• Kenz-i mahfiyi aradım durdum, o hazineyi kırık kalplerde buldum.
  •  Didem Madak

    Enkaz kaldtma calismalari  

    I-
    Bir tezgahtar parçasıyım ben
    Üç kuruşluk acıya müdahale edemem
    Kanatlarımda sigara yanıkları
    Gül diye okşadım onu yıllarca
    Sen istersen derdim müşterilerime
    Sen istersen kalbimin hepsi de melek olsun
    İnanırdım bazen bir kase bal bile umutsuzdur.
    Gül tutan bir adam aradım yıllarca
    Rakamlar büyür, şehir küçülürdü.
    Vazgeçtim, vazgeçtim sonra
    Beni anneme götürsün bindiğim bütün taksiler.
    Kalbim neden isli bir şehir? 
    Kalbim! Neden ben? 
    Bir tek aşk sözü söylememiş gibiyim.

    II-
    Bir tezgahtar parçasıyım ben
    Kendime alıştım bodrum katlarında
    Geceleri yokluğum karşıladı beni
    Kuru yapraklar sererdi merdivenlerine
    Viks sürdüm burnuma, coca-cola içtim
    Ağlamaklı oldum kaç kere çilek reçeli yüzünden.
    Büyülendim Sibel Can çalınan taksilerden
    Büyülendiğin şeyler, 
    Büyülenmediğin şeyleri döverdi bilem.
    Neden sen böyle çocukluk resmiydin kalbim? 
    Kendime alıştım bodrum katlarında
    Artık bir karanlık bağımlısıyım.
    Kezzap attı yüzüme sokak lambaları
    Tenekeden bir aydınlıkla kestim
    Hayatla ilgili bütün bağlarımı
    Hazırım ben
    Bir anne ismine bağlamayı her şeyi: 
    Füsun...

    III-
    Acıklı sözler kraliçesiyim ben
    Yağmur bir daktilo kız kadar hızlı
    Hızlı daha hızlı
    Fazla vaktim kalmadı
    Artık ifadem alınmalı.
    Asaletim de sizin olsun baylar, rezaletim de! 
    Beni bir sutyen lastiğiyle asın.
    İnanın kendimin
    “Yokluğunda çok kitap okudum”
    Bana birkaç hayati meseleyi ödünç ver kalbim
    Görüş günlerinde seninle konuşabilmem için.
    Kalbim neden ben? 
    Sırf sevinsin diye seni bir kere bile
    Elinden tutup parka götürmedim.

    IV-
    Melankoli ve kolonya şişesi
    Kalbim ile İzmir aynı şey mi? 
    Boyunlarında simsiyah birer halka
    Kumruların hepsi de dişi mi? 
    Gugukguk yusufçuk
    Nerdesin? Burdayım.
    Bekleyin, bekleyin geliyorum! 
    Melankoli ve kolonya şişesi

    Hayatımın üstünde imkansız kuşlar uçuyor.

    V-
    Kalbimi bıraktım bir yanıbaşımda
    Kanatlarımda hep böyle yalnız başıma
    Son şiirimi de kaybettim.
    Kalbim! Neden ben? 
    Son çocukluk resmimi de bir yabancıya gönderdim.
  • Bir tezgahtar parçasıyım ben
    Üç kuruşluk acıya müdahale edemem
    Kanatlarımda sigara yanıkları
    Gül diye okşadım onu yıllarca
    Sen istersen derdim müşterilerime
    Sen istersen kalbimin hepsi de melek olsun
    İnanırdım bazen bir kase bal bile umutsuzdur.
    Gül tutan bir adam aradım yıllarca
    Rakamlar büyür, şehir küçülürdü.
    Vazgeçtim, vazgeçtim sonra
    Beni anneme götürsün bindiğim bütün taksiler.
    Kalbim neden isli bir şehir? 
    Kalbim! Neden ben? 
    Bir tek aşk sözü söylememiş gibiyim.

    Bir tezgahtar parçasıyım ben
    Kendime alıştım bodrum katlarında
    Geceleri yokluğum karşıladı beni
    Kuru yapraklar sererdi merdivenlerine
    Viks sürdüm burnuma, coca-cola içtim
    Ağlamaklı oldum kaç kere çilek reçeli yüzünden.
    Büyülendim Sibel Can çalınan taksilerden
    Büyülendiğin şeyler, 
    Büyülenmediğin şeyleri döverdi bilem.
    Neden sen böyle çocukluk resmiydin kalbim? 
    Kendime alıştım bodrum katlarında
    Artık bir karanlık bağımlısıyım.
    Kezzap attı yüzüme sokak lambaları
    Tenekeden bir aydınlıkla kestim
    Hayatla ilgili bütün bağlarımı
    Hazırım ben
    Bir anne ismine bağlamayı her şeyi: 
    Füsun...

    Acıklı sözler kraliçesiyim ben
    Yağmur bir daktilo kız kadar hızlı
    Hızlı daha hızlı
    Fazla vaktim kalmadı
    Artık ifadem alınmalı.
    Asaletim de sizin olsun baylar, rezaletim de! 
    Beni bir sutyen lastiğiyle asın.
    İnanın kendimin
    “Yokluğunda çok kitap okudum”
    Bana birkaç hayati meseleyi ödünç ver kalbim
    Görüş günlerinde seninle konuşabilmem için.
    Kalbim neden ben? 
    Sırf sevinsin diye seni bir kere bile
    Elinden tutup parka götürmedim.
    Melankoli ve kolonya şişesi
    Kalbim ile İzmir aynı şey mi? 
    Boyunlarında simsiyah birer halka
    Kumruların hepsi de dişi mi? 
    Gugukguk yusufçuk
    Nerdesin? Burdayım.
    Bekleyin, bekleyin geliyorum! 
    Melankoli ve kolonya şişesi

    Hayatımın üstünde imkansız kuşlar uçuyor.


    Kalbimi bıraktım bir yanıbaşımda
    Kanatlarımda hep böyle yalnız başıma
    Son şiirimi de kaybettim.
    Kalbim! Neden ben? 
    Son çocukluk resmimi de bir yabancıya gönderdim.

    Didem Madak
  • - BABA!!! -

    Hoşgeldiniz beş gittiniz faslını yapmış kabul edin bu seferlik .. Yine de alayınıza selam olsun içli köfteler ve patlıcan musakkalar .. Genel olarak sevdiğiniz , anılarımdan oluşan bir inceleme olacak bu .. İşsizlik kotası pek tabii aşılacak .. Ve pek tabii uzun olacak çünkü hem müziğiyle hem görüşleriyle başlı başına bir KÜLLİYAT'tan bahsedeceğim sizlere .. "Babaların babası" Erkin BABA' dan =))

    Evet başlayalım yavaştan ..Benim Baba ile tanışmam ilkokul günlerime denk düşer.. Sene 80 lerin son çeyreği.. Herşeyden habersiz okula gidip geldiğim dönemler .. Okulun ne olduguna dair pek bir fikrim yok ilerde de olmayacağı gibi.. Sırtta çanta , elde beslenme cantası , boynumda suluğum çay sıra gidip yol sıra dönüyorum .. Haşerat bir elemanım ..ZARARLI NEŞRİYAT dediklerinden...Okul, oturduğumuz semtte olmadığı için servisle gidip gelmekteyim .. Dolayısıyla bir servis aracıyla ulaşım sağlanıyor .. Servisçimiz tam bir çakal.. Sonradan kendi aramızda ona taktığımız lakabıyla Sub-Zero Ali isimli bu adam tam bir getto sakini..Full arabesk dinliyor , dolayısıyla bize de zerk ediyor zehri .. Tüdanyaları , Bergenleri, Kamuran Akkorları , Küçük Emrahları ,Ferdileri , Orhanları , Ceylanları, Resul Balayları ve aklınıza gelip gelebilecek pek çok underground arabeskçiyi bugün dahi biliyor ve sözlerine kadar ezberimde bulunduruyorsam bunu kendisine borçluyum .. İnanılmaz da ahlaksız bir herif bu aynı zamanda.. Okul dönüşü kırda çimende servisi durdurup milleti birbirine düşürmek suretiyle kavga ettiriyor .. Nasıl yapıyor bunu? Misal vermem gerekirse , iniyoruz araçtan..Benim yanıma yanaşıp Tuco, Engin anana küfretti ; diğerine yanaşıp , Engin Tuco anana küfretti diyip nifak sokmak suretiyle cayda çayırda bizi pehlivanlara dönüştürerek kırkpınar güreş müsabakaları düzenliyor =)) Chuck Palahniuk' a selam edin bi zahmet .. O YOKKEN BİZ VARDIK BU ALEMDE!!!Neyse efenim işte böyle bir ortamda gecmekte çocukluğumuz .. Ve o dönemki halet-i ruhiyemiz bu yönde .. 7 yaşında arabesk dinleyen , son derece dertli bir Tuco var karşınızda.. Dertliyiz çünkü sevdalandığımızdan tokat yemişiz, reddedilmişiz (KIZIN KAFASINA 2. KATTAN PORTAKAL ?!?!??!!?!! AT, SONRA ANASI GELSİN OKULA SENİ ÖLDÜRMEK İÇİN , HİÇ UTANMADAN BİR DE YÜZSÜZ YÜZSÜZ KIZA AŞIK OL ?!?!? BAK SEN ŞU KEFEREYE !!
    RÖHAHAHAHAHAHAA =)) ) .. Sub- Zero Ali'den yediğimiz tokatlar yetmiyormuş gibi bir de bunlarla uğraşmaktayım işte o sıralar.. =))

    O günlerde annem ameliyat olduğu için hastanede olduğundan ve babam da çalıştığından dolayı yazı evde geçirdiğim günlerden biri .. Sıkıntıdan patladığım anlar ...Peder beyin plaklarını karıştırırken bir baktım yüzü gözü boyalı bir adam .. Kim ola ki bu derken baktım 7 8 plağı daha var .. Attım plak ÇALAYIRA başladım dinlemeye .. (Buyrun siz de dinleyin .. )

    https://www.youtube.com/watch?v=T8oGRJel9EI

    ANA!!! Cayır -cuyur bir ses .. Aleti bozduk sandım ilkten .. Sözler de İNGİLİÇÇE ..Hiçbirşey anlamıyorum.. Hoşuma gidiyor ama çok farklı .. O dönemdeki tabiri ile "Batı Kaynaklı" müzikten , hele hele rock tan metalden haberim yok pek tabii deve üstünde arap çöllerini turladığım için .. Derken 1:36 da "ÇİKİ ÇİKİ" ARABESK ZİLLERLE beraber SOLO bir girdi ki ben artık mutluluktan delirmek üzereyim .. TORUNUNDAN KAFASINA KUMANDA YİYEN ZÜLFİKAR DEDEYE DÖNDÜM(https://www.youtube.com/watch?v=RSkROQ_-3E8 01:57 YE AL İZLE ZOHAHAHAHAHA ) !! Bu bildiğin ARABESK !!! Sanırım bi 4 5 kez üstüste dinledim ..Olacak gibi değil !! Eşlik etmem lazım ama sözler yabancı .. Napalım napalım ?! Gittim mutfaktan çay bardağı aldım geldim iki tane .. İki de tatlı kaşığı ..Zilleri çalmaya uğraşıyorum o kısıma alıp alıp =)) Bugün çaldığım baterinin temellerini ilk attığım anlar =)) Ne emekleri var BABA' nın benim üstümde.. Neyse efenim sonra Ceylan albümünü tadalım dedik .. İlk parca türkü.. O neşeyi kaçırdı ama sonrasındaki MUALLİM !!! Ondan sonra ÇÖPÇÜLER !! Ondan sonra SÖYLENİR BANA!!! ( o dönem bu parcayı söyleye söyleye ne üzüldüm - ZOHAHAHAHA!- size anlatamam ) Döndük mü EFKAR KÜPÜNE !?!?!!Alkolden haberimiz yok o dönemler neyseki ..Yakınlarda bi yerlerde , el altında olaydı alkolün temellerini de daha erken atacaktık anlayacağın .. İşte benim bir ERKİN KORAY "MANYAĞI" olmamın , kendisiyle tanışmamın hikayesi budur .. Arabesk ile marine edilen bünyeye ZİBİDİ SAZI DENEN ŞEYTAN İŞİ elektro gitarın girişi böyle olmuştur =))

    BABA'ya gelir isek .. Sanmıyorum ki sevmeyeni olsun bu platformda.. Şaşkın dinlemeyeneniz var mı? Öyle Bir Geçer Zaman Ki , Çöpçüler, Estarabim , Çetin Ceviz, Yalnızlar Rıhtımı ya da ismini sayamadığım pek çok parcasını dinleyip efkarlanmayanınız ? Bizim yokluk günlerimizde , mezesiz dumanaltı ortamlarımıza katık oldu onun şarkıları .. Seneler geçip kendimiz de müzik yapmaya başladıkça büyüklüğünü parça parça keşfettik..Saygımız 5'e , 10'a katlandı .. Tanışalım , el öpelim , saygımızı gösterelim dedik atladık İzmir' e gittik .. 3 gün kapısının önünde yattık .. Yoktu evde BABA .. Döndük geriye .. Seneler sonra aynı festivalde çaldık ..Çıkışta bir mekanda aynı masada oturduk.. (Bunu övünç için anlatmıyorum sakın yanlış olmasın) Otururken Baba' nın yüzüne bir baktım ki yara bere içinde .. Sonra sonra babamdan , bekarlık günlerinde gece vakti motoruyla gezerken, Erkin BABA' nın elinde ekmek bıçağıyla ,yüzünde kanlar bir kaldırım taşında oturduğunu anlattığı anılarından cıkardım bu yaraların sebebini.. O yılların Türkiyesinde uzun saçla dolaşmak , rock yapmak YÜREK İŞİ hakikaten..İnandığın davadan , değerlerden ödün vermeden , geri vites yapmadan , geri adım atmadan yaşamak ve EN ÖNEMLİSİ İYİ MÜZİK YAPMAK !! Konserlerinin gericiler tarafından basılması , sürekli saldırıya uğraması , Trt denen kurumun bugün olduğu gibi o günlerde de kendisine uyguladığı ambargo .. Senin anlayacağın karşımdaki adam bir zafer abidesi idi.. Bir kez daha hastası olduk .. Sonrası mı?

    Sonrasında bu kitaptan haberdar oldum ama çok geç kalmıştım .. Basımı tükenmişti ben almaya karar verdiğimde ..Uzun müddet aradım .. Sağolsun Nuhun Gemisi' nden Emir eline geçer geçmez bir tel çaktı bana .. Koşarak gittim aldım , 2 günde hatmettim ..

    - BÜYÜKSÜN ERKİN BABA !!! HEM DE ÇOK BÜYÜKSÜN!! -

    Şimdilerde yapılmamıştır , yok öyle şey diyen dingillerin gölge düşürmeye , itibarsızlaştırmaya çalıştığı Kurtuluş Savaşımızın lideri "SARIŞIN KURT" ' un yanında bu savaşa katılıp savaşmış bir osmanlı paşasının torunu BABA!! Sanatla uğraşan bir ana babanın evladı .. Küçük yaşta piyano çalmayı öğrenmiş .. Elvis'leri dinleyip müzik yapıcam ben diyip , aileye resti çekmiş , Almanya' ya gitmiş John Lenon'larla takılmış aynı masaya oturmuş , aynı studyoya girmiş bir adam .. Bugün bizim camiada karşısına geçip önünü iliklemeyecek adam çıkmaz !! Tartışmasız BABA' dır .. Yurt dışında çaldığım pek çok festivalde sohbet ettiğim gavur tayfanın %90 ' ı hem Onu hem Selda Bağcan ' ı sormuşlardır bana .. Bugün H&M 'den deri montları , riderları çekip kırmızı ruj , morcivert kalemi , sürmeyi gözüne çekip asilik asalettir diye sokaklara dökülen , Psychedelic Rock dinliyorum ben diye gezen tatlı su metalcisi kızlarımız ortalarda yokken O bu işleri yaptı .. Türk müziği ile rock müziği sentezlediğinde ,bu işin yıllar sonra Psychedelic denecek tarz olarak anılacağını bilmeden yaptı .. Herşey bir yana bir şarkı sözü var ki bana kattığı değerler arasında sanırım en büyüğü o oldu ..

    "NAMERT İLE OTURUPTA BİR SOFRADA YEMEK YEME
    YOLA ÇIKAYIM DEME SAYIN ARKADAŞIM OSMAN ..."

    Koymadık O'nun sayesinde NAMERDİ ortamımıza ..

    Kitabı okuduğumda bir de güzel sürprize denk geldim ..BABA da benim gibi bir Aziz Nesin sevdalısı !!! HAHAHAHAHA =)) Sevilme mi bu adam yaa !!!?!?!? BÜYÜKSÜN ERKİN BABA !!! HEM DE ÇOK BÜYÜKSÜN!!

    TANKLI , TOPLU , TÜFEKLİ , MİTRALYÖZLÜ ROKETLİ BİR DE DİP NOT :

    Yeri geldi yazmazsam kahrederim kendime .. Dangalak bir gazeteci Baba'yı yermek için zamanında hepimizin bildiği o beyaz gitarına 30 (YAZIYLA OTUZ ZOHAHAAHAHAHAHA !!! ) liralık gitar yazmıştı .. ULAN HÖDÜK!!! O GİTAR ,1961 MODEL GIBSON SG LES PAUL "CUSTOM" VE (bakın buraya dikkat!!!) "SERİ NUMARASIYLA" ÜRETİLDİ.. !!! Ben yazmaya utanıyorum burda !! '61 in ilk yarısında seri numara ile üretilen ultra limited seriye ait .. Antika kategorisindedir .. O GİTARIN BUGÜN FİYATI "YOOOOOOKKKKKK!!!!!" SÜLALEN, DOĞMUŞ DOĞMAMIŞ TÜM TORUNLARIN İÇ ORGANLARINIZI SATSANIZ ,YÜZYILLARCA DİLENSENİZ BIRAK ALMAYI DOKUNAMAZSINIZ O GİTARA !! BABA' daki gitarın seri nosu : 10965!! Akıllı olsun herkes !!! Aklınızı alırım !! Böylece BABA çalarken niçin kemerininin tokasını yana çekiyor sorusu soracaklar siz de cevabınızı aldınız ... Çizilmesin diye!! Ayrıca Les Paul serisi HAYVAN GİBİ ağır gitardır .. Tonu eşsizdir , çok unique tir ama ağır olduğundan pek tercih edilmez ..O gitarı 77 (YAZIYLA YETMİŞ YEDİ) yaşında bir adamın sahneye çıkıp çalması ÇOK AMA ÇOK AFEDERSİNİZ "GÖT" ister !!!


    VEEEEEE KAFASINA PORTAKAL ATTIĞIM İLK AŞKIM İÇİN O ZAMANLAR ÜZÜLEREK DİNLEDİĞİM "SÖYLENİR BANA" PARCASI İÇİN ŞARKI SÖZÜ VE LİNK..

    https://www.youtube.com/watch?v=-OYaYVofblc

    Sönük kalır mehtap bile
    Yanakların benzer güle
    Güzelliğin dillden dile
    Söylenir bana, söylenir bana

    Yanıyor kalbim senin aşkınla (ZOHAHAHA!)
    Dertlere düşürdün, bir bakışınla(?!?!?! =) )
    Öldürme derdinle, bu "genç yaşımda"( LKFJADSŞLKFJ=) )

    Düşman gibi görme beni (PORTAKAL ATTACK!!)
    Kalbe vurma hançerini
    Kül eden bu ateşini
    Sen Verdin bana, sen Verdin bana

    Ben acı çeksem kim derman olur?
    Gözlerimin yaşı akar sel olur
    Derdime bir çare bulsan ne olur

    Gözüm görmez hiç bir şeyi
    Unutturdun sen her şeyi
    Yar seninle sevişmeyi (?!?!?!?!?!? )
    Çok görme bana, çok görme bana

    İŞTE BÖYLEEEEE... =))

    SON EKLEME:

    ALIN SİZE TUCO ve meşhur servisçimiz SUB ZERO ALİ =)) (hangisi sensin diye soranlara cevap verilmeyecektir =) )

    https://i.hizliresim.com/PDkpGb.jpg

    İŞTE CHOSE YOUR DESTINY DEDİĞİM AN .. TABİİ Kİ "SOL"DAN DEVAM ETTİK !!

    https://i.hizliresim.com/BzPEWj.jpg
  • 1
    Her şey bir acının bilincine varmakla başladı.
    Bir taşı kaldırıp atmakla, bir kapıyı açmakla…
    Bir el, hep bir şeyler yazdı, biz doğduktan bu yana kağıtlara
    Şimdi bütün yaşadıklarım karalama kağıtlarında kaldı.

    Bir kalem kendi kendine yazar bu şiiri.
    İnsanlar işlerine gider, ben acıya giderim.
    Bir günde bütün isalarımı çarmıha gerer
    Ve her günümü milat bilip, yekinirim.
    Güzelliğim, ağlayan bir çocuğun güzelliğidir.
    mutluluğum, örneğin hapisteki bir adamın
    eline bir gül geçtiğindeki mutluluğuna benzer.

    2
    Her şey beni saran bu dünyada bir yangının çıkmasıyla başladı.
    Kaçıracak bir şeylerim olup olmadığını düşündüm.
    Kitapların çoğunu okumuştum.
    Ve ellerim
    Bütün şiirleri bir çırpıda yakmaya hazırdı.
    Yaktım mı onları bilmem, yoksa yakmış gibi mi oldum?
    oldu ne olduysa.

    Her şey üstüme örtündüğüm gökyüzünden oluk oluk
    Bir yağmurun boşanmasıyla başladı.
    yağdı ayak izlerimin üstüne.
    Yağdı
    Naftalinleyip yüreğime sokuşturduğum anıların üstüne.
    Unuttum mu onları bilmem, yoksa unutmuş gibi mi oldum?

    oldu ne olduysa.

    3
    Acı, ağır bir katran gibi yayılınca bedenime
    Yüreğime binlerce uçurum eklenir artık
    Geriye dönüp de bakmak gelir içimden
    Yumruklarımın gökyüzünü dövdüğü, o milattan önceki devirlere
    Bana yarınlardan, bana doğacak güneşlerden söz ederler
    Ben bugünleri yakıştıramazken kendime.

    4
    Yüreğimdeki o yolunmuş gül dağınıklığını
    Aklıma vurmaya çalışalı çok günler geçti
    Anladım ki hayatım artık yeni güller doğuramamakta.
    Son sözümü söylemek ister gibi insanlara
    İntihara uyanıyorum her uyanışımda.
    Yüreğimde hiç bir şey yapamamanın boşluğu ve çok şey yapmanın yorgunluğu var
    Günlerce hiç kımıldamadan oturmuş ya da kendimi duvarlara vurmuş gibiyim.
    Hayat karşısında yorgunum artık
    ve zindeyim ölümün mihrabında.

    Çiçek, sadece bir çiçek olarak duruyor önümde
    (doğanın bir kanıtı olarak değil.)
    Yağmur, insanı ıslatır anca.
    Çocukların da her hareketleri ölüme koşullu
    ha bir yıl önce, ha bin yıl sonra
    (kaç yıl var ki kendimi çiçeklerle, yağmurlarla, çocuklarla avuttum.)
    Hayat deyince, yeni doğmuş bir bebeğin o ilk çığlığı geliyor aklıma.
    Onun yaşayacağı acılar sonra.

    Aklım bir çağlayanın en devingen yerine benziyor.
    Hiçbir düşünceyi yakalayamıyorum, köpürüp taşan sözcüklerimle.
    Beynimi o çağlayanın en dik yerinden fırlatıp atmak mı düşüyor şimdi bana?
    Ne aradığımı bilmeden bir şeyler arıyorum şurda burda.
    Yok artık ne bir duygu, ne de bir istek
    Bedenimin her hücresi sağırlıklarla dolu
    Hoşçakal diyorum şimdi, gördüğüm her varlığa.

    5
    Bütün uykularından uyanan benim bu dünyanın
    Bütün ölümlerini ölen, bütün doğumlarını doğan.
    Sorularını birer muska gibi takıp da boynuna yollara düşen benim
    Benim için bayramlar koydular takvimlere
    Benim için sokağa çıkma yasakları, gecelere.
    Bir uçurumun önündeyim diyeceğim ama bir dağın doruğunda da olabilirim;
    Sonunda ikisi de aynı kapıya çıkıyor bence.
    Bir nesneye hep yangın öncesinde dokundum.
    Ve bir insanı ölümünden az önce tanıdığım çok olmuştur.

    Şimdi karalıyorum takvimdeki bütün rakamların üstünü.
    Sıfırdan ötesini aklım almıyor.
    Milat buysa eğer, kendime bir çarmıh ve beşik bulmam gerek.
    Ki her insan bir milatı yaşar, bir yerinde hayatının
    Benim hayatımsa bütün milatların toplamı oldu
    Bütün çarmıhları tüketti benim acılarım
    Bütün isalarımı gözyaşlarım boğdu.

    6
    Gözlerim kuruyuncaya dek ağlamak istiyorum,
    Ve sesim kısılıncaya dek bağırmak.
    Bana düşen bir yağmur damlası
    Irmağa dönüşüyor damarlarımda
    Yüzümü yalayan yel, fırtınaya, boraya.
    Ve artık sırtıma ağır geliyor yaşamak,
    Yüzüm gözlerden, sesim kulaklardan
    Şiirlerim basılı kağıtlardan silininceye dek kaçıp saklanmak istiyorum.

    Ve sonra bir gün çıkmak dünyaya
    Elimde bir ekmekle yollarda yürümek,
    Çiçekleri sulamak, çocukları sevmek.

    7
    Bağdaş kurup oturuyorum bir uçurumun derinliklerine.
    Elime kalem almadan şiirler yazıyorum.
    Ey sokaklarında nöbet tuttuğum kentler
    Ey yüreğimde gitgide yaklaşan doğum
    Ad veriyorum artık her nesneye kendimce
    Bayraksız ülkeler arıyorum artık atlaslarda
    Mayınsız, tel örgüsüz sınırlarda at koşturuyorum
    Dünyalar getiriyorlar bana, birini seç diyorlar
    pazardan üç beş kavun alıp getirircesine
    Herkesin dünyasından silah sesleri geliyor
    Bütün dünyaları dolaşsam, mezarlıktan başka bir şey göremeyeceğimi biliyorum
    Yazıtlarındaki sözler değişikse de ne çıkar
    ölüm her yerde aynı ölüm ve her yerde benim sırtım yanıyor tabutları omuzlamaktan
    Oturup ağıtlar yazmak da bir işe yaramıyor.

    Bağdaş kurup oturuyorum bir gülün derinliklerine
    Kendimi yeniden doğmalara alıştırıyorum.

    8
    Acının bulantıya doğru aktığı yerlerde
    Sana bir kapıyı örtmek, bir tetiği çekmek kalmışken
    Gözlerinle sokaklara abanmak niye?
    Niye, okul dönüşlerinde çocuklarla konuşmak?
    Portakal seçmek bir bir köşedeki manavdan?
    Ellerini ceplerine sokup, yollarda yürümek?
    Sanki her şeyi ilk kez görüyormuşcasına şaşkın
    Sanki fırlayıp çıkmışçasına bir uçurumdan
    Aynada bir yüz olmak, dağınık ve bıkkın.

    9
    Artık iyice belirginleşen yüz çizgilerimin
    İzini sürüyorum, gece yarısı baktığım aynalarda
    Bir çocuk, boyuna hayata ilişkin sorular soruyor
    Durarak karanlığın doldurduğu uçurumlara bir adım kala.

    Geceyi sokağa çıkma yasaklarıyla tanıdın, diyor.
    Her akşam kent kararırken yüreğin de karardı
    Kimseler bilmedi acını, herkes kendi surlarının ardına
    Daha ilk karanlık çökerken sığınıp, saklandı.
    Diyor ki, yanıtı olmayan sorularda kaldın
    Uzun, upuzun bir yolda yürüyen birinin
    Dönüp de ardına baktığı o yerdesin şimdi
    Diyor ki, geri dön ve ara o yollarda ayak izlerini.
    Çünkü bir ağaç köklerinin dolandığınca ağaçtır.
    Kıyısız bir deniz görmedim, düşüncelerin dışında
    Bir anıdan yola çık istersen, bir sözden, bir gülüşten
    Çünkü insan sorularıyla insandır ve onlara bulduğu yanıtlarıyla

    10
    Bu kez biraz uzun sürdü bu keder
    İçime ağır bir taş gibi takılıp kaldı
    Acı, takunyalar giyerek yürürdü yüreğimde
    Şevincinse tüyden ayakları vardı

    Ve sorularım ne çoktu benim
    Ellerim her taşın altını kuşkuyla aralardı
    İnanmaz olurdum kimi, göğün mavi, yaprağın yeşil olduğuna
    Gözlerim her renkte saklı bir karayı arardı.

    Bu kez biraz uzun sürdü bu keder
    Kollarımı iki yana açıp dansetmek istiyorum
    Mutlu olmak istiyorum ey kuşlar, ey çiçekler

    11
    Ve her şey Akdeniz’in bilincine varmakla başladı. Atlasları açıp bakmadım. Turistik rehberlerden de söz etmeyeceğim size. Bu eğer bir yitik cennetin özlemiyse, Akdeniz’in genel görünümüyle bugün artık bir cenneti çağrıştıramayacağı bilinir. Her şeyin anamalcı bir düzenin çarkına koşulduğu bir dünyada gözlerimi ellerimle kapatıp bir Akdeniz görüntüsü çizmiyorum duvarlara. Bugün insan Akdeniz’e gidince ırzına geçilmiş bir kadının karşısında duyduğu o kederi duyabiliyor ancak...

    Yine de her şey Akdeniz’in bilincine varmakla başladı. Akdeniz’de ben kendi geçmişim ve geleceğimle birlikte tüm insanlığın geçmişini ve geleceğini buldum. Dokunduğum bu taş, üzerinde bir takım anlamadığım dillerden sözleri barındıran bu yazıt benden önce vardı, benden sonra da var olacak. Doğayı yitirdik belki, ama bir Akdeniz çocuğu ‘her şey akar’ diye sesleniyor hala. İnsanlığın bütün değerleri kendini koruyor; onca olumsuzluğa, zorbalıklara karşın. Dünyanın bir çekirdeği varsa, bu çekirdek Akdeniz olmalı. Bu dünyadaki bütün ‘ilk’lerin serpilip geliştiği yerdir Akdeniz. İnsanın kendi kendini ve tüm evreni sorguladığı bir bilinç alanıdır.

    Herkesin bir Akdeniz’i vardır. giderek, bütün dünya milyonlarca küçük küçük Akdeniz’in bir araya gelip toplaştığı yerdir. İnsanın kendi varlığının bilincine varması böyle başlar. Yalnızlığımın bilincine varıyorum; ama bu yalnızlık duygusu beni insanlardan ayırmıyor, tam tersine insanlara açılabilmemin tek koşulu yalnızlığımdır benim. Uyumu Akdeniz’de buldum. Tüm insanlığın kendi köklerine kavuştuğu bu yerde. Ve milat diye bir şey varsa bu dünyada, bu sözlerin dudaklarımdan kaydığı an milat olmalı. Benim miladım Akdeniz’e dönmektir. Bu dönüşün ötesine uzanan bütün yaşayacaklarım artık milattan sonraki tarihlerle anılacak.

    12
    Akdeniz’e dönüyorum, güz kuşlarının
    Kanat vuruşlarına adımlarımı ayarlayarak
    Akdeniz’e dönüyorum, dumanlı bir kentin
    İrin püskürten bacalarını yüreğimden kazıyarak.

    Yıllar yılı karanlık, nemli odalarda yaşadım
    Her sabah yüreğime yeni bir uçurum eklemenin kederiyle
    Bir göçmen kuştum ki ben, güneyi hiç bulamadım
    uçmak istesem yasakların surları dururdu önümde.

    Şokaklar bir yara gibi, yüründükçe kanardı
    Donup kalırdı sesim, o buzdan yüreklere vurdukça
    Her ana ağıt yakmak için dudaklarını aralık tutardı
    Aklım, en güzel duyguların kıyılarında durdukça.

    Ve işte, kendi içimde yürümeyi öğrendim şimdi
    Bitmek bilmeyen sokağa çıkma yasaklarında
    Anladım ki artık herkes bayraksız bir ülkeydi
    Beyinler tel örgülerle çevriliydi, yürekler mayınlarla.

    Yakılan kitapların dumanları tüterdi bacalardan
    Ben yanan her sözcüğe tek tek gözyaşı döktüm
    Yeni dünyalar aradım hayatıma, çıkarak atlaslardan
    Böyle başladı kendi içimdeki o uzun yürüyüşüm.

    Denizsiz bir gemiydim sanki, topraksız bir çiçek
    Köklerinden kopmuş bir ağaç dinelirdi önümde
    Şiirler yazdım, yazan elim, söyleyen dilim titrek
    Her şiir yadsıdı kendini, yaslanarak bir başka şiire

    Turuncu bir sokağın aklımı tozutup atması böyle başladı
    Sıçrayıp gitti bir çocuk, yalınayak, dikenlerin arasında
    Mahçesi günebakanlı bir ev, taşlık, incir ağacı
    El çırpıştırıp, titreyerek akan sular vardı arklarda

    Baba, bir dilim portakalla köpük köpük şaraplar içer
    Ana, tulumbanın önündeki yalakta çamaşırlar yıkardı
    Çocuk, yüzünü bir kitabın sıcacık koynuna gömer
    Uzak bir deniz ve kızlar üzerine düşler kurardı.

    Her sokağın bittiği yerde bir limonluk başlar
    Her limonluğun ardında bir dilim deniz görünürdü
    Şafakta rıhtımda bir sürü ceviz kabuğu sandal
    Denizin enginlerine yaşlı balıkçıları götürürdü

    Geceleri ay bir ekmek gibi büyürdü gökyüzünde
    Kavrulmuş susam ve yeni biçilmiş buğday kokardı
    Yıldızlar gümüş sürerlerdi denizin tenine
    Her yakamozun parladığı yerde bir deniz kızı oynardı.

    Böyle bir dünyaydı işte, anlatılır mı bilmem?
    İnsan her dönüşünde bulur mu eski ayak izlerini?
    Yağan yağmurlar mı, yoksa kendi midir onları silen?
    Dönmek istiyorum ben, dupduru bir su, el değmemiş bir toprağım şimdi.

    Akdeniz’e dönüyorum! Akdeniz’e dönüyorum!
    Anamın rahmine yeniden, yeniden döner gibi.
  • ı
    her şey bir acının bilincine varmakla başladı.
    bir taşı kaldırıp atmakla, bir kapıyı açmakla...
    bir el, hep bir şeyler yazdı, biz doğduktan bu yana kağıtlara
    şimdi bütün yaşadıklarım karalama kağıtlarında kaldı.

    bir kalem kendi kendine yazar bu şiiri.
    insanlar işlerine gider, ben acıya giderim.
    bir günde bütün isalarımı çarmıha gerer
    ve her günümü milât bilip, yekinirim.
    güzelliğim, ağlayan bir çocuğun güzelliğidir.
    mutluluğum, örneğin hapisteki bir adamın
    eline bir gül geçtiğindeki mutluluğuna benzer.

    ıı
    herşey beni saran bu dünyada bir yangının çıkmasıyla başladı.
    kaçıracak bir şeylerim olup olmadığını düşündüm.
    kitapların çoğunu okumuştum. ve ellerim
    bütün şiirleri bir çırpıda yakmaya hazırdı.
    yaktım mı onları bilmem, yoksa yakmış gibi mi oldum?
    oldu ne olduysa.

    her şey üstüme örtündüğüm gökyüzünden oluk oluk bir yağmurun boşanmasıyla başladı.
    yağdı ayak izlerimin üstüne. yağdı naftalinleyip
    yüreğime sokuşturduğum anıların üstüne
    unuttum mu onları bilmem, yoksa unutmuş gibi mi oldum?
    oldu ne olduysa.

    ııı
    acı, ağır bir katran gibi yayılınca bedenime
    yüreğime binlerce uçurum eklenir artık
    geriye dönüp de bakmak gelir içimden
    yumruklarımın gökyüzünü dövdüğü, o milâttan önceki devirlere
    bana yarınlardan, bana doğacak güneşlerden sözederler
    ben bugünleri yakıştıramazken kendime.

    ıv
    yüreğimdeki o yolunmuş gül dağınıklığını
    aklıma vurmaya çalışalı çok günler geçti
    anladım ki hayatım artık yeni güller doğuramamakta.
    son sözümü söylemek ister gibi insanlara
    intihara uyanıyorum her uyanışımda.
    yüreğimde hiç bir şey yapamamanın boşluğu ve çok şey yapmanın yorgunluğu var
    günlerce hiç kımıldamadan oturmuş ya da kendimi duvarlara vurmuş gibiyim.
    hayat karşısında yorgunum artık
    ve zindeyim ölümün karşısında.

    çiçek, sadece bir çiçek olarak duruyor önümde
    (doğanın bir kanıtı olarak değil.)
    yağmur, insanı ıslatır anca.
    çocukların da her hareketleri ölüme koşuttu ha bir yıl önce, ha bin yıl sonra
    (kaç yıl var ki kendimi çiçeklerle, yağmurlarla, çocuklarla avuttum.)
    hayat deyince, yeni doğmuş bir bebeğin o ilk çığlığı geliyor aklıma.
    onun yaşayacağı acılar sonra.

    aklım bir çağlayanın en devingen yerine benziyor.
    hiçbir düşünceyi yakalayamıyorum, köpürüp taşan sözcüklerimle.
    beynimi o çağlayanın en dik yerinden fırlatıp atmak mı düşüyor şimdi bana?
    ne aradığımı bilmeden birşeyler arıyorum şurda burda.
    yok artık ne bir duygu, ne de bir istek
    bedenimin her hücresi sağırlıklarla dolu
    hoşçakal diyorum şimdi, gördüğüm her varlığa.

    v
    bütün uykularından uyanan benim bu dünyanın
    bütün ölümlerini ölen, bütün doğumlarını doğan.
    sorularını birer muska gibi takıp da boynuna yollara düşen benim
    benim için bayramlar koydular takvimlere
    benim için sokağa çıkma yasakları, gecelere.
    bir uçurumun önündeyim diyeceğim ama bir dağın doruğunda da olabilirim;
    sonunda ikisi de aynı kapıya çıkıyor bence.
    bir nesneye hep yangın öncesinde dokundum.
    ve bir insanı ölümünden az önce tanıdığım çok olmuştur.

    şimdi karalıyorum takvimdeki bütün rakamların üstünü artık.
    sıfırdan ötesini aklım almıyor.
    milât buysa eğer, kendime bir çarmıh bulmam gerek
    ki her insan bir milâtı yaşar, bir yerinde hayatının
    benim hayatımsa bütün milâtların toplamı oldu
    bütün çarmıhları tüketti benim acılarım
    bütün isalarımı gözyaşlarım boğdu.


    gözlerim kuruyuncaya dek ağlamak istiyorum,
    ve sesim kısılıncaya dek bağırmak.
    bana düşen bir yağmur damlası
    ırmağa dönüşüyor damarlarımda
    yüzümü yalayan yel, fırtınaya, boraya.
    ve artık sırtıma ağır geliyor yaşamak,
    yüzüm gözlerden, sesim kulaklardan
    şiirlerim basılı kağıtlardan silininceye dek kaçıp saklanmak istiyorum.

    ve sonra bir gün çıkmak dünyaya
    elimde bir ekmekle yollarda yürümek,
    çiçekleri sulamak, çocukları sevmek.

    vıı
    bağdaş kurup oturuyorum bir uçurumun derinliklerine.
    elime kalem almadan şiirler yazıyorum.
    ey sokaklarında nöbet tuttuğum kentler
    ey yüreğimde gitgide yaklaşan doğum
    ad veriyorum artık her nesneye kendimce
    bayraksız ülkeler arıyorum artık atlaslarda
    mayınsız, telörgüsüz sınırlarda at koşturuyorum
    dünyalar getiriyorlar bana, birini seç diyorlar
    pazardan üç beş kavun alıp getirircesine
    herkesin dünyasından silah sesleri geliyor
    bütün dünyaları dolaşsam, mezarlıktan başka bir şey göremeyeceğimi biliyorum
    yazıtlarındaki sözler değişikse de ne çıkar
    ölüm her yerde aynı ölüm ve her yerde benim sırtım yanıyor tabutları omuzlamaktan
    oturup ağıtlar yazmak da bir işe yaramıyor.

    bağdaş kurup oturuyorum bir gülün derinliklerine
    kendimi yeniden doğmalara alıştırıyorum.

    vııı
    artık iyice belirginleşen yüz çizgilerimin
    izini sürüyorum, geceyarısı baktığım aynalarda
    bir çocuk, boyuna hayata ilişkin sorular soruyor
    durarak karanlığın doldurduğu uçurumlara bir adım kala.
    geceyi sokağa çıkma yasaklarıyla tanıdın, diyor.
    her akşam kent kararırken yüreğin de karardı
    kimseler bilmedi acını, herkes kendi surlarının ardına
    daha ilk karanlık çökerken sığınıp, saklandı.
    ve ekliyor, yanıtı olmayan sorularda kaldın
    uzun, upuzun bir yolda yürüyen birinin
    dönüp de ardına baktığı o yerdesin şimdi
    diyor ki, geri dön ve ara o yollarda ayak izlerini.
    çünkü bir ağaç köklerinin dolandığınca ağaçtır.
    kıyısız bir deniz görmedim, düşüncelerin dışında
    bir anıdan yola çık istersen, bir sözden, bir gülüşten
    çünkü insan sorularıyla insandır ve onlara bulduğu yanıtlarıyla

    ıx
    bu kez biraz uzun sürdü bu keder
    içime ağır bir taş gibi takılıp kaldı
    acı, takunyalar giyerek yürürdü yüreğimde
    sevincinse tüyden ayakları vardı

    ve sorularım ne çoktu benim
    ellerim her taşın altını kuşkuyla aralardı
    inanmaz olurdum kimi, göğün mavi, yaprağın yeşil olduğuna
    gözlerim her renkte saklı bir karayı arardı.

    bu kez biraz uzun sürdü bu keder
    kollarımı iki yana açıp dansetmek istiyorum
    mutlu olmak istiyorum ey kuşlar, ey çiçekler

    x
    ve her şey akdeniz'in bilincine varmakla başladı. atlasları açıp bakmadım. turistik rehberlerden de sözetmeyeceğim size. bu eğer bir yitik cennetin özlemiyse, akdeniz'in genel görünümüyle bugün artık bir cenneti çağrıştıramayacağı bilinir. her şeyin anamalcı bir düzenin çarkına koşulduğu bir dünyada gözlerimi ellerimle kapatıp bir akdeniz görüntüsü çizmiyorum duvarlara. bugün insan akdeniz'e gidince ırzına geçilmiş bir kadının karşısında duyduğu o kederi duyabiliyor ancak.
    yine de her şey akdeniz'in bilincine varmakla başladı. akdeniz'de ben kendi geçmişim ve geleceğimle birlikte tüm insanlığın geçmişini ve geleceğini buldum. dokunduğum bu taş, üzerinde bir takım anlamadığım dillerden sözleri barındıran bu yazıt benden önce vardı, benden sonra da varolacak. doğayı yitirdik belki, ama bir akdeniz çocuğu 'her şey akar' diye sesleniyor bize hâlâ. insanlığın bütün değerleri kendini koruyor; onca olumsuzluğa, zorbalıklara karşın. dünyanın bir çekirdeği varsa, bu çekirdek akdeniz olmalı. çünkü bu dünyadaki bütün 'ilk'lerin serpilip geliştiği yerdir akdeniz. insanın kendi kendini ve tüm evreni sorguladığı bir bilinçlenmedir. 'soru soruyorum, öyleyse varım' der akdeniz insanı.
    herkesin bir akdeniz'i vardır. giderek, bütün dünya milyonlarca küçük küçük akdeniz'in bir araya gelip toplaştığı yerdir. insanın kendi varlığının bilincine varması böyle başlar. yalnızlığımın bilincine varıyorum; ama bu yalnızlık duygusu beni insanlardan ayırmıyor, tam tersine insanlara açılabilmemin tek koşulu yalnızlığımdır benim. uyumu akdeniz'de buldum. tüm insanlığın kendi köklerine kavuştuğu bu yerde. ve 'milât' diye bir şey varsa bu dünyada, bu sözlerin dudaklarımdan kaydığı an milât olmalı. benim 'milât'ım akdeniz'e dönmektir. bu dönüşün ötesine uzanan bütün yaşayacaklarım artık milâttan sonraki tarihlerle anılacak.


    akdeniz'e dönüyorum, güz kuşlarının
    kanat vuruşlarına adımlarımı ayarlayarak
    akdeniz'e dönüyorum, dumanlı bir kentin
    irin püskürten bacalarını yüreğimden kazıyarak.

    yıllar yılı karanlık, nemli odalarda yaşadım
    her sabah yüreğime yeni bir uçurum eklemenin kederiyle
    bir göçmen kuştum ki ben, güneyi hiç bulamadım
    uçmak istesem yasakların surları dururdu önümde.

    sokaklar bir yara gibi, yüründükçe kanardı
    donup kalırdı sesim, o buzdan yüreklere vurdukça
    her ana ağıt yakmak için dudaklarını aralık tutardı
    aklım, en güzel duyguların kıyılarında durdukça.

    ve işte kendi içimde yürümeyi öğrendim şimdi
    bitmek bilmeyen sokağa çıkma yasaklarında
    anladım ki artık herkes bayraksız bir ülkeydi
    beyinler telörgülerle çevriliydi, yürekler mayınlarla.

    yakılan kitapların dumanları tüterdi bacalardan
    ben yanan her sözcüğe tek tek gözyaşı döktüm
    yeni dünyalar aradım hayatıma, çıkarak atlaslardan
    böyle başladı kendi içimdeki o uzun yürüyüşüm.

    denizsiz bir gemiydim sanki, topraksız bir çiçek
    köklerinden kopmuş bir ağaç dinelirdi önümde
    şiirler yazdım, yazan elim, söyleyen dilim titrek
    her şiir yadsıdı kendini, yaslanarak bir başka şiire

    turuncu bir sokağın aklımı tozutup atması böyle başladı
    sıçrayıp gitti bir çocuk, yalınayak, dikenlerin arasında
    bahçesi günebakanlı bir ev, taşlık, incir ağacı
    el çırpıştırıp, titreyerek akan sular vardı arklarda

    baba, bir dilim portakalla köpük köpük şaraplar içer
    ana, tulumbanın önündeki yalakta çamaşırlar yıkardı
    çocuk, yüzünü bir kitabın sıcacık koynuna gömer
    uzak bir deniz ve kızlar üzerine düşler kurardı.

    her sokağın bittiği yerde bir limonluk başlar
    her limonluğun ardında bir dilim deniz görünürdü
    şafakta rıhtımda bir sürü ceviz kabuğu sandal
    denizin enginlerine yaşlı balıkçıları götürürdü

    geceleri ay bir ekmek gibi büyürdü gökyüzünde
    kavrulmuş susam ve yeni biçilmiş buğday kokardı
    yıldızlar gümüş sürerlerdi denizin tenine
    her yakamozun parladığı yerde bir deniz kızı oynardı.

    böyle bir dünyaydı işte, anlatılır mı bilmem?
    insan her dönüşünde bulur mu eski ayak izlerini?
    yağan yağmurlar mı, yoksa kendi midir onları silen?
    dönmek istiyorum ben, dupduru bir su, el değmemiş bir toprağım şimdi.

    akdeniz'e dönüyorum! akdeniz'e dönüyorum!
    anamın rahmine yeniden, yeniden döner gibi.