Kim Olduğu Bilinmeyen Bir Adamın Anı Defterinden
Bir sabah, tam işime gitmek üzereyken, hem ahçım hem çamaşırcım olan, hem de evimi yöneten Agrafena içeri girdi; benimle konuşmaya başlayınca, biraz şaşırdım doğrusu.
Şimdiye dek sesi sedası çıkmayan, öylesine bir kocakarıydı. Altı yıl boyunca her gün, hangi yemeği yapacağıyla ilgili bir iki sözden başka, hemen hemen tek sözcük bile konuşmamıştık. Daha doğrusu ben ondan hemen hiçbir şey işitmemiştim.
Birdenbire dili çözüldü:
- İşte efendim, size bir şey söylemeye geldim; siz o odacığı kiraya verseniz.
- Hangi odacığı?
- Hani şu, mutfağın yanındakini.. hangisi olacak!
- Niçin?
- Niçin mi? Kiracılar otursun diye.. niçin olacak!
- Kim kiralar o odayı?
- Kim mi kiralar! Kiracı kiralar.. kim olacak!
- Ama anacığım, oraya karyola bile sığmaz; öyle dar ki! Orada kim oturabilir?
- Ne diye otursun! Yalnızca yatacak yer olsun yeter; pencerenin içinde de oturur.
- Hangi pencere?
- Hangisi olacak, sanki bilmiyorsunuz! İşte, sofadaki. Orada oturur, dikiş diker ya da başka bir iş yapar. Belki de sandalyede oturur. Bir sandalyesi var; masası da var; her şeyi de var.
- Kimmiş o?
- Görmüş geçirmiş, iyi bir adam. Yemeğini ben pişireceğim. Kendisinden oda ve yemek parası olarak ayda yalnızca üç gümüş ruble alacağım.
Uzun uzun kafa yorduktan sonra yaşlı bir adamın, mutfağa kiracı girmek ve orada çöplenmek için Agrafena'yı her nasılsa kandırmış olduğunu anladım. Agrafena'nın aklına koyduğu bir şey kesinlikle yapılmalıydı, yoksa bir türlü beni rahat bırakmazdı. Hoşuna gitmeyen durumlarda hemen düşünmeye, derin bir üzünce dalmaya başlar; bu durum da iki üç hafta sürerdi. Bir süre yemek bozulur, çamaşırlar eksilir, döşemeler temizlenmezdi. Kısacası hoşa gitmeyen pek çok şey olurdu. Bu sessiz kadının kendi başına karar veremediğine, kendi düşünceleri üzerinde duramadığına, kişisel bir düşüncesi olmadığına çoktan beri dikkat ediyordum. Ama o kuş beyninde, düşünceye ya da girişime benzer herhangi bir şey bir kez belirmeye başladı mı, bunun uygulanmasına engel olmak, onu bir bakıma öldürmek demekti. Kendi rahatıma pek düşkün olduğum için, sözü uzatmadan hemen razı oldum.
- Hiç olmazsa bir belgesi, bir kimliği ya da buna benzer başka bir şeyi var mı?
- Olmaz olur mu hiç, elbette var. İyi, güngörmüş bir adam; üç ruble ödemeye söz bile verdi.
Ertesi gün, benim alçakgönüllü bekar dairemde yeni bir kiracı belirdi; buna hiç canım sıkılmadı, içimden hoşnut bile oldum. Ben sanki tam bir yalnızyaşar (münzevi) gibi, tek başıma otururum. Hemen hiç tanıdığım yoktur; dışarıya da pek az çıkarım. On yıl bir yabanıl horoz gibi oturduktan sonra elbette yalnızlığa alışılır. Böyle bir yalnızlık içinde, Agrafena ile birlikte, hep aynı bekar odasında, on on beş yıl, belki de daha çok yaşamak, doğrusu pek tatsız bir yaşam! Bunun içindir ki, bu durumda böyle çok sessiz bir adamın belirmesi, bana Tanrı'nın bir iyiliği oldu.
Agrafena yalan söylememişti: Kiracı gerçekten güngörmüş bir adamdı. Kimlik cüzdanından eski bir asker olduğu anlaşılıyordu, ama ben kimliğini yoklamadan bile, onun yüzüne ilk bakışımda bunu anladım. Bu kolayca anlaşılır. Astafiy İvanoviç, yani kiracım, benzerleri arasında en iyilerindendi. Birlikte güzel güzel yaşamaya başladık. Bu durumun en hoş yanı, Astafiy İvanoviç'in arada sırada özel yaşamından öyküler anlatmasıydı. Günlük yaşamımın bu sıkıcı akışında, böyle bir can yoldaşı benim için tam bir hazineydi. Bir kez bana şöyle bir öykü anlattı. Bu, benim üzerimde büyük bir etki bıraktı. Bu öyküyü, şöyle bir olay dolayısıyla anlatmıştı:
Bir gün evde tek başıma kalmıştım. Astafiy ile Agrafena işleri için dışarı çıkmışlardı. Birdenbire, sofaya birisinin girdiğini duydum; tahminime göre bu bir yabancıydı; kapıyı açtım. Gerçekten sofada, soğuk havaya ve güz mevsimine karşın, sırtında yalnızca bir ceketi olan, kısa boylu bir adam duruyordu.
- Ne istiyorsun?
- Memur Aleksandrof'u; burada mı oturur?
- Yok kardeşim, burada öyle biri yok; güle güle.
Ziyaretçi biraz sakınarak kapıya doğru çekildi:
- Nasıl olur, kapıcı burada olduğunu söyledi, dedi.
- Git kardeşim, haydi git, çek arabanı.
Ertesi gün öğleden sonra, Astafiy İvanoviç onardığı ceketimi üzerimde prova ederken, sofaya yine biri girdi. Hemen kapıyı araladım.
Dünkü adam, gözlerimin önünde, redingotumu soğukkanlılıkla askıdan çıkarıp koltuğunun altına aldı, hemen evden çıkıp koşmaya başladı. Bütün bunlar olup biterken, Agrafena şaşkınlıktan ağzı açık, öylece bakakaldı, redingotumu kurtarmak için hiçbir şey yapamadı. Astafiy İvanoviç, hırsızın peşinden koştu, on dakika sonra soluk soluğa eli boş döndü. Adam kaçıp kurtulmuştu.
- Eh tutamadık, Astafiy İvanoviç. İyi ki kaput bize kaldı, bu da iyi. Yoksa hırsız bizi tümüyle şapa oturtacaktı!
Astafiy İvanoviç öyle afallamıştı ki, ben ona bakarken hırsızlığı bile unuttum. Bir türlü kendine gelemiyordu. Her dakika elinden işini bırakıyor, olayı yeniden anlatmaya başlıyordu. Her şeyin nasıl olup bittiğini, kendisinin nasıl durduğunu, gözlerinin önünde, iki adım ötede redingotun nasıl çalındığını, işin ne sonuca vardığını, nasıl olup da herifi tutamadığını anlatıyordu. Sonra yine işine başlıyor; yine bırakıyordu. Sonunda kapıcıya gidip konuyu anlattığını, evinde böyle şeylerin oluşuna nasıl göz yumduğunu söyleyerek ona çıkıştığını gördüm. Sonra yine yukarı dönerek Agrafena ile çekişmeye başladı. Yeniden işinin başına oturdu. Her şeyin nasıl olup bittiğini bir kez daha anlattı. "O şurada duruyordu, ben de orada. Herif gözlerimizin önünde, bizden iki adım ötede, redingotu çengelden alıverdi!" diye kendi kendisine mırıldanmaya başladı. Kısacası, Astafiy İvanoviç, elinden iş gelen, ama aynı zamanda pek homurdanan, söylenen bir adamdı.
Akşam kendisine bir çay bardağı uzattım. Canım sıkılıyordu, redingot olayını yeniden alevlendirmek için:
- Bizi de, dedim, enayi yerine koydular, Astafiy İvaniç.
Öykü öyle çok yineleniyor, Astafiy İvaniç de öyle yana yakıla anlatıyordu ki, olay bana gülünç gelmeye başladı.
- Doğru efendim, bizi enayi yerine koydular! Redingot kendimin olmadığı halde çok üzüldüm, kan tepeme çıktı. Bana göre dünyada hırsızdan daha iğrenç yaratık bulunmaz. Başkası neyse ne, ama bu senin emeğini, ona döktüğün teri, zamanı çalıyor. Ne iğrenç şey, tüü! Söz söyleyemiyorum, kanım tepeme çıkıyor. Siz efendim, eşyanıza niçin acımıyorsunuz?
- Evet, hakkınız var Astafiy İvanoviç; insanın eşyası çalınmaktansa yansın daha iyi. İnsanın gücüne gidiyor.
- Elbette gider. Ama gene de her hırsız bir olmaz. Bir zamanlar benim başımdan da böyle bir olay geçmişti; bir namuslu hırsıza raslamıştım.
- Namuslu mu? Hırsızın da namuslusu olur mu, Astafiy İvanoviç?
- Olur ya... Hakkınız var! Hırsız da namuslu olur mu hiç, evet böyle bir şey olamaz. Yalnızca şunu demek istiyorum ki, adam namuslu olmasına karşın çaldı; yalnızca acınacak bir adamdı o.
- Nasıl oldu bu, Astafiy İvanoviç?
- Oldu işte... İki yıl önce böyle bir şey oldu. O zaman, hemen hemen bir yıl işsiz kaldım; bir işe girmek üzereyken düşkün bir adamla tanıştım. Sıradan bir meyhanede karşılaştık. Sarhoş, sefil, asalak herifin biri, daha önce bir yerde çalışmış ama sarhoşluğu yüzünden işinden çıkarmışlar. Dedik ya işte, hayırsızın biri! Üst baş hak getire! Kimi zaman kaputunun altında bir gömleği olup olmadığını bile düşünürsün; eline ne geçerse içkiye verir. Kavgacı da değil; sessiz sedasız, şöyle sevimli, iyi bir adam.. bir şey istemez, ezilir büzülür; o zaman anlarsın ki zavallı içmek istiyor; ona içki sunarsın. Onunla işte böylece anlaştık, yani o bana bağlandı... Benim için hepsi bir. Nasıl da bir adam ya! Köpek gibi bağlanır, nereye gidersem gideyim, peşimden koşardı; oysa yalnızca bir kez görüşmüştük. Kurnazdı; buna diyecek yok! İlk önce geceyi yanımda geçirmek için yalvardı, eh bıraktım, kimliği düzenli; kötü bir adam da değil... Ertesi gün yine geceyi geçirmek için yalvardı, üçüncü gün yine geldi, bütün gün pencere içinde oturdu; yine geceyi geçirmek için kaldı. Eh, artık bunu başıma sardım diye düşündüm; hem içki ver, hem yemek ver, hem de geceleri burada kalsın; işte yoksul adamın sırtına bir yük daha. Daha önce de bana olduğu gibi bir memura yamanmış, ona bağlanmıştı; hep birlikte içiyorlardı; ama o, işi büsbütün ayyaşlığa vurarak gümledi gitti! Bunun adı Emelyan idi, yani Emelyan İliç. Bu adamı ne yapayım diye düşündüm, düşündüm. Onu kovmak hem ayıp, hem de günah! Tanrım, nasıl da zavallı, yıkılmış bir adamdı; öyle sessiz ki, ağzı var dili yok; hiçbir şey sormadan oturur, yalnızca bir köpek gibi gözümün içine bakar. Sarhoşluk bir adamı ancak böyle bozabilir. Kendi kendime, bir fırsat bulup da şunları ona nasıl söyleyeceğimi düşünüyorum: "Çek arabanı buradan Emelyanuşka. Senin burada yapacağın bir iş yok. Yanlış bir yere düştün, neredeyse kendim bile yiyecek bir şey bulamayacağım, seni benim paramla nasıl geçindiririm?" Ona bunları söylersem ne yapar diye oturup düşündüm. Sözlerimi işitince bana nasıl bakacağını, hiç söz söylemeden uzun zaman oturacağını, sonra da birden pencereden kalkıp kırmızı kareli yırtık bohçasını alacağını (artık içinde ne olduğunu Tanrı bilir), çıplaklığını örtsün, deliklerini elalem görmesin, hem de sıcak tutsun diye kaputunu nasıl düzelteceğini (adamcağız çok incelikli ve duyguluydu) şöyle bir göz önüne getirdim! Sonra kapıyı açıp gözyaşı içinde merdiveni nasıl çıkacağını düşündüm. Yıkılacak; yazık değil mi ya bu adama?.. Acıdım doğrusu, acıdım ama benim durumumu biliyorsunuz. Dur Emelyanuşka, bende uzun zaman şölene konamayacaksın; bir süre sonra taşınacağım, bir daha beni bulamayacaksın. İşte efendim, böylece taşındık.
Taşınırken Aleksandr Filipoviç, (benim o zamanki efendim, Tanrı rahmet eylesin, öldü) "Senden çok hoşnut kaldık Astafiy, köyden geldiğimizde seni unutmayacağız, yine alacağız," diye söz verdi. Ben onun yanında odacıydım. İyi adamdı doğrusu, ama daha o yıl öldü. Onu gömdükten sonra eşyalarımı aldım, birazcık param vardı, artık dinlenmeye çekilmeyi düşündüm. Yaşlı bir kadının yanına taşındım, bir köşeciğe sığındım. Aslında onun yalnızca bir boş odacığı vardı. Bir zamanlar dadılık etmiş olan kadın şimdi emekli aylığı alarak kendi başına oturuyordu. "Şimdilik hoşça kal dostum Emelyanuşka, beni artık bulamayacaksın." Ama beyefendi, düşünün bir... Akşamleyin eve döner dönmez (bir tanıdığı görmeye gitmiştim) ilk önce Emelya'yı görmeyeyim mi? Sandığımın üzerinde oturuyor, kareli bohça da yanında, kaputunu giymiş, beni bekliyor. Can sıkıntısından kurtulmak için yaşlı kadından aldığı bir dua kitabını baş aşağı tutuyor. Beni yine bulmuştu. Kollarım yanıma düştü, eh ne yapalım, dedim, çaresiz, ilk kez niçin kovmamıştım? Hemencecik: "Kimlik cüzdanını getirdin mi Emelya?" diye sordum.
Ondan sonra, efendim, oturup düşünmeye başladım: Bu serseri adam benim için büyük bir engel oluşturur mu? Sonra şu sonuca vardım: Bu engel bana pahalıya oturmayacak. Yiyeceği yemeği düşündüm. Eh, sabahleyin bir parça ekmek, boğazdan iyi aşsın diye biraz da soğan alırım. Öğleyin yine soğan ekmek; akşamleyin de yine soğanla kvas ve ekmek, ekmeği isterse. Lahana çorbası olursa, boğazımıza dek doyarız. Ben aslında çok yemem, onun gibi içen adamsa, bilindiği gibi hiç yemez, onun için biraz votka ve şarap yeter. İçki parasının beni yıkıma uğratacağını düşündüm. Ama bir anda aklıma başka bir şey geldi, bu düşünce kafama iyiden iyiye yerleşti: Emelya gitseydi, ben yaşamım boyunca mutsuz olurdum diye düşündüm. O zaman, artık ona iyilik eden bir baba olmaya karar verdim. Onu yok olmaktan kurtarmalıydım, içkiden vazgeçirmeliydim! Dur bakalım diye düşündüm: Peki Emelya, kal, ama artık dikkat et, ne diyorsam dinle!
Kendi kendime dedim ki: Şimdi onu bir işe alıştırmalıyım, ama birden değil; ilk önce biraz gezsin. Bu sırada da, ey Emelya, ben senin ne işe yarayacağını bulur çıkarırım. Çünkü efendim, her iş için, insanda beceri aranır. Ona yavaşça dikkat etmeye başladım. Bezgin bir adam olduğunu görüyordum. İlk önce efendim, tatlı sözler söylemeye başladım. "Emelyan İliç, sen kendine biraz bakamaz mısın, kendini düzeltemez misin? Gezip tozduğun yetişir! Epeyce sürttün. Bak ne kadar yırtık pırtık dolaşıyorsun, doğrusunu söylemek gerekirse, palton olsa olsa kalburluk edebilir. Çok kötü! Onurunu koruma zamanı çoktan geldi."
Emelyanuşkam oturuyor, başını eğip dinliyor. Ne yaparsın efendim! Artık öyle duruma geldi ki dili bile ayyaş oldu, akıllıca bir sözcük bile söyleyemeyecek duruma geldi. Ona hıyardan söz açsan, fasulyeden söz ediyorsun sanıyor. Beni uzun uzun dinliyor, sonra da iç çekiyor.
"Emelyan İliç, neden iç çekiyorsun?" diye soruyorum.
"Bir şey yok Astafiy İvanoviç, rahatsız olmayın. Bugün Astafiy İvanoviç, iki kadın sokakta dövüştüler, biri ötekinin bir sepet böğürtlenini bilmeyerek döktü."
"Eee, bunda ne var?"
"Öteki de, bilerek onun böğürtlen sepetini döktü, ayağıyla da çiğneyip ezdi bile."
"Peki sonra ne oldu Emelyan İliç?"
"Hiç, Astafiy İvanoviç, yalnızca bunu söyleyecektim."
"Hiç mi? Lâf olsun diye mi? Eh yani Emelya Emelyanuşka! Sen, aklını da içmişsin!.."
"Gorohovoy'da Sadovoy'un çevresinde bir bey yere para düşürdü. Bir köylü görüp benim dedi, başkası da gördü, hayır benim, ben senden önce gördüm, dedi..."
"Sonra, Emelyan İliç?..."
"Köylüler dövüştüler, Astafiy İvanoviç. Polis geldi, parayı yerden aldı, sahibine verdi. İki köylüye de, hapse atacağını söyleyerek gözdağı verdi."
"Eee, ne var bunda? İbret verici ne var, Emelyanuşka?"
"Hayır, bir şey yok. İnsanlar güldü, Astafiy İvanoviç."
"Eh, Emelyanuşka! İnsanlar da ne demek. Sen aklını bir mangıra satmışsın. Emelyan İliç, biliyor musun, sana bir şey söyleyeceğim?"
"Ne var. Astafiy İvanoviç?"
"Herhangi bir iş bul, gerçekten bul. Yüzüncü kez söylüyorum, kendine acı."
"Nasıl iş bulayım, Astafiy İvanoviç? Ne iş bulacağımı bilemiyorum, beni kimse işe almaz ki, Astafiy İvanoviç."
"Seni sarhoş bir adam olduğun için işten kovdular, Emelya!"
"Bugün küfeci Vlas'ı karakoldan çağırdılar, Astafiy İvanoviç."
"Niçin çağırdılar, Emelyanuşka?"
"Niçin olduğunu bilmiyorum Astafiy İvanoviç. Sanırım bir nedeni var ki çağırdılar..."
İkimiz de bittik Emelyanuşka, diye düşünüyorum! Günahlarımız için Tanrı bizi cezalandırıyor. İyi de efendim, böyle bir adamla ne yapılabilir, siz söyleyin!
Ama herif çok kurnazdı! Beni dinler, dinler, kızdığımı anlayınca canı sıkılır, kaputunu alır çıkar! Bütün gün dolaştıktan sonra akşama sarhoş döner. Ona kim içirir, nerden para bulur, bunu ancak Tanrı bilir, bunda benim suçum yok!..
"Hayır diyorum, Emelyan İliç, artık dayanamazsın, içtiğin yeter, işitiyor musun, yeter! Bir daha sarhoş dönersen, geceyi merdivende geçirirsin, içeri almam seni!"
Beni dinledikten sonra, Emelya bir gün oturdu, bir gün daha oturdu; üçüncü gün sıvıştı. Bekledim, bekledim, gelmedi! Doğrusunu söylemek gerekirse, korktum, acıdım da. Zavallı şimdi nereye gitti? Başına bir şey gelecek, hey Tanrım, Tanrım! Gece oldu. Yine gelmedi. Sabahleyin sofaya çıkıp baktığım zaman orada uyuduğunu gördüm. Başını eşiğe dayamış, kapı aralığında yatıyor; soğuktan iyice kaskatı kesilmiş.
"Emelya ne yapıyorsun? Tanrı iyiliğini versin! Nereye gittin?"
"İşte siz Astafiy İvanoviç, bana demin kızdınız; beni sofada bırakmaya karar verdiniz, bunun için Astafiy İvanoviç içeri girmeyi göz alamadım, burada yattım..."
Hem kızdım, hem de içim sızladı.
"Sen Emelyanuşka, başka bir uğraş seçemez miydin? Kapı eşiğinde nöbet tutmak sanki bir iş mi?"
"Astafiy İvanoviç, başka hangi uğraşı seçebilirim?
"Sen," diyordum, "ey mahvolmuş adam (öyle kızmıştım ki) keşke terzilik sanatı öğrenseydin. Paltona bak! Sanki delik deşik olduğu yetmiyormuş gibi, bir de kalkıp onunla merdiveni süpürüyorsun! Bir iğne alsan da delikleri namusunla diksen olmaz mı? Seni gidi fıçı!"
Derken efendim, bir iğne aldı; ben ona bunu alay olsun diye söylemiştim, ama o korktu. Paltosunu çıkardı, ipliği iğneye geçirmeye koyuldu. Ona bakıyorum, eh, doğal olarak gözleri karardı, elleri titredi, işte bu kadar! Uğraşıyor, uğraşıyor bir türlü ipliği geçiremiyordu; gözlerini kırpıştırıyor, ipliğin ucunu tükürükle ıslatıyor, eliyle büküyor, ama başaramıyordu! Elindekini atarak bana baktı.
"Eh Emelya, bana onur bağışladın! Başkalarının önünde olsaydı, kafanı ezerdim. Yo, ben sana, senin gibi saf bir adama, bunu alay etmek, utandırmak için söyledim. Git artık, Tanrı yardımcın olsun! Gel otur, böyle kötü bir şey yapma; merdivenlerde yatma ve beni utandırma!"
"Peki ne yapayım, Astafiy İvaniç? Her zaman sarhoş olduğumu, hiçbir işe yaramadığımı ben kendim de biliyorum. Ancak siz koru.. koru.. koruyucumu da boşuna kızdırıyorum."
Bu anda, birdenbire morarmış dudakları titredi, bir gözyaşı damlası solgun yanağından kayarak karışık sakallı çenesine yuvarlandı, titredi. Birdenbire benim Emelyam gözyaşlarına boğuldu... Aman Tanrım, sanki yüreğimi hançerlediler.
"Amma da duygulu adammışsın, hiç bilmezdim bunu," diye düşündüm, "artık seni büsbütün kendi başına bırakacağım; gürültüye gidersen de ben ne yapayım!"
Evet efendim, anlatacak daha birçok şey var! Bütün bu konu, öyle boş ve öyle anlamsız ki, sözünü etmeye değmez... Yani siz efendim, onun için iki kırık metelik bile vermezsiniz; ama ben bu olan şeylerin hiç olmamış olması için neler vermezdim! Benim, efendim, bir pantolonum vardı, kahrolsun, iyi güzel bir pantolon; mavi kareli.. onu buraya gelen bir çiftlik sahibi ısmarlamıştı, ama sonra dar geldiği için almadı, işte böylece elimde kaldı. Değerli bir şey olduğunu düşündüm. Bit pazarında belki beş ruble verirler; vermezlerse Petersburglu beyler için iki pantolon yaparım; bir yelek kuyruğu için parça bile kalır. Bu bizim gibi yoksul bir adam için, bilirsiniz çok iyidir. O zaman Emelyanuşka'da ciddi, üzüntülü durumlar görülmeye başladı. Baktım, bir gün içmedi, ertesi gün yine içmedi, üçüncü gün ispirtolu hiçbir şey ağzına koymadı, baykuşa döndü. Acıklı bir tavır alıyor; üzgün üzgün oturuyor. Herifin ya parası yok ya da doğru yolu tutmuş, kendi kendine pes demiş, aklını başına almış diye düşünüyorum.
İşte efendim, iş böyle oldu. Büyük bir bayram günüydü. Akşam duasına gittim. Dönünce Emelya'yı pencerede sarhoş buldum; fitil gibiydi ve sallanıyordu. Yaa, demek öyle azizim, diye düşündüm. Bir şey almak için sandığıma koştum. Baktım, pantolon yok... Oraya bakıyorum, buraya bakıyorum, yok, yok! Her yeri alt üst edip de bulamayınca, sanki yüreğim parçalandı! Yaşlı kadına koştum; önce onu sıkıştırdım; doğrusu günahına da girdim. Ortada kanıt olmasına karşın Emelya'dan hiç kuşkulanmadım. Herif, sarhoş, oturuyordu.Yaşlı kadın dedi ki: "Hayır. Tanrı aşkına, ben pantolonu ne yapacağım, yoksa giyecek miyim? Benim etekliği de demin bir erkek çaldı... İşte yani, bilmiyorum, haberim yok." Buraya kimin gelip gittiğini sordum: "Hiç kimse gelmedi efendim," dedi, "ben hep buradaydım, Emelyan İliç çıktı, sonra yine döndü; işte orada oturuyor. Ona sorun."
"Emelya, benim yeni pantolon belki sana gerekmiştir, onu sen mi aldın? Bir çiftlik sahibi için dikmiştim... anımsıyor musun?"
"Hayır," dedi, "Astafiy İvaniç, vallahi ben almadım."
Gördünüz mü başıma gelenleri! Yine aramaya başladım, aradım, taradım yok! Emelya ise oturup sallanıyor. Sonunda sandığın üstüne, onun karşısına çömelerek kendisini şöyle bir gözden geçirdim... Eyvah!.. diye düşündüm, yüreğim ateş kesilmiş, kan beynime vurmuştu. Birdenbire Emelya da bana baktı.
"Hayır," dedi, "Astafiy İvaniç, sizin pantolonu, şey... Siz belki onu arakladığımı düşünüyorsunuz; ama ben almadım."
"Öyleyse Emelyan İliç, ayaklanıp gitti mi dersin?"
"Hayır, Astafiy İvaniç, hiç görmedim, belki de öyle."
"-Demek ki Emelyan İliç, pantolon kendiliğinden kayboldu."
"Belki de kendiliğinden kaybolmuştur, Astafiy İvaniç."
Onu dinledikten sonra, kalkıp pencereye yaklaştım, lambayı yaktım, işime başladım. Altımızda oturan memurun yeleğini onarıyor, bir yandan da göğsüm yanıp sızlıyordu. Hani bütün gardrobu sobada yakmak daha kolay gelirdi. Emelyan, yüreğimin öfkeyle dolduğunu anladı; çünkü efendim, bir adam kötülük yapmışsa, yıkımı, bir kuşun fırtınayı sezdiği gibi önceden sezer.
"Biliyor musunuz, Astafiy İvaniç," diye Emelyanuşka söz başladı (sesi titriyordu); "bugün sağlık memuru Antip Prohoroviç, geçen gün ölen arabacının karısıyla evlenmiş..."
Ona baktım, hem de öfkeyle baktım. Emelyan anladı. Kalktığını, karyolaya yaklaştığını, orada bir şeyler aramaya başladığını gördüm. Bekledim, uzun zaman oyalandı, kendi kendine söylendi: "Yok, yok, nereye kayboldu bu kerata!" Ne yapacak diye bekledim. Emelyan çömelerek karyolanın altına sokuldu. Ben dayanamadım.
"Emelyan İliç," dedim, "niçin çömelerek sürünüyorsunuz?"
"Astafiy İvaniç, ben, hiçbir şey... Belki araştırırsak bulunur."
"- Hımm," dedim, "Emelyan İliç, dinle!"
"Ne var Astafiy İvaniç?"
"Sen," dedim, "bir hırsız, bir dolandırıcı gibi, benim iyiliklerime, ekmeğime, tuzuma karşılık onu çalmadın mı?" Yani efendim adam önümde, diz üstü sürünmeye başladığı zaman içim burkuldu.
"Hayır... Astafiy İvaniç..."
Sonra olduğu gibi karyolanın altında kaldı. Uzun zaman yattı, sonra çıktı. Adamcağızın bir patiska gibi bembeyaz kesildiğini gördüm. Kalkarak benim yanıma, pencereye oturdu, böylece on dakika bekledi.
"Hayır, Astafiy İvaniç," dedi, sonra birden bire kalktı, ölü gibi sarararak bana yaklaştı:
"Hayır," dedi, "Astafiy İvaniç, sizin pantolonu, şey, almadım..." Baştan ayağa ürperdi, titreyen parmağıyla göğsüne vurdu; sesi de, efendim, öylesine titriyordu ki, korktum, pencereye yapıştım.
"Öyleyse, Emelyan İliç, suçsuz yere sizi aptalca kırdımsa beni bağışlayın. Pantolona gelince, ne yapalım, varsın kaybolsun; biz onsuz ölecek değiliz ya! Tanrı'ya şükür, ellerimiz var; bir şey çalmaya gidecek değiliz. Başka bir zavallıdan da bir şey dilenmeyeceğiz; kendi ekmeğimizi kazanırız..."
Emelyan beni dinledi; bekledi, bekledi, sonra bir de baktım, oturdu. Böylece bütün akşam kımıldamadan durdu; ben yatmaya gittim, Emelya hep aynı yerde oturdu. Sabahleyin baktım, kaputun içine kıvrılmış, döşemede yatıyor; öyle düşkünleşti ki, yatağa bile yatmıyor. İşte efendim, o zamandan beri onu sevmez oldum, yani ilk günlerde ona karşı kin duydum. Sanki, beni oğlum soymuş ve kanlı bir davranışta bulunmuş gibiydi. Ah Emelya, Emelya, diye düşündüm. Emelya da, efendim, iki hafta durmadan içti. Yani tümüyle sersemleşti, ayyaş oldu. Sabahleyin çıkıp geceleyin geç dönüyordu; iki hafta ağzından tek söz çıkmadı. Sanırım üzüntü onu boğuyordu. Ya da kendi kendisini yiyip bitiriyordu. Sonra içmeye ara verdi; belki de varını yoğunu içkiye vermişti. Yine pencereye oturdu. Üç gün oturup ağzını açmadığını anımsıyorum; bir de baktım, adamcağız ağlıyor. Yani, efendim, gerçekten ağlıyor, hem de nasıl; iki gözü iki çeşme, gözyaşlarının nasıl döküldüğünü kendisi de anlamıyor. Ne var ki efendim, bir adamın, hem de Emelya gibi yaşlı bir adamın, üzüntü ve acı içinde ağladığını görmek insanın gücüne gidiyor doğrusu.
"-Emelya, ne oluyorsun?" dedim.
Birdenbire tepeden tırnağa ürperdi, sarsıldı. Ben, o olaydan beri, onunla ilk kez konuşmaya başladım.
"Tanrı aşkına Emelya, ne çıkar, her şey kaybolsun. Niçin böyle baykuş gibi oturuyorsun?" dedim; ona acımıştım.
"Evet Astafiy İvaniç, ben hiçbir şey... Bir iş bulmak istiyorum. Astafiy İvaniç."
"Nasıl bir iş, Emelyan İliç?"
"Şöyle Astafiy İvaniç, herhangi bir iş. Belki eskisi gibi bir memurluk bulurum; demin Feodosi İvaniç'e ricaya gittim. Ben, Astafiy İvaniç, memurluk bulursam, size hepsini geri veririm. Bütün harcamalarınızı faiziyle öderim."
"Yeter Emelya, yeter; işte bir halttır ettim! Artık, kahrolsun, eskisi gibi yaşayalım!"
"Hayır Astafiy İvaniç, siz, belki şey... Ben sizin pantolonu almadım..."
"Eh, nasıl istersen; Tanrı yardımcın olsun, Emelyanuşka!
"Hayır, Astafiy İvaniç, ben artık sizde kalamam, kusuruma bakmazsınız artık, Astafiy İvaniç."
"Tanrı yardımcın olsun Emelya İliç, seni aşağılayan kim, evden kovan kim.. yoksa ben mi?"
"Hayır, benim için artık sizde oturmak ayıp olur... En iyisi ben gideyim..."
Adamcağız kızdı, hep aynı şeyi yineleyip duruyor. Ona bakıyorum paltosunu omuzlarına çekiyor.
"Sen böyle nereye gidiyorsun, Emelya İliç? Sen hiç söz dinlemez misin? Nereye gideceksin?"
"Hayır, beni bağışlayın Astafiy İvaniç, beni alıkoymayın, (hem de ağlayacak gibi bir tavır alıyor) suçtan uzaklaşacağım, Astafiy İvaniç. Siz artık değiştiniz."
"Nasıl değiştim. Değişmedim! Sen küçük, akılsız bir çocuk gibi tek başına ölüp gideceksin, Emelyan İliç."
"Hayır Astafiy İvaniç, siz artık çıkarken, sandığınızı kilitliyorsunuz, ben de Astafiy İvaniç, bunu görünce ağlıyorum... Hayır, en iyisi siz beni bırakın, Astafiy İvaniç, birlikte yaşadığımız sürece size yaptığım kötülükleri bağışlayın!"
Ne yapalım efendim? Adamcağız gitti. Bütün gün onu düşündüm, gelecek diye bekledim, yok. Ertesi gün yok; daha ertesi gün, yine yok. Korktum, dert içimi yakıyor, yemiyor, içmiyor, uyumuyorum. Adamcağız beni iyice üzüntüye soktu. Dördüncü gün onu aramaya çıktım, bütün meyhanelere baktım, sordum; yok! Emelyanuşka kaybolmuştu. "Hâlâ yaşıyor musun?" diye kendi kendime söylendim; "belki bir duvar dibinde körkütük serildin, şimdi orada çürük bir kütük gibi yatıyorsundur." Yarı canlı yarı ölü bir durumda eve döndüm. Ertesi gün yine aramaya karar verdim. Niçin buna göz yumdum, niçin bu aptal adamın gitmesine razı oldum diye kendi kendime ileniyordum. Tam beşinci gün, güneş doğarken, bir de baktım kapı gıcırdadı (bayram günüydü), Emelyan'ın içeri girdiğini gördüm. Morarmış, saçları kir içinde, sanki sokakta yatmıştı. İğne ipliğe dönmüştü. Paltosunu çıkardı, sandığın üstüne oturarak bana baktı. Çok sevindim, ama içim eskisinden çok sızladı. İşte efendim, böyle oldu. Benim buna benzer bir suçum olsaydı, bir köpek gibi ölmeyi göze alır, dönüp geri gelmezdim. Oysa Emelya gelmiş. Elbette böyle bir adamı, böyle bir durumda görmek can sıkıcı bir şeydir. Onu beslemeye, okşamaya, avutmaya başladım. "Eh," dedim, "Emelyanuşka, geldiğine sevindim. Biraz geç kalsaydın seni aramak için yine meyhanelere koşacaktım. Yemek yedin mi?"
"Yedim, Astafiy İvaniç."
"Doğru söyle, yedin mi? Kardeşim, dünden biraz lahana çorbası kalmış; hem sade suya değil, etli. İşte soğan ekmek de var. Ye, sağlığın için yararlı olur."
Ona yemek verdim; o zaman, belki üç gündür bir şey yememiş olduğunu anladım, öyle bir iştahı vardı ki... Demek acıktığı için bana geldi. Ona, dostuma bakarak yumuşadım. Sonra da bir şarapçıya koşmayı düşündüm. Onu avundurmak için şarap getirmeli ve konuyu bitirmeli. Artık Elemyanuşka'ya kızmıyordum! Şarap getirdim. "İşte," dedim "Emelyan İliç, bayram dolayısıyla içelim; içmek ister misin? İyi bir şarap."
Elini uzattı, hırsla uzattı, aldı, sonra durdu; biraz bekledi, tutup ağzına götürürken şarabın elinden döküldüğünü gördüm. Evet, elleri titriyor ve şarap çalkalanıp dökülüyordu. Kadehi hırsla ağzına kadar götürdü, ama hemen masaya koydu.
"Ne var Emelyanuşka?"
"Hayır; ben şey... Astafiy İvaniç..."
"Biraz içmez misin?"
"Ben Astafiy İvaniç, ben... Artık içmeyeceğim, Astafiy İvaniç."
"Nasıl, hiç içmeyecek misin? Yoksa, yalnızca bugün mü içmiyorsun?"
Sustu. Baktım gözlerini önüne eğdi, ellerine dayadı.
"Ne oluyorsun, hastalandın mı Emelyan?"
"Evet, biraz rahatsızım, Astafiy İvaniç."
Tutup onu karyolaya yatırdım. Baktım, gerçekten kötü. Başı ateş içinde, nöbet geldi, titriyor; bütün gün yanında durdum, geceye doğru daha da kötüledi. Ona içirmek için kvasa yağ ve soğan karıştırdım, biraz da ekmek ekledim. "Al biraz türi iç, belki iyileşirsin!" Başını salladı.
"Hayır, bugün artık yemeyeceğim, Astafiy İvaniç," dedi.
Ona çay hazırladım, bundan daha iyi bir şey olmazdı, yaşlı kadını iyice yordum. Ama iyileşmiyordu. Üçüncü sabah doktora gittim. Yakınımızda Kastopravov adında tanıdık bir doktor oturuyordu. Ben daha Bosamiyagin ailesinin yanında çalışırken tanışmıştım; beni iyileştirmişti. Doktor geldi; "Bakın," dedi, "İş kötü, beni boş yere çağırmışsınız, isterseniz ona bir toz verebilirim." Böylece beşinci gün geldi çattı.
Benim önümde efendim, yatıyor, sönüyordu. İşimi elime alıp pencere yanına geçiyordum. Kocakarı sobayı yakıyordu. Hepimiz susuyorduk. Efendim, yüreğim onun için, o umarsız için adeta kanıyordu; sanki kendi oğlumu gömüyordum. Biliyorum ki, Emelya şimdi bana bakıyor. Bunu sabahleyin görmüştüm, adamcağız kendini zor tutuyor. Bir şey söylemek istiyor, evet, ama cesaret edemiyor. Sonunda ona baktım, zavallının üzüntü dolu gözlerini benden ayırmadığını, ama kendisine baktığımı gördüğü an gözlerini indirdiğini anladım.
"Astafiy İvaniç!"
"Ne var, Emelyanuşka?"
"Eğer, örneğin benim paltom bitpazarına götürülürse, ona çok para verirler mi, Astafiy İvaniç?"
"Eh," dedim, "belli olmaz, çok mu verirler, az mı? Belki de üç ruble verirler, Emelyan İliç."
Oraya götürülmüş olsaydı hiçbir şey vermezlerdi, dahası, böyle berbat bir şeyin satılmasına gülerlerdi.
Ama zavallıyı bildiğim için, onu, Tanrı'nın bu saf kulunu avutmak için, bunu söylemedim.
"Ben de aslında üç gümüş ruble vereceklerini tahmin etmiştim. Çuhadan yapılmıştır, Astafiy İvaniç. Çuhadan olduktan sonra, nasıl olur da üç ruble etmez?"
"Bilmiyorum Emelyan İliç," dedim, "götürmek istersen, üç rubleden başlamalısın."
Emelya biraz sustu; sora yine seslendi:
"Astafiy İvaniç!"
"Ne var, Emelyanuşka?"
"Ben öldükten sora paltomu satın, benimle birlikte gömmeyin. Ben böyle de yatarım; o değerli bir şeydir; belki size yarar."
O anda yüreğim anlaşılmaz bir duyguyla burkuldu. Adamcağızın ölümden önce gelen bir kaygıya tutulduğunu görüyordum. Yine sustuk. Böylece bir saat geçti. Ona bir daha göz attım, hep bana bakıyordu. Gözlerimle karşılaşınca yine gözlerini indirdi.
"Biraz su içmek istemez misin, Emelyan İliç?"
"Verin, Tanrı yardımcınız olsun, Astafiy İvaniç."
Ona su verdim, içti:
"Teşekkür ederim, Astafiy İvaniç," dedi.
"Başka bir şey istemez misin, Emelyanuşka?"
"Hayır, Astafiy İvaniç; bir şey istemiyorum. Ben şey..."
"Ne var?"
"Şey..."
"Ne şeyi Emelyanuşka?"
"Pantolon... şey... O zaman sizin pantolonu ben almıştım... Astafiy İvaniç..."
"Zararı yok, Tanrı seni bağışlar Emelyanuşka, zavallı talihsiz adam! Rahat öl..." Benim de efendim, soluğum kesildi, gözlerim yaşardı, bir an için ona arkamı döndüm.
"Astafiy İvaniç..."
Baktım, Emelya bana bir şey söylemek istiyor; doğruluyor, çabalıyor, dudaklarını kımıldatıyor... Birdenbire yüzü kızardı, bana baktı... Yeniden sarardı, sarardı. Bir saniyede bütün gücünü yitirdi, başı arkaya düştü, son kez iç çekti, ruhunu Tanrı'ya teslim etti ..

Namuslu Hırsız , Dostoyevski

Ahmet Erhan
ı
her şey bir acının bilincine varmakla başladı.
bir taşı kaldırıp atmakla, bir kapıyı açmakla...
bir el, hep bir şeyler yazdı, biz doğduktan bu yana kağıtlara
şimdi bütün yaşadıklarım karalama kağıtlarında kaldı.

bir kalem kendi kendine yazar bu şiiri.
insanlar işlerine gider, ben acıya giderim.
bir günde bütün isalarımı çarmıha gerer
ve her günümü milât bilip, yekinirim.
güzelliğim, ağlayan bir çocuğun güzelliğidir.
mutluluğum, örneğin hapisteki bir adamın
eline bir gül geçtiğindeki mutluluğuna benzer.

ıı
herşey beni saran bu dünyada bir yangının çıkmasıyla başladı.
kaçıracak bir şeylerim olup olmadığını düşündüm.
kitapların çoğunu okumuştum. ve ellerim
bütün şiirleri bir çırpıda yakmaya hazırdı.
yaktım mı onları bilmem, yoksa yakmış gibi mi oldum?
oldu ne olduysa.

her şey üstüme örtündüğüm gökyüzünden oluk oluk bir yağmurun boşanmasıyla başladı.
yağdı ayak izlerimin üstüne. yağdı naftalinleyip
yüreğime sokuşturduğum anıların üstüne
unuttum mu onları bilmem, yoksa unutmuş gibi mi oldum?
oldu ne olduysa.

ııı
acı, ağır bir katran gibi yayılınca bedenime
yüreğime binlerce uçurum eklenir artık
geriye dönüp de bakmak gelir içimden
yumruklarımın gökyüzünü dövdüğü, o milâttan önceki devirlere
bana yarınlardan, bana doğacak güneşlerden sözederler
ben bugünleri yakıştıramazken kendime.

ıv
yüreğimdeki o yolunmuş gül dağınıklığını
aklıma vurmaya çalışalı çok günler geçti
anladım ki hayatım artık yeni güller doğuramamakta.
son sözümü söylemek ister gibi insanlara
intihara uyanıyorum her uyanışımda.
yüreğimde hiç bir şey yapamamanın boşluğu ve çok şey yapmanın yorgunluğu var
günlerce hiç kımıldamadan oturmuş ya da kendimi duvarlara vurmuş gibiyim.
hayat karşısında yorgunum artık
ve zindeyim ölümün karşısında.

çiçek, sadece bir çiçek olarak duruyor önümde
(doğanın bir kanıtı olarak değil.)
yağmur, insanı ıslatır anca.
çocukların da her hareketleri ölüme koşuttu ha bir yıl önce, ha bin yıl sonra
(kaç yıl var ki kendimi çiçeklerle, yağmurlarla, çocuklarla avuttum.)
hayat deyince, yeni doğmuş bir bebeğin o ilk çığlığı geliyor aklıma.
onun yaşayacağı acılar sonra.

aklım bir çağlayanın en devingen yerine benziyor.
hiçbir düşünceyi yakalayamıyorum, köpürüp taşan sözcüklerimle.
beynimi o çağlayanın en dik yerinden fırlatıp atmak mı düşüyor şimdi bana?
ne aradığımı bilmeden birşeyler arıyorum şurda burda.
yok artık ne bir duygu, ne de bir istek
bedenimin her hücresi sağırlıklarla dolu
hoşçakal diyorum şimdi, gördüğüm her varlığa.

v
bütün uykularından uyanan benim bu dünyanın
bütün ölümlerini ölen, bütün doğumlarını doğan.
sorularını birer muska gibi takıp da boynuna yollara düşen benim
benim için bayramlar koydular takvimlere
benim için sokağa çıkma yasakları, gecelere.
bir uçurumun önündeyim diyeceğim ama bir dağın doruğunda da olabilirim;
sonunda ikisi de aynı kapıya çıkıyor bence.
bir nesneye hep yangın öncesinde dokundum.
ve bir insanı ölümünden az önce tanıdığım çok olmuştur.

şimdi karalıyorum takvimdeki bütün rakamların üstünü artık.
sıfırdan ötesini aklım almıyor.
milât buysa eğer, kendime bir çarmıh bulmam gerek
ki her insan bir milâtı yaşar, bir yerinde hayatının
benim hayatımsa bütün milâtların toplamı oldu
bütün çarmıhları tüketti benim acılarım
bütün isalarımı gözyaşlarım boğdu.


gözlerim kuruyuncaya dek ağlamak istiyorum,
ve sesim kısılıncaya dek bağırmak.
bana düşen bir yağmur damlası
ırmağa dönüşüyor damarlarımda
yüzümü yalayan yel, fırtınaya, boraya.
ve artık sırtıma ağır geliyor yaşamak,
yüzüm gözlerden, sesim kulaklardan
şiirlerim basılı kağıtlardan silininceye dek kaçıp saklanmak istiyorum.

ve sonra bir gün çıkmak dünyaya
elimde bir ekmekle yollarda yürümek,
çiçekleri sulamak, çocukları sevmek.

vıı
bağdaş kurup oturuyorum bir uçurumun derinliklerine.
elime kalem almadan şiirler yazıyorum.
ey sokaklarında nöbet tuttuğum kentler
ey yüreğimde gitgide yaklaşan doğum
ad veriyorum artık her nesneye kendimce
bayraksız ülkeler arıyorum artık atlaslarda
mayınsız, telörgüsüz sınırlarda at koşturuyorum
dünyalar getiriyorlar bana, birini seç diyorlar
pazardan üç beş kavun alıp getirircesine
herkesin dünyasından silah sesleri geliyor
bütün dünyaları dolaşsam, mezarlıktan başka bir şey göremeyeceğimi biliyorum
yazıtlarındaki sözler değişikse de ne çıkar
ölüm her yerde aynı ölüm ve her yerde benim sırtım yanıyor tabutları omuzlamaktan
oturup ağıtlar yazmak da bir işe yaramıyor.

bağdaş kurup oturuyorum bir gülün derinliklerine
kendimi yeniden doğmalara alıştırıyorum.

vııı
artık iyice belirginleşen yüz çizgilerimin
izini sürüyorum, geceyarısı baktığım aynalarda
bir çocuk, boyuna hayata ilişkin sorular soruyor
durarak karanlığın doldurduğu uçurumlara bir adım kala.
geceyi sokağa çıkma yasaklarıyla tanıdın, diyor.
her akşam kent kararırken yüreğin de karardı
kimseler bilmedi acını, herkes kendi surlarının ardına
daha ilk karanlık çökerken sığınıp, saklandı.
ve ekliyor, yanıtı olmayan sorularda kaldın
uzun, upuzun bir yolda yürüyen birinin
dönüp de ardına baktığı o yerdesin şimdi
diyor ki, geri dön ve ara o yollarda ayak izlerini.
çünkü bir ağaç köklerinin dolandığınca ağaçtır.
kıyısız bir deniz görmedim, düşüncelerin dışında
bir anıdan yola çık istersen, bir sözden, bir gülüşten
çünkü insan sorularıyla insandır ve onlara bulduğu yanıtlarıyla

ıx
bu kez biraz uzun sürdü bu keder
içime ağır bir taş gibi takılıp kaldı
acı, takunyalar giyerek yürürdü yüreğimde
sevincinse tüyden ayakları vardı

ve sorularım ne çoktu benim
ellerim her taşın altını kuşkuyla aralardı
inanmaz olurdum kimi, göğün mavi, yaprağın yeşil olduğuna
gözlerim her renkte saklı bir karayı arardı.

bu kez biraz uzun sürdü bu keder
kollarımı iki yana açıp dansetmek istiyorum
mutlu olmak istiyorum ey kuşlar, ey çiçekler

x
ve her şey akdeniz'in bilincine varmakla başladı. atlasları açıp bakmadım. turistik rehberlerden de sözetmeyeceğim size. bu eğer bir yitik cennetin özlemiyse, akdeniz'in genel görünümüyle bugün artık bir cenneti çağrıştıramayacağı bilinir. her şeyin anamalcı bir düzenin çarkına koşulduğu bir dünyada gözlerimi ellerimle kapatıp bir akdeniz görüntüsü çizmiyorum duvarlara. bugün insan akdeniz'e gidince ırzına geçilmiş bir kadının karşısında duyduğu o kederi duyabiliyor ancak.
yine de her şey akdeniz'in bilincine varmakla başladı. akdeniz'de ben kendi geçmişim ve geleceğimle birlikte tüm insanlığın geçmişini ve geleceğini buldum. dokunduğum bu taş, üzerinde bir takım anlamadığım dillerden sözleri barındıran bu yazıt benden önce vardı, benden sonra da varolacak. doğayı yitirdik belki, ama bir akdeniz çocuğu 'her şey akar' diye sesleniyor bize hâlâ. insanlığın bütün değerleri kendini koruyor; onca olumsuzluğa, zorbalıklara karşın. dünyanın bir çekirdeği varsa, bu çekirdek akdeniz olmalı. çünkü bu dünyadaki bütün 'ilk'lerin serpilip geliştiği yerdir akdeniz. insanın kendi kendini ve tüm evreni sorguladığı bir bilinçlenmedir. 'soru soruyorum, öyleyse varım' der akdeniz insanı.
herkesin bir akdeniz'i vardır. giderek, bütün dünya milyonlarca küçük küçük akdeniz'in bir araya gelip toplaştığı yerdir. insanın kendi varlığının bilincine varması böyle başlar. yalnızlığımın bilincine varıyorum; ama bu yalnızlık duygusu beni insanlardan ayırmıyor, tam tersine insanlara açılabilmemin tek koşulu yalnızlığımdır benim. uyumu akdeniz'de buldum. tüm insanlığın kendi köklerine kavuştuğu bu yerde. ve 'milât' diye bir şey varsa bu dünyada, bu sözlerin dudaklarımdan kaydığı an milât olmalı. benim 'milât'ım akdeniz'e dönmektir. bu dönüşün ötesine uzanan bütün yaşayacaklarım artık milâttan sonraki tarihlerle anılacak.


akdeniz'e dönüyorum, güz kuşlarının
kanat vuruşlarına adımlarımı ayarlayarak
akdeniz'e dönüyorum, dumanlı bir kentin
irin püskürten bacalarını yüreğimden kazıyarak.

yıllar yılı karanlık, nemli odalarda yaşadım
her sabah yüreğime yeni bir uçurum eklemenin kederiyle
bir göçmen kuştum ki ben, güneyi hiç bulamadım
uçmak istesem yasakların surları dururdu önümde.

sokaklar bir yara gibi, yüründükçe kanardı
donup kalırdı sesim, o buzdan yüreklere vurdukça
her ana ağıt yakmak için dudaklarını aralık tutardı
aklım, en güzel duyguların kıyılarında durdukça.

ve işte kendi içimde yürümeyi öğrendim şimdi
bitmek bilmeyen sokağa çıkma yasaklarında
anladım ki artık herkes bayraksız bir ülkeydi
beyinler telörgülerle çevriliydi, yürekler mayınlarla.

yakılan kitapların dumanları tüterdi bacalardan
ben yanan her sözcüğe tek tek gözyaşı döktüm
yeni dünyalar aradım hayatıma, çıkarak atlaslardan
böyle başladı kendi içimdeki o uzun yürüyüşüm.

denizsiz bir gemiydim sanki, topraksız bir çiçek
köklerinden kopmuş bir ağaç dinelirdi önümde
şiirler yazdım, yazan elim, söyleyen dilim titrek
her şiir yadsıdı kendini, yaslanarak bir başka şiire

turuncu bir sokağın aklımı tozutup atması böyle başladı
sıçrayıp gitti bir çocuk, yalınayak, dikenlerin arasında
bahçesi günebakanlı bir ev, taşlık, incir ağacı
el çırpıştırıp, titreyerek akan sular vardı arklarda

baba, bir dilim portakalla köpük köpük şaraplar içer
ana, tulumbanın önündeki yalakta çamaşırlar yıkardı
çocuk, yüzünü bir kitabın sıcacık koynuna gömer
uzak bir deniz ve kızlar üzerine düşler kurardı.

her sokağın bittiği yerde bir limonluk başlar
her limonluğun ardında bir dilim deniz görünürdü
şafakta rıhtımda bir sürü ceviz kabuğu sandal
denizin enginlerine yaşlı balıkçıları götürürdü

geceleri ay bir ekmek gibi büyürdü gökyüzünde
kavrulmuş susam ve yeni biçilmiş buğday kokardı
yıldızlar gümüş sürerlerdi denizin tenine
her yakamozun parladığı yerde bir deniz kızı oynardı.

böyle bir dünyaydı işte, anlatılır mı bilmem?
insan her dönüşünde bulur mu eski ayak izlerini?
yağan yağmurlar mı, yoksa kendi midir onları silen?
dönmek istiyorum ben, dupduru bir su, el değmemiş bir toprağım şimdi.

akdeniz'e dönüyorum! akdeniz'e dönüyorum!
anamın rahmine yeniden, yeniden döner gibi.

Svetlana Aleksiyeviç (2015 Nobel Konusmasi)
Nigâr Hacızade
Belaruslu gazeteci-yazar Svetlana Aleksiyeviç, savaşı, şahidin anlatma yükümlülüğünü, edebiyatını, ömrü boyunca yanı başında olan sesleri anlatıyor.


KÜLTÜR
Kaybedilmiş Bir Savaş Üzerine: Svetlana Aleksiyeviç’in Nobel Edebiyat Ödülü Konuşması
ETİKETLER: BELARUSEDEBİYATGAZETECİLİKKADIN ASKERLERMANŞETNOBELNOBEL EDEBİYAT ÖDÜLÜRUSLARRUSYASAVAŞSOVYETLER BİRLİĞİSSCBSÖZLÜ TARİHÇERNOBİLÇEVİRİİKİNCİ DÜNYA SAVAŞI08 ARALIK 201515
Facebook12kTwitter448Email97
Nobel Edebiyat Ödülü’nün bu yılki sahibi Belaruslu yazar Svetlana Aleksiyeviç, 7 Aralık’ta ödül kabul konuşmasını yaptı. Azerbaycanlı yazar Nermin Kemal‘in harika çevirisinden ilham alarak ben de konuşmayı Rusça’dan Türkçe’ye çevirdim.



Kaybedilmiş Bir Savaş Üzerine



Sevgili dostlar,



Bu kürsüde tek başıma durmuyorum. Etrafımda sesler var, yüzlerce ses… Sesler her zaman benimle, çocukluğumdan beri.



Çocukken köyde yaşıyordum. Biz çocuklar sokakta oynamayı seviyorduk, ama akşamları, yorgun argın ninelerin -bizim orada nasıl derler- konuşlandığı banklar, mıknatıslıymış gibi bizi kendilerine çekiyordu. Hiçbirinin kocası, babası, erkek kardeşi yoktu. Savaştan sonra köyümüzde erkek olduğunu hatırlamıyorum. Savaş sırasında her dört Belarusludan biri, cephede veya partizanların yanında savaşırken öldü.



Savaştan sonraki çocuk dünyamız, kadınların dünyasıydı. Her şeyden çok aklımda kalan, kadınların ölümden değil, sevgiden bahsettiği. O en son gün sevdikleriyle nasıl vedalaştıklarını anlatırlardı, onları bir zamanlar nasıl beklediklerini, nasıl hala da bekliyor olduklarını… Yıllar geçmişti artık, onlar hala bekliyorlardı. ‘Bırak, kolsuz, bacaksız dönsün. Ben onu kollarımda taşırım, kolsuz da, bacaksız da…’ Ben galiba sevginin ne demek olduğunu çocukluğumdan beri biliyordum.



İşte kulağımdaki bu kederli korodan birkaç ses:



Birinci Ses:



Bilip de ne yapacaksın bu kadar hüzünlü bir hikayeyi? Ben kocamla savaşta tanıştım. Tank subayıydım, Berlin’e kadar gittim. Hatırlıyorum, duruyorduk, daha o zaman kocam değildi… Reichstag’ın orada duruyoruz, bana diyor ki, ‘Gel evlenelim. Seni seviyorum.’ Benimse bu sözler bir ağrıma gitti ki! Tüm savaş boyunca kirin, tozun, kanın içindeydik, etrafımızda her şey mat. Şöyle dedim ona: ‘Sen önce benden bir kadın yap, bana çiçekler ver, şefkatli sözler söyle. Cepheden geri yollanınca kendime bir elbise dikerim ben de.’ O kadar dokunmuştu ki sözleri, ona hatta vurmak istemiştim. O da hissetti hepsini. Bir yanağında yanık yarası vardı, dikişlerle kaplı, o dikişlerin üzerinde göz yaşlarını gördüm. ‘Peki, evlenirim seninle’ dedim ve ne dediğime kendim de inanamadım. Etrafımız kırık, dökük, tek kelimeyle, etrafımız savaş.



İkinci Ses:



Çernobil Nükleer Santrali’nin yakınlarında yaşıyorduk. Ben büfede çalışıyordum, çörek pişiriyordum. Kocamsa itfaiyeciydi. Yeni evliydik, pazara bile el ele gidiyorduk. Reaktör patladığı gün, kocam nöbetçiydi. Çağrıya sırtlarında gömlekleriyle gittiler, ev giysileriyle. Nükleer santralde patlama olmuştu ve hiçbir özel kıyafet vermediler onlara. Böyleydi işte bizim hayatımız, biliyorsunuz. Bütün gece yangını söndürmeye uğraştılar ve hayatta kalmalarına imkan vermeyecek kadar çok radyasyona maruz kaldılar. Sabahında uçakla Moskova’ya götürdüler hepsini. Akut radyasyon hastalığı… İnsan ancak birkaç hafta yaşayabiliyor. Benimki güçlüydü, sporcuydu, en son o öldü.



Moskova’ya vardığımda bana ‘özel bir bölmede yatıyor’ dediler, ‘oraya kimseyi sokmuyorlar.’ ‘Ben onu seviyorum’ diye yalvardım. ‘Askerler bakıyor oradakilere, sen nereye?’ dediler. ‘Seviyorum.’ Beni ikna etmeye çalıştılar; ‘O artık senin sevdiğin insan değil, zararsız hale getirilmesi gereken bir obje. Anlıyor musun bunu?’ Bense hep aynı şeyi söyleyip duruyordum, seviyorum, seviyorum.



Geceleri yangın merdiveninden yanına çıkıyordum, ya da hasta bakıcılara para veriyordum beni içeri bıraksınlar diye. Bırakmadım onu, sonuna kadar yanındaydım.



O öldükten birkaç ay sonra, kızım dünyaya geldi. Sadece birkaç gün yaşadı. Onu ne çok beklemiştik… Bense öldürdüm onu. Kızım beni kurtardı. Tüm radyasyonu üzerine aldı. Minicik şey, yavrum… Ama ben onların ikisini de sevdim. Sevgiyle öldürmek mümkün mü ki? Neden bu kadar yakınlar, sevgi ve ölüm? Hep yan yanalar. Kim açıklayacak bana? Şimdi dizlerimin üstünde, mezarlarında sürünüyorum…



Üçüncü Ses:



İlk kez bir Alman öldürdüğümde 10 yaşındaydım. Partizanlar beni yanlarına almıştı artık, eğitime. Bu Alman yerde yaralı yatıyordu, silahını almamı söylediler. Ona doğru davrandım, tam o sırada silahına uzandı, iki eliyle birden tutup suratıma doğrulttu. Ama ilk eli atmaya yetişemedi, ben yetiştim. Birini öldürdüm diye korkmadım, savaş boyunca da bir daha aklıma gelmedi. Etraf ölüyle doluydu. Ölüler arasında yaşıyorduk.



Yıllar sonra bu Alman rüyama girdiğinde şaşırdım. Beklemiyordum. Aynı rüyayı defalarca gördüm. Kah ben uçmaya çalışıyorum, o beni bırakmıyor; yükseliyorsun, uçuyorsun uçuyorsun, o arkadan yetişiyor, birlikte yere çakılıyoruz, çukurun birine yuvarlanıyoruz. Ya yerimden kalkmak istiyorum, izin vermiyor, onun yüzünden uçamıyorum. Aynı rüya, onlarca sene boyunca peşimi bırakmadı. Oğluma bu rüyadan bahsedemedim. Küçüktü, bahsedemedim, ona masallar okudum. Büyüdü, yine de bahsedemiyorum.



Flaubert, kendisi için ‘kalem-insan’ demiş. Ben de kendim için ‘kulak-insan’ diyebilirim. Sokakta yürüdüğüm zaman, kulağıma bir takım kelimeler, sözler, nidalar çalındığında, hep şunu düşünüyorum: Zamanla ne kadar çok roman, iz bile bırakmadan kayboluyor. Karanlığa karışıyor.



İnsan hayatının, edebiyata kazandıramadığımız sözlü bir kısmı var. Henüz değer biçmediğimiz, bizi şaşırtmayan, kendine hayran bıraktırmayan bir yan bu. Beni ise büyüleyen ve kendine esir eden şey. İnsanın konuşmasını seviyorum. Tek başına bir insan sesini seviyorum. En büyük aşkım, en büyük tutkum bu.



Bu kürsüye uzanan yolum, neredeyse 40 yıllık uzun bir yol; insandan insana, sesten sese. Bu yolda devam edecek güce her zaman sahiptim diyemem; çok kereler insandan ürktüğüm, sarsıldığım, insana karşı hayret ve tiksinti duyduğum oldu. Çok kereler duyduğumu unutmak, karanlıkta olduğum zamana dönmek istediğim oldu. Güzel bir insan görmekten duyduğum sevinçle ağladığım da az olmadı ama.



Yaşadığım ülkede, bize çocukluktan ölmeyi öğrettiler. Ölümü öğrettiler. Bize, insan kendini feda etmek, yanmak, kurban gitmek için vardır dediler. Silahlı insanı sevmeyi öğrettiler. Başka bir ülkede büyümüş olsaydım, bu yoldan geçemezdim.



Kötülük amansızdır, aşısını olmak gerekir. Ama biz cellatlar ve kurbanlar arasında büyüdük. Korku içinde yaşayan ailelerimiz, bize bir şey anlatmazdı, ama hayatlarımızın havasında bile hissedilirdi bu zehir. Kötülüğün gözü sürekli üzerimizdeydi.



Ben beş kitap yazdım, ama bana hepsi tek bir kitapmış gibi geliyor, bir ütopyanın tarihi hakkında…



Varlam Şalamov, şöyle yazmış: ‘İnsanlığı hakiki şekilde yenilemek için verilen ve kaybedilen dev bir savaşın iştirakçısı oldum.’ Ben işte bu savaşın tarihini yeniden yazıyorum; zaferlerini, yenilgilerini yeniden yazıyorum… Nasıl yeryüzünde bir krallık kurmak istediklerini… Bir cennet! Bir Güneş Şehri! Sonu, milyonlarca insanın hayatından arta kalan bir kan gölü oldu.



Ama 20. yüzyılın hiçbir siyasi ideolojisinin komünizmle -ve onun sembolü olan Ekim Devrimi ile- kıyaslanamadığı bir dönem vardı. Başka hiçbir ideoloji, Batı’daki aydınları ve dünyanın tüm insanlarını daha büyük bir kuvvetle, daha parlak bir ışıkla kendine çekemedi.



Raymond Aron, Rus Devrimi için ‘aydınların afyonu’ demişti. Komünizm fikrinin, en az iki bin senelik tarihi var. Ona Platon’da rastlayabiliriz – ideal ve doğru yönetim öğretilerinde. Aristo’da, her şeyin ortak olacağı bir zamanın hayalinde. Thomas More ve Tommaso Campanella’da… Daha sonra Saint Simon’da, Fourier’de, Owen’de… Rus Ruhu’na has bir şey var ki, bu rüyaları gerçeğe dönüştürmeye yeltendi.



Yirmi sene evvel, ‘Kızıl İmparatorluğu’ lanetler ve göz yaşlarıyla yolcu ettik. Bugün artık yakın tarihe daha sakince, tarihsel bir tecrübeye bakar gibi bakabiliriz. Bunu yapmak önemli, çünkü sosyalizm tartışması şimdiye değin bitmiş değil. Ellerinde başka bir dünya haritasıyla yeni bir nesil büyüdü, ama yine Marx ve Lenin okuyan gençlerin sayısı az değil. Rus şehirlerinde Stalin müzeleri açılıyor, Stalin heykelleri dikiliyor.



‘Kızıl İmparatorluk’ artık yok, ama kızıl insan hala var. O devam ediyor.



Babam, bu yakınlarda öldü. Ömrünün sonuna kadar inançlı bir komünistti. Parti biletini hep sakladı. Ben faraş anlamındaki ‘Sovok’ kelimesini, ‘Sovyetler Birliği’ yerine kullanılan o alaycı kelimeyi hiç kullanamam. O zaman kendi babama, yakınlarıma, dostlarıma da böyle demiş olurum. Onların hepsi oradan, sosyalizmden geliyor. Aralarında birçok idealist var, romantik var. Bugün onlara başka şekilde hitap ediliyor; kulluk romantikleri, ütopyanın kulları. Bence her biri başka bir hayat yaşayabilirdi, ama Sovyet hayatı yaşadılar. Neden? Bu sorunun cevabını çok uzun süre aradım – yakın zamana kadar adına SSCB denen devasa ülkeyi baştan başa gezdim, binlerce bant doldurdum. Sosyalizm denen şey bir yandan sadece bizim hayatımızdı. Ufak ufak, tane tane, ‘ev’ sosyalizminin, ‘içerideki’ sosyalizmin tarihini biriktirdim. Sosyalizmin insan ruhunda nasıl yaşadığını topladım. Beni bu küçücük alan ilgilendiriyor – insan… Tek bir insan. Aslında her şey, işte orada olup bitiyor.



Savaştan hemen sonra, Theodor Adorno şok içinde, ‘Auschwitz’den sonra şiir yazmak barbarlıktır’ demişti. Bugün ismini şükranla anmak istediğim öğretmenim Ales Adamoviç de, 20. yy’ın kabusları hakkında kurgu yazmanın günahkarlık olduğunu düşünüyordu. Burada yaratıcılığa yer yok. Gerçeği olduğu gibi aktarma, ‘edebiyatüstü’ olma zorunluluğu var. Şahit, anlatmakla yükümlü. Nietzsche’nin sözleri geliyor akla: hiçbir ressam, gerçeğe yaklaşamaz. Onu yerden kaldıramaz.



Hakikatin tek bir kalbe, tek bir akla sığmaması bana hep eziyet vermiştir. Hakikat ayrık ayrıktır, çoktur. Hakikat farklıdır, dünyaya sepelenmiştir. ‘İnsanlık, kendisi hakkında, edebiyatla sabitleme fırsatı bulduğundan çok, çok daha fazlasını biliyor’ diyor Dostoyevski.



Ben ne yapıyorum? Gündelik hisleri, fikirleri, sözleri topluyorum. Kendi zamanımın hayatını topluyorum. Beni ruhun tarihi ilgilendiriyor. Ruhun gündelik varlığı ilgilendiriyor. Büyük Tarih’in genelde kibirle görmezden geldiği. Kaçırılmış tarih benim uğraşı alanım. Daha önce defalarca duyduğum gibi, şimdilerde de yaptığımın edebiyat değil, belgeleme olduğu söyleniyor.



Peki bugün edebiyat ne demek? Kim bu soruya cevap verecek? Eskisinden daha hızlı yaşıyoruz. İçerik, biçimi yırtıp geçiyor. Onu bozuyor ve değiştiriyor. Her şey sınırlarından taşıyor – müzik de, resim de, metindeki kelimeler bile metnin çerçevesinden fırlıyor. Gerçekle kurgu arasında bir hudut yok, biri diğerine akıyor. Şahit olanların da hisleri var. Anlatan insan yaratmış oluyor, heykeltraşın mermerle mücadele ettiği gibi zamanla mücadele ediyor. Anlatan insan, hem oyuncu, hem yaratıcı.



Beni ilgilendiren, küçük insan. ‘Küçük büyük insan’, ben böyle derdim, çünkü zulme tabi olmak insanı büyütüyor. O, kitaplarımda kendi küçük hikayesini, ve kendi tarihini anlatırken büyük tarihi de anlatıyor. Başımıza gelmiş olanları, hala da gelmekte olanları henüz anlamlandırabilmiş değiliz. O yüzden anlatmak gerekiyor, başlangıçta önce dile getirmek gerekiyor. Bu bizi korkutuyor, henüz kendi geçmişimizle yüzleşecek durumda değiliz. Dostoyevski’nin Ecinniler’inde, Şatov sohbetlerinin başında Stavrogin’e şöyle diyor: Biz, iki varlık, sonsuzlukta bir araya geldik … dünyada son kez. Şu tonunuzu elden bırakıp insan gibi konuşun! Bir kere olsun, insan sesiyle konuşun!



Benim kahramanlarımla olan konuşmalarım da aşağı yukarı işte böyle başlıyor. İnsan, tabi ki, kendi tarihini anlatır, boşluktan konuşamaz. Ancak çağımızın hurafeleriyle, ihtirasları ve aldanışlarıyla, gazeteler ve televizyonlarla kirlenmiş olan insan ruhuna ulaşmak zor.



Zamanın nasıl hareket ettiğini, Fikir’in nasıl öldüğünü, onun izinden yine de nasıl gittiğimi gösterebilmek için günlüklerimden birkaç sayfa okumak isterim…



1980-1985



Savaş hakkında bir kitap yazıyorum. Neden savaş hakkında? Çünkü biz savaşçı insanlarız; sürekli ya savaşıyoruz, ya savaşa hazırlanıyoruz. Dikkatli bakarsak, her konuyu savaş mantığıyla düşündüğümüzü görürüz. Evde, sokakta. Bu yüzden bizde insan hayatı bu kadar ucuzdur. Her şey, savaştaymış gibi…



Şüpheyle başladım. Savaş hakkında bir kitap daha. Niye ki?



Gazeteci olarak gittiğim gezilerden birinde bir kadınla tanıştım; savaşta sağlık görevlisiymiş. Bana şunu anlattı: Kış vakti, Ladoga Golü’nü geçiyorlar. Düşman tarafından birisi, hareketliliği farkedince ateş etmeye başlıyor. Atlar, insanlar buzun altına düşüyor. Gece vakti oluyor bu. Kadın da, yaralı birine tutunup onu kıyıya sürüklemeye çalışıyor. ‘Taşıyorum ama ıslak, çıplak, diyorum ki herhalde kıyafetleri yırtıldı. Kıyıya varınca farkettim ki, devasa, yaralı bir mersin balığıymış taşıdığım. Katmerli bir küfür bastım! İnsanlar acı çekiyor, peki ya hayvanlar, kuşlar, balıklar? Onlar ne yapmış?



Bir başka gezide, savaşta süvari bölüğünde görev yapan bir sağlık görevlisi kadın anlatıyordu: Çatışma sırasında yaralanan bir Alman askerini top mermisi çukuruna sürüklüyor, ama adamın Alman olduğunu çukura inince farkediyor. Adamın bacağı kırık, kanaması var. Adam düşman! Ne yapmalı? Yukarıda kendi halkından çocuklar ölüyor. Ama kadın adamın bacağını sarıp, sürünerek geri çıkıyor. Bir süre sonra bu sefer bilincini kaybetmiş yaralı bir Rus askeriyle geri geliyor çukura. Rusla Alman, bilinçleri açılınca birbirlerini öldürmeye yelteniyorlar. ‘Bir onun suratına yapıştırıyorum elimin tersiyle, bir öbürünün,’ diye anımsıyor kadın. ‘Bacaklarımız kan içinde, herkesin kanı birbirine karışmış.’



Bu, benim bilmediğim bir savaştı. Kadın savaşı. Kahramanlar hakkında bir savaş değil. Kahraman bir halkın, başka bir halkı nasıl öldürdüğü hakkında değil. Bir kadının ağıdını hatırlıyorum: ‘Çatışma bittikten sonra meydanda yürüyorsun. Ve hepsi orada yatıyor… Hepsi de genç, ve o kadar güzel ki… Yerde yatıyorlar ve gökyüzüne bakıyorlar. Onlara da yazık, öbürlerine de.’



İşte bu, ‘onlara da, öbürlerine de,’ bana kitabımın neyle ilgili olacağına dair bir ipucu verdi. Savaşın, cinayet demek olduğuyla ilgili olacaktı. Kadınların hafızasında savaş böyle kalmıştı. Daha demin, birisi gülümsüyordu, sigara içiyordu – ve o insan artık yok. Her şeyden çok, kadınlar yok oluştan bahsediyordu, savaşta her şeyin hiçliğe ne kadar çabuk dönüştüğünden. İnsanın da, insanlığın vaktinin de.



Doğru, cepheye gitmeyi kendileri istemişti. 17-18 yaşlarında. İstedikleri öldürmek değildi, ama ölmeye hazırlardı. Vatan için ölmeye. Tarihten sözleri çıkarıp atamazsın – Stalin için ölmeye de.



Kitap iki sene boyunca basılmadı. Perestroyka’ya, Gorbaçov’a kadar basmadılar. Sansürcüler, ‘Sizin kitabınızdan sonra, kimse savaşa gitmeyecek’ diye bana akıl verdi, ‘sizin anlattığınız savaş korkunç. Neden kahramanlarınız yok?’ Ben kahraman aramıyordum. Tarihi, ona şahit olup ve onda iştirak edip de görünmez kalanların hikayeleriyle yazıyordum. Bu insanlara kimse hiçbir zaman sormadı. İnsanlar, sıradan insanlar, büyük fikirler hakkında ne düşünüyor, bilmiyoruz.



Savaştan hemen sonra insan bir hikaye anlatır, 10 sene sonra başka bir hikaye. Bir şeyler tabi ki değişir, çünkü insan, hatıralarında hayatının tüm parçalarını üst üste dizmektedir. Tüm benliğinin. O senelerde nasıl yaşadığı, ne okuduğu, kimi gördüğü, neye inandığı, en sonunda mutlu olup olmadığı… Bunlar, biz değiştikçe değişen canlı belgeler.



Ama ben şundan kesinlikle eminim; böyle genç kadınlar, 1941’deki asker kadınlar gibi kadınlar, bir daha hiç var olmayacak. Bunlar, ‘Kızıl Ülkü’nün zirvede olduğu yıllardı, devrim zamanından ve Lenin döneminden bile daha yükseklerde. Onların zaferi, bugün bile Gulag kamplarını gölgede bırakmaya devam ediyor. Ben, bu kızları sınırsızca seviyorum. Ama onlarla Stalin’i konuşmak, ya da savaştan hemen sonra, trenler dolusu zafer kazanmış cesur askerin Sibirya’ya gönderildiği gerçeğini konuşmak mümkün değildi. Geride kalanlar eve döndü, sesini çıkarmadı.



Bir keresinde şöyle bir söz duydum: ‘Biz, yalnızca savaşta özgürdük. Cephenin önlerinde.’ Bizim en büyük sermayemiz, ızdırap. Petrol değil, doğalgaz değil – ızdırap. Aralıksız üretebildiğimiz tek şey bu. Sürekli şu soruya cevap arıyorum: bizim çektiğimiz acılar neden özgürlüğe dönüşmüyor? Beyhude mi gerçekten bu kadar acı? Çaadayev doğru söylemiş: Rusya, hafızasız ülke, topyekun hafıza kaybı ülkesi, eleştiri ve tefekküre hep hazır, bakir bir bilinç alanı.



Ayaklarımızın altında büyük kitaplar sürünüyor…



1989



Kabil’deyim. Artık savaşla ilgili yazmak istemiyordum. Gel gör ki gerçek bir savaştayım işte. Pravda gazetesinden alıntı: ‘Kardeş Afgan halkına sosyalizmi inşa etmeleri için yardımcı oluyoruz.’ Savaşın insanları, savaşın objeleri her yerde. Savaş zamanındayız.



Dün beni cepheye götürmediler. ‘Otelde kalın hanımefendi. Sonra sizin için hesap vermek zorunda kalacağız.’ Otelde oturuyor ve düşünüyorum; başkalarının cesaretini, aldıkları riskleri kenardan izlemenin ahlaksız bir yanı var. İki haftadır buradayım ve savaşın erkek doğasının ürünü olduğu hissinden kurtulamıyorum; benim için bu anlaşılmaz bir şey.



Ama savaşın gündelik hali müthiş ihtişamlı. Silahların meğer güzel olduğunu keşfettim – tüfekler, mayınlar, tanklar. İnsan, başka insanları en iyi nasıl öldürebileceği üzerine çok kafa yormuş. Hakikat ve güzellik arasındaki ebedi münakaşa… Bana yeni bir İtalyan mayını gösterdiler. Benim ‘kadın’ tepkim: ‘Güzelmiş. Niye böyle güzel peki?’ Askeri bir dille hepsini açıkladılar; bu mayının üzerinden geçen veya şu köşesinden ya da bu kenarından basan insandan geriye yarım kova et kalır. Burada anormal olandan normalmiş gibi bahsediliyor, her şeyin kendi mantığı var. Savaştayız ya sonuçta… Bu görüntüler kimseye aklını kaçırtmıyor. Yerde bir insan yatıyor mesela, onu öldüren ne bir doğa olayı, ne alın yazısı; onu öldüren bir başka insan.



‘Kara lale’lerden birine yükleme yapılışını izledim; Afganistan’da ölen askerlerin cenazelerini, açılamayacak çinkodan tabutlar içinde evlerine götüren uçaklar. Ölülere 40’lı yıllardan kalma eski üniformalarla poturlar giydiriyorlar, ama bazen onlar bile yetmiyor. Askerler kendi aralarında konuşuyor: ‘Yeni ölüleri buzdolabında getirmişler. Sanki bozulmuş yaban domuzu eti gibi kokuyor.’ Yazacağım bunları. Memleketimde bana inanmayacaklar diye korkuyorum. Gazetelerimiz, Sovyet askerinin burada ektiği dostluk çiçeklerini yazıyor.



Gençlerle konuşuyorum. Çoğu kendi iradesiyle gelmiş, kendileri istemiş buraya gönderilmeyi. Çoğunun aydın ailelerden geldiğini farkediyorum; öğretmenlerin, doktorların, kütüphanecilerin olduğu ailelerden, kısaca okur-yazar ailelerden. Samimiyetle, Afgan halkına sosyalizm inşasında yardım etme hayaliyle gelmişler. Şimdi kendilerine gülüyorlar. Bana havaalanında bir yer gösterdiler, yüzlerce çinko tabut, güneşin altında gizemle parlayarak bekliyor. Yanımdaki subay dayanamadı: ‘Belki benim de mezarım bunların arasında. Sokacaklar beni de bir tanesine. Niçin buradayım, ne için savaşıyorum?’ Kendi sözlerinden hemen o an ürktü; ‘Yazmayın bunları.’



Gece rüyamda ölüler görüyorum. Hepsinin yüzünde şaşkın bir ifade: ‘Nasıl yani, öldüm mü? Gerçekten mi öldüm?’



Bir grup hemşireyle birlikte, Afgan sivillerin yattığı bir hastaneye gittim. Çocuklara hediye götürdük. Oyuncaklar, şekerler, bisküviler. Benim elimde beş tane oyuncak ayı vardı. Hastaneye vardık; uzunca bir kışla. Nevresim niyetine herkeste birer battaniye var. Kucağında bir bebek, genç bir Afgan kadın yaklaştı. Bir şey söylemek ister gibiydi; savaşın sürdüğü 10 sene boyunca herkes birazcık Rusça konuşmayı öğrenmişti. Elimdeki oyuncaklardan birini bebeğe verdim, dişleriyle aldı. ‘Neden dişleriyle alıyor’ diye şaşırdım. Afgan kadın bebeğin üzerindeki battaniyeyi çekti, kolları yoktu bebeğin. ‘Senin Rusların bombaladı’ dedi kadın. Birileri beni yakaladı yere yığılırken.



‘Grad’ roketlerimizin, köyleri nasıl dümdüz tarlalara çevirdiğini gördüm. Bir Afgan mezarlığına gittim, upuzun. Mezarlığın ortalarında yaşlı bir Afgan kadın, bağırıyordu. Minsk’in güneyindeki bir köyde eve getirilen çinko tabutu hatırladım, bir annenin çığlıklarını. Bu ne insanca bir haykırıştı, ne hayvanca… Kabil’deki mezarlıkta duyduğuma benziyordu sadece.



İtiraf ediyorum, hemen özgürleşmedim. Hikayelerimdeki kahramanlara karşı samimiydim, onlar da bana güveniyordu. Her birimizin özgürlüğe giden yolu ayrıydı. Afganistan’a kadar, güleryüzlü sosyalizme inanıyordum. Oradan döndüğümde ise tüm hülyalardan arınmıştım. ‘Affet beni baba’ dedim onu gördüğümde. ‘Sen beni komünist ideallere inançla terbiye ettin, ama annemle birlikte eğittiğiniz -ebeveynlerim köy öğretmeniydi- dünün Sovyet talebelerinin, yabancı bir ülkede, tanımadıkları insanları öldürüşünü bir kere olsun görmek, tüm sözlerinin küle dönmesi için yeterli. Bizler katiliz baba, anlıyor musun?’ Babam, ağladı.



Afganistan’dan böyle çok insan özgürleşmiş döndü. Ama başka bir örneğim de var. Orada, Afganistan’da, genç bir erkek bana şöyle bağırmıştı: ‘Sen, bir kadın, ne anlarsın savaştan? İnsanlar savaşta öyle kitaplarda, filmlerde öldükleri gibi mi ölüyorlar ki? Orada ölen güzel ölüyor. Benimse dün arkadaşımı vurdular. Kurşun kafasına girdi, daha bir 10 metre koştu sonra, beynini havada yakalamaya çalışıyordu.’ Yedi yıl aradan sonra bu genç, Afganistan hikayeleri anlatmayı seven başarılı bir iş adamı oldu. Bir gün beni aradı: ‘Ne işe yarıyor senin kitapların? Fazla korkunçlar.’ O artık başka bir insandı. Ölümün ortasında tanıştığım, 20 yaşında ölmek istemeyen kişi değildi…



Kendime, savaş hakkında nasıl bir kitap yazmak istediğimi soruyordum. Ateş etmeyen insan hakkında yazmak isterdim. Başka bir insanı vuramayan insan hakkında. Savaş düşüncesinin bile acı verdiği insan hakkında. Nerede o insan? Ben onunla tanışamadım.



1990-1997



Sadece Rus edebiyatı, dev bir ülkenin bir zamanlar içinden geçtiği o eşsiz deneyimi anlatabilir; bu yüzden ilginçtir. Bana sürekli, ‘neden hep felaketler hakkında yazıyorsunuz’ diye soruyorlar. Çünkü hayatımız bu. Artık farklı ülkelerde de yaşasak, Kızıl İnsan her yerde. Aynı hayattan çıkan, aynı hatıralarla yaşayan insanlar.



Uzun süre Çernobil hakkında yazmak istemedim. Bu konuda nasıl yazacağımı bilmiyordum; hangi araçlarla, nereden başlayarak yazacağımı. Hakkında dünyanın daha önce neredeyse hiçbir şey duymadığı, Avrupa’nın bir köşesine sıkışmış o küçük ülkemin ismi, şimdi tüm dillerdeydi. Biz Belaruslular ise, Çernobil halkı olmuştuk. Bilinmeze ilk dokunanlar biz olduk. Anladık ki komünist, etnik ve dini tufanlardan da öte, gelecekte bizi daha vahşi, topyekun belalar bekliyor, henüz göze görünmeyen belalar. Çernobil’le birlikte, yeni bir safha açıldı.



Aklımda kalan mesela, yaşlı bir taksi şöförünün, ön camına çarpan güvercinlerden şikayet etmesi: ‘Günde iki-üç kuş düşüyor böyle. Gazeteler ise durum kontrol altında diyor.’



Şehir parklarından yaprakları toplayıp, şehir dışına çıkarıyorlardı. Yaprakları gömüyorlardı orada. Zehirlenmiş toprak parçalarını götürüp gömüyorlardı. Toprağı toprağa defnediyorlardı. Çalı çırpıyı, çimeni gömüyorlardı. O günlerde herkesin yüzünde, hafifçe çıldırmış bir ifade vardı.



Yaşlı bir bahçıvan anlattı: ‘Sabah dışarı çıktım, bir şey eksik. Tanıdık bir ses eksik. Tek bir arı yok, tek bir arının sesi gelmiyor, bir tanesinin bile. Bu nasıl bir şey? İkinci gün de uçmadı arılar, üçüncü gün de. Sonra bize nükleer santralde kaza oldu diye haber geldi. Santral yanı başımızda. Ama uzun süre hiçbir şey bilmiyorduk. Arılar biliyordu, biz bilmiyorduk.’



Çernobil haberleri gazetelerde askeri dille veriliyordu: patlamalar, kahramanlar, askerler, tahliye… İstasyonda KGB iş başındaydı; casus ve sabotajcı arıyorlardı. Söylentiler dolaşıyordu; kaza, sosyalist kampı yıkmak isteyen Batılı özel güçlerin planlı işiymiş. Askeri mühimmat Çernobil’e doğru yoldaydı, askerler geliyordu. Sistem her zaman olduğu gibi işliyordu; askeri şekilde. Ama elinde yeni tüfeğiyle askerin, bu yeni dünyada felaketten başka alacağı yoktu. Elinden gelen tek şey, yüksek dozda radyasyona maruz kalıp, evine dönüp ölmekti.



Gözlerimin önünde, Çernobil öncesinin insanları, Çernobil insanlarına dönüştüler.



Radyasyonu göremiyordun, ona dokunamıyordun, kokusunu duyamıyordun. Bizi artık bu bildik ve bilinmedik dünya çevreliyordu. Nükleer bölgeye gittiğimde hemen anlattılar: Çiçek koparmak yasak, çimene oturmak yasak, kuyudan su içmek yasak… Ölüm her yanda gizleniyordu, ama bu başka türlü bir ölümdü. Yeni bir maske takmış, yabancı bir kıyafet giymiş. Savaşı görmüş yaşlılar, bir kez daha evlerinden ‘tahliye’ edilirken gök yüzüne bakıyordu: ‘Güneş parlıyor, ne duman var, ne gaz, ateş eden yok. Bu savaş mı ki, yine göçmen edildik?’ Sabah ilk iş gazetelere koşuyor, sonra hayalkırıklığıyla bir kenara atıyorlardı onları; casusları daha bulamamışlar. Halk düşmanları hakkında bir şey yazmıyor. Casusların, halk düşmanlarının olmadığı bir dünya da yabancıydı.



Yeni bir şeyin başlangıcıydı bu. Çernobil ve Afganistan, bizi özgürleştirdi.



Benim için dünya yerinden kıpırdadı. Nükleer bölgede kendimi ne Belaruslu, ne Rus, ne Ukraynalı hissettim; yok edilebilecek biyolojik bir türdüm.



İki felaket üst üste geldi. Sosyal felaket -sosyalist Atlantis sulara gömülüyordu- ve kozmik felaket -Çernobil. İmparatorluğun düşüşü herkesi endişelendiriyordu. İnsanlar günü dert ediyor, var olma mücadelesi veriyordu; yaşamak için gerekenleri hangi parayla, nereden almalı? Nasıl yaşamalı? Neye inanmalı? Hangi flamaların altında durmalı bu sefer? Ya da Büyük Fikirler olmadan yaşamayı mı öğrenmeli? Bu sonucusunun nasıl yapılacağını kimse bilmiyordu, o güne kadar hiç böyle yaşamamışlardı. Kızıl İnsan’ın önünde yüzlerce soru vardı. Hepsine yalnız başına göğüs gerdi. Hiçbir zaman, özgürlüğünün ilk günlerindeki kadar yalnız olmamıştı. Etrafımda, hayatları sarsılan insanlar vardı ve ben onlara kulak verdim.



Günlüğümü kapatıyorum…



İmparatorluk yıkıldığında bize ne oldu? Dünya daha evvel cellatlar ve kurbanlar diye ayrılırdı; Gulag’daki gibi. Erkek ve kız kardeşler; Savaş’taki gibi. Seçmenler; teknoloji, çağdaş dünya. Dünya daha evvel bir de hapse atanlar ve atılanlar diye ayrılırdı. Bugün Batıcılar ve Slavcılar, satılmışlar ve vatanseverler diye ayrılıyor. Bir de alabilenler ve alamayanlar diye… Bu sonuncusu, bana göre sosyalizm sonrasının en acı tecrübesi, zira daha bu yakınlarda hepimiz birdik. Kızıl İnsan, mutfakta oturup hayalini kurduğumuz o Özgürlük Krallığı’na bir türlü ulaşamadı. Rusya’yı o olmadan böldüler, o ise elinde bir hiçle kalakaldı. Aşağılanmış ve soyulmuş. Saldırgan ve tehlikeli.



Yeniden Rusya’yı dolaşmaya başladım. Şunları duydum:
-Bu ülkede modernleşme, ancak toplama kampları ve kurşuna dizmelerle mümkün.

-Rus insanı sanki zengin olmak istemiyor bile, hatta bundan korkuyor. Tek istediği, başkalarının zengin olmaması. Kimsenin ondan daha zengin olmaması.

-Burada dürüst insan bulamazsın, ama bolca dindar vardır.

-Boşuna güdülmeyi reddeden yeni bir nesil bekleme. Rus insanı özgürlükten anlamaz, anca Kazaklardan ve onların kamçılarından anlar.

-İki temel Rusça kelime: savaş ve hapis. Çaldın, gezdin, yakalandın. Çıktın, yine yakalandın, yine içeri girdin.

-Rusların hayatı çekilmez olmalı, bedbaht olmalı; ruh ancak o zaman yükselir, bu dünyaya ait olmadığını o zaman idrak eder. Her şey ne kadar pislik ve kan içindeyse, ruh kendine o kadar çok yer bulur.

-Yeni bir devrime yetecek ne güç, ne delilik yok kimsede. Ruh da yok. Ruslara, tüylerini diken diken edecek büyük fikirler lazım.

-Hayatlarımız işte böyle geçer bizim, pislikle savaş arasında gider gelir. Komünizm ölmedi, cesedi yaşıyor.



Cesaretimi toplayıp söyleyeceğim: 90’lı yıllarda elimize geçen şansı kaçırdık. Ülkemiz nasıl olmalı, güçlü mü, yoksa insanlarına layık mı sorusu önümüze geldiğinde, birinci şıkkı seçtik: Güçlü olmalı. Şimdi yine güç zamanı. Ruslar Ukraynalılarla, kardeşleriyle savaşıyor – benim babam Belaruslu, annem Ukraynalı, bir sürü başka insanın da böyle… Rus uçakları Suriye’yi bombalıyor…



Umut devri yerini, korku devrine bıraktı. Zaman geriye döndü. İkinci el, kullanılmış bir zamanı yaşıyoruz.



Kızıl İnsan’ın tarihini yazıp bitirdim mi şimdi, emin değilim.



Benim üç evim var. Belarus, toprağım, babamın vatanı, bütün ömrümü geçirdiğim yer. Ukrayna, annemin vatanı, doğduğum yer. Ve büyük Rus medeniyeti, kendimi onsuz hayal edemediğim… Benim için hepsi değerli. Sevgiden söz etmek ise, bizim çağımızda zor.

scheherazade, bir alıntı ekledi.
20 Ara 2017 · Kitabı okudu · 8/10 puan

Sonra söyleyecek başka kelimeler de aradım, kendimi olduğum gibi ortaya koymama yarayacak sözler, ama düşündükçe anlıyordum sanki: Kelimeler, üstümüzdeki örtüleri kaldırmıyor, daha da gizliyordu bizleri.

Sessiz Ev, Orhan PamukSessiz Ev, Orhan Pamuk
Necip Gerboğa, Köklerimiz'i inceledi.
 20 Ara 2017 · Kitabı okudu · 4 günde · 8/10 puan

Kitaplar dünyayı değiştirebilir mi? Ya da Kitaplar dünyayı nasıl değiştirebilir?

Hep sorulan bir sorudur bu. Ben de kendime birkaç defa sordum ve yanıt aradım. Kendime ait, çok da kelimelere dökemediğim bazı cevaplar da buldum bulmasına... Ancak Malcolm X'in kısa ama dünyayı değiştiren, hadi değiştiren demeyelim de o kelebek etkisi dediğimiz döngü içerisinde en etkili kanat çırpışlarından birini yapan yaşam öyküsüne daha yakından baktığımda çok daha net ve gerçekçi bir cevapla karşılaştım: Evet, kitaplar dünyayı değiştirebilir...

Hikaye, Malcolm Little, yani bilinen adıyla Malcolm X ya da sonradan değiştirdiği üzere Malik el Şahbaz adlı siyahi bir gencin 20'li yaşlarda hırsızlık suçundan hapse düşmesiyle başlıyor. Norfolk Hapishanesi, onun ve koca bir ırkın kaderini değiştirecek yer olarak karşımıza çıkmakta. Bu hapishanenin bir özelliği var. Parkhurst adlı bir milyoner, tüm kitaplarının buraya verilmesini vasiyet ediyor. Kitapların içinde konu çeşitliliği bakımından yok yok ve sayıca o kadar fazla ki, raflarda yer kalmadığı için kutulara, sandıklara istiflenip boş bulunan yerlere yığılıyor.

İşte Malcolm hapishane yıllarını bu kütüphaneyi hatmederek geçiriyor. Özellikle tarih ve din kitaplarını okuyor. Çin ve Mısır başta olmak üzere medeniyetler tarihini araştırıyor. Sora siyah ırkın kökeni ile ilgili çok derinlemesine araştırmalar yapıyor. Etkilendiği kitaplar içinde 1000k'da bulabildiğim kitap Medeniyetin Temelleri yazar ise H. G. Wells . Tabii bunların dışında başkaları da var... O saate kadar Harlem sokaklarında illegal yollarla yaşamını sürdüren ve bu nedenle hapse düşen bu siyahi adam, işte böyle kitapla iç içe geçen 7 yılın ardından zihni tamamen bambaşka ve yeni bilgilerle dolmuş, bu bilgiler vasıtasıyla dünya hakkında yepyeni fikirler edinmiş bir insan olarak özgür dünyaya geri dönüyor.

Hapishane sonrası süreci kulaktan dolma da olsa herkes bir şekilde duyup bildiği için bu bölümü çok fazla uzatmıyorum. Hapishanede dinini değiştiren ve Müslüman olan Malcolm, önce Siyah Müslüman Hareketi'ne katılıyor. Burada 12 yıl mücadele verdikten sonra görüş ayrılıkları yüzünden buradan çıkıp Afro-Amerikan Birliği Örgütü'nü kuruyor. Orta Doğu ve Arap ülkelerine ziyaretler yapıyor ve kısa zaman içerisinde Siyahi Hareketin lideri konumuna yükseliyor.

AABÖ lideri kimliğiyle çok sayıda salon konferansları gerçekleştiriyor ve özellikle Amerika'da yaşayan siyah halkı örgütleyerek önemli hakların kazanılması yolunda ilk adımları atıyor. Bu konuşmalarında beyaz ırka, özellikle Amerikan ve İngiliz beyazlarına karşı ırkçılığa varan çok sert açıklamalar yapmasına rağmen ne ilginçtir ki(!) ölümü yine Müslümanların elinden oluyor. 1965 yılının şubatında bir salon konuşması esnasında Siyah Müslüman Hareketi üyeleri tarafından tam 21 kurşunla henüz 38 yaşındayken katlediliyor. Görünen sebep, Malcolm X'in bu hareketi reddetmesi...! En yaygın teori ise ters düşerek ayrıldığı bu teşkilatın lideri Elijah Muhammed ile CIA'in işbirliği yaparak bu suikastı gerçekleştirdiği yönünde...

--------------------------

Malcolm X, her ne kadar Afro Amerikan Müslümanların lideri olarak bilinse de ve mücadelesini bu kesim üzerinden yürütse de konuşmalarında vermiş olduğu evrensel mesajlar, kullandığı hak, adalet, eşitlik gibi evrensel kavramlar nedeniyle dünyadaki tüm ezilen, sömürülen, görmezden gelinen halklar üzerinde etkili olmayı başarmış bir lider. Kitabın adının 'Köklerimiz' olmasının nedeni, Malcolm X'in tüm konuşmalarından ortak mesaj olarak bu konuya vurgu yapması. Çok zor olacak ama, tek paragrafla özetlemeye çalışırsam verilen mesaj, şu merkez üzerine odaklanıyor:

Sizler köle olarak doğmadınız, hatta köklerimizi iyi araştırdığımızda göreceksiniz ki medeniyeti biz kurduk, biz geliştirdik. Beyaz adam hala bir hayvan gibi yaşarken bizler medeniydik. Sonra bizim bu gelişmişliğimizden faydalanmak için bizi alıp buraya getirdiler ve bizi köle yaparak kendi başaramadıkları her işe bizi sürdüler. Onlar için savaştık, onlar için pamuk topladık, onların evlerini koruduk ve nesiller boyu onlara hizmet ettik. Şimdi yeniden o kökleri keşfetmemiz ve ait olduğumuz yere dönmemiz gerekiyor (burada dönmek coğrafi anlamda değil). Ancak siz öğrenilmiş çaresizlik batağındasınız ve sizin gibi dedelerinizin de doğuştan pamuk toplayıcısı olduğunu düşünüyorsunuz. Artık uyanmanız gerekiyor.

Bu cümleler birebir ona ait değil. Ben kitaptan okuduklarımdan bir özet yapmaya çalıştım. O yüzden tırnak içine almadım. Sonuç olarak Malcolm X, 300-400 yıl süren, yaklaşık 12 milyon siyah insanın Afrika'dan gemilerle Avrupa'ya ve Amerika'ya getirildiği, yine milyonlarca insanın (115 milyon civarında olduğu tahmin ediliyor) işkencelerle öldürüldüğü; zamanla şiddetin dozu azalsa da kavramsal olarak varlığını hep koruyan ve çeşitli elbiseler değiştirerek varlığını sürdüren kölelikle muazzam bir hesaplaşmanın içine giriyor. Öfkesi çok büyük olduğu için zaman zaman yanlışlara da düştüğü oluyor tabii. Ancak bu yanlışlar, bu incelemenin konusu değil...

----------------------------------

İncelemeyi sonlandırırken son olarak kitabın kendisinden de kısaca bahsetmek istiyorum. Benim okuduğum kitap Beyan Yayınları tarafından ciltli ve fotoğraflı olarak hazırlanan ve Ekim 2017'de yayımlanan özel bir baskı. Ciltli bir kapak, 'şamua' adı verilen özel bir kağıt kullanılmış. Kitap Malcolm X'in 1960'lı yıllarda yapmış olduğu bir salon konuşmasının deşifresiyle başlıyor. Sonra ikinci bölümde kökene inerken yaptığı araştırmaların izi sürülüyor. Son bölümde farklı zamanlarda yapılmış konuşmalarından sözler ve soru-cevap bölümleri yer alıyor. Beyan Yayınları'na bu özel çalışma için çok teşekkür ediyorum. Ahmet Kot'un çevirdiği, Yusuf Kot'un görsellerle zenginleştirdiği bu kitap için gerçekten de büyük bir emek harcanmış ve mizanpajı titizlikle düzenlenmiş. Dergi okur gibi okuyorsunuz. Her kitaplıkta mutlaka yer alması gerektiğini düşünüyorum. Ufak tefek hata ve eksikler olsa da (kitapta yer alan fotoğrafların telifli sahiplerinin belirtilmemesi gibi) ileriki baskılarda bunların da düzeleceğini ümit ediyorum.

Son söz Malcolm'dan gelsin; "Kitapları belli bir maksatla ve seçerek okumayı öğrenene kadar birçok kitabı rastgele aldım ve okudum. Okuduklarım bana köleliğin dehşetini daha iyi gösterdikçe nasıl sarsıldığımı hiç unutmayacağım.

Okuduğum her kitap, beyaz adamın yeryüzünde yaşayan siyah, kahverengi, kızıl ve sarı insanlara uyguladıkları sömürüyü ve çeşitli zulümleri daha iyi görmemi sağladı.

Okudukça, beyaz adamın kendi Hıristiyanlığını canice fetihlerine basamak yapabilmek için Faustvari entrikalara girişen korsan ruhlu bir fırsatçıdan başka birşey olmadığını gördüm."

Herkese keyifli okumalar dilerim...

Bu Benim Oyunum 7. Bölüm
- Fon müziği için http://www.youtube.com/watch?v=paz85EEJdXw ( Massive Attack -Sly ) -

ZEKİ – Ben intihar ettim biliyor musunuz? Nerden bileceksiniz… Siz geride bırakmadınız mı sevdiklerinizi? Sakin ol Zeki… Dünya da kal… Daha erken… Öldürme onları, onlar ölmemeli… Ama şimdi arada kurnazlık düşünenler var onları öldürmeyecek miyiz?

Gider sahnenin ışıklarını söndürür
yandan ve sahneye tek spot verir.
Koşarak sahnedeki ışığın içine
girer silahı seyirciye doğrultur…

ZEKİ – Ben intihar edecektim. Balkon kapısından adım saydım diğer bir kapıya yirmi altı adımdı… Tarihi belirledim On Haziran… Yani her şeyin başı ve aynı şekilde sonu olacaktı o gün… Dokuz Hazirandı bu kararı aldığımda. Hazırlıklarımın tamamını o gün hallettim. Sonra… Son defa görmek istedim mahallemi, sevdiklerimi, anılarımı, kaybettiklerimi ve gördüm de… En çok sevdiğim tüm yemekleri yaptım, söyledim. Yedim hepsinden de… Tüm alkol markalarını, tüm sigara markalarını hepsinden denedim. Üç rus kadın çağırdım. Sabaha kadar pompaladım ve yolladım. Yıkadım yani son defa temizlendim. Son defa sıçmıştım, işemiştim, yemiştim, her şeyin sonunu yapıyordum. Uyandığımda en sevdiğim kıyafetlerimi giydim. Hazırlandım son defa çayımı demledim ve son sigaramı yaktım. Çayım ve sigaram bitti. Kalktım yirmi altı adım olan kapı var ya… Geldim oraya kapının tam önünde kendime yazdığım notlar vardı. “Son açtığın kapı!...” yazıyordu. Kapıyı açtım yerde sıralı bir şekilde balkona kadar yirmi altı tane not duruyordu. En sevdiğim müzik arkada çalıyordu. 1. not: Ölüme sadece yirmi altı adım var…
2. not: Derin bir nefes al…
3. not: Şimdi bırak ve rahatla…
4. not: Zihnini boşalt…
5. not: Sen artık bu dünyalı değilsin…
6. not: Her şeyin nedeni ve her şeyin cevabını öğreneceksin…
7. not: Sakın vazgeçme!.
8. not: Seni iyi tanıyorum vazgeçersin. Sakın pes etme!.
9. not: İşte bu Zeki! Az kaldı devam et…
10. not: Ödülünü alabilirsin…
O sırada yanda duran sigara ve çakmağı alıp… O an orada son sigaramı içtim. Devam ediyorum… 11. not: Üstündeki yalnız bir kıyafet. Az sonra kıyafetlerini çıkaracaksın ve çıplak, özgür olacaksın!.
12. not: Son küfürünü et! Bunda en sevdiğim küfürü ettim “Bu hayatta beyinden çok yarak varsa. Yaraklara gelmeden kaçmalı…”
13. not: Seni bu yüzden çok seviyorum!.
14. not: İşte şimdi aklını sen yönetiyorsun…
15. not: Kendini ikna etmiştin!.
16. not: Kanıtlamana az kaldı…
17. not: Ödül… Sevdiğini son defa ara ve telefonu sonra kapat!. Aradım “Alo?” dedi. “Sadece sus lütfen ve dinle dedim… Bugün günlerden ölümsüzlük ve bu sözler ölümsüzleşecekler… Seni sevdim… Dokuz adımdan sonrada seveceğim aklım yettikçe… Kalbim gerçek anlamda tükenmedikçe hep seveceğim… Bil istedim… Yarın ağlama sakın… Sen gül o bana yeter… Kendine iyi davran veya bak. ” dedim ve kapattım.
18. not: Sevdiklerini kaybetmeyeceksin merak etme!
19. not: Bugün kavuşma günü…
20. not: Ölüme son altı adım kaldı…
21. not: Kendini nasıl hissediyorsun? Yeterince anlamsız değil miydi dünya?
22. not: Şimdi o anlamsızlık, anlam kazanacak…
23. not: Ölüme son üç adım kaldı...
24. not: Sen kendini biliyorsun, senin içindeki senden bahsediyorum…
25. not: Kıyafet teslim zamanı…
26. not: Ve elveda…

yazan - e.a
7. Bölüm

siyami tatlıcıbaşı, bir alıntı ekledi.
13 Mar 2017 · Kitabı okudu · Beğendi · Puan vermedi

Sözler Aradım
Kadim ilahlardan, efsanelerden
Mecnun'a râ'm olan divanelerden
Kerem'e öykünen pervânelerden
Bahtımı yakacak közler aradım...
....
Yitik mektuplardan, yırtık zarflardan,
Usta sahaflardan, tozlu raflardan,
Bâkir tasvirlerden, bâkir harflerden
Sevdâna yakışır sözler aradım...

Çık Gel Körfez’de Bir Şafak Sökümü, Siyami Tatlıcıbaşı (Sayfa 22 - GECE KİTAPLIĞI YAYINLARI-OCAK 2017)Çık Gel Körfez’de Bir Şafak Sökümü, Siyami Tatlıcıbaşı (Sayfa 22 - GECE KİTAPLIĞI YAYINLARI-OCAK 2017)
Onur Özkan, bir alıntı ekledi.
27 Eki 2016 · Kitabı okudu · Beğendi · 9/10 puan

Roboski hâlâ kanıyor

Yenigün gazetesi, 28 Aralık 2013

İki yıl önce, 28 Aralık 2011'de Şırnak’a bağlı Uludere (Roboski) kırsalında
Türk Hava Kuvvetleri’ne ait F-16’ların bombalaması sonucunda 34
yurttaşımızı yitirmiştik. Olayın ikinci yıl dönümü çeşitli etkinliklerle anılırken,
gerçeğin hâlâ ortaya çıkmamış olmasına duyulan tepkiler ve
soru işaretleri artıyor. Roboski bombalamasında hayatını kaybeden bir gencin
ağabeyini bulduk, bize o gün neler olduğunu anlatmasını istedik.
Gazetecilik anlayışımız çerçevesinde haber kaynağımızı ve söyleşi yaptığımız
kişinin adını gizli tutuyoruz.


(Yayınlanmayan bölüm)
GAZETECİ: Şimdi bilgileri tekrarlayalım: Adın Ali, soyadın Öztürk.
Şırnaklısm, 1984 doğumlusun, ortaokul 2’den terksin.
Garsonluk yapıyorsun. Bunlar doğru mu?
ALI: Doğru ağbey.
G: Adını ve fotoğrafını kullanmayacağım için bana rahat
rahat her şeyi anlatabilirsin. Başına bir şey geleceğinden korkma.
Bu söyleşide başka bir isim kullanacağız. Fotoğrafın da arkadan çekilecek.
A: Öyle deme ağbey, hükümat her şeyi duyar.
G: Bunu duymaz ama; gizli kalacağına söz veriyorum.
A: Ağbey söz versen de vermesen de içim yanıyo benim;
her şeyi anlatacagam. isterse beni berdar etsin Ankara.
G: Berdar?
A: Yani darağacı var ya ağbey! Dara çeksin beni isterse hükümat.
G: Tamam anladım, berdar sözünü duymamıştım daha önce.
Neyse gelelim o güne; yani 28 Aralık 2011 sabahına.


(Yayınlanan bölüm)
GAZETECİ: O sabah ne oldu?
KURBAN YAKINI: Irak’a ben geçecektim o gece ama
yerime küçük gardaşım gitti.
G: Niye o gitti?
KY: Bazen ben giderdim, bazen o. Sıra yoktu, işte nasıl denk gelirse.
O zaman garson değildim, köydeydim. Ben katırı alırken geldi,
“Ağbey ben gideyim” dedi. “Niye” dedim;
“içimde bir sıkıntı var, belki dağılır” dedi.
G: Ne sıkıntısı vardı ki?
KY: Gönül işi ağbey! Hacer (isim değiştirildi) derler bir kı­za gönlü düşmüştü.
Onu almak için para biriktiriyordu. Bu işin tek yolu da huduttan geçmek olunca...
G: Başka geçim kaynağınız yok mu?
KY: Yok, nasıl olsun ki. Bizim oralarda ya eroin, ya eşkı­yalık, ya da kaçakçılık.
Bizde eroin de yok eşkıyalık da... Bu yoldan gider geliriz.
Bazen çoluk çocuk gider, kırk-elli lira kazanıp aileye yardım etmek için.
Öyle büyük bir iş değil yani.
Ama bazı fukara tencereleri bununla kaynıyor.
G: Siz yaptığınız işe kaçakçılık mı diyorsunuz?
KY: Öyle demiyoruz tabii, geçim diyoruz. Sınırdan geçmeden ticaret olmaz ki!
Bizimki de ticaret. Herkes bilir bunu.
G: Yetkili amirler de bilir mi?
KY: Bilmez olur mu, tabii bilir. Bizim oralarda, onlardan
habersiz kuş uçmaz zaten. Katırları alıp grup halinde gidilir gelinir,
bilmez olurlar mı hiç!
G: Sen bana şu işi tam olarak anlatsana. Nasıl geçiyorsunuz Irak’a?
KY: Ağbey, katırlarla geçiyoruz, o bölgenin çocuğuyuz, her taşını biliriz.

G: Hepiniz Kürt müsünüz?
KY: Evet ağbey, Kürt’üz. Bizim köy hep öyle.
G: Evde Kürtçe mi konuşursunuz?
KY: Başka ne konuşalım ağbey. Zaten annem başka bir dil bilmez ki?
G: Sen nasıl Türkçe öğrendin.
KY: Devletin okulunda öğrendim ağbey. Sonra da askerde
“Ali Okulu”nda iyice benzeterek öğrettiler.
G: Nasıl yani?
KY: Dayakla ağbey. Güzel kaval çalardım, çavuşum kavalı
başımda kırdı, “Sen önce şu dilini düzelt, eşekçe mi konuşuyorsun!” dedi.
G: Onu geçelim şimdi, gene okula dönelim; sen ilkokula başladığında
hiç Türkçe bilmiyor muydun yani?
KY: He vallah, bilmiyordum ağbey. Zaten kuş uçmaz kervan geçmez bir
köydü bizimki. Saçlarımızı örer, alnımıza koyun gibi boncuk takarlardı.
Meyva falan bilmezdik. Birisinin eline kazara bir portakal geçecek olsa,
onun kabuğunu yakasına takar günlerce hava atardı.
Tövbe; kızlarla göz göze gelemezdik ama sonra
okulda onlarla yan yana oturttular bizi, bayılacak gibi olduk.
Gardaşım Erhan da bayıldı zaten, kı­zın eli eline değmiş, bizimki yere yığılı verdi, öğretmen de önce telaşlandı sonra güldü.
G: Öğretmeni seviyor muydunuz?
KY: Tabii, çok seviyorduk hem de. Bize neler öğretiyordu neler...
Başkent, Atatürk, Cumhuriyet, Anıtkabir hep orda öğrendik ama bir kusuru vardı.
G: Öğretmenin mi?
KY: Evet ağbey!
G: Neydi o?
KY: O zamanki aklımız işte, şimdi söylesem gülersin. Öğ­retmen bize
istiklal Marşı’nı ezberletmişti, her sabah okuturdu ama hiçbirimiz
beceremezdik. Sınıftan çıkan sesleri duysan güle güle ölürdün ağbey.
Arkadaşlarla aramızda konuş­tuk; bu çok çirkin bir türkü dedik,
gelin öğretmenimize daha güzel bir türkü yapalım.
Sonra “Kurkma sönmez” diye sözleri aynı tutup, Lorke türküsüne uydurduk.
G: Nasıl yani?
KY: Ağbey, Lorke’yi bilirsin değil mi? işte düşün şimdi; dilimiz de dönmüyor
ama “Kurkma sönmez bu şafaklarda yü­zen al sancak” sözlerini Lorke gibi
çalıp söyledik, hemi de halay çektik. Sözüm ona öğretmene sürpriz yapacaktık. Aralarda da lelele diye zılgıt çekiyorduk. Çok şenlikli olmuştu.
G: Hay Allah! Sonra ne oldu
KY: Gülme ağbey, vallaha böyle oldu. Bir gün sınıfta,
“Öğ­retmenim biz sana çok güzel bir türkü yaptık” dedik. O da,
“Aferin, hadi söyleyin bakalım” dedi. Biz ayağa kalktık, tahtanın önüne geçtik,
artık alıştık ya, kızlı erkekli serçe parmaklarımızı birbirine geçirip halaya
hazırlandık. Halay başı bendim, elimde de beyaz mendil vardı.
Sonra başladık hemi türküyü söyleyip hemi de halay çekmeye.
Öğretmen, “kurkma sönmez”i duyar duymaz yerinden fırladı,
önce bana bir şaplak çekti, sonra ötekilere,
‘Yasak bu türkü” dedi, “bir daha duymayacağım.”
G: Amma ilginç hikâye ha; sonra ne oldu, söylemediniz mi bir daha?
KY: Nasıl söyleyelim ki? Bu öğretmen iyi adam ama türkü­ den hiç
anlamıyor diye konuştuk. Türküye benzemez o çirkin havayı söyleyip durduk.
Sözler güzel de hava çirkin ağbey, ne mayaya benziyor, ne türküye,
ne uzun havaya, ne halaya; ağ­zımıza uymuyor.

Sonra bir gün müfettiş geldi.
Bizi imtihan etti. Başkent, Cumhuriyet, vatan, her şeyi zehir
gibi söyleyince çok sevindi.
“Aferin evlatlarım, şimdi de şöyle aslanlar gibi bir İstiklal Marşı okuyun” dedi.
Biz birbirimize bakıp sustuk. Müfettiş niye söylemediğimizi sordu.
“Öğretmenim, o yasak” dedik. Bizim öğretmen kıpkırmızı kesilmiş
önüne bakıyordu. Müfettiş, “Ne demek evladım, İstiklal Marşımız nasıl
yasak olurmuş, emrediyorum okuyun” deyince bizden gü­nah gitti dedik.
Tahtanın önüne çıktık, serçe parmaklarımızı kilitledik;
sonra Lorke gibi “kurkma sönmez”e başladık.
G: Müfettiş ne yaptı?
KY: Ne yapacak! Önce elindeki cetveli fırlattı, sonra
“Bu kuyruklular adam olmaz!” diye bağırarak hepimizi sıra daya­ğından geçirdi. Öğretmenimiz de sürüldü. En çok dayağı da her zaman olduğu gibi yine
gardaşım Erhan (isim değiştirildi) yedi. Gözü morardıydı da
anam lapa yapıp kapadıydı.
G: Neden o yedi en çok dayağı?
KY: Ağbey, onun sinirden gülme huyu vardı. Sinirleri boşanır gülerdi,
karşısındaki de bunu anlamaz, ulan bu bana niye gülüyor diye
basardı sopayı. Küçükken babam da anlamamıştı durumu,
Erhan her gün dayak yerdi. Müfettiş döverken de gülüp duruyordu,
“Niye gülüyorsun?” diye sorulduk­ça daha çok gülüyordu.
Bir tek ben biliyordum onun keyfinden değil acısından güldüğünü.

Ağbey inanmazsın, sınıra ko­şup da bombalandıkları yere gidince,
karlar arasında Erhan’ı aradım. Bir koluyla iki bacağı yoktu;
yüzükoyun yatıyordu, onu çevirdim, gözlerindeki, yüzündeki karları
temizleyince ne gördüm dersin ağbey?
Erhan gülüyordu, yüzünde gülmesi donmuştu. Gülerek can vermişti.
Kefene sararken de öyleydi; toprağa gülerek girdi ağbey.

G: Nasıl kolu bacağı yoktu?
KY: Ağbey, ben sana baştan anlatayım. Telefon geldi, bizi bombaladılar diye.
Kırk kişi Irak’tan Türkiye’ye girerken
Heron’lar bilgi vermiş, F-16 uçakları da gelip düşman gi­bi bombalamış.
Bize telefon geldi; sağ kalan bir akraba aramış.
Hemen koştuk sınıra doğru. Vardığımızda karlar içinde yatan cesetlerle,
yaralılarla karşılaştık. Hayran parçalarıyla insan parçalan birbirine karışmıştı.
Kollar bacaklar kopmuş, etrafa savrulmuştu.
Kimin bacağı,kimin kolu anlaşılmıyordu.
Kadınlar ortalığa saçılmış kollardan bacaklardan topluyor,
“Bu benim oğlumun kolu, belki yerine takılır” diye birbirlerinden kaçırıyorlardı.
Başka bir ana, “O senin değil, benim oğlumun” diye üstüne saldırınca,
ilk kadın o kolu ya da bacağı kaçmyordu.
Erhan ölmüştü ama inleyenler vardı, yaralıydılar;
eğer zamanında helikopter, doktor, sağlıkçı falan gelse kurtulurlardı
gazeteci ağbey. Ama gelmedi. Otuz dört canımız orada gitti.
Yaralılar anlattı sonra; bombalar patladıktan sonra, havadan katır
parçalarıyla insan parçaları ya­ğıp durmuş; ağaçların
dallarına takılmış gazeteci ağbey.
G: Kimdi bunlar?
KY: Yarısı çocuktu ağbey; dokuz yaşında, on yaşında, on beş yaşında,
en büyüğü yirmi. Kimi okuyordu, kimi de aileye bakmak için okulu bırakmıştı.
Her şey fakirlikten ağbey, bizim orada fabrika yok, devlet yok, iş yok,
herkes aç. Dedelerimiz, babalarımız o yoldan Irak’a gitmiş gelmiş,
bazen iki teneke mazot getirmiş, bazen iki kilo şeker.
Fukaralığın gözü kör olsun, başka geçim yok ki.
G: Peki bu işten ne kazanırdınız?
KY: Ne olacak ki gazeteci ağbey. Bilemedin elli lira.
G: Elli lira mı?
KY: He ağbey, bildiğin elli lira. Burada lokantada bahşiş
diye veriyorlar ağbey o parayı, hatta yüz veriyorlar, iki yüz veriyorlar.
G: Bu para için mi göze alınıyordu bunca şey?
KY: Ne yapacaksın ağbey, olmayınca olmuyor. Yokluk işte.
Yalnız bizim köy değil, bütün köyler yapar bunu. Herkes de bilir.
G: Elli lira için ölümü göze almak... Aklıma yatmadı.
KY: Gazeteci ağbey, o elli lirayla kiminin evine tuz girer, yağ girer,
kiminin defter kitap parası çıkar. Yokluk abi, yokluk!
Sen anlamıyorsun ama yokluk böyle işte.

G: Nasıl haberiniz oldu?
KY: Anlattım ya ağbey. Bu bizimkileri dönüşte, sınırda sı­fır noktasında
F-16 uçaklarıyla bombalıyorlar. Hem parçalı­yor, hem de yakıyor o bombalar.
Bir arkadaş elli metre öndeymiş; bombanın yeli onu alıp tepeden aşağı atıyor.
O da yuvarlana yuvarlana karlara gömülüyor. Onu göremiyorlar.
Saklanıyor kar altında, sonra çıkıp bize telefon ediyor.
Biz koşuyoruz tabii; epey de uzak. Vardığımızda kopmuş kollar
bacaklar, bütün akrabalar, tanıdıklar, köylülerimiz yanmış.
G: Sonra ne yaptınız?
KY: O parçaları topladık, kimin parçası olduğunu bilmeden
torbalara doldurduk, köye getirdik. Kadınlar ağıt yaktı.
G: Katırlar?
KY: Üç katır canlı kalmış ağabey, gerisi hep ölü.
Onların da parçalan bizimkilere karışmış.
G: Korkunç bir şey bu anlattıkların; kardeşin, arkadaşların,
yeğenlerin gitmiş ama ağlamadan, sızlamadan anlatıyorsun.
KY: Bizim Güneydoğuca gözlerde yaş kurumuştur ağbey.
O kadar çok zulum görmüşüz ki, artık dökecek yaş kalmamıştır bizde.
Zaten daha önce amcamı vurdular, babama Diyarbakır Cezaevinde
işkence yaptılar, yarı ölü çıktı hapisten...
Hangi birini anlatayım, herkes böyle ağbey.

G: Bu otuz dört sivil vatandaşı öldüren kim sence?
KY: Ankara!
G: Ne demek Ankara?
KY: İşte Ankara ağbey. Katil Ankara’dır.
G: Biraz daha açsana. Ankara’da kim?
KY: Gazeteci ağbey, sen emir versen F-16’lar havalanır mı,
gidip bir yeri bombalayabilir mi?
G: Hayır.
KY: Peki ben emir versem?
G: Elbette hayır.
KY: Ağbey, kim bir emriyle bu uçakları yollayabilir, bomba attırabilir?
G: Eeeee, ne bileyim... Herhalde, başbakan, genelkurmay başkanı filan.
KY: işte ağbey sen söyledin, kim ki bu uçaklara emir verdi;
vallah billah katil odur.
G: Olayın üstünden iki yıl geçti. Şimdi ne durumdasınız?
KY: Ölülerimizi toplu mezara gömdük.
Mahkeme falan aç­tılar ama hepsi fasa fiso ağbey.
Sen benden daha iyi bilin.
Burası Türkiye; hiç kimseye bir şey olmaz.
Otuz dört değil, otuz dört bin Kürt çocuğu ölse, kimse hesabını sormaz.

G: Ama basın bu olayı yansıttı, çok yayın yapıldı,
günlerce manşetlerden inmedi.
KY: Allah sizin gibi ağbeylerimizden razı olsun ama bizi çok üzenler de vardı.
G: Basından mı?
KY: Evet ağbey.
G: Ne dediler?
KY: Dediler ki bunlar zaten kaçakçıymış, vatandaş değilmiş,
hatta insan bile değilmiş; o katırlar kaçakçılardan daha kıymetliymiş.
Bu yazılar çok üzdü ağbey. Bizim ciğerimize ateş düşmüş, çocuklarımız,
fidanlarımız gitmiş, onlar kü­für ediyor, işte bu çok zorumuza gitti ağbey!
Katırlarımızı da çok severdik, onlara da üzüldük.

G: Hacer ne oldu?
KY: Sorma ağbey, o bu acıyı kaldıramadı. Altı ay kadar ağladı,
sonra kendini ırmağa bıraktı.
G: Ya annen?
KY: Onu da hiç sorma ağbey, yaşayan ölü oldu garibim.
Her gün kabristana gidip ağıt yakıyor, kar yağdığında
“Kuzum üşümesin, o çok üşür” diyerek mezarın üstündeki karları kürüyor.
G: Ne diyor ağıtlarında?
KY: Ne bileyim, çok şey söylüyor. Misal, diyor ki,
“Benim oğlum can verirken/Çiçekler çığrışıp açtı.”­

Konstantiniyye Oteli, Zülfü Livaneli (Sayfa 150 - Özel bir söyleşi)Konstantiniyye Oteli, Zülfü Livaneli (Sayfa 150 - Özel bir söyleşi)

Delilik Üzerine
“Ben deli değilim, benden başka herkes deli olduğu için beni deli zannediyorlar.

İnsanın kendi olabileceği tek yer akıl hastanesidir sanırdım, yanılmışım. Delirmeye bile hakkınız yok burada. Tımarhane delirme hakkının kutsandığı mabed değil midir? Değilmiş!

İnsan tımarhanede bile delirme hakkını elde edemiyorsa ölsün daha iyi. Ben size ve kendime rahatça dil çıkarabilmek için burada değil miyim, bunun için kapatmadınız mı beni buraya. Elektroşoklar tersini söylüyor bunun. Hastabakıcının suratını görmem elektroşoka girmeme yetiyor da artıyor bile. Şehir cereyanını boşa harcamayınız efendim.

Hayatım boyunca kendim olabileceğim bir yer aradım.

Bu yer bazen bir insanın yüzü oldu, bazen sevdiğim bir kitapta altını çizdiğim cümle, bazen ölüler gibi haftalarca susmanın saltanatını yaşamak, bazen de denizin köpürdüyen mavi kaosunda eritmekle gözlerimi. Ama yetmedi bunlar. Sonuna kadar kendim olmak istedim, evreni kanatlamak pahasına. Sanatı denedim; otoriteye karşı çıkanların birbirlerine karşı imgelerle iktidar olma çabası. Polis olun efendim, daha saygın.

İnsanın kendi olabileceği tek yer gece kalbidir dedim sonra, insan yalnızken kendisidir diye de uzattım. Ama insanların ruhuma bu izinsiz girişleri yok mu, beni delirtiyor: ‘sevgilim beni ne kadar çok seviyorsun’lar, ‘felsefe yapma, aşka gel kendine gelirsin’ler, ‘insanları olduğu gibi kabul et, mutlu olursun’lar vb…

İnsanları olduğu gibi kabul edersem bu savaşları, bu gizli sömürüyü, bu öldürücü şiirsizliği de kabul etmiş olmaz mıyım; bu İsa?ya hem Edip Cansever?e, hem kendime, yeni doğan çocuklara ve gökyüzüne ihanet etmek olmaz mı?

Hepimiz deliyiz, akıllı taklidi yapmayı bıraktığımız anda tımarhaneye kapatılırız. İnsanlar akıllı taklidi yapmakta ne kadar da usta tanrım. Bense beceriksizliğim bu konuda, daha doğrusu akıllı taklidi yapmaktan bıktım. Normal olmaya çalışmak deli olmaktan daha zor. Belki de bunu anladım. Bir ofiste çalışıyordum, deli gömleğimin (seçkin bir markaydı) üzerine kravat takmayı bıraktım.

Beni kimin delirttiğini gerçekten merak ediyorum.

Babam olabilir diyorum, çocukluğumda az dövmedi beni sözcüklerle. Lise 2?de beni derste kuşumla oynarken yakalayan son Osmanlı Aysel de olabilir beni delirten. (Kaltak dediğime bakmayın, kızgınlığımdan söylüyorum, yağmurda ıslanmış bir köpek kadar aşıktım ona.) Tek tek beni kimin delirttiğini hesabını yapmak zor, kısaca beni insanlar delirtti diyebilirim. Beni insanların çıldırtmasındansa gökyüzünün çıldırtmasını isterdim, karanlık yağmurun, müziğin? Beni çıldırtma hakkını insanların elinden almalıyım.

Önemsiz deliliklerimi saymayacağım, beni buraya kapattıran son çılgınlığımı anlatacağım.

İntihar fikri yine tanrım olmuştu, aynadaki yüzüme tükürüp silahımı aldım ve mahallemizdeki büyük çukurca camisine gittim. Girdim içeri. Caminin tavanına iki el ateş edip namazı böldüm. Haklı olarak üzerime saldıran bir dindarı bacağından vurup ‘suküneti’ sağladım. Gerginlik caminin duvarını çatlatacak kadar büyüktü. Fazla vaktinizi almayacağım dedim.

Ve Perulu şair Cesar Mendoza?nın “Acı Çekene Saygı” şiirini okumaya başladım.

Tanrı’yla aynı fikirde değilim
İntihar edenlerin cehenneme gideceği konusunda
Kainatın yaratılışına katılmaktan bıktığımda ruhum
İntihar edeceğim ben de
Denenmemiş bir yolla

Nerdeyse bütün akıllı kalpler
İntihar edipsiktir çekmiş yeryüzüne
Ben ateist değilim, babasıymış gibi
Tanrı’ya küsen bir çocuğum

Eğer Tanrı intihar edenleri ve Nietche’yi
Cehenneme gönderirse
Cehennemde yanmayı tercih ederim ben de
Tanrı dürüstlüğü sever

Tanrı’nın hayal gücünü beğenmiyorum
Ben Tanrı olsam
Peygamberler göndermez
Direk konuşurdum insanlarla

Ben Tanrı olsam
Hitler’i iyi kalpli bir Yahudi olmakla cezalandırırdım
Yahut yetenekli bir yazar yapardım onu
İçindeki kötülüğü insanlara değil
Tuvallere boşaltırdı

Ben Tanrı olsam
Devletler yok olur
Gül kokulu bireyler var olurdu sadece
Atlar çılgın zamanlar koşardı

Ben Tanrı olsam
Düşünce gücüyle herkesin
İstediği karakter olmasını sağlardım
Dünya bir şiirin
Yaratılım sürecine dönüşürdü böylece

Ben Tanrı olsam intihar ederdim
İnsanlarla birlikte
Acı çekmeyi öğrenemediğim için

Sessizlik ağır bir kaya gibi hepimizin üzerine çökmüştü. Cemaat beni linç etmek için fırsat kolluyordu, seziyordum bunu. Tabancam tek dostumdu o anda. O sırada cemaatten yaşlıca bir adam bana doğru yürümeye başladı. Dur diye bağırdım, dur, yoksa? Dinlemedi yavaş yavaş ağır çekimde yanıma kadar geldi, gözlerinde diğerlerindeki gibi öfke değil, merhamet gibi bir şey vardı. Tanımıştım, babamın arkadaşı Ahmet abiydi.

‘Dinle beni, Allah?ın kendin olduğunu anlayıncaya kadar hep acı çekeceksin’ dedi usulca. Ellerim titremeye başlamıştı, bu sözler dikenli bir çalı gibi saplanmıştı içime ama acıtmıyordu. Silahımı aldı, beni linç etmek isteyen kalabalığı ve zamanı bir el hareketiyle durdurdu.

Sonrası? Sonrası buradayım işte. O yaşlı adam Ahmet abinin sözünü hatırladığımda sakinleşir gibi, içimdeki bir sırra erer gibi oluyorum ama izin vermiyor insanlar ve anılar kendim olmamama, içimin sularına bir balık gibi dalaraktan.

Dışarıdayken bir söz vermiştim kendime: onlar ne yaparsa ben tersini yapacağım diye. Onlar yalan mı söylüyor, ben doğruyu söyleyeceğim. Onlar boyun mu eğiyor, ben isyan edeceğim. Hem de her şeye. Onlar sanattan nefret mi ediyor, ben inadına Mozart dinleyeceğim, ölü yazarlarla dostluk kuracam, 7. Mühür?ü, Sonbahar?ı ve Seven?ı izleyeceğim. Onlar paraya mı tapıyor, ben yağmurda ıslanmaya tapacam. Onlar statünün getirdiği saygınlığa mı inanıyor, ben serseriliğe ve kaybetmişliğe sokak olacağım.

Sonuç: insanın tanrı?ya inancının kaybetmesinden daha kötü olan bir şey varsa, o da insanlığa inancını kaybetmesidir. Siz insansanız, ben insan olmayı reddediyorum. Deli olmam güllerle birlikte açmama, zamanın dışına taşmama engel değil; tam tersine bunlara açılan kapı.

Bu arada delilerin söz söyleme özgürlüğünden bol bol yararlanıyorum. Geçen gün bağırmaya başladım: sizin sığınacak bir Allah?ınız var, benim yok. Benim sığınacak yalnızca kelimelerim var.

Deliliğini topluma kabul ettirebilene dahi derler; ben ettiremedim, tımarhanedeyim. Güldüler. Aklın fazlası cehennem dedim, güldüler. Her çocuk tanrı?nın gönderdiği bir peygamberdir. Ve unuturuz büyüyünce peygamber olduğumuzu. Gider bir öğretmen oluruz, işçi, pezevenk, mühendis, memur dedim, güldüler. Şehir cereyanına bağladılar beni. Güldüler siktir çektiler, kalbimin içinde çarpan kalplere. Çirkinleştireni her yerde, ey dünyayı kutsallaştıran çılgınlık neredesin dedim, güldüler. Öyle bir şekilde yan yana getirelim ki sözcükleri, herkesi orospu olmaktan kurtaralım dedim, güldüler.

Zaman geçti. Artık çıplakken bir şey söyleyemiyorum insanlara, kişiliklerim birbirleriyle yaşamayı öğrendi, gidecek başka bir bedenleri olmadığını anladı en sonunda.

İlaçlarımı düzenli kullanıyorum, sigarayı azalttım. Buradan çıkmama az kaldı, doktorum Alper bey söyledi. Geçende kendi kendime Cemal dedim Cemal -ismim cemal bu arada- hayatı güzelleştiren şey tehlikeyi sevmektir. Hayatı güzelleştirmek istiyorsan dünyanın en tehlikeli şeyini sevmeyi öğrenmelisin: insanı! Buna kendini sevmekle başlayabilirsin. Hak verdim Cemal?e. Güzel konuşuyordu, inandım ona.

Cemal?e borcumu ödeyeceğim. Yeryüzünde insanlar tarafından kanatılmamış hiçbir aşık olmayı yeniden deneyeceğim. Cemal?e borcumu ödeyeceğim. Az kaldı, bekleyin beni.”

Onur Özkan, bir alıntı ekledi.
14 Eyl 2015 · Kitabı okudu · Beğendi · 9/10 puan

SÜRVEYAN HEKİM

“Doktordan satılık araba” diye ilan verirler, çok doğru aslında.
Ne o arabayı kullanacak vakit bulursunuz, ne de düzenli bir hayatınız olur.
Hele bir de cerrahsanız, o uyku denen tatlı şeyle bir türlü buluşamazsınız.
Ben de Güneydoğu’da görev yaparken hem uykudan, hem de arabamdan mahrum kaldım. Zaten kullanmaya vakit bulsak bile, sokaklar öyle rahat rahat gezilebilecek güvenlikte değildi o zamanlar. Gece gündüz hastanedeydik, oturmaya bile vakit bulamazdık. Hem gidecek yer olmadığından, hem yatan yaralıları uzun süre bırakmak istemediğimizden, hem de her an yeni yaralıların gelebileceğini bildiğimizden.
Ama bazen, canımız çeker, “Gidip lokantada bir şeyler atıştıralım” derdik.
O bile kursağımızda kalırdı. Daha yolda, üzerimizden bir helikopterin hızla geçtiğini görür, dayanamaz, hemen U dönüşü ile acil servise kendimizi zor atardık…
Ya da yemeğin tam ortasında, en lezzetli yerinde telsiz anonsu ile lokmalar boğazımızda düğümlenirken koşuşturmaya başlardık. Kaybedeceğimiz her bir saniyenin bile ne kadar değerli olduğunu bilir, böyle zamanlarda yerimizde duramazdık. Mesleğimin en heyecanlı, en hareketli yıllarını ben orada yaşadım.

Bir ramazan akşamıydı. İftara hazırlanıyorduk. Sofra başında dakikaları sayarken o malum haber geldi. Ortopedist olarak ben vardım masada. Bir plastik cerrah arkadaşım, bir genel cerrah, bir kalp-damar cerrahı ve bir de psikiyatrist.
Yine ağzımızda lokmalar hastanenin yolunu tuttuk.
Bir yaralının ne şekilde geleceğini bilemezsiniz. Eğer yüzü dağılmışsa plastik cerrah, kemiklerde bir sorun varsa ben, damarlarda ya da kalpte hasar varsa kalp-damar cerrahı arkadaşım ve karın boşluğu yara almışsa da genel cerrahın bulunması zorunluydu. Eğer yarayı başından almışsa, maalesef hastaneye ulaştığında yapılacak bir şey kalmamış oluyordu. Psikiyatrist arkadaşım ise bilinci açık olanları sakinleştirmek için, ya da “Belki ben de bir şeyler yapabilirim” düşüncesiyle gruptan ayrılmazdı.
Bu ekiple ilk anda her şeye müdahale edebiliyorduk.

Hastaneye geldik ve beklemeye başladık. Bir yandan ağzımıza bir şeyler tıkıştırmaya devam ediyorduk. Bir süre sonra “Daha yaralı alınamadı. Beklemeye devam edin” haberi geldi. Çatışmanın sürdüğünü ve yaralının teröristlerle askerler arasında kaldığını, bu nedenle henüz ulaşılamadığını bildirdiler. Böyle durumlarda, sizi en çok etkileyen, çok basit bir tedavi ile kurtarılabilecekken, bir insanın orada, oracıkta kan kaybından, ya da daha basit bir nedenden hayatını kaybetmesidir.
Çaresizlikten kahrolur insan… Ne yapacağını şaşırır… Ortalıkta dolaşır durursunuz.

Gece saat 10’a doğru bir telefon daha geldi. Komuta merkezinden arayan binbaşıyı tanıyordum: “Yaralıyı kurtarmak için Özel Kuvvetler bir operasyon düzenleyecek. Doktor olarak sizin gelmenizi istiyoruz. Ama durum biraz riskli, çatışma devam ediyor. Yani bunu teklif ediyoruz ama kararı size bırakıyoruz” dedi. Tereddüt ettiğimi dahi hatırlamıyorum: “Hemen gönder sen aracı. Plastik cerrahla birlikte iki kişiyiz” dedim. Karşımdaki ses: “Çok sağolun çocuklar!.. Yaralının durumu kötüleşiyor” dedi.
İyi hatırlıyorum, helikopterlerin gece görüş dürbünleri yeni gelmişti o yıl.
Yani ilk gece operasyonlarından birisiydi bu. Koşarak odamıza gittik.
Hazırlıklarımızı yaptık. Diğer cerrah arkadaşım silahlara meraklıydı.
“Ben tabancamı da alayım mı?” diye sordu. İlk anda aklıma gelmemişti.
Doğrudan çatışmanın ortasına gidiyorduk. “Tabancayla biz ne yapacağız kardeşim?” dedim. “Ancak kendimize yeter.”
– Ben de o yüzden istiyorum. Heriflerin eline düşmemek için sıkarız birer tane kafaya.

On dakika sonra bizi ciple aldılar. Kalkışa hazır olan Skorsky helikopterin içine girip oturduğumuzda işin ciddiyetini anlamaya başlamıştım. Arkadaşımın ilk tepkisi ise, özel harekât personelinin ellerindeki son model M-16 tüfekleri bana gösterip;
“Silahımdan utanıyorum” olmuştu. Gergindik. Ama gülümsüyorduk.
Başlarında kara bereler, gece görüş dürbünleri ellerinde, silahları ile bir savaş filminin karesinden çıkıp gelmiş gibiydiler. Onların hayatları buydu. Helikopter havalandığında “Abi, hoşgeldiniz… Helal olsun size” diye tek tek tebrik ettiler.
Bir süre sonra her ikimize de birer kulaklık verdiler. Konuşan pilottu:
– Hoş geldiniz. Yaklaşınca arkadaşlar size haber verecekler. Ben tamam dediğim anda aşağı ineceksiniz. Geri dönüş için tam bir dakikanız var. Hiç kimse için bir daha geri dönemem. Bunu ekipteki herkes bilir. Siz de aklınızdan çıkarmayın.
Allah yardımcınız olsun.

Plastik cerrahla göz göze geldik. Her şey gerçekti. Pencereden aşağıdaki köylerin ışıklarını ve önümdeki yüzleri maskeyle kapatılmış insanları seyrederken
“Demek böyle oluyormuş” dedim kendi kendime. Bir saatten fazla bir uçuştan sonra, pilot iniş bölgesine yaklaştığımızı haber vermişti. Kulağımızdaki kulaklıktan pilotun yerdekilerle yaptığı konuşmaları dinleyebiliyorduk. Belki de pilotumuz bunu özel olarak sağlamıştı. “Doktor getiriyoruz!” denildiğinde aşağıdakilerin çığlıklarını duymamızı özellikle istemişti. O an dünya üzerinde bulunmak istediğim tek yerin, o helikopterin içi olduğunu anlamıştım.

Helikopter alçaldıkça silah sesleri daha da yaklaşıyordu. Maskeli tim personeli yavaşça kapılara yanaştılar. Elleriyle bir yerleri işaret ediyorlar ve sürekli pilotla konuşuyorlardı. Hızla kapıyı açtıklarında içeri keskin bir soğuk dolmuştu. Açık kapıdan hâlâ çok yüksekte olduğumuzu görmüştüm. İkisi yarı bellerine kadar dışarı sarkmışlardı. İçlerinden biri, eliyle bekleyin işareti yapıyordu. Alçaldık… Alçaldık… Ve birden iki kişi kendini aşağı bırakıverdi. Askerlerden biri işaretle bizi kapının yanına çağırdı ve “Şimdi!..” diye bağırınca biz de kendimizi boşluğa bırakıverdik. Aşağıya bakmaya bile fırsat bulamamıştım. Nereye, ne kadar mesafeden düşeceğimi bilmiyordum.
Dizlerime kadar karın içine saplandığımda, bizden önce atlayanların önümüzde sürünerek ilerdeki bir karaltıya doğru ilerlediğini gördüm. Arkama döndüm.
O dev cüsseli helikopterin kardan bir karış yukarıda, havada asılı bir halde durduğunu fark ettim. Kuyruk tarafına baktığımda ise gözlerim fal taşı gibi açılmıştı… O manzara karşısında “Biz bu çocuğu kurtarmak zorundayız” dedim kendi kendime.
Biz de karlar içinde sürünen iki kişiyi takip etmeye başladık. Bir dakikayı aştık mı bilemiyorum ama yaralıyı ve onu kurtarmak için geldiği sırada vurulan iki askeri daha, gecenin o karanlığında ve o karın içinde, helikopterin yanına kadar getirmeyi başarmıştık.

Biner binmez, kapıları kapatamadan hızla havalandık. Yanımdaki cerrah arkadaşıma dönüp: “Bir manzara gördüm ki, bizim bu çocuğu hastaneye kadar yaşatmamız farz oldu. Şimdi sorma, varınca anlatırım” dedim. İlk yaralının durumu ciddiydi. Boynundan, çenesinin altından vurulmuştu. Gırtlak kısmı paramparçaydı. Bir türlü tansiyonunu alamıyorduk. Sadece ölüm anını anlayabileceğimiz, o, gözbebeklerinin büyümesi gerçekleşmemişti. Bir de çok cılız bir şekilde kalp atışı devam ediyordu, o kadar.
O soğukta yaralının metabolizması yavaşlamıştı. Fiziksel ölüm gerçekleşmemişti.

Küçücük bir ampul ışığı altında havaalanına, oradan da ambulansla hastaneye kadar, dizlerimizin üzerinde o çocuğu yaşatmak için savaş verdik. Tim personelinin bacakları arasında, o daracık yerde, arkadaşımla, değişe değişe kalp masajı yaptık, boğazından tüp atmaya çalıştık, nefes verdik, nabız dinledik.
Farzı yerine getirmeyi başardık, ama o askeri ancak on iki gün yaşatabildik.
Plastik cerrahı arkadaşım, “Neydi bana söyleyeceğin?” diye sorup da, anlattıklarımı dinleyince yüzü bembeyaz kesilmişti. O gece helikopterimizin kuyruğu dahil tüm arka kısmı, bir uçurum boşluğunun üzerindeydi. Atladığımız yerden birkaç metre gerisi derin bir yardı. Bunu görmüştüm. Ama daha sonra, can ciğer arkadaş olduğum özel kuvvetler personelinin anlattıklarını duyunca da, benim yüzüm bembeyaz olmuştu:
O gece biz sürünürken, teröristlerle aramızdaki mesafe elli metre kadarmış. Ve telsizlerden öğrendiklerine göre, bizi silahlı Kobra helikopteri sandıkları için başlarını çıkartmamışlar. Bir Skorsky’nin gecenin bir yarısı oraya kadar gelebileceğine hiç ihtimal vermemişler. “Anlasalardı ne olurdu?” diye sorduğumda;
“Boşver be abi, hadi yemeğimizi yiyelim” dediler.

O gece yemekte, acıyı, hüznü, kahkahayı, umudu, anılarımızı paylaştık o çocuklarla. Allah’tan yaralı gelmedi de, gece yarısına kadar süren sohbetimiz bozulmadı.
Ama bir başka gece, yine bir başka sohbetin tam ortasında bir haber geldi.
Sanıyorum gece yarısı, saat bir civarıydı. Karargâhtan telefonla aradılar.
“Yaralı var, hazırlıklarınızı yapın. Araçlar yolda” dediler. Telefonun ahizesini koyup diğer doktorlara döndüğümde, hepsini ayakta bana bakarken buldum.
Hiçbir şey söylememe gerek kalmamıştı. Yüzümdeki ifadeyi görür görmez, bir anda dinlenme odası boşalıvermiş, birkaç dakika içinde hastanede koşuşturmaca başlamıştı. Ellerimi yıkayıp acil servisin önünde beklemeye başlamıştım. Yarım saat sonra, ambulans hastanenin ana kapısından içeri girdi. Önünde ve arkasında ikişer Land Rover cip vardı. İçinden iki yaralı çıktı. Arkadaşları, araçlarına roket isabet ettiğini söyledi. Durumları çok ağır değildi. Zaten kan kaybı, ilk müdahale ile büyük ölçüde durdurulmuştu. Bilinçleri de açıktı. Hemen muayeneye başladım. Her ikisinin de yüzü ve vücudunun diğer bölgeleri kesiklerle doluydu. Atılan roketin, aracın içinde dolaştığını söylediler. Birinin iki bacağında da derin yaralar ve kırıklar vardı.

Sol bacaktaki yara daha büyük ve açıktı. Kırık vardı. Elimle kontrol ettiğimde sağ bacağın da rahatlıkla katlandığını gördüm. Diz kapağının hemen üstündeki yarayı elimle yokladığımda içerde büyükçe bir metalin bulunduğunu fark etmiştim. “Her iki bacağa da film çektirin” dedim. Filmleri beklerken, sonu ölümle bitme ihtimali olan bir vaka ile karşı karşıya olmadığımız için seviniyorduk. Rahatlamıştık.

Filmler geldiğinde hep birlikte ışıklı panonun önüne yığıldık. Sahiden de sağ bacağın yan tarafında büyük bir şey duruyordu. Ampul dibi gibi, yumru bir metal parçaydı bu. Herkes birbirine baktı. “Bu ne ya?” dedi içimizden birisi. Vücuda saplanıp kalmış büyüklü küçüklü onca parça görmüştüm. Ama bu biraz farklıydı. Ve bacağın içinde ters duruyordu. Nasıl çıkarta-bileceğimizi tartışmaya başlamıştık.
“İlk önce ne olduğunu bir anlayalım” dedim. Hastanenin idare amirini aradım.
“Bir yaralımız var. Görmen lazım. Bakar mısın?” dedim. Birkaç dakika içinde acil servise girdiğinde biz hâlâ o parça üzerinde konuşuyorduk. “Bu ne böyle?” diye sorup, panoyu gösterdim. Filmi eline aldı, yüzüne yaklaştırdı, uzaklaştırdı. O da şaşırmıştı. Ağzından çıkacak kelimeleri bekliyorduk. Sonra bize dönüp
“Vallahi hiçbir fikrim yok” dedi. “Ama, bir fünye parçası falan olabilir.”

Anlamamıştık. Ters bir şeylerin olduğunu hissediyordum. Yaralıyı getiren konvoyun komutanından ve yaralılardan olayın ayrıntılarını öğrenmeye karar verdim. Pusuya düşmüşlerdi. Teröristler yolu kazmışlar, zırhlı araçla yolda giderlerken, yavaşlamak zorunda kalmışlardı. Kum yığınının arkasına saklanan adamlardan biri elindeki roketi beş metre mesafeden zırhlı aracın camından içeri göndermişti. Konvoy komutanının sözleriyle her şey netleşiyordu aslında:
– Hocam, roket çalışmamış. Eğer patlasaydı, ordan kimse sağ çıkmazdı.
– İyi de aslanım. Bu yaralar?
– Kısa mesafeden atıldığı için, vurmanın verdiği etkiyle camı paramparça etmiş. Ben gördüm aracı. İçerde de bir sürü çelik parçayı kaldırmış.
– Yani şimdi bu ne aslanım, sen bana onu söyle…

Konvoy komutanı üsteğmen de filme uzun uzun baktı ve yine net bir yanıt veremedi: “Valla hocam, bir şey söyleyemem. Bir sürveyan bulsanız.” Üsteğmen, çevremdekilerden birinin “O ne ki?” sorusunu yanıtlarken, ben orduevinin yolunu tutmuştum. Karargâhla yapılan telefon görüşmeleri sonunda, gecenin saat ikisine doğru sürveyan astsubayın yattığı odayı bulduk. Patlamamış mühimmatların imha edilmesinden sorumlu olan patlayıcı uzmanı astsubayı uyandırmak hiç de kolay olmadı.

Nerdeyse kapısını kıracaktık. Onun dışında, kattaki herkes uyanmıştı.
Zavallı adam kapıyı açtığında uykulu gözlerle bana bakıyordu. Kendimi tanıttım.
“Sizi tanıyorum komutanım. Hayırdır bu saatte?” dedi. Yardımına ihtiyacımız olduğunu söyledim. Işığı açtı, beni içeri aldı. Yatağına oturduk birlikte. Elimdeki filmi lambaya doğru tutup sordum:
– Bu ne kardeşim?
– Komutanım bu ne ki?
– Kardeşim ben sana soruyorum…
– Komutanım, bir saniye yüzümü yıkayıp geliyorum.

Endişeliydim. Tahmin ediyor ama gerçeği duymak istemiyordum.
Durup durup elimdeki filme bakıyordum. Tekrar tekrar o parçayı inceliyor, kemiğe ne kadar mesafede olduğuna bakıyor, girişi nereden yaparsam rahatlıkla çıkarabileceğimi düşünüyordum. Yüzünü kurulamadan yanıma geldi, filmi tekrar eline aldı.
Tavana doğru tuttu. Parçanın sağına soluna baktı. Filmi ters çevirdi, yine baktı.
– Komutanım, bu nasıl olmuş?
– Zırhlıya roket atmışlar.
– Yakından mı ?
– Beş metreden dediler. Nerden anladın?
– Komutanım, bu vatandaş sağ mı?
– Durumunda pek bir şey yok. Sol ayak daha kötü ama ben bu parçayı anlamadım. Düzeltecez işte.
– Komutanım bu vatandaş nerede şimdi?
– Acilde…
– Komutanım sıkı durun. Bu Rus yapımı RPG-7 roketinin fünyesi.
– Eee?..
– E’si komutanım, bu fünye patlamamış.
– Nasıl olur bu ya?
– Bu alet belirli bir mesafeden önce infilak etmez. Bir süre uçması lazım havada… Ne yapmayı düşünüyorsun komutanım?
– Bilmiyorum… Sence ne zaman patlayabilir?
– Artık roketin içinde değil. Uçmaya falan da ihtiyacı yok. Yani canı ne zaman isterse. Belki patlamıştır bile…

Sürekli gülümseyen bir yüzü vardı. Filme bakarken öyle rahatça söylemişti ki bu sözleri.. Korktuğum çıkmıştı. Acil servisteki yaralının bacağında patlamamış bir fünye vardı. “Hadi canım kardeşim, sen de gel benimle” dedim. Giyinirken hiç konuşmadık. Olayı kavradığı anda uykusu açılıvermişti. Aslında neşe küpü bir adam olduğunu anlamıştım. Sürekli gülümseyen bir imha uzmanıyla, hastaneye doğru âdeta koşuyorduk. Ben yaralımı, ameliyatı düşünüyordum. Bir de o ana kadar patlamamış olmasını umut ediyordum. O ise, başına gelmiş buna benzer olayları anlatıyordu.
Hasta ziyaretinde ölümden bahseden münasebetsiz ziyaretçiler gibiydi:
– Komutanım valla, adamda da ne şans varmış ya…
Aslında bırakacaksın orda, hatıra kalsın diye… Hani siz öyle yapıyorsunuz ya…
Bu esprinin hoşuma gitmediğini anlamış olacak ki, konuyu değiştirmeye çalıştı;
ama nafile:
– Oluyor işte bizim meslekte komutanım… Bir keresinde, Trakya’daydım ben o zaman. Gündüzden atış yapılmış. Bizi çağırdılar. Dediler ki, patlamayan bir mermi var.
O gün başka yerdeydik. Gidemedik. Ama birlik komutanı tüm tedbirleri aldırmış. Merminin yanına bir flama dikmiş, başına da nöbetçi koymuş. Bir de krokisini yapmış. İşte efendim, ağacın kaç metre kuzeyinde, burnu nereye bakıyor falan, görüyorsun öyle krokide. Keşke herkes böyle yapsa, değil mi komutanım…

Duyuyordum ama dinleyemiyordum. Aklım tamamen fünyeli bacaktaydı.
– Neyse komutanım?… Sonra, biz ertesi gün gittik oraya. Elimizde kroki. Bir baktım; merminin yeri değişmiş. Dedim ki; komutanım, bunu oynatmışlar. Mermi de havan mermisi ha… Aman bir kıyamet koptu. Sabaha kadarki tüm nöbetçileri dizdik yan yana. Tek tek soruyoruz. İçlerinden biri çıktı sonunda. Ne dese beğenirsin komutanım. “Komutanım, boşuna dert ediyonuz. O mermi patlamaz” dedi. Beyefendi ne yapmış biliyor musun komutanım? Flama rüzgârdan yıkılmış gecenin bir yarısı, etrafta o karanlıkta taş bulamayınca da, flamayı patlamamış havan mermisi ile çakmış toprağa. Bir de üstüne üstlük “Ben böyle yaptım bir şey olmadı, korkmayın o mermi patlamaz” diyor.

Kahkahayla gülüyordu. Bende pek gülecek hal yoktu. “Ama komutanım ben havan mermisini patlatınca, o askerin yüzünü görmenizi isterdim” sözlerinin ardından konumuza döndüm:
– Bak kardeşim, ben şimdi eğer çıkartmak istersem?.. Neler patlatır bunu?
– Her şey komutanım… Ameliyatta kullanacağınız tüm elektrikli aletler. Pensler… Makaslar… Her şey… Komutanım, dedim ya, patlamamış bir fünye bu. Aslına bakarsanız, bacağını oynattığında bile olabilir. Ama hiçbir şey de olmayabilir. Ama benden size bir tavsiye. Biz genellikle, hep infilak edecekmiş gibi bakarız bu gibi durumlarda. Yani siz de öyle düşünseniz iyi olur.

Bu rahatlığı sinirimi bozuyordu. Kendimi soğukkanlı biri olarak bilirdim. Çevremde de öyle tanınırdım. Ama böyle bir olayla ilk kez karşılaşıyordum. Acil servisten içeri girdiğimizde tüm meraklı gözler üzerimizdeydi. Doktorlardan biri “Neymiş abi?” diye sordu. Filmi tekrar ışıklı panoya astım. “Fünyeymiş” dedim. Sürveyan, diğer doktorlara ve hemşirelere durumu anlatırken, ben filmi bilmem kaçıncı kez inceliyordum. İşin içinden nasıl çıkacağımı düşünüyordum.

Her kafadan bir ses çıkıyordu. Biri “Abi Ankara’ya gönderelim” dedi.
İki yıl içinde yüzlerce ameliyat yapmıştım. İster istemez, harp cerrahisi dendiğinde
akla gelen birkaç isimden biri olmuştum. Kalkıp da bu vakayı “Ben çıkartamadım,
sen çıkart!” diye hocama gönderemezdim. Bu, insanlığa da, hekimlik kurallarına da sığmazdı… Kaldı ki, böyle bir hastayı hiçbir uçak almazdı. Ya da, bacağında patlamaya hazır fünye taşıyan bir yaralıyı ambulansla, o kadar uzak bir yoldan Ankara’ya göndermek mümkün değildi. Yıllarca tıp eğitimi almıştım. Böyle bir olayı ne kitaplarda okumuş, ne de duymuştum. Acil servisin ortasında, kendi aramızda bunları konuşuyorduk.

– Amerika’da olsa, adam bunu üstünden böyle ampüte eder, hiç kendini de riske etmez. Ampüte eder, iş biter.
Bunu söyler söylemez, doktor arkadaşlardan biri beni destekledi.
– Biz de ampüte edelim abi. Yani eğer şey olursa, astsubay arkadaş sonucun pek iyi olmayacağını söylüyor, biliyorsun.
Bu sözler üzerine, bir süredir bizi dinleyen yaralının, inlemelerinin arasında uzandığı yerden bize seslendiğini duyduk.
– Komutanım, n’olur bacağımı kesmeyin.
Her şeyi biliyordu. Bacağında patlamamış bir fünye taşıdığını o da öğrenmişti.
Bu sözler durumumuzu daha da zorlaştırıyordu. Korkmuyordum ama tedirgindim. Hepimizin hayatı tehlikeye girebilirdi. Hatta o anda bile risk altındaydık.
Yanımızdaki subaylardan biri yavaşça yaralının başucuna gitti. Kulağına eğildi. Saçlarını okşadı. Bir şeyler söyledi. Geri döndüğünde röntgen filmine bakıyor,
hâlâ düşünüyorduk. Yaralı çocuğun sesiyle irkildim.

– Tamam komutanım, siz ne yaparsanız yapın…
– Ne söyledin sen ona?
– Ameliyatı senin yapacağını söyledim. Seni tanıyormuş…
Yaralının yanına gittim. Gözlerini gözlerime dikti:
– Ben sizi çok duydum komutanım. Tamam. Siz ne yaparsanız yapın! Kesin gitsin!..
– Bak koçum; sen de bunu kalkıp Sarayburnu’nda dolaşırken almadın yani.
Kaderimiz burda birleşti işte, ne yapalım yani?
– Kaderimiz beraber, burda mı komutanım? O zaman siz nasıl isterseniz, öyle olsun.

Canla başla çalışıyordum. Yaptığımız ameliyatların, kurtardığımız hayatların haberlerinin hızla yayıldığını biliyordum. Bölgede tanındığımı, sevildiğimi biliyor, bundan gurur da duyuyordum. Ama sahip olduğum bu ünün beni bu derece sorumluluk altına sokabileceğini hiç tahmin etmemiştim. Bilmem hangi birlikten geliyor ve beni tanıyordu. Bana güveniyordu. Bacağını kessem de buna razı olacaktı. Ne yapabilirdim ki artık?

Aslında riskimiz o sırada tahmin ettiğimizden çok daha büyüktü. O serseri fünye, çıkartırken infilak edebilirdi. Hiç de ağır sayılamayacak bir yaralımı kaybedebilirdim. Bacağın üzerine eğilmiş çalışırken, fünyeye en yakın olan ben de anında, oracıkta parça parça olabilirdim. Hemşireler, teknisyenler ölebilirdi… Ameliyathane elden çıkabilirdi. Ve arkamdan “İşgüzara bak. Ne gereği vardı? Kesseydi kurtarsaydı!” denirdi. Bunları biliyordum, ama düşünmek istemiyordum. Sonunda o çocuğun omuzlarıma yüklediği sorumluluk ve o havayla ameliyata girmeye karar verdim.
Az sonra hava aydınlanacaktı. Patlamamış ve patlamaya hazır bir fünyeyi, saplandığı bacaktan çıkaracaktım. Aslında sol bacak daha fazla hasar görmüştü. Ama o hiç umurumda bile değildi. “Nasıl olsa hallederim…” diyordum. Önce ameliyata girecek personeli belirledik. Sürveyan astsubaya da eldiven verdik, önlük giydirdik.
Bir teknisyen, bir hemşire, ben ve sürveyan astsubayımız; tıp tarihinde belki de hiç yaşanmamış, ya da çok ender karşılaşılmış bir olayın tanıkları, hatta kahramanları olacaktık. Sakindim, ama hepimiz olayın ciddiyetinin farkındaydık. Hastayı operasyona hazırladık, uyuttuk ve bacağın karşısına geçtim. Röntgen filmlerini tekrar tekrar inceledim. Sinirleri zedelediğim anda ameliyatın hiçbir anlamı olmayacağını da biliyordum. Nereye kadar bıçak kullanabileceğimi iyice hesapladım.
Sonrasını ellerimle halledecektim.

Sanıyorum ömrümüzden birkaç yıl gitmiştir o ameliyatta. Hele ben fünyeye yaklaştıkça yanımdaki teknisyenin “Hocam tamam, yavaş!..”, “Hocam yeter!..”, “Bak orda işte!..”, “Hadi çıkar artık şunu hocam!..” diye titreyen sesini hiç unutamam. Başımı kaldırıp dik dik baktıkça; “Tamam hocam ben bir şey demedim. Siz devam edin” diyordu.
Sürveyan astsubayımız ise biraz geride, hayatında ilk kez açılmış bir bacak gördüğü için, pek iyi durumda değildi. Ara sıra bakışlarını tavana dikiyor, yüzünü ekşitiyordu.
O, fünyeden çok kaslar, damarlar ve kemiklerle ilgileniyordu:
“Ya komutanım, bu kemikler bu kadar beyaz mı olur?”, “Amanin, o damar mı? Komutanım kanıyor baksanıza!…”, “Komutanım, sizin işiniz de amma zormuş valla…”

Hayatı patlamamış bombaları, mermileri, mühimmatları patlatmakla geçen ve sürekli gülümseyen bir astsubay, bana “Sizin işiniz de amma zormuş!” diyordu.
Ona cevap verecek durumda değildim. Elimdeki metal parçaları bıraktığım anda nefesler tutulmuştu. Sağ elimle kas dokusunun arasından yavaş yavaş fünyeye ulaştım. Parmaklarımla ittire ittire, iyice açılmış yaranın ağzına getirdim. Hemşirenin ve teknisyenin gözleri büyümüştü. Son bir parmak darbesi ile fünye açığa çıkıvermişti.

Sürveyan astsubaya seslendim:
– Gel bakalım, al şu bebeği…
– Doğurttunuz mu komutanım?
– Hıı, doğurttuk. Gel de al şunu artık.
Zavallı sürveyan karşıma geçti. Gözü fünyeden çok kas ve kemiklerdeydi.
– Ya ben bu kanlı şeyi nasıl alacam komutanım? Siz şey etseniz…
– Şunu alır mısın şuradan?..
– Sportmen çocukmuş değil mi komutanım? Kaslara bak…
Sağ elini uzattı, hiçbir yere dokunmamaya çalışarak fünyeyi iki parmağının ucu ile tuttu, çekti. Ama çıkaramadı.
– Komutanım, daha çıkmıyor bu… Yapmayın komutanım, ben kötü oluyorum, böyle etlerin kemiklerin arasında…
– Tamam yavaş ol, sen çekmeye devam et. Ben ittiriyorum alttan.
İkinci denemede başarmıştık. Astsubayın gözleri fünye elindeyken bile,
hâlâ açık bacaktaydı:
– Komutanım, nasıl dikeceksiniz şimdi bunu?
– Allah’ını seversen, götürür müsün şu lanet şeyi buradan?
– Tamam, tamam gidiyoruz… Komutanım aslında bir fotoğrafını çektirseydik…
Dediği gibi de yaptık. Beş dakika kadar kendimize gelmemiz için iyi bir fırsat oldu.

Sonra imha ettiler. Ertesi gün sürveyan astsubayı teşekkür etmek için aradım. Fünyenin patlayıp patlamadığını sorduğumda, yine aynı şekilde cevap vermişti:
– Keşke siz de gelseydiniz komutanım. Valla yüzünüzü görmek isterdim,
infilak ettiğinde…
– İstemez koçum, kalsın.
– Komutanım size bir şey söyleyim mi, size artık bir sıfat daha eklemeleri lazım.
– Neymiş o?
– Sürveyan Hekim demeleri lazım size…

Ertesi sabah koğuşuna gittiğimde, bacağından patlamamış fünye çıkarttığım yaralım mışıl mışıl uyuyordu. Dosyasını incelerken gözleri aralandı. “Büyük tehlikeler atlattık koçum” dedim. “Sağ olun komutanım…” dedi. Bitkindi… Başını tavana dikti:..
Sonra kendini toplayıp sordu:
– Yürüyebilecek miyim?
– Yürüyeceksin aslanım.
Sonra o da, biz de görevimize döndük. Bu olayın üzerinden üç dört ay geçmişti.
Ciddi bir trafik kazası geçirdikten sonra gittiğim fizik tedavide kaderimiz yine kesişti bacağından patlamamış fünye çıkarttığım o çocukla. İkimizin de başında birer uzman, avazımız çıktığı kadar bağırıyorduk. Ve o kendi acısından çok, benim için endişeleniyordu:
– N’olur hocamı bağırtmayın, Allah’ınızı severseniz biraz yavaş olun.

Güneydoğudan Öyküler, Hakan Evrensel (http://www.hakanevrensel.com/guneydogudan-oykuler-3/)Güneydoğudan Öyküler, Hakan Evrensel (http://www.hakanevrensel.com/guneydogudan-oykuler-3/)