgilerin!
    Yaşam ki bir kum saatidir usulca akan
    Dolan sevgilerimizdir biz boşaldıkca
    Yaşımız biraz da sevgilerimizin akranıdır
    Vereceğimiz tek şey budur dünyaya.

    Şu dağılgan yüreğimi, şu köpüklere imrenen
    Yüreğimi bir gün yollara atarsam
    Bir gün bir nehir yataklarına dolarsam, korkarım
    Suyumun çoğu senden yana akacak
    Bütün sözcüklere adını ekleyeceğim
    Güldeniz, Gülekmek, Gülyağmur, Gülsarap
    Gülaşk, Gülsiir, Gülahmet, Gülerhan
    Ey gül yaşamım, yitip giden düşlerim!

    Gecelerdi, solgun - sessiz tüterdi yüzün
    Yatağımda bir kımıltıydın, dilimde türkü
    Uykusunda konuşurken sesini öptüğüm
    Varmak için beyninin kıvrak dağ yollarına
    Kokundu, bedenimi saran o ince buğu
    Esintisinde usul usul yürüdüğüm
    Ki değişmem yaseminlerle, portakal ağaçlarıyla..

    Sanki bir kız yürürdü yollarda
    Evimin sokağına girer, paspasa ayaklarını silerdi
    Kapımı açardı gümüş bir anahtarla
    Sanki hep gelirdi, sevişirdik bazı, konuşurduk
    Tozlu kitapların yığıldığı odalarda
    Kalırdı duvarlarda gülüşünden bir tini
    Yatağımda bedeninden bir oyuk.

    Benimse ellerim titrerdi, alnının aklığından
    Saçlarına saçlarına doğru titrerdi
    Şimdi kağıtların üstünde gidip gelen ellerim
    Titremiyor artık , yolunu biliyor şimdi
    Geceyarılarını çoktan geçti
    Bu şiir bitmeyince varolmayacak ellerim
    Ellerim uykusuz, ellerim geberesiye yalnız
    Süzülüp alçalıyor karanlığa doğru.

    Bütün yaşamım seninle geçiyor belleğimden
    Seninle var ve seninle sürüp gidecek artık
    Bir akdeniz kentinde limon koklayan
    Ve hep ufkun ardına bakan çocuk
    Acıyı buldu sonunda, kanayan bir gülden
    Çaldı yüzünü bir yaşamlık
    Geçer şimdi dumanlı bir kentin sokaklarından
    Şaire çıkar adı - az buçuk kaçık.

    Yeryüzünden silinmiş ırkların sonuncusuyum ben
    Oturup da şimdi aşk şiiri yazmam bundan
    Gülsün köpek sürüsü, lime lime edip
    Bu dizeleri, satsınlar haraç-mezat
    Doğru, benden sonra da tufan kopmayacak
    Ama haykıracağım laflarını tuzla kesip
    Yitip giden bu aşkı, nefesim tükenene dek.

    Beynime bir sarkaç gibi vuruyor sorular
    Neresinde yanıldık biz bu yaşamın?
    Hangi el bozdu büyüyü, hangi yazı
    Acılara hüküm verdi, soldan sağa taşarak?
    Kalbimde yıllardır kabuk bağladı yaralar
    Ödüm kopuyor, bir gün hepsi birden kanamaya başlayacak diye
    Yenilmeyeceğim, boyun eğmeyeceğim hiçbir şeye
    Hep direnen bir yanım kalacak
    Adımın soluk izi, acının seyir defterinde.

    şimdi gece, bindokuzyüzseksenikiyle
    Üçyüzaltmışbeşi çarp - oradayım işte
    Yorgun değilim, umarsızım yalnızca
    Geçmişle geleceğin öpüştüğü yerde bir nokta
    Gibiyim ve çoktan dürüldü defterim
    Uçurumlar üstünde uçuşur dizelerim
    Onlara köprü olacak bir beden yoksa da..

    Bu benim yalnızlığım, dalsızlığım benim
    Kana kana içtiğim çeşmelerden susayarak ayrılmak
    Titreyen bir ışık karanlıklarda
    Onu kim görebilir, kim tanıyabilir?
    Sonuda hep bir soruyla karşı karşıya kalmak
    Boynumun borcu bu, ödenmedi yıllardır.

    Her aşktan böyle bir şiir kaldı bende
    Yaşamımın bir dilimini özetleyen
    Unutuşun çiçekleri bunun için hiç açmıyor
    Donuyor bir gülüş tek bir dizede
    Yaşanmış yüzlerce anı, buruk bir özlem
    Çivileniyor beynimin bir yerlerine
    Geride -hayır- acılar filan da kalmıyor
    Bir boşluk yalnızca, uçurumlara özenen.

    Nefret ediyorum ve seviyorum seni
    Girdiğin bütün kapıları açık bırak
    Birazdan git diyebilirim çünkü..
    Çağım yalnız bırakmıyor beni, ellerini
    Tutuşumda, usulca öpüşümde dudağını
    Çağım aramızda çekilen kanlı bir bayrak
    Uzayan, akan bir irin yolu gibi.

    Sözcükleri güden çobanları var kalbimin
    Beynimin yaşamı saran kıskaçları
    Bitsin dediğim yerde bunun için başlıyorum
    Yitirdiğim her şeye dönüp de bakmam bundan
    Sensin yalnızlığa uzanan yolların düğüm yeri
    Ama şu anda içimde öyle çoğulsun ki
    Böyle irkilmezdim dünyayı kucaklasam.

    Çapraz yalnızlıklar astım göğsüme
    Yollarda bir savaşçı gibi yürüdüğüm doğrudur
    Gözlerle, dillerle kuşatılmış bir ülke
    kalbimdir ona tek sınır
    Susmayı bunun için severim bir çığlık gibi
    Donup kalır sesim kendi göğünde
    Onu ne anlayan, ne de duyan bulunur.

    Yaşamım sonsuz bir hac yolculuğuna dönüşüyor burada
    Kendi içimde ya da uzak yollarda
    Bulduğum ve yitirdiğim bütün varlıklar
    Bir mozayiğe biçim veriyorlar sessizce..
    Bende dünyanın acısıyla sevinci öpüşüyor
    Irmakların birleştiği o nokta benim
    İtilip tekmelendiğim bütün kapılarda
    Bana atılan her taş şimdi çiçek açıyor.

    Bir gün anlarsın beni neden suskunum
    Dünya içimde konuşurken böyle
    Bedenimi aşıyor yorgunluğum
    Karşında oturduğum masalardan dökülüp saçılıyor
    Bu öyle bir çığlık ki, susuşlar kalıyor geride
    Ondan öte her söz bir saçmalığı büyütüyor.

    Adını çoktan unuttun yüzün aklımda
    Ve bu şiiri neden sana adadığımı bilmiyorum
    Ama her güzellik nasılsa kendi adını bulur
    Bunun için ben Gül dedim sana..
    Yine de bir çiçeğe bunca yağmur yağarsa
    Kökleri toprağı saramaz olur
    Üstüne titrediğim her şeyi yitirmeyi öğrendim çoktan

    Söylenecek bir tek sözüm kalmazsa
    Çizerim yüzünü kuşların kanatlarına
    Her çırpınışta gökyüzüne dağılır
    Yüzün, hücrelerine varana dek uçuşur.

    Kağıtların aklığına aşkın tortusu çöküyor
    Parklar, sokaklar, söylenmiş ya da söylenmemiş sözler

    Yazdıkça biraz daha unutuyorum seni
    Ve her yerde düş tacirleri, şiirseviciler
    Bir şeyleri yorumlayıp duruyorlar aptalca
    Büyüteçlerle inceliyorlar şu yitik ömrümüzü
    Ben aşkın son hasatçısı, son peygamber
    Gülünç, soyu tükenmiş bir varlığı oynuyorum boyuna.

    Sana artık bir sığınak olsun bu şiir
    Noterlere ver onaylasınlar - her hakkı saklıdır
    Düşün, kalemimi sen tuttun yazarken
    Yeni okula başlayan bir çocuğa yardım eder gibi
    Öyle acemilikler yaptım ki ben
    Hiç kalır bu şiir onların yanında ve
    Nasıl ayaktayım diye şaşıyorum bazen.

    Görüp göreceği son şey bu şiirdir dünyanın
    Çığlığımdan arta kalan bunlar olacak
    Aklımın son kırıntılarını da burada harcıyorum
    Bundan böyle ibreler hep eskiye vuracak
    Yakınmıyorum, yerinmiyorum hiçbir şeyle
    Kalırsa odalarda unutulmuş birkaç şiir
    Bir yeniyetmen in altını çizeceği dizeler benden
    Senin adın nasılsa bir gün hepsini tamamlayacak...
  • Kimi yetişkinler, büyükler zengin bir çocukluk dönemi yaşasalar da yaşlandıklarında kendi çocukluk dönemlerinden uzaklaşırlar. Kendilerinden sonraki çocukların sorunlarına uzak dururlar. Çocuk sorunlarını önemsiz, uğraşılmaya değmez görürler. Önceleri, kullanılan "halkın düzeyine inmek" gibi yanlış sözcüklerin yanına bir de "Çocukların düzeyine inmek" sözcükleri eklendi. Özünde halkı da, çocukları da hafife alan bir anlayıştı bu. Bu anlayışa uyularak çocukça duyup, çocukça yazıp çizmeye kalkışanlar oldu. Sonuçta da özgün olmayan, zorlama ürünler çıktı ortaya. Böylece çocukların dünyası büyükler için hazırlanan bir kalıba, bir yetişkinler dünyasına oturtulmaya çalışıldı. Kalın çerçeveler içine alınmış değişmez resimler gibi donuk, yanlış yapmaz, yanılmaz, hep doğru söyler, öğüt verir birtakım iyilik meleği, gelenekçi ana baba-amca, dayı, öğretmen tipleri yaratılarak örnek diye çocuklarımıza sunuldu.
  • 170 syf.
    ·4/10
    (Spoiler içerir.)

    Kitabın yazarı Yann Martel, o çok sevilen ve sinemaya da uyarlanan Pi’nin Yaşamı kitabının da yazarı aynı zamanda. Kitap 180 sayfadan oluşuyor. Olayların akışına göre kitabı üç bölümde inceleyeceğim, bu şekilde daha anlaşılabilir olacağını da düşünüyorum çünkü biraz karmaşık bir olay örgüsü var. İlahi Komedya’yı okumuş olan varsa isimler tanıdık gelecektir. Kimdir bu Beatrice, kimdir bu Virgil? Beatrice, Dante’nin çocukluk aşkıdır. Virgil de Dante’ye İlahi Komedya boyunca rehberlik eden kişi. Beatrice Dante’ye yalnızca Cennet yolculuğu boyunca eşlik eder. Araf ve cehennemde ise rehber Virgil’dir. (Uzun hali Virgilius.) Kitabı satın aldığım zaman arka kapağı okumadan ismine aldanıp almıştım, bir İlahi Komedya aşığı olarak Beatrice ve Virgil’den bahsettiğini düşünmüştüm fakat sayfalar ilerledikçe Beatrice ve Virgil’in bizim bildiğimiz Beatrice ve Virgil olmadığını fark ettim. Peki kimler bu şekilde isimlendirilmiş olabilir? Bir maymun ve bir eşek…
    Ana karakterimiz Henry. Henry bir yazar fakat bizim bildiğimiz sıradan yazarlardan değil. İlk kitabı milyonlarca satmış, dünyanın hemen hemen her yerinde tanınan oldukça popüler bir yazar. Hatta yolculuk ederken kitabını okuyan insanlara rastlıyor, ilk kitabının beyazperdeye uyarlanması için de çalışmalar başlatılmış durumda. Henry’nin en önemli özelliği ise kitaplarında kendi ismini kullanmaması, takma isim kullanarak yazmayı tercih etmesi. Ona göre ünlü olmak, homoseksüel olmaktan, Yahudi olmaktan ya da belli bir azınlığa mensup olmaktan farksız. Çünkü siz kimseniz osunuzdur ama insanlar kendi görüşlerini üzerinize yansıtırlar. Karakterler arasında bir de Sarah var. Sarah Henry’nin eşi. Özellikle yazarlık konusunda Henry’nin önemli bir destekçisi. Son karakter ise tahnit ustası. Tahnit işi ölü hayvanların içlerini doldurarak onları sergileme anlamına geliyor. Bu işi yapan kişilere taxidermist de deniliyor. Karakterleri tanıdıktan sonra artık ilk bölüme başlayabiliriz. Daha önce de belirttiğim gibi kitap bölümlerden oluşmuyor, bölümlere ayırma fikri bana ait, çünkü bu şekilde daha anlaşılabilir olacağını düşünüyorum.
    Başlangıç
    İlk bölümde Henry’nin yazarlık öyküsüne tanık oluyoruz. Henry uluslarararası üne sahip bir yazar iken bir anda yazarlığı bırakmaya karar veriyor ve Sarah ile birlikte başka bir yere yerleşiyorlar. Tüm bunların başlangıcı ise Henry’nin ikinci kitabını yazmaya karar vermesi ile oluyor. Henry, ilk kitabı ile kavuştuğu üne güvenerek ikinci bir kitap için editörlerle görüşüyor. İkinci kitap, birinci kitap ile alakası olmayan, tuhaf bir formata sahip. Matbaa piyasasında “ikiz kitap” olarak adlandırılan tarzda bir kitap bu. “Bir ikiz kitabın sayfalarını çevirmeye başlarsanız yarısından sonra sayfaları tersten okumak zorunda kalırsınız. Yapışık ikizini okumak için kitabı baş aşağı çevirmeniz gerekir. Zaten bu yüzden ismi ikiz kitaptır.” Henry’nin kitabını ikiz kitap şeklinde yazmak istemesinin nedeni ise kitabın bir yarısının roman, diğer yarısının ise deneme olması. Bu iki edebi türü ancak ikiz kitap ile birleştirebileceğini düşünüyor. Kitabın konusu Avrupa’daki Yahudi soykırımı. Henry’nin Holokost olarak gördüğü, (Holokost: Bir hayvanın bütün bir şekilde yakılarak kurban edildiği dini törenler.) Naziler ve gönüllü yandaşları tarafından yapılan bu soykırımla ilgili pek çok kitap yazılmış. Bu kitabın diğerlerinden daha farklı ve ilgi çekici olabilmesi için de farklı bir format denemesi gerektiğini hissediyor fakat ne yayınevinden ne de editörlerden olumlu bir geri dönüş alamıyor. Primo Levi’nin “Bunlar da mı İnsan?” adlı kitabının da bu konuyu ele aldığını düşündüğünde kendi kitabını zaten yetersiz bulan Henry, çevresindeki diğer insanların da özgüvenini zedelemesi ile yazmaya bir müddet ara veriyor. Kanadalı olmasına rağmen kitaplarını Almanca yazıyor oluşu da eleştiri alan noktalardan birisi. Fakat Henry bunun nedenini şu şekilde açıklıyor: “Almancanın kaba telaffuzu, belirgin fonetik yazımı, gizli şifreli grameri ve mimari sözdizimi hoşuma gidiyor.İngilizce’nin yeni ile yabancıyı kullanma dürtüsü, diğer dillerdeki sözcükleri çalma şevki, vicdan azabı duyma konusundaki yeteneksizliği, müzeleri doldurabilecek bolluktaki kelime dağarcığı, yazım denetimi konusundaki umursamazlığı, dilbilgisi ile ilgili “takma kafana, mutlu ol yeter” tavrı…” Yazma işini bıraktıktan sonra ufak çaplı denemeleri oluyor fakat hiçbirini yayımlama amacı gütmüyor. Son olarak kafasını dağıtmak için bir tiyatro kulübüne yazılıyor ve Chocolate Road isimli bir çikolatacıda çalışmaya başlıyor. Tüm bu olayların arasında en güzel haber ise eşi Sarah’ın hamileliği oluyor, oğlu Theo dünyaya geldiği zaman Henry onun bir ilham kaynağı olabileceğini düşünüyor. Theo’nun doğumundan sonra barınaktan bir kedi ve köpek de sahipleniyorlar, köpeğe Erasmus, kediye de Mendelssohn adını veriyorlar.Eski hayranlarından gelen mektuplar ise boş vakitlerini değerlendirdiği bir hobi halini alıyor. İçtenlikle yazılmış mektupları özenle cevaplıyor. Henry’nin yazdığı öykülerde kişileri insanlardan değil hayvanlardan seçmesi de hayranları tarafından merak konusu olan durumlardan birisi. Mektupta bu konuyla ilgili soru soran bir okuruna şu yanıtı veriyor: “ Eğer Bavyeralı ya da Saskatchewanlı bir dişçinin hikayesini anlatıyorsam okuyucuların dişçilik hakkındaki, Bavyeralılar ve Saskatchewanlılar konusundaki bilgilerini, önyargı ve klişelerini tartmam gerekir. Öte yandan Bavyeralı ya da Saskatchewanlı dişçi bir suaygırıysa iş bambaşka bir boyut kazanır. Okuyucu dikkat kesilir çünkü ister Bavyeralı, ister başka bir yerden olsun suaygırı bir dişçi hakkında herhangi bir önyargısı yoktur.” Bu kısım o kadar hoşuma gitti ki, fablları neden bu kadar çok sevdiğim hakkında da bir farkındalık kazandırdı sanki. Aslına bakarsanız Orwell’in Hayvan Çiftliği’nin de aynı kaygı ile yazıldığını düşünüyordum fakat bunu cümleye dökecek olsam ancak bu kadar net anlatırdım. Dönelim Henry’ye. Henry okur mektuplarını yanıtlarken ilginç bir mektupla karşılaşır. Mektubun içinde bir adet tiyatro oyunu ve Gustave Flaubert’e ait Konuksever Aziz Julian Söylencesi vardır. Konuksever Aziz Julian Söylencesi’ni biraz araştırdım. Flaubert’in ard arda yayınladığı üç kısa öyküsünden biri olan bu öykü ortaçağa ait bir masal olarak da görülebilir. İlerleyen bölümlerde Julian’ın öyküsü işimize yarayacak, o yüzden bu kısmın dikkatli bir şekilde okunması gerekiyor. Kitapta sayfalarca anlatılan bu öykünün bizi ilgilendiren ve bilmemiz gereken yönleri ise şu şekilde: Julian bir kral ve kraliçenin oğlu. Kraliçe dualarının ardından bir erkek çocuğu dünyaya getiriyor. Üç gün dört gece süren kutlamalar yapılıyor. Kraliçe bir gece uyandığında ayışığında yaşlı bir adamın yüzünü görüyor. Yaşlı adam bir keşiş olduğunu söylüyor ve ardından kraliçeye: “Sevgili anne, ne mutlu sana, çünkü oğlun bir aziz olacak.” diyor. Baba için de bir kehanet söylüyor ve “Oğlunuz! Çok kanlı! Çok şerefli! Daima servet sahibi! Bir imparatorun ailesi. “ cümlelerini kuruyor. O günden sonra kral ve kraliçe Julian için kehanetlerin gerçekleşmesini bekliyorlar. O esnada Julian başpiskopos oluyor. Fakat Julian ile ilgili önemli olan asıl kısım bu öyküyü gönderen okurun sarı fosforlu kalem ile çizdiği yerler. Bu kısımları dolaylı yoldan anlatırsam Julian’ın öyküsündeki duygunun yok olacağını düşünüyorum. O yüzden sarı kalem ile çizilmiş satırları olduğu gibi aktarıyorum:
    “Günün birinde kilisedeki ayin sırasında duvardaki delikten küçük bir beyaz farenin burnunu uzattığını fark etti. Fare sunağa çıkan ilk basamakta koşuşturmaya başladı, iki üç kez ileri geri gitti geldi, sonra çıktığı delikten içeri kaçtı. Ertesi sabah Julian fareyi yeniden görebileceği düşüncesiyle sıkıntılıydı. Fare yine deliğinden çıktı. Sonraki her pazar fareyi beklemeye koyuldu ve bu onu rahatsız etmeye başladı, ta ki bu işten nefret edip fareden kurtulmaya karar verinceye dek. Kapıyı örtüp basamakların üzerine ekmek kırıntıları serptikten sonra elinde bir sopayla deliğin önünde beklemeye koyuldu. Uzun bir sürenin ardından pembe bir burun göründü, sonra da farenin geri kalanı. Julian fareye sopasıyla hafifçe vurdu ve küçük bedeninin yerde hareketsizce yatışı karşısında şaşkınlığa uğradı. Taş zeminin üzerinde bir damla kan vardı. Kanı hemencecik ceketinin koluyla silip fareyi dışarı attı ve hiç kimseye bir şey söylemedi.” Bundan sonra Julian bir güvercini öldürüyor, hem de bu işi büyük bir ustalıkla yapıyor ve hayvanın bedeni kaskatı kesilene kadar başından ayrılmıyor. Daha sonra köpek, balık, akbaba, karga, ayı, boğa, tavşan, kunduz gibi pek çok hayvan öldürüyor. Tüm bu cinayet sahneleri kitapta betimlemeler ile uzun uzadıya anlatılmış fakat hepsini alıntılamak zor olacağı için bir örnek yeterli olur diye düşünüyorum. Öykünün bitimine yakın bir yavru geyik ve ailesinin Julian tarafından vahşice katledilişi anlatılıyor. Erkek geyik ölmeden önce koşarak Julian’ın yanına geliyor ve kilise çanının uğultusu eşliğinde ona “Lanetlen! Lanetlen! Lanetlen! Günün birinde sen zalim yürek, annenle babanı da katledeceksin.” dedikten sonra ölüyor. Geyiğin bu lanetinden sonra Julian avlanmaktan vazgeçiyor, paralı askerlik yapmaya başlıyor ve çok başarılı oluyor. Hatta Oksitanya İmparatoru’nu Kordova halifesinin elinden kurtardığı için ödül olarak imparatorun kızıyla evleniyor. Bu şekilde kehanet gerçekleşmiş oluyor ve Julian imparator ailesine katılıyor. Evliliği dışardan kusursuz gibi gözükse de Julian her gece rüyasında avlandığını görüyor. Yaptıkları için pişmanlık duymak bir yana, o günlerin özlemini çekiyor. Tüm bu anlattıklarım okurun sarı kalemle çizdiği yerler bu arada. “Julian rüyasından gözü vahşice dönmüş olarak uyanırdı.” cümlesi de okur tarafından çizilmiş olan cümlelerden. Öykünün bitimine doğru bir akşam Julian eve dönüyor ve karısının annesi ile babasını yatıya çağırdığından haberi olmadığı için babasını karısının sevgilisi sanıp uykularında herkesi doğrayıp öldürüyor. Bu şekilde geyiğin laneti de gerçekleşmiş olur. Son olarak Julian bir cüzzamlıyı evine alır ve onu doyurur, yatağını verir. Bu kişi aslında Hz. İsa’dır. Bu şekilde Julian’ın affı gerçekleşir ve hayvan ölümlerinin tamamı havada kalır. Julian kurtarıcısıyla birlikte göğe yükseldiğinde arkasında kurumaya yüz tutmuş derelerce hayvan kanı bırakır. İşin şaşırtıcı yanı ise bu hikayede işaretlenen yerlerin yalnızca katledilen hayvan sahneleri olmasıdır. Konuksever Aziz Julian Söylencesi hakkında bunları söyleyebilirim. Fakat Henry için okurun gönderdikleri yalnızca bu öykü ile sınırlı kalmıyor. Zarfın içinden bir de tiyatro oyunu çıkıyor. Henry tüm bu gönderilenleri incelerken uygun bir mekan arayışı içinde oluyor. Hatta şu kısım çok hoşuma gitti: “Mekanın işte başarının anahtarı olduğuyla ilgili anlayış sanatta da geçerlidir, hatta hayatın kendisinde de. Çevremiz ne kadar besleyiciyse ona göre gelişir ya da sararıp solarız.” Tiyatro oyunu Beatrice ve Virgil’in bir armut hakkında konuşmalarıyla başlıyor. Beatrice bir eşek, Virgil ise maymun. Hayatında hiç armut görmemiş olan Beatrice’ye Virgil tarafından armut betimlemeleri yapılıyor. Sayfalarca konuşma yalnızca armut hakkında. Şu kısmı alıntılamak istedim:
    Beatrice: Peki ama tadı nasıldır? Daha fazla dayanamayacağım.
    Virgil: Olgun bir armudun içinden tatlı ve sulu lezzeti taşar.
    Beatrice: Kulağa harika geliyor.
    Virgil: Armudu dilimlediğin anda, içinin göz kamaştırıcı bir beyazlıkta olduğunu görürsün. İçinden gelen ışıkla parıldar. Yanlarında bir armut ile bir bıçak taşıyanlar asla karanlıktan korkmazlar.
    Henry, kendisinden yardım isteyen bu okuruna teşekkür ediyor ve aynı zamanda tiyatrosu için tebrik ediyor. Mektubu postaya verdikten sonra her şey normal seyrinde devam ediyor. Fakat Henry bu kişinin sıradan bir okur olmadığını düşünüyor ve onu bulmak için adresine gitmeye karar veriyor. Bu noktadan sonra artık kitabın ikinci kısmına geçiyoruz.
    Okapi Tahnitçilik
    Bu kısma olayların geçtiği asıl mekan olan dükkanın ismini vermek istedim. Mektup yazan okurun dükkanı burası. “Okapi Tahnitçilik.” Okapi, Kongo’nun bataklık ormanlarında yaşayan, bir metre yüksekliğinde, gövdesi kızıl kestane, bacakları zürafa gibi siyah beyaz çizgili olan memeli bir hayvan. Tahnitçi ise içi doldurulmuş süs hayvanı maketi yapan zanaatkar. Literatüre bu şekilde geçmiş olsa da kişisel görüşüm tahnit işinin bir ruh hastalığı olduğudur. İnsanların ilgi alanları beni zerre kadar ilgilendirmese de ölmüş bir hayvanın içinin doldurularak sergilenmesini hoş bir durum olarak karşılayamıyorum. Bu yüzden kitabın bu kısmından başlayarak tahnit ustasına hep bir önyargı ile yaklaştım. İlk bölümde Henry’nin bahsettiği Bavyeralı suaygırı dişçi durumuna en iyi örneklerden biri oldum sanırım :) Tahnit ustası kitabın bir bölümünde şöyle diyor: “Ben yazar Gustave Flaubert sayesinde tahnit ustası oldum. Bana esin kaynağı olan Konuksever Aziz Julian Söylencesi adlı kısa öyküsüydü. İlk hayvanlarım önce bir fare, ardından bir güvercindi, tıpkı Julian’ın ilk öldürdüğü hayvanlar gibi. Bir şeyin başına telafisi olanaksız bir olay geldikten sonra kurtarılıp kurtarılamayacağını görmek istiyordum. Bu nedenle tahnit ustası oldum: tanıklık etmek için.” Tüm bu söylemler bana yine ikna edici gelmedi tabi…
    Olaylara dönecek olursak Henry Okapi Tahnitçilik tabelasını gördüğünde içi doldurulmuş olan okapi gözüne çarpıyor ve Aziz Julian Söylencesi’nde neden hayvanların ölümleri ile ilgili kısımların işaretlendiği az çok kafasında canlanıyor. Kitabın bu bölümünde tahnit ustasının hiç de yardım istermiş bir havada olmadığı seziliyor. Henry dükkana ne zaman gitse her seferinde aynı kibir ve baştansavma tavırlarla onu karşılıyor. Tüm bunlara rağmen Henry kendisini yardımcı olmak zorunda hissediyor. Dükkanı incelerken daha önce adını bile duymadığı pek çok hayvanın doldurulmuş halleriyle karşılaşıyor. Burada atlanmaması gereken ayrıntı ise Henry’nin dükkana her zaman Erasmus ile birlikte gittiği. Erasmus sürekli huysuzlandığı için bir süre sonra Henry onu atölyeye almak yerine başka bir yere bağlamayı tercih ediyor. Tahnit ustası ile birlikte tiyatro oyununu incelemeye koyulduklarında Henry karakterlerin isimlerinin neden Beatrice ve Virgil olduğunu soruyor. O zaman kilit nokta da açığa çıkmış oluyor. “Beatrice bir eşek, Virgil ise maymun.” Bu hayvanlar değişik bir öykü ile dükkana gelmişler, birisi bilim enstitüsü tarafından birisi de kilise tarafından alınacakken karar değiştirilmiş ve her ikisi de bu tahnit dükkanına gönderilmişler. “Otuz senedir buradalar. Virgil ile Beatrice cehennem yolundaki rehberlerim.” Bu konuşmalardan sonra Henry sık sık dükkana gidip gelmeye devam ediyor, tiyatro oyununun bölümleri ve birlikte yazdıkları yerler de kitapta verilmiş. Neden bir eşek ve maymun seçildiği sorusunun cevabı ise “Çünkü maymunlar zeki ve çevik olarak bilinirler, eşeklerse inatçı ve çalışkan. Bunlar hayvanların hayatta kalmalarını sağlayan özelliklerdir.” cümlesinde ifade ediliyor. Oyunun devamında Beatrice ve Virgil armuttan, muzdan ve etraflarındaki gidişattan konuşuyorlar. Oyunda hoşuma giden ve altını çizdiğim bir diğer yer ise şu kısım:
    Virgil: Bana göre kader güneş gibidir. Güneşte durduğunda gölgenin oluşmasını engelleyebilir misin? Sana yapışmış, sürekli senin şekline bürünmüş,durmadan sana seni hatırlatan o karanlık bölgeyi üzerinden atabilir misin? Atamazsın. Bu gölge şüphedir. Güneşte kaldığın sürece seni adım adım takip eder. Kim güneşte kalmak istemez ki?
    Beatrice: Ama güneş gitti Virgil, gitti. (Gözyaşlarına boğulur ve hıçkıra hıçkıra ağlamaya başlar.)
    Bu bölümde oyunla ilgili ilginç bir detay daha öğreniyoruz. Oyunun ismi “20. Yüzyıla Ait Bir Gömlek.” Oyun Gömlek adlı bir ülkede geçiyor ve komşu olan diğer ülkeler ise Eldiven, Şapka, Çorap, Palto, Çizme, Pantolon, Ceket. Hatta olay bir gömleğin sırt kısmında geçiyor, çizgili bir gömlek. Böyle tuhaf bir simgesellik tercih edilmesi bana pek mantıklı gelmemişti. Sonra devam ettikçe tahnit ustası ile Henry arasındaki şu konuşmayı okudum:
    -“Neden bir gömleği seçtiniz? Buradaki simge nedir?”
    -“Her ülkede gömlek vardır, her insanın üzerinde.”
    -“İçindeki evrensel tınısı yani?”
    -“Evet. Her gün gömlek giyeriz.”
    -“Yani hepimiz Gömlek’te yaşıyoruz. Demek istediğiniz bu mu?”
    -“Doğru. Ceket, Gömlek veya Pantolon’da; ama bu Almanya, Polonya, Macaristan da olabilirdi.”
    Bu konuşmadan sonra Henry ve tahnit ustası tekrar tiyatro metnine dönüyorlar. Beatrice ve Virgil haftanın günleri hakkında konuşuyorlardı:
    Virgil: Ama haftanın her günü kötülük vardır.
    Beatrice: Çünkü haftanın her günü ortalıktayız.
    Beatrice ve Virgil’in konuşmaları bana bir noktadan sonra anlamsız gelmeye başladı. Çünkü yaptıkları şey bir olay hakkında konuşmak değildi, sıkıcı bir durum hikayesi okuyor gibi hissetmeye başladım. Konuşmalarda altını çizebileceğim cümleler gitgide azalıyordu. Daha sonra yaptıkları şeyin “konuşmak üzerine konuşmak” olduğunu fark ettim. Akıllarına gelen ilk şey, etraflarında gördükleri ilk nesne onların konuşma konusu oluyordu. Tüm bu olaylar olurken Henry, tahnit ustasıyla ilgili zihninde oturmayan bazı taşlar olduğunu fark ediyordu.
    Kimdir Bu Taxidermist?
    Henry, oyundaki karakterler içinde yalnızca bir maymun ile bir eşeğin olmadığını görüyor. Bir erkek çocuğu ile iki arkadaşı da oyun içinde yer alıyordu. “Demek ki oyun sadece hayvanlar üzerine kurulu değil.” diye düşünürken Sarah ile konuşup tahnit ustası hakkındaki izlenimlerini de ona şöyle aktarıyor:
    -Adam tam bir cins. Bir porsuk kadar hırçın. O oyununa da bir türlü aklım ermiyor. Hayvanlar var, bir eşek ile bir maymun. Kocaman bir çizgili gömleğin üzerinde yaşıyorlar. Aslında her şey tamamen hayali, ama yine de içinde bana, nasıl desem, Holokost’u anımsatan öğeler var.”
    -Holokost’u mu? Sen de her şeyde Holokost’u görür oldun.
    -Bunu söyleyeceğini biliyordum. Ancak burada bazı göndermeler var, örneğin çizgili gömleklere.
    -Ne olmuş yani?
    -Şey, Holokost sırasında…
    -Evet, Holokost’tan ve çizgili gömleklerden haberim var. Ama örneğin New York Borsası’ndaki kapitalistler de çizgili gömlek giyerler, palyaçolar da . Herkesin gardırobunda bir çizgili gömleği vardır.
    Bu konuşmadan sonra Sarah da adamı merak ediyor ve birlikte tahnit dükkanına gidiyorlar. Eve döndüklerinde bağıra çağıra kavga ediyorlar çünkü Sarah adamdan hoşlanmamak bir yana korktuğunu dile getiriyor. Henry, Sarah’ın olayı fazla büyüttüğünü düşünerek umursamamayı tercih ediyor ve tahnit ustası ile ilişkileri devam ediyor. Fakat Henry oyunun sahnelenmesi konusunda hala ikilemde. Benim de rahatsız olduğum anlaşılmazlık ve durağan cümleler, Henry’nin oyunun başarısız olacağını düşünmesine neden oluyor. Yann Martel bu konuyla ilgili şu cümleleri kullanmış: “Becket ve Diderot’nun oyunları başarıya ulaşmıştı. Ancak ikisi de çok kurnaz yazarlardı ve görünüşteki eylemsizliği bir sürü olayla desteklemişlerdi aslında. Oysa “Bir 20. Yüzyıl Gömleği” oyununun yazarı eylemsizliği beceremiyordu.” Oyundaki tüm bu anlaşılmaz ifadelerin ve kopukluğun tüm özeti tahnit ustasının beceriksizliği aslında.
    Henry, tahnit ustası ile son bir kez buluşmaya karar verdiğinde köpeği Erasmus inanılmaz bir şekilde hırçınlaşmış ve kedileri Mendelssohn’a zarar vermiştir. Veteriner her ikisini de uyutmuş ve sonrasında öldüklerini Henry’ye haber vermiştir. İki dostuna birden veda etmesinin yanında Sarah’nın hamile olması ve bu üzüntüyü kaldıramaması da Henry’yi çok yıpratmıştır. Son kez tahnit dükkanına gider ve elindeki tüm kağıtları teslim ederek artık yardım etmek istemeyeceğini söyler. Tahnit ustası her zaman olduğu gibi yine sesini çıkarmaz, kibirli bakışlarıyla onu uğurlar. Henry bu işin bittiğini zanneder fakat bir gün devam ettiği tiyatro kursuna mektup gelir. Oyunun devamı yazılıdır. 68 Nowolipki Caddesi isimli bir caddeyi tahnitçinin gizli notları içinde gördüğünü anımsar ve gitmeden bir araştırma yapar. Tahnitçiye “Neden Nowolipki? Garip bir kelime?” diye sorduğunda “ Beatrice bir ara ağlayacak gibi oluyor ve şöyle düşünüyor: “Now, oh lip, keep from trembling.” (Şimdi dudaklarım, titrememeye çalışın.) Cadde ismi, bunun kısaltması.” yanıtını alır. Henry adamın ikiyüzlü davrandığını ve yalan söylediğini anlar. Çünkü Nowolipki Caddesi Varşova’da gerçek bir cadde adıdır ve 68 numarada İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra içleri arşiv niteliğindeki malzemelerle dolu olan on metal konteynır ve iki süt tenekesi vardır. Bundan sonra tüm olaylar açığa çıkmaya, tahnit ustasının kim olduğu ve Henry’den ne istediği anlaşılmaya başlar.
    Tahnit ustası, hayvan kıyımından söz etmek için Holokost’u kullanmıştır. Hayvanlar, soykırım kurbanlarının sesiyle konuşturulmuştur. Hatta bu sahneden Beatrice, başına gelenleri Virgil’e şu şekilde anlatmıştır:
    Beatrice: Dinlemek ister misin?
    Virgil: Sen dinlememi istersen eğer.
    Beatrice: En azından bir kişiye anlatmam gerek, bu şekilde yaşadıklarım sözcüklere dökülmeden önce kaybolup gitmemi olur. Sana anlatmayacaksam kime anlatabilirim? İçeri getirildiğim anda yüzüme patlayan ilk tokadı hatırlıyorum. O anda bile bir şeyler, temel özgüven duygusu sonsuza dek yok olmuştu. Eğer Meissen porseleninden nadide bir koleksiyon varsa ve adamın biri eline bir fincan alıp bile bile yere atıp parçalarsa diğer parçalara aynı şeyi yapmasını kim engelleyebilir? Adam porselene karşı umursamazlığını belli etmişken, bir fincan ya da bir çorba kasesi olmuş ne fark eder? Bu konuda konuşmak öyle zor ki. Canım acıdı, ıstırap doluydu… Tek bir kibritin alevi karşısında irkiliriz, oysa ben burada kor ateşin ortasındaydım.
    Beatrice bu şekilde kendisine yapılan işkenceleri , vücuduna yapılanları teker teker anlatıyor. Henry şaşkınlık içerisinde oyunda yer alan bir erkek çocuk ve iki arkadaşının nerede olduğunu öğrenmek istediğinde tahnit ustası şunları anlatıyor:
    “Bu erkek çocuğu ve iki arkadaşı Beatrice ve Virgil’e inanılmaz işkenceler edip gidiyorlar. Olaylar aslında bu şekilde başlıyor. Aynı erkek çocuğu başka olayların da azmettiricisi. Örneğin köydeki kadınları öldürmek istiyorlar ve kadınlar kundaktaki bebekleriyle birlikte göle girip boğuluyorlar. Beatrice ve Virgil de tüm bunlara şahit oluyor, daha sonra kaçıp bir yere giderek armut hakkındaki konuşmayı yapmaya başlıyorlar. Bu arada Gustav isimli bir karakter de var. Gustav Beatrice ile Virgil’in sohbet ettikleri ağacın altındaki bir ceset. Onlar da cesetten rahatsız olmuyorlar, hatta tüm bu sohbetleri o cesedin başında yapıp cesetle oyunlar oynuyorlar. Çocuk mu? Çocuğa hiçbir şey olmuyor.”
    Tahnit ustası tüm bunları anlattıktan sonra Henry adamın kendisine göndermiş olduğu öyküyü hatırlıyor: Konuksever Aziz Julian Söylencesi. Bu öyküye bu kadar ilgi duymasının sebebi ise Julian’ın binlerce masum hayvanı katledişi ama her şeye rağmen kurtuluşunun etkilenmemesi. Öykü vicdan azapsız bir af sunuyordu. Bu durum gizleyecek bir şeyleri olan bir adam için oldukça cazipti. “Sarah tek bakışta adamın ne mal olduğunu anlamıştı. Onun gerçekleri görmesi neden bu kadar uzun sürmüştü? Kendisini masumların yegâne savunucusu olarak tanıtan eski bir Nazi destekçisiyle omuz omuza çalışıyordu. Ölüyü eline alıp onu güzel gösteren biriyle. Öldürücü mantık dışılık nasıl daha iyi biçimde örtülüp gizlenebilirdi? Tahnit sayesinde tabii.” Henry tüm bunları düşünürken adama dönüp oyunu istemediğini ve bir daha onunla çalışmayacağını belirtti. Fakat adam oyunu Henry’nin ceplerine tıkıştırmaya kalktı, bu işin böylece bitmesini istemiyordu. Henry arkasını dönmüş giderken “Bekleyin bir dakika.” diye seslendi. Henry’nin adamla yüz yüze gelmesi ile karnında bir sıcaklık hissetmesi bir olmuştu. Kapıya doğru yönelirken son bir kez vitrinde duran Beatrice ve Virgil’e bakıyordu. Tahnit ustası da arkasından geliyordu. Henry sürüne sürüne dışarı çıktı ve bu kez koca bir karanlığa gömüldü. Duyduğu en son ses motor sesiydi. Ambulans geldiğinde araba sahibi de başında bekliyordu. Kafasını çevirdiğinde tekrar bayılmadan önce gördüğü son şey Okapi Tahnitçilik’i saran alevlerdi. Tahnit ustası da içinde iken…
    Henry hastanedeki tedavisi sırasında dükkanda cebine sıkıştırılan parçaları tekrar okudu. Daha sonra öyküyü kendince tamamlayarak ona Beatrice ve Virgil adını verdi. Beatrice ve Virgil bittikten sonra da başka bir metin daha yazarak ona “Gustav İçin Oyunlar” dedi. On üç kısa bölümden oluşan bu eserin ilk bölümü şu şekildeydi:
    “On yaşındaki oğlunuz sizinle konuşuyor. Size açlıktan ölmek üzere olan aileniz için patates bulmanın bir yolu olduğunu söylüyor. Yakalanırsa öldürülecek. Bunu yapmasına izin verir misiniz?”
    Kitap bu şekilde bitiyor… Üç bölümü de özetleyip kitabı en kısa haliyle değerlendirecek olursam şunları söyleyebilirim: Öncelikle kitabı Pi’nin Yaşamı kadar akıcı ve sürükleyici bulmadım. Sonu benim için sürpriz oldu, tahnit ustasının masum bir adam olmadığını az çok tahmin edebiliyordum ama soykırım olayı ile ilgili olabileceğini ve adamın Nazi destekçisi olabileceğini hiç düşünmemiştim. Konuksever Aziz Julian hikayesi ile kurulan bağ çok hoşuma gitti. İlk bölüm yalnızca Henry ile tahnit ustasının tanışması, oyunun içeriği hakkında bilgi verilmesinden ibaret. İkinci bölüm tahnit ustasının davranışlarının çözümlenmeye başlandığı ve hayvanların artık insanları simgelediğini anladığımız bir bölüm. Üçüncü bölümde ise tahnit ustasının kim olduğu, Henry ile olan hesabının yalnızca soykırım üzerine olan kitapla alakalı olduğu ve bu adamın hasta bir katil olduğu anlaşılıyor. Üç bölümü birden ele alıp kitabın tamamına baktığımızda tahnit ustasının eski bir Nazi, Henry’nin ise olup bitenden çok geç haberdar olan insanlık olduğunu görüyoruz. Kitap Hem Konuksever Aziz Julian Söylencesi’ni hem de İlahi Komedya’yı içermesi ile hafiften bir çerçeve hikaye tekniğine sahip bana kalırsa. Bunun dışında Samuel Backett’in Godot’yu Beklerken kitabını andırdığına dair söylemler de var. İki eserin tek ortak yönü ise olayların iç içe geçmesi ve son kısımda her şeyin açıklığa kavuşması.
    Tüm hikaye ve değerlendirme ortada olmasına rağmen kitabı okumadan karakterlerin ruhunun hissedilemeyeceğini düşünüyorum. Tahnit dükkanı ile ilgili betimlemeler öyle güzel yapılmış ki, okurken kendinizi Okapi Tahnitçilik’in içinde hissedebilirsiniz. Henry’nin bıçaklanma sahnesinin gözümün önünde canlanışı, taxidermistin (tahnit ustası) kendisi ile birlikte dükkanı yakışı… Kısacası kitabın yoruma açık ve tahminlerle yürüyen bir kitap olduğunu göz önünde bulundurduğumuzda okuyarak bir kez daha o heyecanı hissetmenizi öneriyorum. O halde Beatrice ve Virgil’e selam olsun…
  • Mecburiyet
    Kadın hâlâ derin uykuda, düzenli ve güçlü nefesler alıp veriyordu. Hafif aralanmış ağzı gülümseyecek ya da bir şeyler söyleyecek gibiydi ve yorganın altındaki genç, diri göğüsleri huzurla inip kalkıyordu. Pencerelerden içeriye yeni doğan günün ilk ışıkları vuruyordu. Fakat kış sabahının ışığı zayıftı. Karanlıkla aydınlık arası bir ışık kararsız bir şekilde vuruyordu uyuyan her şeye ve örtüyordu üstünü.
    Ferdinand sessizce kalkmıştı, nedenini kendi de bilmiyordu. Şimdilerde bunu çok sık yaşıyordu; çalışırken birden kalkıyor, şapkasını kaptığı gibi evden çıkıyor, kendini tarlalara atıyor, hızla ve giderek daha hızla, bitkin düşünceye, dizleri titreyinceye, şakaklarındaki nabzı deli gibi atıncaya kadar koşuyor, sonunda kendini bilmediği yabancı bir yerde buluyordu. Ya da hararetli bir sohbetin ortasında öylece donup kalıyor, söylenenleri anlamıyor, soruları duymuyor, kendine gelmek için tüm gücüyle silkinmek zorunda kalıyordu. Bazen de akşamları üstünü değiştirmeyi unutuyor, ayağından çıkardığı ayakkabıları elinde, ya karısının seslenmesiyle yerinden sıçrayıncaya ya da birdenbire elindeki ayakkabılar yere düşünceye kadar yatağın kenarında öylece oturup kalıyordu. 
    Sıcak odasından balkona çıktığında soğuktan titremeye başladı. Farkında olmadan ısınmak için dirseklerini bedenine bastırdı. Aşağıdaki manzara hâlâ sisle kaplıydı. Yüksekteki evinden baktığında genellikle beyaz bulutların hızla süzülüşünü bir ayna gibi yansıtan Zürich gölünün üzerine şimdi kalın, süt gibi köpükler yayılmıştı. Bakışlarının ve ellerinin değdiği her yer nemli, karanlık, kaygan ve griydi; ağaçlardan sular damlıyor, kirişlerden nemler sızıyordu. Yeni güne uyanan dünya biraz önce selden kurtulmuş, saçlarından sular damlayan bir insana benziyordu tıpkı. Sisli gecenin içinden insan sesleri yükseliyordu, fakat bu sesler suda boğulan bir insanın çıkardığı hırıltılar gibiydi, bazen de çekiç sesleri ve uzaktaki bir kilisenin kulesinden çıkan çan sesleri geliyordu; fakat her zamanki gibi net değil, nemli ve paslı bir sesti duyulan. Islak bir karanlık duruyordu kendisiyle dünyası arasında.
    Üşüyordu. Fakat yine de elleri ceplerinde, sisin ve karanlığın ardından ortaya çıkacak manzarayı görmek için hiç kıpırdamadan orada öylece duruyordu. Sis, gri bir kâğıt gibi aşağıdan yukarıya doğru yavaş yavaş kalkarken Ferdinand, aşağıda sabah sisinin arkasına gizlendiğinden emin olduğu ve düzenli, berrak çizgileriyle varlığını aydınlatan o çok sevdiği manzarayı sonsuzca özlediğini hissetti. Kim bilir kaç kez içindeki karmaşadan kaçıp bu pencereye gelmiş, dışardaki huzur dolu manzaraya bakarak rahatlamıştı; karşı kıyıda evler sevimli bir şekilde yan yana dizilmişti, mavi suları zarafetle yaran küçük bir vapur, kıyıda neşeyle süzülen martılar, kırmızı bacalardan çıkan ve öğleyin çalan çan sesleriyle birlikte göğe yükselen gümüş renkli dumanlar, ona o kadar açık, o kadar net bir şekilde ‘Huzur! Huzur!’ diye bağırıyorlardı ki, dünyanın delirdiğini bilmesine rağmen bu güzelliklere inanıyor ve kendisine vatan seçtiği bu ülke sayesinde birkaç saatliğine de olsa kendi vatanını unutuyordu. Aylar önce zamandan ve insanlardan kaçan, savaşan ülkesinden İsviçre’ye gelmiş bir kaçaktı; gördüğü vahşet ve dehşet yüzünden korkudan büzülmüş, altüst olmuş ruhunun burada düzeldiğini, iyileştiğini ve yaralarının kabuk bağladığını fark etmiş, buranın eşsiz manzarasının, renklerinin onu kendisine çektiğini ve içinde resim yapma arzusunu uyandırdığını hissetmişti. Bu nedenle ne zaman bu manzarası kararsa, kendisini yabancı ve uzağa atılmış hissediyordu, tıpkı bu sabah saatlerinde olduğu gibi, çünkü sis her şeyin üzerini örtmüş, manzarasını engellemişti. Aşağıda, karanlıkta kapalı kalan herkese, onlar gibi uzaklarda gömülüp kalmış memleketinin insanlarına karşı sonsuz merhamet hissediyor, onlarla beraber olmak, yazgılarını paylaşmak için sonsuz bir özlem duyuyordu.
    Bu mart sabahında sisler arasında bir yerde, bir kilisenin çanı dört kez çaldı, sonra sanki saati kendi söylüyormuş gibi sekiz kez daha çaldı. Ferdinand önünde dünya, arkasında uykusunun karanlığındaki karısı olmasına rağmen kendini bir kulenin tepesinde tarifsiz bir yalnızlık içinde hissediyordu. Yüreğinin derinliklerinde bu sis duvarını parçalamak, bir yerlerde uyanışın, aydınlanışın mesajını, yaşamın gerçekliğini, güvenliğini, kesinliğini hissetmek istiyordu. Bakışlarını ileriye yönelttiğinde, aşağıda köyün bittiği ve yolun kısa kıvrımlarla yukarıya kadar çıktığı yerde, sislerin içinde insan ya da hayvan, bir şeylerin yavaş yavaş hareket ettiğini sandı. Ne olduğu belli olmayan bu küçük şey gittikçe yaklaşıyordu, Ferdinand kendisinden başka birinin uyanık olmasına sevindi önce, öte yandan yakıcı ve hiç de sağlıklı olmayan bir merak sardı benliğini. Gri cismin ilerlediği yerde civar köylere ya da buraya çıkan bir dört yol ağzı vardı: Gelen yabancı bir an soluklanmak için duraklar gibi oldu. Sonra ağır ağır dar patikadan yukarı çıkmaya başladı.
    Ferdinand birden huzursuzlandı. ‘Bu yabancı da kim?’ diye sordu kendi kendine. ‘Nasıl bir mecburiyet onu da benim gibi sıcak yatağından sabahın ışığına çıkardı acaba? Bana mı geliyor, benden ne istiyor?’ Hafif sisin içinden tanıdı onu: Postacıydı. Her sabah kilisenin çanı sekiz kez vurduğunda buraya tırmanırdı, Ferdinand onun uçlara doğru kırlaşan kızıl, denizci sakallı kaba yüzüne ve mavi gözlüğüne baktı. Nussbaum[1] idi adı, Ferdinand ise sert hareketleri ve mektubu vermeden önce ciddi bir tavırla büyük, siyah deri çantasını sağ tarafına çekerken vakur bir tavır takınması nedeniyle Nussknacker[2] diyordu ona. Ferdinand, onun yere kuvvetle basa basa, çantayı sol tarafına atıp, kısa bacaklarıyla son derece ciddi yürüdüğünü görünce gülümsemeden edemedi.
    Fakat birden dizlerinin titrediğini hissetti. Gözlerinin üstüne doğru kaldırdığı eli bir anda felç olmuş gibi yana düştü. Bugün, dün ve haftalar boyunca hissettiği huzursuzluğu birden geri dönmüştü sanki. Postacının adım adım kendisine doğru geldiğini hissediyordu. Ne yaptığını bilmeden kapıyı açtı, uyuyan karısının yanından yavaşça geçerek dışarıya süzüldü ve hızla merdivenlerden indi, bahçe parmaklıklarından aşağıya, postacıya doğru yürüdü. Bahçe kapısında karşılaştılar. “Benim için... benim için...” Üçüncüsünde söyleyebildi ancak: “Benim için bir şey var mı?”
    Postacı ona bakabilmek için buğulanmış gözlüğünü kaldırdı. “Elbette, elbette.” Bir hareketle siyah çantasını sağ tarafına aldı, parmaklarıyla -kocaman solucanlar gibiydiler, nemli ve soğuk sisten kızarmış parmaklarıyla- yokladı mektupları. Ferdinand titriyordu. Sonunda postacı çantadan bir mektup çıkardı. Büyük, kahverengi bir zarftı, üstünde “resmi” damgası ve Ferdinanden adı vardı. “İmzalamanız gerekiyor,” dedi postacı, mürekkepli kalemini ıslatıp Ferdinand’a uzattı. Ferdinand heyecandan imza olarak okunmaz bir şekilde ismini karaladı.
    Sonra şişman kırmızı elin ona verdiği mektubu aldı. Fakat Ferdinand’ın parmakları o kadar uyuşmuştu ki, zarf bir anda elinden kayıp yere, ıslak toprağa, nemli ağaç yapraklarının üzerine düştü. Almak için eğildiğinde kokuşmuş, çürümüş bir şeylerin kokusu geldi burnuna.
    İşte buydu, haftalardır gizli ve sinsi bir şekilde huzurunu kaçıran, bozan buydu, iradesine rağmen beklediği mektuptu; anlamsız, saçma sapan, anlaşılmaz, bilinmeyen, anonim uzaklıklardan kendisine gelen, onu el yordamıyla arayan, daktiloda yazılmış donuk makine sözcükleriyle sıcak yaşamına, özgürlüğüne uzanan, saldıran bu mektuptu. Keşfe çıkmış bir süvari yeşil, sık ormanlıkta görünmez çelik bir namlunun kendisine yöneldiğini ve içindeki küçük kurşunun karanlığa, bedeninin içine girmek istediğini nasıl hissederse, Ferdinand da bu mektubun bir yerlerden çıkıp geleceğini biliyordu. Karşı koymak için çevirdiği, geceler boyunca düşüncelerine nüfuz eden tüm o küçük dolaplar boşunaydı demek: Ve işte şimdi onu bulmuşlardı. Çok değil, daha sekiz ay önce öbür tarafta kendisini bir at tüccarı gibi muayene eden, kolundan tutup kaslarını yoklayan askeri doktorun karşısında çıplak, soğuktan ve tiksintiden titreye titreye durduğu ve kendini son derece aşağılanmış hissettiği sırada yaşadığımız bu çağın insan onurunu hiçe saydığına ve Avrupa’nın içine düştüğü esarete bizzat tanık olmuştu. Vatansever lafların boğucu havasına ancak iki ay dayanabilmişti, fakat bir süre sonra yavaş yavaş nefes alamaz hale gelmiş, insanlar onu ikna etmek için ağızlarını açtıklarında yalanın sarı rengini dillerinde görmeye başlamıştı. İnsanların söylediği her şey onu tiksindirmişti. Boş patates çuvallarıyla şafak vakti pazarın basamaklarında oturan ve soğuktan tir tir titreyen kadınların bakışları yüreğini parça parça etmişti: Yumruklarını sıkıp etrafta dolanırken öfke ve kinle dolmaya başladığını hissetmiş, içindeki bu inanılmaz nefretten tiksinti duymuştu. Sonunda birinin yardımıyla karısıyla birlikte İsviçre’ye geçebilmeyi başarmıştı, sınırı geçer geçmez birden içi yaşam sevinciyle dolmuştu. Başı o kadar dönmüştü ki bir direğe tutunmak zorunda kalmıştı. Uzun bir süre sonra ilk kez yeniden hayat, insan, eylem, irade, güç gibi duyguları hissetmişti. Ciğerleri havadaki özgürlüğü içine çekmek için hazırdı. Vatan onun için artık daha çok bir hapishane, bir mecburiyetti. Yabancı diyar ise dünyadaki vatanı, Avrupa insanlık demekti.
    Fakat bu mutluluğu ve hafiflemiş duyguları pek uzun sürmedi; sonrasında o korku yine geldi. İsmiyle bu kanlı çalılığa takılıp kaldığını, geçmişinden kurtulamayacağını biliyordu. Bilmediği, tanımadığı, fakat onu bilen ve özgür bırakmayan bir şeyler olduğunu hissediyordu. Görünmez bir yerlerde pusuya yatmış, uykusuz, soğuk bir gözün onu gözlediğini biliyordu. Tamamen içine döndü, ‘Birliğine teslim ol’ çağrılarını görmemek için hiç gazete okumadı, izini kaybettirmek için evini değiştirdi, mektuplarının karısı adına poste restante[3] ile gönderilmesi için talimat verdi. İnsanların sorularına maruz kalmamak için onlarla konuşmaktan kaçınıyordu. Asla kente inmiyor, tuval ve boya alması için karısını gönderiyordu. Zürich gölü yakınlarındaki küçük bir köyde bir köylüden kiraladığı evde varlığını, ismini unutturmaya çalışıyordu. Fakat bildiği bir şey vardı: Herhangi bir çekmecede yüz binlerce kâğıdın arasında bir kâğıt vardı. Biliyordu. Günün birinde, herhangi bir yerde, herhangi bir zamanda bu çekmece çekilecekti - bu çekmecenin açıldığını duyuyordu, adını yazan daktilonun tuşlarının vuruşunu duyuyor ve biliyordu, bu mektup onu buluncaya kadar dolanacak, dolanacaktı.
    Ve işte o mektup şimdi elindeydi, titriyordu, soğuktu ve fiziksel olarak parmaklarının arasındaydı. Ferdinand sükûnetini korumaya çalıştı. ‘Bu yaprağın ne önemi var?’ diyordu kendi kendine. ‘Yarın öbür gün burada binlerce, on binlerce, yüz binlerce yaprak fundalıklarda çiçek açacak ve her biri benim için yabancı olacak, tıpkı bunun gibi. Bu “resmi” yazısı da ne demek? Okumam gerektiği anlamına mı geliyor? Ben kimsenin amiri ya da komutanı değilim, insanlar üzerinde yaptırım gücüm yok, kimseye emredemem, fakat kimse de bana bir şey emredemez. İsmim ne arıyor orada - bu ben miyim? Onun ben olduğumu söylemem için kim beni mecbur edebilir, orada ne yazdığını okumam için kim beni mecbur edebilir? Okumadan yırtarsam, parçaları göle kadar uçuşur ve ne ben bir şey bilirim ne de dünya. Bu mektubu görmezden gelebilirim, bir damlanın ağaçtan toprağa düşmesinden daha hızlı, yırtıp atabilirim. İçinde ne olduğunu ancak istersem öğrenebileceğim bu yaprak nasıl beni huzursuz edebilir? Ve ben istemiyorum. Ben özgürlüğümden başka bir şey istemiyorum.’
    Parmakları sert zarfı yırtıp parçalarını lime lime etmek için geriliyordu. Fakat çok garip: Kasları onu dinlemiyordu. Ellerindeki bir şey iradesine karşıydı, itaat etmiyorlardı. Bütün kalbiyle yırtıp parçalamak istediği halde parmakları gayet dikkatle açtı zarfı, titreye titreye katlanmış beyaz kâğıdı düzeltti. Kâğıdın üzerinde zaten bildiği bir şey yazıyordu. “Sayı: 34.729 F. Sayın... M. Bölge Komutanlığının emriyle askerliğe elverişliliğinizin tespiti için en geç 22 Mart’a kadar Bölge Komutanlığının 8 nolu odasında tekrar muayeneye gelmeniz gerekmektedir. Askeri evrakı bu amaçla gideceğiniz Zürich Konsolosluğu’ndan temin edebilirsiniz.”
    Bir saat sonra odaya yeniden girdiğinde elinde bir buket çiçekle gülümseyerek yanına gelen karısıyla karşılaştı. Karısının yüzünde kaygısızlığın ışıltısı parlıyordu. “Bak, ne buldum ben?” dedi. “Orada, evin arkasında, çayırlarda açıyorlar, ağaçların arkasındaki gölgeliklerde hâlâ kar var.” Karısını memnun etmek için elindeki çiçekleri aldı, sevdiğinin endişesiz yüzüne bakmamak için başını çiçeklerin üzerine eğdi ve ardından kendisine atölye yaptığı çatı katındaki odasına çıktı.
    Fakat çalışamadı. Tuvalin önüne geçer geçmez daktilonun sert vuruşlarıyla yazılmış sözcükler gözlerinin önünde belirdi. Paletteki boyalar çamur ve kan gibi göründü gözüne. Cerahat ve yaralar geldi aklına. Hafif gölgede duran kendi portresi, askeri üniformalı halini gösteriyordu. “Çılgınlık bu! Çılgınlık!” diye bağırdı, bağırırken de gözünün önüne gelen bu resimleri korkup kaçırtmak istercesine ayağıyla yere vurmaya başladı. Fakat elleri titriyor ayaklarının altındaki yer sallanıyordu. Uzanmak istedi. Küçük bir sandalyeye çöktü ve karısı öğle yemeğine çağırıncaya kadar orada kaldı.
    Aldığı her lokmada adeta boğuluyordu. Boğazında, yukarıda acı bir şeyler vardı; önce aşağıya inen, sonra yine yukarıya çıkan acı bir şey. İki büklüm hiç konuşmadan sessizce oturduğu yerden karısının kendisini izlediğini fark etti. Birden karısının usulca elini elinin üzerine koyduğunu hissetti. “Neyin var Ferdinand?” Yanıt vermedi. “Kötü bir haber mi aldın?” Sadece başıyla onayladı ve yutkundu. “Ordudan mı?” Yine sadece başıyla onayladı. Karısı sustu. Ferdinand da sustu. Bu düşünce adeta bunaltıcı ve boğucu bir şekilde birdenbire odanın ortasına düşmüş, odadaki her şeyi, nesneleri bir kenara itmişti, geniş ve yapış yapıştı, başlayıp da bitiremedikleri yemeklerin üzerine çökmüştü, adeta bir sümüklüböcek gibi enselerinde sürünüyor ve ürkütüyordu. Bu düşüncenin ağır yükünden orada öylece iki büklüm, sessizce oturuyor, birbirlerinin yüzüne bile bakmaya cesaret edemiyorlardı.
    En nihayet karısı şunu sorduğunda sesinde bir şeyler kırılmış, yıkılmış gibiydi: “Seni konsolosluğa mı çağırdılar?” - “Evet.” - “Peki gidecek misin?” Ferdinand titriyordu. “Bilmiyorum, fakat gitmek zorundayım.” “Niçin zorundaymışsın? İsviçre’de sana emir veremezler. Burada özgürsün.” Birbirine kenetlenmiş dişlerinin arasından öfkeyle tıslarcasına “Özgür! Bugün kim özgür ki?” dedi. - “Özgür olmak isteyen herkes. Ve en çok da sen. Bu nedir ki?” - Karısı, onun önündeki kâğıdı sinirle fırlatıp attı. - “Bunun senin üzerinde nasıl bir gücü olabilir ki, zavallı bir büro memurunun yazdığı bu kâğıt parçasının senin gibi canlı, özgür bir insanın üzerinde nasıl bir gücü olabilir? Bu sana ne yapabilir, nasıl bir zarar verebilir?” - “Kâğıt değil, ama gönderen zarar verebilir.” - “Kim gönderiyor bunu? Nasıl bir insan? Bir makine, insan öldüren bir makine. Fakat seni yakalayamaz.” - “Milyonlarcasını yakaladı, beni neden yakalamayasın ki?” - “Çünkü sen istemiyorsun.” - “Diğerleri de istemiyordu.” - “Fakat onlar özgür değildi. Onlar silahların arasında kalmıştı, bu nedenle gittiler. Ama hiçbiri isteyerek gitmedi. Hiçbiri İsviçre’den o cehenneme bile isteye gitmezdi.”
    Heyecanını bir yana bıraktı, çünkü kocasının acı çektiğini görüyordu. Karşısındaki bir çocukmuş gibi içinde bir merhamet yükseldi. “Ferdinand,” dedi ona yaslanırken, “doğru düşünmeye çalış. Korktun, bu sinsi, vahşi, kötü niyetli canavarın birine saldırdığında onu korkuttuğunu, ürküttüğünü biliyorum. Fakat düşün ve hatırla lütfen, biz bu mektubu bekliyorduk. Yüzlerce kez bu ihtimali düşünmüştük, ben onu yırtıp atacağını ve insan öldürmeye alet olmayacağını biliyor, seninle gurur duyuyordum. Unuttun mu?” - “Unutmadım Paula, biliyorum, fakat...” - “Şimdi konuşma,” diye ısrar etti karısı. “Sinirlerin oldukça bozuk, konuştuklarımızı hatırla, yazdıklarını, -solda, çalışma masasının çekmecesinde duruyor- asla eline silah almayacağını açıkladığın o yazıyı hatırla. Çok kararlıydın...” Ferdinand hemen atıldı. “Asla kararlı olmadım! Asla emin değildim. Hepsi bir yalandı, korkularımdan bir kaçıştı. Ben bu sözcüklerle sadece kendimi kandırdım. Ve tüm o sözler özgür olduğum sürece doğruydu, fakat beni çağıracakları zaman irademin zayıflayacağını biliyordum. Onların karşısında titrediğimi mi düşünüyorsun? Onlar hiçbir şey değil, - gerçekten içimde olmadıkları sürece sadece hava ve sözcükten ibaretler, yani hiçbir şey değiller. Fakat ben kendimin karşısında titredim, çünkü beni çağırdıklarında hemen gideceğimi biliyordum.” - “Ferdinand, gitmek istiyor musun?” - “Hayır, hayır, hayır,” dedi ayaklarıyla sertçe yere vurarak, “istemiyorum, istemiyorum, içimdeki hiçbir şey de istemiyor, hiçbir hücrem istemiyor. Fakat kendi irademe rağmen gideceğim, onların güçlerinin korkunçluğu da bu değil mi zaten; insanın kendi iradesine, kendi inancına rağmen onlara hizmet etmesi değil mi, korkunç olan? Keşke karşı koyabilecek iradem olabilse - fakat insanın eline böyle bir yazı geçince iradesi uçup gidiyor, itaat etmek mecburiyetinde kalıyor. Tıpkı öğretmen seslendiğinde ayağa kalkıp titreyen bir okul çocuğu gibi.” - “Fakat Ferdinand, kim sesleniyor ki? Vatan mı? Bir memur! Canı sıkılmış bir büro memuru yalnızca! Ayrıca devlet bile bir insanı cinayet işlemeye zorlayamaz, buna hakkı yok...” - “Biliyorum, biliyorum. Büyük hümanist Tolstoy’dan da birkaç cümle söyle de tam olsun. Tüm argümanları biliyorum: Anlamıyor musun, beni çağırmaya hakları olmadığını ben de biliyorum, vazifemin onların her dediğini yapmak olduğuna ben de inanmıyorum. Ben de tek bir vazifem olduğunu biliyorum, insan olmak ve çalışmak. İnsanlığın ötesinde bir vatanım yok benim, insanları öldürmek gibi bir isteğim, hırsım yok, bunların hepsini biliyorum Paula, her şeyi ben de senin gibi açık ve net görüyorum - ancak onlar beni buldular, beni çağırıyorlar ve her şeye rağmen, istemediğim halde gideceğimi biliyorum.” -“Niçin? Niçin? Sana soruyorum: Niçin?” Ferdinand feryat etti: “Bilmiyorum. Belki de şu sıralar dünyadaki çılgınlık akıldan daha güçlü olduğu içindir. Belki de bir kahraman olmadığım ve kaçmaya cesaret edemediğim içindir... Bu açıklanabilecek bir şey değil. Bu bir nevi mecburiyet. Ve ben yirmi milyon insanı boğan o zinciri kıramıyorum, kıramam.”
    Yüzünü ellerinin içine gömdü. Başlarının üstündeki duvar saati zamanın nöbetçisi gibi bir aşağı bir yukarı gidip geliyordu. Kadın sessizce titriyordu. “Seni çağırıyorlar, kabul ediyorum, her ne kadar anlamasam da. Fakat burada da sana seslenen bir çağrı duymuyor musun? Seni burada tutan bir şey yok mu?” Ferdinand sinirlendi: “Resimlerim mi? İşim mi? Hayır! Artık resim yapamam. Bunu bugün hissettim. Ben çoktandır bedenim burada; aklım, ruhum öbür tarafta yaşıyorum. Tüm dünya yerle bir olurken, insanın kendisi için çalışması bir suç. Günümüzde artık hiç kimse sadece kendisi için hissedemez, kendisi için yaşayamaz.”
    Karısı ayağa kalktı ve döndü: “Yalnız kendin için yaşadığını bilmiyordum. Ben sanıyordum... sanıyordum ki, ben de senin dünyanın bir parçasıyım.” Karısı sözlerine devam edemedi, gözyaşları sözlerinin arasına karışıyordu. Ferdinand onu sakinleştirmek istedi. Fakat karısının gözyaşlarının arkasındaki öfke karşısında korkup geri çekildi. “Git,” dedi karısı, “git hadi! Ben senin için neyim ki? Bir kâğıt parçası bile değilim. Git o zaman, gitmek istiyorsan git! ”
    “Ben gitmek istemiyorum ki,” dedi Ferdinand delice bir öfkeyle masaya yumruğunu indirirken. “Ben istemiyorum. Fakat onlar istiyor. Ve onlar güçlü. Ben ise güçsüzüm. Onlar binlerce yıldır ne istediklerini çok iyi biliyorlar, çok iyi örgütlenmişler, çok kurnazlar, çok iyi hazırlanmışlar, yıldırım gibi tepemize düşüyorlar. Onların belli amaçları var, benimse zayıflamış, harap olmuş sinirlerim. Bu adil bir savaş değil. Bir makineye karşı gelinemez. İnsana karşı koyulabilir. Fakat bu bir makine, bir kasap makinesi, vicdanı ve aklı olmayan ruhsuz bir alet. Ona karşı koyulamaz.”
    “Elbette karşı koyabilirsin, mecbur kalırsan!” diye bağırdı karısı deli gibi. “Sen karşı koymazsan ben karşı koyarım. Sen zayıfsan da ben değilim. Ben böyle bir kâğıt parçası karşısında eğilmem. Bir kâğıtta yazılanlara bir canlıyı feda etmem. Gücüm yettiği sürece gitmene müsaade etmeyeceğim. Sen hastasın ve ben bunun için yemin edebilirim. Sinirleri zayıflamış bir insansın. Bir tabak kırılsa titremeye başlıyorsun. Bunu bir doktor görür ve anlar. Burada muayene ol, ben de seninle gelirim, doktora her şeyi anlatırım. Elbette seni bırakırlar. Yapman gereken tek şey, karşı koyman. İstediğin şey için ne olursa olsun mücadele etmen. Jeannot’yu hatırla, Parisli arkadaşını: Üç ay boyunca bir akıl hastanesinde gözlem altında tuttular, muayeneleriyle işkence ettiler, fakat o özgür bırakılıncaya kadar hepsine dayandı. Yapman gereken tek şey, istemediğini göstermek. Tüm hayatın söz konusu: Unutma, hayatını, özgürlüğünü, sahip olduğun her şeyi istiyorlar. Buna karşı koymalısın!”
    “Karşı koymak! İnsan nasıl karşı koyabilir ki? Onlar herkesten güçlü, onlar dünyanın en güçlüleri.”
    “Bu doğru değil. Dünya onlara izin verdiği sürece güçlüler. Tek bir birey herhangi bir kavramdan daha güçlüdür her zaman, fakat kendisine inanmalı, iradesine sahip çıkmalıdır. İnsan olduğunu ve insan kalmak istediğini unutmamalıdır, işte o zaman etrafını saran, beynini uyuşturan vatan, görev, kahramanlık gibi sözcükler, kan kokan, sıcak, canlı insan kanı kokan boş laflar olarak kalırlar. Dürüst ol, vatan hayatın kadar önemli mi senin için? Soylu hükümdarlarına bile kalmayan bir taşrayı resim yaptığın sağ elin kadar seviyor musun? Düşüncelerimizle, kanımızla içimizde oluşturduğumuz görünmez adalet dışında başka bir adalet olduğuna inanıyor musun? Hayır, cevabını ben vereyim, hayır! Bunun için gidersen eğer, kendine yalan söylemiş olacaksın...”
    “Ben istemiyorum ki...”
    “Bunu yeterince göstermiyorsun ama. Dahası sen artık hiçbir şey istemiyorsun. Senin yerine başkaları istiyor ve sen seni istemelerine bile sesini çıkarmıyorsun, bu bir suç. Sen nefret ettiğin bir şeye teslim oluyorsun ve bunun için kendi hayatını feda ediyorsun. Hayatını feda edeceksen neden inandığın bir şey için etmiyorsun? Kanını kendi düşüncelerin için feda etmek istiyorsan - et! Fakat neden yabancılar için feda etmek istiyorsun? Ferdinand unutma! Özgür kalmak için yeterince istekliysen karşındakiler kim olabilir, kötü kalpli deliler yalnızca! Sen özgür olmayı yeterince istemezsen işte o zaman seni ele geçirirler, o zaman deli sen olursun. Bana hep şöyle dedin...”
    “Evet dedim, hepsini dedim, kendimi cesaretlendirmek için saçmaladım durdum. Karanlık ormanda korkan çocukların korkularından korktukları için şarkı söylemeleri gibi ben de büyük laflar ettim. Hepsi yalandı, şimdi korkunç bir şekilde farkındayım her şeyin. Çünkü beni çağırırlarsa hemen gideceğimi biliyordum...”
    “Gidecek misin gerçekten? Ferdinand! Ferdinand!”
    “Ben değil! Ben değil! İçimdeki bir şeyler gidecek - hatta çoktan gitti bile. Tıpkı bir okul çocuğunun öğretmeni geldiğinde kalkması gibi, benim içimde de bir şeyler ayağa kalkıyor; söylemiştim ya, titriyor ve itaat ediyor! Bir yandan da senin söylediklerini duyuyorum, doğru ve gerçek olduğunu, insanca ve gerekli olduğunu da biliyorum -bu benim yapmam gereken ve yapmak zorunda olduğum tek şey- bunu biliyorum, farkındayım, işte tam da bu nedenle alçakça ya gidişim. Fakat gidiyorum, bir şeyler bana hükmediyor! Hor gör beni! Ben de kendimi hor görüyorum. Fakat başka türlü davranmam imkânsız, başka türlü davranamam!”
    İki eliyle masayı yumrukladı. Donuk, hayvanca, tutsak olmuş bir şeyler vardı bakışlarında. Karısı ona bakamıyordu. Ferdinand’a duyduğu sevgi, onu hor görmesine engel oluyordu. Yemek için hazırlanmış masadaki et soğuktu, bir leş gibiydi, ekmek siyahtı, parça parça cüruf gibi. Yemeklerden yükselen boğucu bir koku doldurmuştu odayı. Paula’nın gırtlağında bir tiksinti yükseldi, her şeyden tiksiniyordu. Pencereyi açtı. İçeriye hava girdi; hafif titreyen omuzları üzerinden mart ayma has mavi bir gökyüzü yükselmiş, beyaz bulutlar saçlarını okşuyordu.
    “Bak!” dedi Paula sessizce. “Dışarıya bak! Bir kez olsun, lütfen, rica ediyorum. Belki de benim söylediklerimin hepsi doğru değildir. Kelimeler bazen yanılır. Fakat burada gördüğüm şey hakikat. Bu gördüğüm şey yalan söylemiyor. Bak aşağıda bir köylü sabanını sürüyor, genç ve güçlü. O neden kendisini öldürtmüyor? Çünkü onun ülkesinde savaş yok, çünkü onun tarlası karşı taraftan birkaç kilometre ötede; bu nedenle bu yasa onun için geçerli değil. Ve şimdi sen de bu ülkedesin ve bu yasa senin için de geçerli değil. Görünmeyen, sadece birkaç kilometre içinde geçerli, o birkaç kilometrenin dışında ise geçerli olmayan bir yasa gerçek olabilir mi? Burada, barışın içinden karşı tarafa, savaşa baktığında anlamsızlığı görmüyor musun? Ferdinand bak gölün üzerinde gökyüzü ne kadar da berrak, renklere bak, insanların sevinmesi için bekleyen renklere bak; buraya, pencereye, yanıma gel ve bana gitmek istediğini bir kez daha söyle...”
    “İstemiyorum! İstemiyorum! Sen de biliyorsun! Neden bakayım ki? Ben biliyorum, hepsini biliyorum, hepsini! Sen bana işkence ediyorsun. Söylediğin her kelime canımı acıtıyor. Hiçbir şey, hiçbir şey, ama hiçbir şey bana yardım edemez!”
    Paula gücünün onun acısı karşısında zayıfladığını hissediyordu. Merhameti gücünü kırmıştı. Yavaşça ona döndü.
    “Ne zaman... Ferdinand... ne zaman... gitmen gerekiyor konsolosluğa?”
    “Yarın. Aslında dün gitmeliydim. Fakat mektup bana ulaşmamış. Ancak bugün ulaşabilmiş. Yarın gitmek zorundayım.”
    “Peki ya yarın gitmezsen? Bırak beklesinler. Burada sana hiçbir şey yapamazlar. Üstelik acelesi de yok. Bırak sekiz gün beklesinler. Onlara hasta olduğunu, yatakta yattığını yazarım.
    Erkek kardeşim de aynı yöntemi denedi ve on dört gün kazandı. En kötü ihtimal sana inanmazlar ve konsolosluk doktorunu buraya gönderirler. Belki de doktor konuşabileceğimiz bir insandır. Üniforma giymeyenler daha bir insandır. Belki de yaptığın resimleri görür ve senin gibi bir insanın cephede olmaması gerektiğine ikna olur. Yine de işe yaramazsa en azından sekiz gün kazanmış oluruz.”
    Ferdinand susuyordu ve karısı bu suskunluğunun kendisine karşı olduğunu biliyordu.
    “Ferdinand söz ver bana, hemen yarın gitmeyeceksin! Bırak beklesinler. İnsanın kendisini duygusal olarak hazır hissetmesi lazım. Oysa şu an senin sinirlerin harap bir halde, onlar seninle istediklerini yaparlar. Yarın güçlü olacak olan onlar, oysa sekiz gün sonra sen güçlü olacaksın. Güçlü olursan beraber geçireceğimiz güzel günleri düşün! Ferdinand, Ferdinand, duyuyor musun?”
    Paula onu sarstı. Ferdinand boş gözlerle bakıyordu. Bu donuk ve boş bakışlarda karısının söylediklerini duyduğuna ya da anladığına dair tek bir iz yoktu. Gözlerinde Paula’nın tanımadığı, daha önce hiç görmediği, derinlerden gelen bir dehşet ve korku vardı yalnızca. Ferdinand ağır ağır toparladı kendini.
    “Haklısın,” dedi sonunda. “Sen haklısın. Acelesi yok ya. Bana ne yapabilirler ki? Sen haklısın. Kesinlikle yarın gitmeyeceğim. Öbür gün de gitmeyeceğim. Sen haklısın. Mektup beni bulamamış olamaz mı? Mektup geldiğinde dışarıdaydım belki. Hasta olamaz mıyım? Hayır - postacı imzamı aldı ya. Fakat önemli değil. Sen haklısın. İnsan düşünüp taşınıp öyle karar vermeli. Sen haklısın. Sen haklısın.”
    Ferdinand ayağa kalktı, odanın içinde bir aşağı bir yukarı gidip gelmeye başladı. “Sen haklısın, haklısın,” diye mekanik bir sesle tekrarlayıp duruyordu, ama sesi inandırıcılıktan yoksundu. “Sen haklısın, sen haklısın,” diye tamamen dalgın, boş gözlerle aynı sözleri tekrarlıyordu. Paula kocasının düşüncelerinin bambaşka yerlerde, buradan çok uzaklarda, savaş bölgesinde, felaketin içinde olduğunu biliyordu. Onun sürekli, yüreğinden değil de, sadece dudaklarından dökülen “Sen haklısın, sen haklısın,” cümlelerini duymaya daha fazla tahammül edemedi. Sessizce dışarıya çıktı. Bu sırada kocasının tıpkı zindandaki bir mahkûm gibi saatlerce bir aşağı bir yukarı gidip geldiğini duydu.
    Ferdinand akşam yemeğine de hiç dokunmadı. Gergin, dalgın bir hali vardı, aklı başka yerdeydi. Ancak akşam yatağa yanına yattığında Paula onun korkusunun hâlâ canlı olduğunu hissetti; Ferdinand kendinden kaçmak istercesine Paula’nın yumuşak, sıcak bedenine sarıldı, sımsıcak ve titreyerek kenetlendi karısına. Fakat Paula bunun bir sevgi değil, kaçış olduğunun farkındaydı. Bir kramptı bu, gayriihtiyari bir kasılmaydı sadece, kocasının öpücükleri arasında gözyaşlarını hissetti, acı ve tuzlu gözyaşlarını. Sonra yine sessizliğe gömüldü Ferdinand. Paula ara sıra onun iç çektiğini duyuyordu. O zaman ona elini uzatıyor, Ferdinand da hiç bırakmayacakmış gibi karısının uzattığı eli tutuyordu. Paula da konuşmuyordu, sadece bir kez, o da hıçkırdığını duyduğunda onu teselli etmek için konuştu: “Daha sekiz günün var. Düşünme.” Fakat ona düşünme dediği için kendinden utandı, çünkü ellerinin soğukluğundan, yüreğinin çarpmasından onun tek bir şeyi düşündüğünü, o tek bir düşünce tarafından yönetildiğini biliyordu ve onu düşüncelerinden uzaklaştıracak bir mucizenin olmadığının da bilincindeydi.
    Şimdiye kadar bu evde ne suskunluk ne de karanlık kendini bu kadar ağır hissettirmişti. Tüm dünyanın dehşeti duvarların içine buz gibi işlemişti sanki. Sadece saat hiç şaşırmadan vuruyordu, zamanın demir bekçisi gibi bir aşağı bir yukarı gidiyordu ve Paula bekçinin attığı her adımla bu insanın, sevdiği, yanında capcanlı yatan kocasının ondan uzaklaştığını hissediyordu; daha fazla dayanamadı, yataktan fırlayıp saatin sarkacını durdurdu. Artık zaman diye bir şey yoktu, yalnızca korku ve sessizlik vardı. Hiç konuşmadan uzandılar, günün ilk ışıkları vuruncaya kadar uyumadan öylece kaldılar, yan yana ve sessizce, ikisinin de yüreğinde düşünceler bir aşağı bir yukarı gidip geliyordu.
    Dışarda henüz kış karanlığı vardı, şafak yeni söküyordu, gölün üzeri kalın bir kırç tabakasıyla kaplıydı. Ferdinand kalktı, çabucak giyindi, tereddüt içinde ve ne yapacağını bilmez bir halde kâh o odaya, kâh öbür odaya girip çıkıyordu; sonra birden şapkasını ve paltosunu kaptı, sessizce sokak kapısını açıp kendini dışarı attı. Sonraları kapının o buz gibi kolunu tutarken ellerinin titrediğini, birisi onu gözetliyor mu diye ürkek ürkek dönüp arkasına baktığını hatırlayacaktı sık sık. Gerçekten de onun içeriye sızmış bir hırsız olduğunu sanan evin köpeği hızla yerinden fırlayıp üzerine atladı, fakat sahibini tanıyınca ve okşanınca olduğu yerde pustu, sevinçle kuyruğunu sallayarak onunla gelmek istediğini belirttiyse de Ferdinand eliyle gelmemesini işaret etti - konuşmaya cesaret edemiyordu. Sonra neden acele ettiğini kendi de bilmeden birden bayırlı yoldan aşağı koşmaya başladı. Bazen arada bir duruyor, arkasına, siste yavaş yavaş kaybolan eve bakıyor, sonra yine yoluna devam ediyor, taşlara takılıp tökezliyor, arkasından biri kovalıyormuş gibi istasyona doğru koşuyordu; sonunda oraya vardığında durdu, ıslak giysilerinden buhar çıkıyor, alnından terler akıyordu.
    Onu tanıyan birkaç köylü ve sıradan insanlar da oradaydı. Onu selamladılar, içlerinden bazıları onunla konuşmaya pek hevesliydiler fakat onun hiç niyeti yoktu. İçindeki utançla karışık korku nedeniyle o an insanlarla konuşmaya çekiniyordu, fakat bu ıslak rayların önünde boş boş beklemek de canını yakıyordu. Ne yaptığını bilmeden tartının üzerine çıktı, içine bozuk para attı, göstergenin üzerindeki küçük aynada solgun ve ter içindeki yüzüne baktı, aşağıya inerken ve bozuk para tartının içinde yuvarlanırken göstergedeki kilosuna bakmadığını fark etti. “Ben delirdim, ben tamamen delirdim,” diye mırıldandı kendi kendine. İçini bir korku kapladı. Bir banka oturdu, her şeyi sakince düşünmek için kendini zorladı. Fakat o sırada yanındaki sinyal çanlarının çalmasıyla yerinden sıçradı. Hemen ardından uzaktan lokomotifin tiz sesi duyuldu. Tren yanaştı. Ferdinand kendini bir kompartımana attı. Yerde kirli bir gazete duruyordu. Gazeteyi aldı, ne okuduğunu bilmeden gazeteye baktı, gördüğü tek şey onu tutan ve gittikçe daha çok titreyen elleriydi.
    Tren durdu. Zürich’e varmışlardı. Sendeleyerek trenden indi. Nereye sürüklendiğini biliyordu ve iradesinin buna karşı koyduğunu, fakat başaramayıp zayıfladığını, gittikçe zayıfladığını da hissediyordu. Orada burada ufak tefek güç denemeleri yaptı. Bir tabelanın önünde durdu mesela, özgür iradesi olduğunu kendine kanıtlamak istercesine baştan aşağı yazılanları okumaya zorladı kendini. “Acelem yok ya,” dedi sesini hafif yükselterek, fakat daha cümle dudaklarından çıkar çıkmaz oradan ayrılmıştı bile. İçindeki bu yakıcı gerginlik, onu ileriye iten bu bastırıcı sabırsızlık adeta bir motor gibiydi. Taksi bulmak için çaresizce etrafına bakındı. Bacakları titriyordu. Önünden geçen bir taksinin hızla arkasından seslendi. İntihar eden bir kişinin kendini nehre atması gibi arabaya atladı. Gideceği yerin adını söyledi: Konsolosluğun olduğu cadde.
    Araba hızla hareket etti. Ferdinand arkasına yaslanıp, gözlerini kapattı. Hızla uçuruma sürükleniyormuş gibi hissetse de, kendisini kaderine götüren aracın hızı adeta haz veriyordu. Öylece hiçbir şey yapmadan oturmak iyi gelmişti. Bu arada araba adrese gelmişti bile. Arabadan indi, parayı ödedi, asansöre bindi, mekanik bir şekilde yukarı çıkmak ve kaldırılmak aynı haz duygusunu uyandırmıştı. Sanki bütün bunları yapan kendisi değil de, o güçtü; tanımadığı, aklının almadığı, onu mecbur eden güç.
    Konsolosluğun kapısı kapalıydı. Zili çaldı, cevap veren olmadı. İçinde bir ses yükseldi. ‘Geri dön, çabuk uzaklaş, merdivenlerden in hemen.’ Fakat tekrar zili çaldı. İçerden yavaş yavaş gelen birinin ayak sesleri duyuldu. Kapıyı kollarında kolluk, elinde toz bezi olan bir hizmetli açtı. Anlaşılan büroları temizliyordu. “Ne istiyorsunuz...” diye çıkıştı aksi bir tonla. “Konsolosluğa gelmiştim... ben... ben çağrıldım,” diye kekeledi, bir hizmetlinin karşısında kekelemekten utanarak.
    Hizmetli küstah bir tavırla “Tabeladaki yazıyı okumadınız mı? ‘Mesai saatleri: 10.00-12.00’ Şimdi kimse yerinde değil,” dedikten sonra Ferdinand’ın ağzını açmasına fırsat vermeden kapıyı kapattı.
    Ferdinand orada öylece kalakaldı. Yüreğinde sonsuz bir utancın ağırlığını hissediyordu. Saate baktı. Henüz yediyi on geçiyordu. “Delilik bu! Ben delirdim!” diyerek kekeledi. Ve yaşlı bir insan gibi merdivenlerden titreye titreye indi.
    İki buçuk saat - bu ölü zaman onun için korkunçtu, çünkü bekleyerek geçireceği her dakika gücünü biraz daha kaybedeceğini biliyordu. Buraya geldiğinde sabırsız ve hazırdı, her şeyi önceden hesaplamış, her sözcüğü yerine yerleştirmiş, tüm olacakları kafasında canlandırmıştı. Fakat şimdi gücüyle arasına iki saatlik bir demir perde inmişti. İçindeki tüm ateşin dağıldığını, hafızasındaki tüm sözcüklerin birer birer silindiğini, birbirlerinin üzerine düştüğünü, birbirlerine tosladığını dehşetle fark etti.
    Ferdinand olayların şöyle seyredeceğini düşünmüştü: Konsolosluğa gidecekti; orada biraz tanıdığı askeri ataşe yardımcısına geldiğini haber vereceklerdi. Onunla arkadaşlarıyla birlikte olduğu bir ortamda tanışmış, havadan sudan sohbet etmişti. Hiç değilse karşısındakinin kim olduğunu biliyordu; zarif, görmüş geçirmiş, yardımseverliği konusunda kibirli, alçakgönüllüymüş gibi davranan, memur gibi görünmemek için çaba sarf eden bir aristokrattı. Bu hırs tüm konsolosluk çalışanlarında vardı; hepsi de bir diplomat, söz sahibi, güçlü, üstün bir kişi olarak görülmek istiyorlardı; Ferdinand da tam bu şekilde hareket edecekti. Geldiğini bildirecek, önce genel konulardan bahsedecek, sonra ‘Eşiniz nasıllar?’ diye soracaktı. Ataşe yardımcısı da ona, oturmaz mısınız, diyecek, sigara ikram edecek ve sonunda ‘Size nasıl yardımcı olabilirim?’ diyerek aralarındaki sessizliği bozacaktı.
    Ataşe yardımcısının da ona sorular sorması gerekecekti; bu önemliydi ve unutmaması gerekiyordu. Bunun üzerine Ferdinand da son derece soğukkanlı ve kayıtsız bir şekilde şöyle yanıt verecekti: ‘Bana bir yazı geldi. Muayene olmak için M.’ye gitmek istiyorum. Herhalde bir yanlışlık oldu. Zamanında aynı yerde ayrıntılı muayene olmuştum ve askerliğe elverişli olmadığım anlaşılmıştı.’ Bunu gayet soğukkanlı bir şekilde söylemeliydi, yüzüne bakan, onun bu durumu bir yanlışlık olarak gördüğünü düşünmeliydi. Ataşe yardımcısı bunun üzerine -Ferdinand onun umursamaz tavrını biliyordu- kâğıdı alacak ve kontrol amaçlı yeni bir muayenenin gerekli olduğu yolunda bir açıklama yapacak, bir tarihte askerliğe uygun olmadığı açıklananların da bu dönemde tekrar kaydolmak mecburiyetinde olduklarını gazetelerde okumuşsunuzdur, diyecekti. Ferdinand da kendinden emin, kayıtsızca omuzlarını silkerek şöyle diyecekti: ‘Ah öyle mi? Ben gazete okumuyorum, pek zamanım yok. Çalışmam gerekiyor da.’ Bu sözlerinden ataşe yardımcısı tüm bu savaşın Ferdinand için hiçbir anlam taşımadığını, onun ne kadar soğukkanlı ve özgür biri olduğunu görecekti. Ve tabii ki ataşe yardımcısı Ferdinand’a bu talebin gereğini yerine getirmek zorunda olduğunu, kendisinin elinden bir şey gelmediğini, askeri makamların böyle buyurduğunu vs söyleyecekti... İşte o an harekete geçme zamanıydı. Ferdinand ‘Anlıyorum, fakat işimi bırakmam imkânsız. Bir sergi için anlaşma yaptım ve adamı yüzüstü bırakamam. Söz verdim,’ demeliydi. Sonra da ataşe yardımcısından süreyi uzatmasını ya da yeniden muayenesinin burada konsolosluk hekimi tarafından yapılmasını isteyecekti.
    Buraya kadar her şey kesindi. Fakat buradan sonra ihtimaller çatallaşıyordu. Ya ataşe yardımcısı bu öneriyi hemen kabul edecek ve Ferdinand zaman kazanacaktı ya da ataşe yardımcısı kibarca -o soğuk, kaçamak ve birden resmileşen nezaketiyle- bunun yetkisini aşacağını ve yasal olmadığını söyleyecek ve Ferdinand da bir karar vermek zorunda kalacaktı.
    O zaman Ferdinand ayağa kalkacak, masaya yaklaşıp kararlı, ama son derece kararlı bir sesle; sarsılmaz ve içten gelen bir kararlılıkla şöyle diyecekti: ‘Söylediklerinizi anlıyorum, fakat lütfen maddi yükümlülüklerim nedeniyle askere çağrılmamın gereğini hemen yerine getirme hususunda engellerim olduğu ve söz konusu ahlaki görevi tamamlayıncaya kadar askerlik görevimi üç hafta erteleyeceğim ve tüm sorumluluğun bana ait olduğu zapta geçirilsin. Elbette vatana olan görevimden kaçmak gibi bir düşüncem yok.’ Aklında kurduğu bu cümlelerden dolayı kendisiyle gurur duydu. ‘Zapta geçirilsin’, ‘maddi yükümlülükler’ - sözcükleri kulağa çok nesnel ve resmi geliyordu. Ataşe yardımcısı ona bunun hukuki sonuçlarını hatırlatacak olursa o zaman ses tonunu biraz daha sertleştirip, meseleyi soğukkanlılıkla halletmeyi tercih edecek ve şöyle diyecekti: ‘Yasayı biliyorum, hukuki sonuçlarının da farkındayım. Fakat verdiğim söz benim için en önemli yasadır ve onu yerine getirmek için her türlü güçlüğü göze almak mecburiyetindeyim.’ Bunu dedikten sonra eğilip selam verecek, konuşmayı orada kesip kapıya gidecekti. Böylece onun herhangi bir işçi ya da çırak gibi konuşmanın bitmesini beklemeyeceğini, aksine konuşmanın ne zaman biteceğine karar verenin o olduğunu göreceklerdi.
    Bir aşağı bir yukarı gidip gelirken bu sahneyi kafasında üç kez tekrarladı. Konuşmanın yapısını, tonunu pek beğenmişti, şimdiden repliğini bekleyen bir sahne oyuncusu gibi sabırsızlanmaya başlamıştı. Sadece bir yer tam istediği gibi olmamıştı. ‘Elbette vatana olan görevimden kaçmak gibi bir düşüncem yok.’ Konuşurken vatanperverliğine dair birkaç nazik sözcük de eklemeliydi, mutlaka eklemeliydi; inadından değil de henüz hazır olmadığı için gidemediği, görevin ne kadar gerekli olduğunu bildiği -elbette yalnızca onların önünde- fakat kendisinin bir gereklilik olarak görmediği anlaşılmalıydı. ‘Vatan görevi’ - bu sözcükler fazla yapmacık ve gerçekdışıydı. Düşündü. Belki ‘Vatanın bana ihtiyacı olduğunu biliyorum,’ demeliydi. Hayır, bu daha komikti. Ya da şöylesi daha mı iyiydi: ‘Vatanın çağrısından kaçmak gibi bir düşüncem yok.’ Evet, bu daha iyiydi. Fakat yine de tam hoşuna gitmemişti. Çok yaltakçı geliyordu kulağa, fazla eğilip bükülmüş gibi. Düşünmeye devam etti. En iyisi şöyle olacaktı: ‘Görevimin ne olduğunu biliyorum,’ -evet, en doğrusu bu olacaktı; bu cümlenin ucu açıktı, iki tarafa da çekilebilirdi, doğru ya da yanlış anlaşılabilirdi. Kısa ve özdü. Bu cümleyi diktatörce de söyleyebilirdi: ‘Görevimin ne olduğunu biliyorum.’ - Bir tehdit gibiydi neredeyse. Artık hepsi olması gerektiği gibiydi. Fakat yine de sinirli sinirli saatine baktı. Saat geçmek bilmiyordu. Henüz sekizdi.
    Cadde onu adeta oradan oraya sürüklüyor, nereye gideceğini bilmiyordu. Bir kafeye girdi, gazete okumaya çalıştı, fakat yazılanlardan rahatsız oldu, her yerde vatan ve askerlik görevinden bahsediyordu ve bunlar kafasını karıştırıyordu. Bir konyak içti, sonra boğazındaki acı tattan kurtulmak için bir tane daha içti. Gergin bir şekilde zamanı nasıl geçireceğini düşünüyor, bir yandan da kafasında tasarladığı konuşmanın parçalarını bir araya getirmeye çalışıyordu. Birden eliyle yüzüne dokundu; “Tıraş olmayı unutmuşum, tıraşsızım!” dedi. Hemen berbere koştu, saçlarını kestirdi, tıraş oldu, bekleme süresinin yarım saati daha geçmişti. Ve sonra birden şık görünmesi gerektiği geldi aklına. Böyle şeyler orada önemliydi. Yalnızca yoksul insanlara kibirlilik taslarlar, onları terslerlerdi; fakat şık giysiler içinde görmüş geçirmiş bir beyefendi gibi giderse başka türlü davranırlardı. Bu düşünce onu heyecanlandırdı. Ceketini fırçalattı, eldiven almaya gitti. Hangi rengi seçeceğini uzun uzun düşündü. Sarı aşırı kışkırtıcıydı, züppe işi gibiydi; göze çarpmayan açık gümüş rengindeki daha iyiydi. Sonra yine caddede dolanmaya başladı. Bir terzinin aynası önünde durup kendisine baktı, kravatını düzeltti. Eli çok boş kalmıştı, bir baston ziyaretine tesadüfi ya da kayıtsız bir hava verebilirdi. Hemen koşup bir baston aldı. Dükkândan çıktığında saat kulesinin saati dokuz kırk beşi gösteriyordu. Kafasındakileri bir kez daha tekrarladı. Harika. İfade etmek istediği şeyin yeni versiyonu şuydu: ‘Ben görevimin ne olduğunu biliyorum.’ Son derece etkileyiciydi. Kendinden emin ve sağlam adımlarla dükkândan ayrıldı, merdivenleri bir delikanlı gibi çıktı.
    Bir dakika sonra hizmetli henüz kapıyı açmıştı ki planının yanlış olduğu duygusuyla sıkılmaya başladı. Hiçbir şey beklediği gibi gitmedi. Askeri ataşe yardımcısını sorduğunda, ziyaretçisi olduğu, beklemesi gerektiği söylendi. Ve hiç de kibar olmayan bir tavırla asık suratlı üç kişinin oturduğu sıradaki bir koltuk gösterildi. Ferdinand istemeye istemeye oturdu, düşmanca bir tavır hissetti; sanki kendisi bir mesele, bir dava, halledilmesi gereken bir işti. Yanında oturanlar birbirlerine hayat hikâyelerini anlatıyorlardı; içlerinden ağlamaklı, son derece bezgin sesli biri iki yıl boyunca Fransa’da enterne edildiğini, konsoloslukta hiç kimsenin eve dönmesi için para vermediğini anlattı; bir başkası, hiçbir yerde kendisine iş verilmediğini, üç çocuğunun olduğunu söyledi. Ferdinand öfkeyle titriyordu. Ricacıların arasına oturtulmuştu ve bu küçük insanların bezgin ve isyankâr tarzı onu geriyordu. Yapacağı konuşmayı bir kez daha tekrar etmek istiyor, fakat aptalca konuşmalar düşüncelerini toparlamasını engelliyordu. Elinden gelse hepsine ‘Susun artık serseriler!’ diye bağıracak ya da cebinden çıkardığı parayı ellerine tutuşturup evlerine yollayacaktı; fakat iradesi çok zayıftı, şapkası elinde, diğerleri gibi o da oturuyordu. Bu sürekli gelip gitmeler, kapının açılıp kapanması dikkatini dağıtıyordu; her defasında bir tanıdık içeriye girecek, onun burada ricacılarla birlikte oturduğunu görecek diye korkuyordu ve kapı her açıldığında kalkmak için hazırlanıyor, fakat hayal kırıklığına uğrayıp tekrar yerine oturuyordu. Zaman geçtikçe kalkıp gitmesi gerektiğine, tüm gücünü kaybetmeden hızla buradan uzaklaşması gerektiğine inandı. Bir ara kendini toparladı, ayağa kalktı ve nöbetçi gibi yanlarında dikilmiş hizmetliye “Yarın yeniden gelirim,” dedi. Fakat hizmetli onu rahatlatmak için “Sayın ataşe yardımcısı birazdan sizi alacak,” dediğinde dizleri titremeye başladı. Burada tutukluydu, karşı koyması imkânsızdı.
    Sonunda bir kadın çıktı ataşe yardımcısının yanından, gülümseyerek ve kibirle bekleyenlere doğru küçümser bir bakış fırlattı, hemen arkasından da hizmetli seslendi: “Sayın ataşe yardımcısı sizi bekliyor.” Ferdinand ayağa kalktı, bastonunu ve eldivenlerini pencerenin pervazında unuttuğunu çok geç fark etti, fakat artık geri dönüp alamazdı. Ataşe yardımcısının odasının kapısı açılmıştı bir kere; bakışları arkada, düşünceleri karmakarışık içeriye girdi. Ataşe yardımcısı çalışma masasında oturmuş bir şeyler okuyordu, başını kaldırıp ona şöyle bir baktı, başıyla selam verdi, oturmasını söylemeden kibarca ve soğuk bir tavırla gülümsedi. Ayağa kalkıp, “Ah bizim Magister artium[4] Bekleyin, bekleyin,” diye yandaki odaya seslendi: “Lütfen, Ferdinand R.’nin dosyasını... evvelki gün işlemi yapılan, hani silah altına alma emri gönderilen.” Otururken de Ferdinand’a “Demek siz de bizi terk ediyorsunuz! Umarım burada İsviçre’de güzel vakit geçirmişsinizdir. Ayrıca çok iyi görünüyorsunuz,” dedi; bu arada önüne getirilen dosyaya şöyle bir göz gezdirip “M.’deki birliğe katılacak... evet, evet... tamam... hepsi tamam... evrakı hazırlatmıştım. Yol giderlerinizin karşılanmasını istemiyorsunuz herhalde değil mi?” diye devam etti. Ferdinand orada öylece kararsız duruyordu, ağzında bir şeyler gevelediğini duydu: “Hayır, hayır.” Ataşe yardımcısı evrakı imzalayıp Ferdinand’a uzattı. “Aslında yarın hareket etmeniz gerekiyor. Fakat o kadar da acelesi olduğunu sanmıyorum. Son yapıtınızın üzerindeki boyaların kurumasını bekleyebilirsiniz. İşlerinizi halletmek için bir iki güne daha ihtiyacınız varsa halledebilirsiniz, sorumluluk bana ait, ben idare ederim. Vatanınız için bir iki günün önemi yoktur herhalde.” Ferdinand bunun bir espri olduğunu ve gülümsemesi gerektiğini anladı ve gerçekten de dudaklarının kibarca büküldüğünü hissetti. ‘Bir şeyler söylemeliyim, şimdi bir şeyler söylemek zorundayım,’ diyordu içindeki ses, ‘baston gibi durmamalıyım orada öyle.’ Sonunda ağzından şu sözler çıktı: “Celp emri yeterli mi... başka bir şeye ihtiyacım yok mu... pasaportumu almayayım mı?” “Hayır, hayır,” diyerek gülümsedi ataşe yardımcısı, “sınırda size güçlük çıkarmayacaklardır. Ayrıca geleceğiniz bildirildi. Size iyi yolculuklar!” Elini uzattı. Ferdinand böylece görüşmenin bittiğini anladı. Gözleri karardı, el yordamıyla kapıya yöneldi, tiksintiden boğulacak gibiydi. “Sağdan, lütfen sağdan,” diye sesleniyordu arkasındaki ses. Yanlış kapıya yönelmişti ki ataşe yardımcısı gülümseyerek onu -Ferdinand karmaşık duygularının ortasında hissedebildiği kadarıyla- doğru kapıya yöneltti. “Teşekkürler, teşekkürler... lütfen siz zahmet etmeyin,” diye kekeledi, lüzumsuz nezaketine öfkelenerek. Dışarıya henüz çıkmış ve hizmetli bastonunu ve eldivenlerini henüz eline vermişti ki birden ‘Maddi yükümlülük... zapta geçirilsin,’ cümleleri geldi aklına. Hayatında hiç olmadığı kadar utandı. Bir de teşekkür etmişti ona, kibarca teşekkür etmişti. Fakat öfkelenecek hali bile kalmamıştı. Solgun yüzle merdivenlerden indi. Hissettiği tek şey, artık o giden kişinin kendisi olmadığıydı. Bütün dünyayı ayakları altına alan güç, o yabancı, acımasız güç sonunda onu da ele geçirmişti.
    Ancak akşama doğru varabildi eve. Tabanları yanıyordu, saatlerce amaçsız dolaşıp durmuş, üç kez kendi evinin kapısından dönmüştü; sonunda evin arkasından, bağların içindeki gizli yoldan eve girmeye çalıştı. Fakat köpek, sadık köpekleri onu gördü, sevinçle havlayarak üzerine atlayıp kuyruğunu sallamaya başladı. Karısı kapıda duruyordu, Ferdinand bir bakışta onun her şeyi bildiğini anladı. Tek kelime etmeden karısını takip etti, utançtan adeta kaskatı kesilmişti.
    Fakat karısı ona karşı sert davranmadı, Ferdinand’ın yüzüne bakmıyordu, belli ki ona acı vermek istemiyordu. Biraz soğumuş eti masaya koydu. Ferdinand itaat edercesine oturduğunda o da yanına geldi. “Ferdinand,” dedi, sesi çok titriyordu, “sen hastasın. Şimdi seninle konuşulmaz. Niyetim seni suçlamak değil, sen kendi iradenle davranmıyorsun ve ben ne kadar ıstırap çektiğini hissediyorum. Tek bir konuda bana söz vermeni istiyorum, benimle konuşmadan herhangi bir şey yapmayacaksın.”
    Ferdinand susuyordu. Karısının sesi gittikçe yükseldi.
    “Ben bugüne kadar senin özel işlerine hiç karışmadım, kendi kararlarını özgür iradenle vermeni istedim hep. Fakat şimdi sadece kendi hayatınla değil, benim hayatımla da oynuyorsun. Mutluluğumuz için yıllarca uğraştık ve ben onu senin gibi devlete, cinayete, senin kibrine ve zayıflığına kurban etmeyeceğim. Hiç kimseye vermeyeceğim, duyuyor musun, hiç kimseye. Sen onların karşısında acizsen de ben değilim. Ben neler olduğunun farkındayım. Ve pes etmeyeceğim.”
    Ferdinand hâlâ susuyordu, onun suçunun bilincinde bir köle gibi susması yavaş yavaş karısını iyice öfkelendirdi. “Ben hiçbir şeyi bir yazı parçasına kurban etmeyeceğim, sonunda öldürmek olan hiçbir yasayı tanımıyorum. Herhangi bir makamın bana boyun eğdirmesine izin vermeyeceğim. Siz erkekler, hepiniz ideolojileriniz yüzünden çürümüşsünüz, sizler politika ve etik diyorsunuz, oysa biz kadınlar neyin ne olduğunu hissediyoruz. Vatanın ne demek olduğunu ben de biliyorum, fakat bugün ne anlama geldiğini de biliyorum: Cinayet ve esaret! İnsan bir halkın üyesi olabilir, fakat halkı çıldırdığında kendisinin de çıldırması gerekmez. Sen onlar için bir rakamdan, bir sayıdan ibaretsin, bir alet, anlamsızca ve vicdansızca ölüme gönderilen bir askersin yalnızca, oysa benim için kanlı canlı bir insansın, bu nedenle onlara katılmana izin vermeyeceğim. Onlar istedi diye senden vazgeçmeyeceğim. Şimdiye kadar asla senin yerine karar verme cüretinde bulunmadım, fakat şimdi seni onlardan korumak benim görevim; şimdiye kadar aklı başında, ne yaptığını bilen bir insandın, oysa şimdi dışarıdaki milyonlarca kurban gibi özgür iradesini kaybetmiş, ne yaptığını bilmeyen, yalnızca kendisine söylenen emirleri yerine getirmeye çalışan, bozuk ve hatta paramparça olmuş bir görev makinesisin. Seni kullanmak, istediklerini yaptırabilmek için aklını ele geçirdiler fakat beni unuttular, ben bugün hiç olmadığım kadar güçlüyüm.”
    Ferdinand anlaşılmaz bir şekilde susuyordu. Ne başkalarına ne de karısına karşı direnç gösterecek durumdaydı.
    Paula savaşmaya hazırlanan biri gibi ayağa kalktı. Sesi sert, katı ve gergindi.
    “Konsoloslukta sana ne dediler? Bilmek istiyorum.” Aslında bu bir emirdi. Ferdinand yorgun bir şekilde kâğıdı çıkarıp karısına uzattı. Paula kaşlarını çatarak okudu yazıyı, dişlerini sıktı, sonra da aşağılarcasına kâğıdı masanın üzerine fırlattı.
    “Beyefendilerin acelesi var anlaşılan. Hemen yarın istiyorlar. Sen muhtemelen bir de teşekkür etmişsindir onlara, hazır ola geçip topuk selamı vermişsindir itaatkâr bir şekilde. ‘Yarın birliğinize katılın. İhmal etmeyin.’ Daha doğrusu bir köle gibi kabullenmişsindir. Hayır, o kadar uzun boylu değil. O kadar da değil!”
    Ferdinand kalktı; yüzü solgundu, eliyle sıkıca koltuğa tutunuyordu. “Paula kendimizi kandırmayalım. Buraya kadarmış. Bundan kurtuluş yok. Karşı koymaya çalıştım. Ama olmadı. Ne yapalım, ben bu kâğıt parçası kadarım işte. Bu kâğıdı yırtsam da, atsam da ben oyum. İşimi daha da zorlaştırma. Hem burada da özgür olamayacaktım. Her saat öbür taraftan bir şeylerin bana seslendiğini, beni aradığını, beni kendine çektiğini, sürüklediğini hissedecektim. Oysa öbür tarafta her şey benim için daha kolay olacak, esaretin içinde de bir özgürlük vardır nasılsa. İnsan kendini kaçak hissettikten sonra hiçbir yerde özgür değildir, içerde ya da dışarda olmuş hiç fark etmez. Hem sonra neden en kötüsünü düşünüyoruz ki? Onlar beni ilkinde geri göndermişlerdi, neden şimdi de göndermesinler? Belki de bana silah vermezler, hatta ben sıradan, basit bir görev vereceklerine eminim. Neden hemen en kötüsünü düşünüyoruz? Belki hiç de o kadar tehlikeli değildir, belki de şansım yaver gider.”
    Paula’nın tavrı değişmedi. “Önemli olan bu değil Ferdinand. Sana kolay ya da zor bir görev vermeleri değil önemli olan, tam tersine nefret ettiğin bir görevi kabul edecek misin, etmek zorunda mısın, etmeyecek misin? Aksini düşünmene rağmen dünyanın işlediği bu en büyük suça ortak olacak mısın, olmayacak mısın? Çünkü itiraz etmeyen, karşı koymayan herkes suç ortağıdır. Ve sen itiraz edebilirsin, bu yüzden itiraz etmek zorundasın, karşı koymak zorundasın.”
    “İtiraz edebilir miyim gerçekten, karşı koyabilir miyim? Hiçbir şey yapamam. Artık hiçbir şey yapamam. Eskiden beni güçlü kılan her şey, bu saçmalıklara karşı duyduğum tiksintim, nefretim, öfkem şimdi beni eziyor, mahvediyor. Lütfen bana acı çektirme, senden rica ediyorum, bana işkence etme, bana bunları söyleme!”
    “Ben hiçbir şey söylemiyorum. Asıl sen onların yaşayan bir insan üzerinde hakları olmadığını kendine söylemeli, kendini inandırmalısın.”
    “Hak! Hukuk! Bugün dünyanın neresinde hak kaldı. İnsanlar onu katletti. Herkesin hakları var, fakat onların, onların gücü var ve bugün güç demek her şey demek.”
    “Neden onların gücü var? Çünkü bu gücü onlara siz veriyorsunuz. Ve sizler korkak olduğunuz müddetçe onların gücü hep olacaktır. Tüm bunlar, yani insanlığın bugün korkunç dediği şey, yeryüzündeki on insanın iradesinden ibaret ve on insan bunu yeniden yıkıp yok edebilir. Bir insan, yaşayan tek bir insan onlara karşı durarak bu gücü yerle bir edebilir. Fakat sizler boyun eğdiğiniz, belki paçamı kurtarabilirim dediğiniz müddetçe, onları can evinden vurmak yerine, onlara itaat ettiğiniz müddetçe, sizler sadece bir kölesiniz ve bunu da hak ediyorsunuz demektir. Erkek dediğin çaresizce boyun eğmez, ‘hayır’ demek zorundadır, bugün yerine getirmek zorunda olduğunuz tek görev budur, hayvan gibi kendini öldürtmek değil.”
    “Fakat Paula... ne düşünüyorsun... ne yapmalıyım?..”
    “İçinde bir şeyler hayır diyorsa, sen de hayır demelisin. Biliyorsun, ben senin hayatını, özgür bir insan olmanı, mesleğini seviyorum. Fakat bugün bana ‘Benim öbür tarafa gitmem ve silahımla hak aramam lazım,’ dersen ve ben bunu gerçekten yapmak zorunda olduğuna inanırsam, o zaman sana ‘Git!’ derim. Fakat bir yalan uğruna, kendin bile inanmadığın bir şey için, sadece güçsüz ve korkak olduğun için, arada kaynayıp kurtulurum umuduyla gideceksen, o zaman seni hor görürüm, evet seni hor görürüm. İnsanlık adına gideceksen, inandığın bir şey uğruna gideceksen seni tutmam. Fakat canavarlar içinde bir canavar, köleler içinde bir köle olmak için gitmek istiyorsan, karşında olurum. İnsan bir amaç uğruna kendinden vazgeçebilir, fakat başkalarının çılgınca fikirleri uğruna değil. Bırak vatan için ona inananlar ölsünler...”
    “Paula!” Ferdinand gayriihtiyari ayağa fırladı.
    “Çok mu açık konuşuyorum? Onbaşının nefesini ensende hissetmeye başladın mı? Korkma! Hâlâ İsviçre’deyiz. Susmamı ya da ‘Sana bir şey olmayacak,’ dememi bekliyorsun. Fakat şimdi duygusallığın sırası değil. Bu bir ölüm kalım meselesi. Her şey, sen, ben bir dönüm noktasındayız.”
    “Paula!” Ferdinand yine araya girmeye çalıştı.
    “Hayır, artık sana acımıyorum. Ben seni özgür bir insan olduğun için seçtim ve sevdim. Ve ben zayıfları, kendine yalan söyleyenleri hor görürüm. Neden sana merhamet edeyim ki? Ben senin için kimim ki? Başçavuşun biri bir kâğıda bir şeyler yazıp gönderiyor, sen de beni bir kenara atıp onun peşinden koşuyorsun. Fakat ben bir kenara atıp sonra kaldıracağın biri değilim. Şimdi bir karar vereceksin: Ya onlar ya da ben! Onlardan mı vazgeçeceksin, benden mi? Biliyorum, gitmez burada kalırsan büyük sorunlarla mücadele etmek zorunda kalacağız; bir daha annemi, babamı ve kardeşlerimi göremeyeceğim, geri dönmemize izin vermeyecekler, sen yanımda olursan ben bütün bunlara razıyım. Fakat bizi ayırırsan bir daha bir araya gelemeyiz.”
    Ferdinand derin bir ah çekti yalnızca. Fakat karısı öfkeden ateş saçıyordu.
    “Ya ben ya da onlar! Üçüncü bir şık yok. Ferdinand vakit varken iyi düşün. Bugüne kadar çocuğumuz olmadığı için çok üzülmüş, çok acı çekmiştim. İlk defa çocuğum olmadığı için seviniyorum. Zayıf iradeli bir adamdan çocuk istemem, savaş yetimi bir çocuk büyütmeyi de. Şimdiye dek hiç bugünkü kadar arkanda durmamıştım, zira hayatı senin için zorlaştırıyorum. Fakat söylüyorum sana: Bu öyle gidip bir bakayım, bir deneyeyim diyebileceğin bir şey değil. Bu bir deneme değil. Gidersen, bu bir veda demek. Bu üniformalı katillere katılmak, onların peşinden gitmek için beni terk edeceksen, bunun geri dönüşü yok. Ben seni canilerle, bu kan emici devletle paylaşmam. O ya da ben - seçimini yap!”
    Paula kapıya doğru gidip arkasından kapattığında Ferdinand orada durmuş hâlâ titriyordu. Kapının çarpması dizlerinin bağını çözmüştü. Oturmak zorunda kaldı, olduğu yere çaresiz biri gibi yığıldı. Başı bitkin bir şekilde sıktığı yumruklarının üzerine düştü. Sonunda dayanamadı, kendini bıraktı. Küçük bir çocuk gibi ağlamaya başladı.
    Paula bütün bir öğleden sonra odaya uğramadı, fakat Ferdinand onun iradesinin düşmanca ve güçlenmiş olarak dışarıda kendisini beklediğini hissediyordu. Ve aynı zamanda göğsünün altındaki çelik çarkın kendisini tüm iradesine rağmen korkusuzca öne ittiğinin farkındaydı. Ferdinand bazen tek tek her şey hakkında düşünmeyi deniyor, fakat düşünceler ondan kayıp uzaklaşıyor; orada öylece donuk, hareketsiz ve görünürde düşünceli gibi otururken huzurundan geriye ne kaldıysa yakıcı bir gerginliğin içine akıp gidiyordu. O zaman hayatının insanüstü güçler tarafından iki tarafa çekiştirildiğini hissediyor ve tek bir şeyi arzu ediyordu: Tam ortadan bölünmek.
    Kendini oyalamak için masanın çekmecelerini karıştırdı, mektupları yırttı ve tek kelime etmeden diğer şeylere baktı, odanın içinde dolandı, sonra yine oturdu, huzursuzlanınca kalktı, yorulunca oturdu. Ve birden ellerini yakaladı suçüstü, bir seyahat için zorunlu eşyaları toplarken ve kanepenin altındaki sırt çantasını çıkarırken yakaladı ellerini, gözlerini dikti ellerine, her şeyi kendi iradesi dışında, fakat olması gerektiği gibi hazırlayan ellerine dikti gözlerini. Sırt çantası hazırlanıp birden masanın üzerinde durduğunda titremeye başladı, omuzlarında bir ağırlık hissetti, sanki uzun zamandır bu çantayı taşıyordu, sanki tüm zamanın yükü bu çantanın içindeydi.
    Kapı açıldı. Karısı içeriye girdi. Elinde bir gaz lambası vardı. Lambayı masanın üzerine koydu, lambanın yuvarlak, titrek ışığı masanın üzerindeki sırt çantasına vurdu. Karanlığın içine saklanmış kabahati lambanın aydınlığında ortaya çıkıvermişti. Ferdinand kekelemeye başladı. “Sadece ne olur, ne olmaz diye... Daha zamanım var ya... ben...” Fakat donuk, sert ve kaskatı bir bakış sözcüklerinin üzerine düşüp onları parçaladı. Paula dakikalarca bakışlarını ondan ayırmadı, dişlerini sımsıkı dudaklarına geçirmişti. Hiç kıpırdamadan, sanki yeni ayılıyormuş gibi yavaşça sendeleyerek bakışlarını ona dikti. Dudaklarının çevresindeki gerginlik yok olmuştu. Fakat döndü, omuzlarının üzerinden bir titreme geçti, arkasına bakmadan kocasından uzaklaştı.
    Birkaç dakika sonra hizmetçi kız içeri girdi ve yalnızca Ferdinand’ın yemeğini getirdi. Her zaman
  • Tarihselciliğin Savunusu ve Namusu
    Prof.Dr. Ilhami Güler
    Uzun süreden beri Türkiye’nin teolojik entelektüel ortamı muhafazakâr tarikat ve cemaatlerin hegemonyasına geçmiş olmasından dolayı, medyada ve akademyada bu alanla ilgili özgür tartışmalar yapılamıyor. Dogmatik olmayan ilahiyatçılar ve farklı düşünen kişiler, medyadan ve bilumum konferans, sempozyum, panellerden kovulmuş- sürülmüş durumdalar. Meydanı epey bir süredir boş bulmuş gelenekçi bazı ilahiyatçılar ve kimi sosyolog-sosyal bilimciler, elde ettikleri köşelerde ve mahfillerde Türkiye ilahiyatında entelektüel bir iz açmış olan “Tarihselciler” hakkında hilaf-ı hakikat şeyler ve ağızlarına geleni söylüyorlar. Aşağıda, yapılan bu ithamlara karşı kısa bir savunma yapacağım.

    1-Teorik Çerçeve

    Mutedil Tarihselcilik, üç ilke üzerine bina edilmiştir: 1- 610-632 arasında vuku bulan ilahi Kur’an hitabı (vahiy),yaşayan canlı Araplara yöneltilmiştir. Yani Kur’an hitabının “Kızım (Araplar), sana söylüyorum; gelinim (Arap olmayanlar), sen işit” tarzında bir hitap olmadığı; direkt kıza/Araplara hitap edildiği; dolayısıyla Arap olmayan kavimlerin, kendi kendilerine –sanki kendilerine de “canlı/bizzat” hitap ediliyormuş/muhatap alınıyorlarmış gibi- “gelin-güveyi olmamaları” gerektiği;
    ancak, “kızlık/insanlık” ortak paydasında ona (Araplara) söylenenlerin bir kısmının, kendilerini de bağlayabileceği gerçeği (6/92, 19/97, 36/6, 42/7, 41/44, 12/42, 43/3, 46/12).

    2- “Tarihsellik” tezi, -Hegel’e-Marx’a veya Hermenötiğe daha gelmeden-, geleneksel Kur’an ilimlerinden: “Nasih-Mensuh”, “Esbab-ı Nüzul” ve “Mekki-Medeni” ve Hz. Ömer’in içtihatları üzerine rahatça bina edilebilir. Çünkü mevzunun özü, Tanrı’nın hüküm koymasının ve kaldırmasının, toplumsal yapının değişmesine ve insanların ahlaki vüsatına bağlı olması gerçeğidir (2/106, 16/101). Bu yetkinin, sadece Tanrı’ya has olduğu, insanlara verilmediği iddiası, tarihen/olgusal olarak doğru olmadığı gibi; sanki toplumsal ve bireysel tekâmülün, son vahiy ile sona erdiği vehmine dayandığı için de geçersizdir.

    3-Hitabın tarihselliği, mesajın geriye doğru (Kıssalar) ve ileriye doğru (Kâffeten linnas-34/28, ve Rahmeten lilalemin-21/107) evrenselliğini ve bu ileriye doğru taşıma umut-niyet ve beklentisinin, Hz. Muhammed ve Araplar aracılığı ile gerçekleştirilmesi gerektiğini (227/8, 6/19, 62/3) engellemez. Dolayısıyla “Evrensellik”, İlahi hitabın (Ya Eyyühellezine Âmenu, Ya Eyyühennas…) insan veya inanmış herkese yönelmiş olduğu vehminden değil; mesajın metanetinden, haber verilmiş (taşınmış/ihbar edilmiş) olmasından ve ulaşan kişilerin âkil-bâliğ olmasından doğar. Bu yaklaşım, İlahi hitabın mevzularının bir bölümünün salt Arapları/kızları ilgilendirdiği; gelinleri/diğer kavimleri ilgilendirmediği gerçeğini ortadan kaldırmaz. Bu teorik çerçeveye 1- Hasbi olmak, 2- Muhasibi (eleştirel-gerekçeci) olmak ilkeleri ışığında, mutedil Tarihselcilere yapılan ithamlara aşağıda cevap vermeye çalışacağım. Tarihselciliğin özü “Kıssa”ların anlattığı sabit/evrensel din (iman-ibadet-ahlak) ve “Nesh”in anlattığı dinamik şeriattır(5/48).

    2- İthamlar ve İzahlar

    1- Tarihselcilerin, -hâşâ- Allah’ın zihnini okuduğu veya Allah’a psikanaliz yaptıkları ithamı yapılmaktadır. Mutedil tarihselcilerin üstadı sayılan Fazlurrahman, “yorum” konusunda şöyle diyor: “Bir insan, davranışlarını düzenlemek için kendini mümkün olduğu kadar nesnel şekilde nefis muhasebesine çekse de, hiçbir zaman doğruyu seçtiği hususunda garantisi yoktur. Eğer bu nefis muhasebesi tekbaşına yeterli olsaydı, “Hümanizm” mükemmelen işler ve böylece “aşkın” olana (Allah’a) ihtiyaç kalmazdı. Fakat insanların vicdanlarının ne kadar sübjektif olduğunu biliyoruz. İşte “takva”, bizzat bu aşkınlığa işaret eder. Onun ima ettiği şey, her ne kadar seçim bizim olsa da; yapıp etmelerimiz hakkındaki nihai ve gerçekten nesnel değerlendirme, bizim değil; Allah’ın yetkisindedir. Kur’an’a göre insanın en büyük düşmanı, yani en büyük şeytan, onun kendi kendini kandırması ya da kendi nefsini aldatmasıdır.” (Fazlurrahman, Allah’ın Elçisi ve Mesajı-Makaleler-I. çev: A. Çiftçi. Ank. 1997. S. 14.) Yorum hakkında bu sözlerden sonra, yukardakiithamlar “iftira” olmaktan başka nedir?

    2- Allah’ın, Rahmeti ve Hikmeti gereği yedinci yüz yıldaki Mekke-Medine- Taif ve çölün (sokağın) psikolojisini, antropolojisini, karakterini, seciyesini,
    coğrafyasını, iktisadını… hesaba katarak konuşmasını, O’nun ezeli ilmi ve mutlaklığı ile –dogmatik olarak- zıtlığa düşürerek inkâr etmek, haysiyetli bir “kulluk” göstergesi midir?

    3- Mübin, fasih, beliğ, açık, tek anlamlı ve sokağın anlaması için özel bir itina gösterilerek basitleştirildiği ve kolaylaştırıldığı dört kez tekrar ve itiraf edilen (45/17,22,32, 40) bir söylemi, gaybi konuları (Allah-Ahiret-Melek) insan zihnine yaklaştırmak, anlaşılır kılmak için başvurulan “Teşbih” ve mecazı vesile yaparak müphem, kapalı, gizemli, sırlı, zipli, dumanlı hale getirmek hangi “dindarlığa” ve dürüstlüğe sığan bir şeydir? Aristo’nun dediği gibi: “Bir cümle, birden çok anlama geliyorsa; hiçbir anlama gelmiyordur.”

    4- Söylemin-söylevin (hitabın-hutbelerin), canlı/yaşayan muhataplarına “ne dediği”ni dilsel ve tarihsel/olgusal delillere/gerekçelere dayanarak anlama dürüstlüğü, cesareti ve çabasını, “Tanrı’nın zihnini okuma” veya “Tanrı’ya psikanaliz uygulama” olarak yaftalayıp; müphemliğe, papaz kurnazlığına, göze girmeye, çok anlamlılığa, metaforlara, tevile başvurmak ne kadar sahiciliktir?

    5- Bazı olguların ve hükümlerin tarihselliğini kabul etmeyip, insanlığın (Arapların da) zamanla ahlaken bazı alanlarda tekâmül edebileceğini inkâr ederek, vicdanını bastırmak için ibarelere sentaksın, gramerin kaldıramayacağı akla-hayale gelmedik taklalar attırmak ne kadar dürüstlüktür? Veya dindarlıktır?

    6- “Ahkemu’l-hâkimin=Hâkimlerin en iyisi” (95/8) olan Allah,- Musa Carullah’ın dediği gibi- Hz. Muhammed ve arkadaşlarının bazı içtihatları ile belirledikleri hükümleri ayetlerin/farzların mesnedi yaparken; hatta Hz. Ömer ‘in içtihatlarını dahi “ayet”- leştirirken (muvafakât-ı Ömer); yani hüküm koymada bunların kendine“şerik” olmasından gocunmazken; mümin insanın kapasitesizliğinden,hüküm koyamayışından, zayıflığından, çocukluğundan kıvanç duyan mü’minlik/müslümanlık nasıl bir şeydir?

    7- “Onlara karşı gücünüzün yettiği oranda kuvvet ve savaş atları hazırlayın.” (8/60) ifadesindeki “savaş atları” ibaresini anlarken rahatça/otomatikman “tarihselci” olup hemen: “tabii ki bugün bu tank, top, füze, uçak, denizaltı… demektir” diyenler; sıra toplumsal, ahlaki, politik, hukuki, iktisadi bir mevzuya gelince nasıl oluyor
    da birden 1400 sene öncesi Arap toplumunun o günkü toplumsal psikolojisi, seciyesi, seviyesine göre ileri doğru atılmış bazı adımları, her alanda bütün tarihlerin ve insanlığın nihai ölçüsü, mihengi, kriteri, mizanı yapabiliyorlar?

    8- Allah’ın meramını, maksadını, muradını, derdini, davasını Arap dilinin kelime dağarcığı, gramer kuralları ve belagat üslubu ile muhataplarına doğrudan anlatma ve kabul ettirme imkânı varken; -“müteşabih” ifadeler de aleni olarak bunun bir unsuru iken (3/7)-; şairlerin yaptığı gibi sözünü alengirli, kapalı, çok anlamlı, katlı, derin,sırlı, zipli ifade edip muhatapların kafasını karıştırıp anarşi yaratarak sonra da, buna “zenginlik” demek, hangi hikmete uyar? Bu konuda vahyi ilahi bir “pedagoji” olarak gören Abraham Lessing, şöyle diyor: “Her (ilahi) ilk okuma kitabı belli bir çağ içindir. Onu geride bırakmış olan bir çocuk (çağ/ nesil) için tasarlandığından daha uzun bir süre kullanmayı sürdürmek zararlıdır. Çünkü bunu herhalde yararlı bir şekilde sürdürmek için kitaba onda olandan daha fazlasını yüklemek ve kitaptan içerebildiğinden daha fazlasını çıkarmak gerekir. Mecaz ve kinayelere (müteşabihlere) çok fazla bakmak ve onlardan çok fazla şey çıkarmak, mecazlara çok şey söyletmek, misalleri çok tafsilatlı yorumlamak ve sözcükleri çok fazla zorlamak gerekir. Bu tutum, çocuğa (yeni kuşağa) dar, çarpık, kılı kırkyaran/safsatacı (sofist) bir anlayış verir. Çocuğu ketum, batıl itikatlı hale getirir ve onun zihnini açık ve anlaşılır olan her şeye karşı küçümseme ile doldurur.”(G. Ephraim Lessing. İnsan Soyunun Eğitimi. Çev: Ahmet Aydoğan. İst. 2011. S. 110). Müslümanların büyük bir bölümü, bugün bu halde değiller mi?

    9- Hitap evrensel ise (Ya eyyühennas),16/80-81. ayetlerde sayılan “deridenevl”, ”sıcaktan koruyan elbise”,“mağaradan/dağdan-taştan evl”… nimetlerinden
    hangileri bugünün bütün insanlığına verilmiştir?

    10- Levinas’ın vurguladığı gibi, “söylenmiş söze (vahye)” ittiba/itaat etmenin yanında onun fehvasınca yeni “söz söyleme” yani sorumluluk üstlenme (içtihat/tecdit) yerine, söylenmiş sözü köpürtmek ve sömürmek ne kadar ahlakidir? Dogmanın yaşlı-yaygın ve sert zırhına bürünerek anı, durumu, hali, gerçekliği namusluca “yorumlayanları (racon kesenleri-hüküm koyanları)” tekfir etmek, mertlik ve dürüstlüğe, dine-imana sığar mı? Teslimiyeti, itaati ve imanı vazeden Kur’an söylem/söylevi, bunun on katı ve beş ayrı düşünme formu (tafakkuh, taakkul, tezekkür, tefekkür ve tedebbür) ile düşünmeyi emretmiyor mu? Hüküm vermeyecek isek; düşünmenin ahlaki nesnesi ne ola ki?

    11- İnanç sahibi olmak ve samimiyet bir metni doğru anlamayı garanti etmediği gibi; onu köpürtmeyi ve onda olmayan şeyleri ona söyletmeyi de engellemez. Metnin bütünlüğüne olan vukufiyetin artması, tarihsel bağlam hakkındaki bilginin artması, sentaks (kullanım) ve gramer-edebiyat bilgisi, sözün kastına bizi daha fazla yaklaştırır.

    12- Bir de “tarihselci” yaftası yememek için onların söylediklerini“durumsallık”, “tedricilik”, “te’vil”, “yorum”, “makasıt” kavramları ile ifade edenler var. Bunları anlamak mümkün.

    13- Kur’an, yedinci yüzyılın Mekke, Medine, Taif ve çölün (Bedevi) ufku ile Allah’ın ufkunun kaynaşmasıdır. Şeriatların veya -cumhur ulemanın kabul ettiği gibi- ayetlerin birbirini “Nesh” etmesi, bu ufuk kaynaşması sürecinin canlı-dinamik, değişken olduğunu gösterir (2/106, 8/65-66, 16/101…). Kur’an’ın inzalinden sonra,
    bin dört yüz sene boyunca Arapların veya insanlığın ufkunda herhangi bir değişme olmamış mıdır? En azından Kur’an’da kesin olarak sonlandırılmış olmayan kölelik ve cariyelik hakkında –kıvırmadan- ne diyeceğiz? Saraylardaki padişahlar ve İŞİD gibi, uygulamaya devam mı diyeceğiz? 14- 610-632 arasında aynı zamanda
    toplumsal-politik bir hareketin yürüyüşüne eşlik eden bir ideoloji-kritik söylemin/söylevlerin toplamı olarak dosya (Mushaf) haline getirilen Kur’an’ın, “Kutsal Kitap”a dönüştürülüp dondurularak dogmatik olarak sürekli salt “ezberden” okunması, tarihin, ileri doğru değil; geriye doğru (gerici) bir çekilme çabasıdır.

    15- Tarihselcilik, Hz. Muhammed’in ölümünden sonra Arap (Emevi-Abbasi) tarihine musallat olan kabilecilik, şiddet-iç savaş ve Kur’an’ın “Cihat” veya “Fütühat” kavramlarını ülke işgal etmek, gasp-yağma ve çapulculuklarının maskesi yapmanın, İslam’ın evrensel mesajı ve onun “barışçıl tebliğ edilmesi talebi (16/125)”
    ile ilişkisi olmadığını anlamaya fırsat verir.

    16- Tarihselcilik, Diyanet’in Din İşleri Yüksek Kurulu üyelerinden birinin(Prof.Dr. Cafer Karadaş), bu günlerde itiraf ettiği gibi, Türkiye’de Kur’an’ı Türkçe Meal’inden okuyan gençlerin epey bir bölümünün Ateist ve Deist olmalarınınbir nedeni, eğer zihinlerinin modern eğitim tarafından şekillenmesi ise; diğer nedeninin de, “Bu kitap, size doğrudan hitap ediyor” dogmatik yalanının çocuklarda doğurduğu hayal kırıklığı olduğunu anlamamıza imkân verir. Ben on sene önce bu gerçeği söylediğimden dolayı, sosyal medyada yemediğim küfür kalmamıştı.


    Ilhami Güler
  • 268 syf.
    ·5 günde·7/10
    “Eğlenme veya şakalaşma olduğuna inandığınız bir şey aslında zorbalık olabilir.Davranışın diğer kişiye olan etkisi buradaki asıl belirleyici etken” sf:266

    Kitabı 3 gün gibi bir süreyle bitirdim diyebilirim -5 gün görünse de- ancak vakit olduğu sürece bir günde bitirilebilecek bir kitap olduğunu söyleyebilirim.Hem akıcı ve basit bir dille yazılmış hem de kullanılan sözcüklerin altında olmayan direkt gösterilip yansıtılmış anlamları var.

    Konusu,kendini öldürmeye kararlı olan bir çocuk, hayatını sonlandırmak isteyen kişiler için yaratılmış bir siteye kaydolup intiharı için 23 günlük bir süre başlatıyor.
    Kitap gerçekten yaşamış olsanız da olmasınız da sizi etkileyecektir.Siteye Daelyn her yaşadığı bir şeyi anlattığında başka kullanıcıların da yaşadıkları araya sıkıştırılmış böylelikle sadece zorbalıktan ibaret olunmadığını başka sıkıntıların ve yaşanmışlıkların olduğunu da bize gösteriyor.

    Kitapta sevmediğim şeylerden biri,karakterin ailesine karşı olan davranışları diyebilirim. Çoğu zaman anlaşılmamış hatta anlaşılmak için uğraşılmamış şeyler yaşadı ailesiyle evet,ama bu kitapta olan tutumu karşılayacak bir neden değil bence.

    Kitabın sonunu sevdim,tam kitaba uygun bir sondu yani.Kimine göre belirsiz kimine göre de seçim sunulan bir son olsa da bence tam olarak zorbalık gibi benzeri sıkıntıların yaşandığı kişi/kişilerin hayatını tıpa tıp yansıtmış.Sanırım benim bakış açım biraz farklı oldu bu konuda.

    bakış açımızı değiştirip,kullandığımız sözcükleri tartabilmemiz için iyi bir kitap.