• “Ve yazıdan evvel söz yaratıldı...”
    Asur’un kudretli kralı Asurpanibal kütüphanesini oluşturmadan, Musa’nın kırk günlük görüşmesinden sonra yazılan On Emir’den ve Sümer tabletleri yazılmadan yüzyıllar önce Dengbêjin sesi Kürdistan’ın kutsal topraklarında yankılanıyordu.

    Dengbêjlik; uzun kış gecelerin de Şevberklerin diwanlarında toplanarak dilden dile büyük bir miras gibi bize aktarıldı. Dengbêjlik Geleneği, yazının icat edildiği Kürdistan topraklarında hiçbir zaman yazıya dökülmeyerek günümüze kadar ulaşmış; mistik gücünü, felsefe, ahlak ve misyonunu kaybetmeden tarih sahnesinde benzeri görülmeden yaşamaya devam eden bir sözlü gelenektir.

    Sözlü gelenek olmasından dolayı, akıllarda büyük bir soru işareti olan “Dengbêjlik Geleneğinin Tarihi” sorusuna cevap bulmamız imkansız denebilecek kadar zordur. Fakat tarihin altın harflerle yazdığı Dengbêjler ile bu konu hakkında az da olsa bilgi edinebiliriz.

    Modern Kürt Edebiyatı'nın öncüsü Mehmet Uzun'un deyişiyle “Kürtler'in Homeros’u" olan büyük Dengbêj Evdalê Zeynikê 19. Yüzyılda yasamış, Sürmeli Mehmet Paşa’nın Dengbêjliğini yapmış ve “Gulê” ve “Sêx Silê” gibi Dengbêjler ile atışmıştır. Bugün dinlediğimiz “Wey Dil", “Wey Xozanê” ve “Haylê Metê" kilamları gibi onlarca kilam Evdalê Zeynikê’ye aittir.

    Image result for evdale zeynike

    Iraklı Kürt sosyolog Waide Jwaideh “Kürt Milliyetçiliğinin Tarihi” adlı eserinde 17. yüzyılda Dengbêj okulları olduğunu, bu okullarda Dengbêjlerin anlattığı hikayelerin öğretildiğini ve ses eğitimi verildiğini belirtmektedir. Waide Jwaideh’nin sözleri Dengbêjlik Tarihini 17. yüzyıla kadar götürüyor ve Kürtler’in o dönemde Dengbêjlik Geleneğine ne kadar önem verdiğini öğretiyor.

    Ermenistan’da yaşayan Kürdolog Qanatê Kurdo, Kürtlerin iki büyük şairi Melayê Cizîrî ve Feqîyê Teyran'ın aynı zamanda birer dengbêj olduğunu bizlere söylüyor. 16. yüzyılda yaşamış olan şairlerimiz şiirlerini kilam halinde insanlara aktarıyorlardı. Bildiğimiz gibi büyük dengêjimiz Dengbêj Reso, Feqîyê Teyran’ın “Sinem" kilamını söylemişti.

    Ermeni tarihçi Moses Von Khoren, Ermenistan Tarihi isimli kitabında büyük bir Kürt krallığı olan Med Kralı, Kral Astiages zamanında yaşayan ve Med ülkesinde tanınan Dengbêj Angares’den bahseder. Dengbêj Angares, Kral Astiages’in sarayında düzenlediği eğlenceye katılır, kilamlar söyler. Moses Von Khoren'a göre Dengbêjlik Med Kralı Kral Astiages’e kadar dayanıyor. Kral Astiages MÖ 589-549 yılları arasında hüküm sürmüştür. Yani günümüzden 2500 yıl öncesine dayanmaktadır.

    Dengbêjler, kilamlarına kutsal bir ritüel gibi ellerini kulaklarına götürerek “hayii,hayii” kelamı ile yani Uratular’ın diğer adıyla Xaldiler’in Gök Tanrısı “Xaldi”yi anarak başlarlar. Kelimelerin kökenine indiğimizde ve aralarında ses benzerliğinden de anlaşılır. Günümüzde her ne kadar tanrı Xaldi olarak anılmasa da Dengbêjler'in “hayii,hayii” ile giriş yapmaları Urartu Uygarlığına kadar dayanır. Urartu Uygarlığı MÖ 13. yüzyılda hüküm sürmeye başlamıştır. Böylece günümüzden 3300 yıl öncesinde de Dengbêjlik Geleneğinin var olduğunu anlıyoruz.

    Kürtlerin değerli atasözlerinin biri de şudur. “Ji dema ku deng hebûye, dengbêjî jî hebûye” (Sesin olduğu zaman, dengbêjilik de vardı). Ata yadigarı bu sözden anlaşılacağı gibi Dengbêjlik Geleneği sesle birlikte var olan bir gelenektir. Allah'ın sesi yarattıktan sonra Kürtlere bahşettiği bir gelenektir.

    Ve son olarak diyebiliriz ki yazının bulunduğu MÖ 3500 yılından önce de varolmuştur. Daha da eskiye dayanır. Ve bu bir hakikattir ki;

    “Ve Yazıdan Evvel Söz Yaratıldı...” https://youtu.be/aLYt6OGE1C0
  • Kürtlerin çok eski ve zengin bir dilleri, 11. yüzyıldan bugüne kadar gelen bir yazılı edebiyatları, Ortadoğunun en zenginlerinden sayılan bir sözlü edebiyet gelenekleri, renkli bir sanat yaşamları, duygu yüklü gelenek ve görenekleri vardır. Kürt klasik edebiyatı Melayé Cizîrî, Feqiyé Teyran, Ahmedé Xani, Hacî Qadiré Koyî gibi büyük şairler çıkarmıştır. Kürt düşünsel ve dinsel yaşamı Selehadînî Eyyúbî, Şeref Han, Mewlewi, Mewlana Hâlid gibi düşünürleri insanlığa armağan etmiştir. Ilk Osmanlı yazılı tarihi olarak kabul edilen "Heyşt Bihuşt" un İdrisé Bidlîsî tarafından yazıldığını, Cizire Botan Emirliginin merkezi olan Cizire'nin Ortadoğunun önemli kültür merkezlerinden olduğunu, Şeref Han'ın torunu Bitlis miri Abdal Han'ın çok zengin bir kütüphaneye sahip olduğunu ve çeşitli konularda 76 kitap yazdığını unutmayalım.
  • 196 syf.
    ·2 günde·3/10
    Kültürel tarih matbaanın icadına kadar sözlü; matbaanın icadından 2. Dünya Savaşı’na kadar yazılı ve 2. Dünya Savaşı’ndan 1960’lara kadar 2. Sözlü; 1960 ile günümüz ise görsel çağdır. Yazarın ağır eleştirisine hedef olan sanat ve sanatçılar kitapta bol bol geçmektedir. Bulunduğu döneme sıkça atıfta bulunmasına rağmen; ağır eleştirilerde yapmaktadır. Mevcut düzende ve günümüzde “iyi kadın” film ve kitap konusu olmaz. Eğer ki Nobel Ödülü ile de taçlandırmak istiyorsan eserini “aykırı” ve “öteki” olmak zorundasınız. Afrika’da ırkçılık ve kahrolsun İslam tutar ve Nobel aldırır; Türkiye’de Kürt Meselesi Nobel aldırır ve hatta sinemaya uyarlayın Oscar’ınız dahi garanti. Yok mu böyle eserler elbette var. Bknz; V. S. Naipaul hem Nobel hem de Oscar; konu ise ırkçılık ve din...

    Keza Almanya’da ya da farklı Avrupa ülkelerinde de durum budur. Örneğin; İspanya ve amacınız Nobel ise yapmanız gereken tek şey “Özgür Katalonya” demenizdir. Bakın 2000 yılı ve sonrası Nobellerine hepsi ülkesi ile sorun yaşayan tipler ve hatta ülkelerine dahi giremiyorlar. Neymiş kısas peki; “aykırı” ve “öteki.” Bu eserler bir daha asla bu şekilde kaleme alınamayacaktır. Gerek buna dönem izin vermeyecektir, gerekse kültür. Ancak değerli midir bu tartışılır. Kısacası 1987’den sonra alınan Nobel Ödüllerine itibar pek etmeyin.

    Yukarıdaki paragraf Palyaço isimli kitabı bitirdiğimde yazdığım bir incelemenin ilk paragrafıydı. Bu paragraf üzerinden gitmeyi de uygun gördüm. Eserin bir sözlü edebiyatı konu alması ve kültürlerimizdeki bir abdalın bir gününü yazıya dökülmesi imkânsız değildir ancak çok zordur. Kendi doğduğum bölgeden ve İstanbul’da bulunduğum konum itibariyle bir sene içerisinde sayısız kere “âşık atışmaları’na” katılıyor ve bu edebiyatın asla yazıya dökülemeyeceğini savunuyorum. Genellikle doğaçlama yapılan bu etkinlik yazarların ya da âşıkların kelime haznelerine, bilgilerine ve laf ebeliklerine göre ortaya çok eğlenceli anlar ortaya çıkarabilmektedir. Hayranı olduğum birkaç tane de aşığın olması beni bu türden uzaklaşmamaya yetmektedir.

    Çok umut bağlayıp da başladığım kitabı ilk yarıdayken itici buldum ve kendimi rahatsız hissettim. Daha fazla okumak istiyor ancak zoraki bir okumaya dönüşsün istemiyordum ancak öyle de oldu. Romanların dilin en üst eseri olması ve karşısında yine kendisi gibi çok katmanlı bir dil yok ise anlatının yavan kaldığı ortadadır. Kürtçe bir kitap kendi dilinde şiirsel ve edebi olabilir ancak benim anladığım kadarıyla bu eserler çeviriye girdikten sonra bütün yetilerini kaybedip sıradanlaşıyor ve okuyanlarda herhangi bir hissiyat yaratmıyor. Durum ise sadece kitap okumak için okumak adı altında okuruna kambur olarak geliyor.

    Kitap seçim hatasına hiç girmiyorum bile. Gerçekten bir roman okuyacağım hissiyatıyla başlayıp, beni hiç alakadar etmeyen bir konuda, beni şevke getirmeyen cümleler arasında kaybolduğumdur. Eğer ki Mehmed Uzun’u ilk okuyacaksanız benim yaptığım hataya düşüp lütfen bu eserinden başlamayınız. Yazıya aktarış türü ve hikâyelemesi karşısında yetişkin bir okur değil de sanki 12 14 yaşlarında bir çocuğa anlatırcasına sade ve masalımsıydı.

    Yazarın ufaktan ve alttan bir misyonerlik hizmetini başlattığını, bilinçaltına göndermeler yaptığını az da olsa fark ettim ve hiç hoşuma gitmedi. Etnik kökeni ne olursa olsun bir taraf gösteren ya da bir tarafa çekmeyen çalışan her sanatçı benim gözümde sanattan uzaktır. Herkesin ideolojisi ve düşüncesi kendinedir. Evrensel bir mecrada bunu yaymanın bir gereği yoktur. Yazarın Kürt ya da Türk olması hiç önemli değildir. Nasıl Atsız’a mesafeli bakmana sebep olan tutum kafamda var ise Uzun’a da o nazarla bakacağım kesindir.

    Bunlar benim tek bir kitabını okuyup düşündüklerimdir. Başkaca yazar hakkındaki şeyleri okuduğumda ise gerçekten mükemmel bir yazar olduğundan bahsedilmesi ya benim yazarı anlayamadığımdan kaynaklanıyor izlenimi veriyor bana ya da yazar bir şekilde parlatılıyor düşüncesi yayıyor. Lakin uzun bir süre sonra yazarın bir kitabına daha şans verip okumak niyetindeyim. Eğer ki o eserinde de bu hissiyatım devam ederse yukarıdaki bilgilerimin kendi aklımca kati olduğunu beyan ederim.

    Kitabım İttihaki Yayınları’ndan, çevirisi kusurlu. (Ş) kelimesine bir garezi mi var çevirmenin ya da yazarla kitapla alakalı bir durum mudur bilmiyorum ama şimdi’ye –fiiimdi- şu’ya –fiu- gibi yayımlanmasına ya da çevrilmesine anlam veremedim. Onun dışında sayfa kalitesi gayet yerinde ve iyi bir kapak resmiyle sunulmuştur.

    Sözün özü; benim için kitap beklentimin çok altında ve gereksiz bir okumaydı. Okuyanına bir şey katacağına inanmadığım için okunası ve tavsiye edilesi değildir. Yalın bir yazım, kurguyla desteklenmemiş bir anlatıydı.

    Sevgi ile kalın.
  • Kürtler ne istiyorlar, diye hep soruyorlar. Ben bunu iyi biliyorum. Musa Anterler ne istiyor, Kürt halkları ne istiyor biliyorum. Artık bu çağda çok şey istemiyoriar. Dillerini istiyorlar. Kimileri diyor ki, işte dillerini konuşuyorlar ya! Konuşuyor!... O konuşmayı da şanlı generaller yasaklamışlardı ya! Şanlı ve vatansever generaller ...
    Dil istemek, konuşabilmek, değildir. Bir topluluğun bir dili olması, salt konuşmakta olmaz. O dilin sözlü ya da yazılı edebiyatı olur. Bütün Osmanlı çağındap cumlıuriyete kadar Kürt dilinin hem sözlü, hem yazılı edebiyatı olmuştur. Bir topluluğun dilinin olabilmesi için, o dilin okulları. olması gerektir. İlkokuldan üniversiteye kadar. Akademileri, enstitüleri olması gerektir. Dil ku-
    rumları olması gerektir.
  • Kürt toplumu gelişme olanakları bulamamıştır. Ancak Kürtlerin ülkesi, tarihi olarak, bir kültürler ve medeniyetler durağıdır. Kürtler Türkiye'yi de çok zenginleştirebilecek zengin bir mirasa sahiptirler. Burada bu mirasın öğelerine ilişkin geniş bir panorama çizmek olanaksız. Fakat müsaadenizle, şu kadarını söyleyeyim; Kürtlerin çok eski ve zengin bir dilleri, 11. yüzyıldan bugüne gelen bir yazılı edebiyatları, Ortadoğu'nun en zenginlerinden sayılan bir sözlü edebiyat gelenekleri, renkli bir sanat yaşamları, duygu yüklü gelenek ve görenekleri vardır. Kürt klasik edebiyatı Melâye Cizîrî, Feqiyê Teyran, Ahmedê Xani, Hacî Qadirê Koyî gibi büyük şairler çıkarmıştır. Kürt düşünsel ve dinsel yaşamı Selahadînî Eyyûbî, Şeref Han, Mewlewi, Mewlana Halid gibi düşünürleri insanlığa arman etmiştir.
  • Kürt edebiyatı uzun yıllar gelime imkanı bulamadı. Sözlü edebiyatın bolluğu ve zenginliği, yazılı edebiyatı gözden kaçırmamıza sebep olmamalı. Yazılı edebiyat, ilk kez Erzurum‟da Rus konsolosu olarak vazife yapan Polonyalı A. Jaba tarafından günışığına çıkarılmıştır. O zamandan beri araştırmalar devam etmiş, bilgimiz genişlemiştir. Kürt edebiyatı konusunda basılmış olan en kapsamlı kitap, Bağdat‟da 1933 senesinde Kürtçe olarak basılan olan Aladdin Secadi‟nin Kürt Edebiyatı Tarihi dir. Bu kitap 634 sayfalık geniş bir eserdir. Yazar, edebiyatı ve üslupların gelişimini safha safha incelemektedir. Ardından, 24 şairi geniş bir şekilde tanıtır ve Irak ile iran‟ın tüm yaşamayan 212 şairin eserlerinden örnekler verir. Nesir yazarlarına yer verilmemiş, bu konu daha sonraki bir cilde bırakılmıştır
  • 328 syf.
    ·1 günde·Puan vermedi
    Kürt şiirinin mihenk taşı sayılabilecek bir eserdir Melaye Ciziri Divan ı .Başucu kitabı olarak raflara yerini almalı diye düşünüyorum . Birbirinden güzel şiirler , kalıplaşmış mazmun cümlelerle kendinizi rüya alemindeymiş gibi hissediyorsunuz . Şiddetle tavsiye ediyorum herkese .Özellikle kendi dilinde Kürtçe olarak okunması halinde daha bir zevkli oluyor.
    Molla Ahmed-i Cezirî veya Molla-yı Ceziri (1570-1640), 15. yüzyılda yaşamış olan Osmanlı Kürt alim ve mutasavvıfı.

    Asıl adı Ehmed olan alimin doğum tarihi hakkında kesin bilgiler mevcut değildir. Kendisinin şiirinde belirttiğine göre Hicri takvime göre 974’te Cizre’de dünyaya gelmiştir.Miladi takvime göre 1566’a denk gelir. Dindar bir ailede büyümüştür. Diyarbakır, Bingöl, Hasankeyf gibi farklı yerlerde eğitim alan alim, imamlık görevini Diyarbakır’da yapmıştır. Diyarbakır’dan sonra Sırba, Hasankeyf ve Cizra’de imamlık yapmıştır ve hayatının sonuna kadar Cizre’de kalmıştır.

    Alimin en önemli eseri Divan’ıdır. Divan’ının birden çok elyazması nüshaları mevcuttur. Bunlar arasında en eskisi Muhammed Tayyar Paşa-yı Amidi’nin 1131 Hicri tarihli el yazmasıdır. Bir diğer eski nüsha da Alman şarkiyatçı Martin Hartman (1851-1918) tarafından 1904 yılında Berlin’de Almanca bir önsözle birlikte tıpkıbasımı yapılan nüshadır. 2007 yılında alimin Divan’ı Kent Yayınları tarafında Türkçe olarak yayınlandı ve bu çalışmada eserin mevcut nüshaların tümü göz önünde tutularak hazırlanmıştır.
    Bediüzzaman Saidi Kurdinin İstanbul’da kolunun altında taşıdığı, yanından ayırmadığı tek kitabı olduğu söylenir. Üstad, Mela Cizîrî hakkında ayrıca şöyle der: “Melayê Ciziri, Mevlânâ Celaleddin-i Rumi ve Mevlânâ cami aşk makamında birdirler. “
    Kürt tasavvuf şiirinin en önemli temsilcisidir. Onun divan’ı geleneksel eğitim sistemi içinde temel derslerden biri olarak görülmüş, iyi şiirin standardı olarak benimsenmiş ve Mevlânâ, Hafız, gibi tasavvufçu alimlerle eşdeğerde görülmüştür. Böylece bir çok şair kuşağı tarafından rehber olarak takip edilmiştir. Hâlâ şiirleri sözlü olarak bile halkın arasında gezinmekte ve onun hayatı üzerinden efsaneler üretilmektedir. Doğum tarihi bir çok spekülasyona neden olmuştur. Bazı araştırmacılar onun 1589 yılında, bazıları ise 1570’li yıllarda doğduğunu söyler. Bu tarihi çok daha erken zamanlara çekenler de vardır. nitekim araştırmacı Farhad Shakely “şairin doğumu ve ölümü hakkında verilen en erken ve en geç tarihler arasında tam olarak dört buçuk yüzyıllık bir aralık vardır” demektedir. Yine başka bir iddiaya göre Cizre sarayında prens ve prenseslere ders verirken yazmış olduğu aşk kasidelerini zamanın Cizre Miri yanlış yorumlamış ve önce Mela’yı idama mahkum etmiş sonra vazgeçip Diyarbakır’a sürgün ettirmiş. Diyarbakır’da kaldığı yedi yıl süre içinde Cizre’ye bir damla yağmur yağmadığı iddia ediliyor.

    29773_122800784416938_4308362_nCizîrî’nin nerede doğduğu da bir muamma olmasına rağmen onun Cizre bölgesinde yerleşik olan Botî aşiretine mensup olabileceğini söyler araştırmacılar. Hayat hikâyesinin belirli bir kayıt altına alınmaması, onun etrafında daha da mistik bir atmosferin oluşmasına neden olmuştur. İlk eğitimini babasından alan Cizîrî, daha sonra medreselerde geleneksel dini eğitimi almak üzere yola çıkar. Diyarbakır, Hakkâri gibi yerlerde eğitimini tamamlar ve daha sonra Diyarbakır’ın Sterebas köyünde o dönemin önemli alimlerinden Molla Taha’dan dini icazetini alır. Cizîrî’nin bazı şiirleri onun daha sonra Şam’a ve Irak’a gittiğini de bize işaret eder.

    Cizîrî’nin hayatının kronolojisi etrafında örülen efsaneler onu şark’ın diğer alimleriyle yan yana getirir. Önceleri Kur’an eğitimi, daha sonra geleneksel eğitim sistemi, bilgi almak için çıkılan uzun yolculuklar ve camide vaiz olarak yada saray şairi olarak yapılan görevler. Nitekim Cizîrî’nin yaşamını bu kronolojiden ayıran ve onu biraz da Mevlânâ’ya yaklaştıran en önemli benzerlik ise aşkta yatmaktadır. Mevlânâ, Şems-i Tebrizi’yle karşılaştıktan sonra aşkın çeşitli boyutlarını yaşamaya başlar ve o zamana kadar sürdürdüğü geleneksel alimliği bir kenara bırakır. Cizîrî’de de aynı durum söz konusudur. Cizîrî’nin hayatının kırılma noktası onun Hasankeyf mirinin kızı Selma’ya olan aşkıyla başlar. O döneme kadar geleneksel bir din alimi olan Cizîrî, Selma’yla karşılaştıktan sonra aşk üzerine şiirler yazmaya başlar. Selma’nın aşkını ilahi bir aşka dönüştürür. ‘sureti öz’e yaklaştırır. Tasavvufi şiirlerinin de bu zamanda yazıldığı söylenir. Cizîrî, Divan’ında mela, melê ve nişanî gibi mahlaslar kullanmıştır.

    Bu büyük şairin bilinen tek eseri divan’dır. bugüne kadar onun başka bir eserine de rastlanmamıştır. Nitekim elimizdeki divan da çok daha sonraları başkaları tarafından derlenip yayınlanmıştır. kendisi böyle bir derlemeye gitmemiştir. Ancak el yazmaları mevcuttur.

    Melayê Cizîrî’nin divan’ı ilk defa 1904 yılında Berlin’de Martin Hartman tarafından basıldı. Daha sonra ise bugüne kadar en güvenilir kaynak olarak başvurulan kamışlı müftüsü Ahmedê Zivingî’nin bastırdığı ve derleyip toparladığı divan basıldı. Bu divan’da yüz yirmi şiir ve üç rubaiye forma bakılmaksızın, kafiyelerin son harfine göre alfabetik yer verildi. Bir başka önemli derleme kaynak ise Kürt şairlerinden Hejar’ın yayımladığı divan olmuştur. Yakın zamanda ise Celalettin Yöyler’in İstanbul Kürt enstitüsü tarafından basılan Şîroveya Diwana Melayê Cizîrî önemli bir kaynak olarak gösterilebilir. Diğer yandan şu anda elimizde bulunan ve Nûbihar yayınlarınca okuruyla buluşan Kürtçe ve Türkçe metin ise derli toplu bir şekilde Cizîrî’nin bütün şiirlerine yer vermektedir. Önemli bir başvuru kaynağı ise yine yakın zamanda Türkçeye çevrilen Melayê Cizîrî, sevgi ve güzelliğin şairi, kitabıdır.

    Cizîrî’nin şiirlerinde tasavvufi konular ve imgeler başattır. Ama temel teması aşktır. Aşkın çeşitli halleridir. Şiirlerin temel öğeleri belli bir ahenk çerçevesinde tema ve fikirlerle örülmüş ve sembolik olana çoklukla yer verilmiştir. Güzellik kavramı ise Cizîrî’nin şiirlerinde aşkın hemen yanı başında yer alır. Cizîrî’nin güzelliğe bakışı, diğer sufi düşüncelerine benzer. Cizîrî de güzelliği tanrının sıfatlarından biri olarak tanımlar ve onu bu şekilde benimser, şiirlerinde işler. Evrenin bir ayna olduğunu ve tanrının suretini yansıttığını belirtir. Nitekim şair evrende var olan güzelliği ilahi bir güzelliğin simgesi olarak işler. Aşkta da aynı mecrada ilerlemiş ve Selma’ya duyduğu aşk zaman içinde öz’e duyulan bir aşka dönüşmüştür.

    Cizîrî’nin şiirlerinde şarhoşluk imgesi de önemli bir yer tutmaktadır. Sarhoşluk ruhsal bir olgu olarak belirir şairde. Bu onun tasavvufi ve şiirsel dünyasının bir parçasıdır. Bu anlamda dönemin diğer kültürlerindeki örneğin Mevlânâ, Hafız gibi sufi şairlere benzerliği de söz konusudur. Sarhoşluğu ilahi güzelliğin bir sonucu olarak görür. Cizîrî’ye göre bu güzelliğe kavuşmanın yolu ruhsal terbiyeden geçer.

    Diğer yandan Cizîrî’nin gazelleri ise onun mistik olana tutkusunu, ilahi aşkı ve felsefi düşüncesini işler. Şair birçok şiirinde aşkını ve kırılganlığını dillendirmek için sevgilisine seslenir. Tanrı kavramı etrafında hiçleşme ve onunla birlik olma tarzındaki tasavvufi değerler şiirlerinde kendini okura hemen sezdirmektedir. Onun şiirlerinde aşık ve maşuk öylesine bir olmuşlardır ki (hem bedenen hem ruhen) sevilen onu kendi suretinde, aynada gördüğü gibi tanır, bilir ve sever. Şair ayrıca şiirlerinde çeşitli metaforlara da yer verir. Bu metaforlar daha çok önemli şark şairlerinde görülen metaforlardır. Kafes, yeni ay, sevgilinin kaşları gibi… Cizîrî’nin şiirlerinde aşkın dışındaki temel konular da vardır. Astronomiden, tarihe, felsefe ve fizike kadar birçok konu onun şiirlerinde yer almıştır.

    Cizîrî’nin, Kürtçenin bütün lehçelerinin yanı sıra Arapça, Farsça ve Türkçe de bildiği şiirlerinde belli olur. Bu dillerdeki kelimeleri şiirlerinde kullanmakta bir sakınca görmez. Araştırmacılar Cizîrî’nin, Cizre sınırları içinde bulunan medreseya sor’da (kızıl medrese) dersler verdiğini, öğrenciler yetiştirdiğini ve orada vefat ettiğini söyler. Farhad Shakely de buna değinir: “Cizîrî’nin hayatı ve şiiri bağlamında bir diğer önemli mesele onun kızıl medrese, medreseya sor, ile olan ilişkisinde yatar. Bu yapı şairin çağdaşı olduğu sanılan mir şerefler’den biri tarafından inşa edilmiştir. Söylendiğine göre, uzun süre sürgünde kaldıktan sonra II. Mir Şeref Cezire’yi ele geçirmek üzere yola çıktı, Allah’a dua etti ve şehre girdiği noktada bir cami inşa edeceğine söz verdi. Böylece kızıl medrese ve bir de cami inşa edildi. Cizîrî’nin kızıl medrese’de yaşayıp ders verdiği çok sık iddia edilen bir husustur.”

    Melayê Cizîrî ve divan’ı hem Kürt edebiyatı hem de dünya edebiyatı için çok önemli bir eserdir. Yüzyıllardır dilden dile dolaşan ve hiç eskimeyen şiirler onun üstün şiir kalitesini de gösterir. Estetiğe önem vermesi, aşkı yüceltmesi ve onu bütünsel bir yere taşıması, dünyadaki diğer felsefi akımlardan haberdar olup bunları şiirine konu etmesi ve daha birçok nedenden dolayı onu Mevlânâ Celaleddin-i Rumi, Hafız ve Mevlânâ cami ile aynı merhalede görmeyi zorunlu kılar.”

    Divanında toplam 140 şiir bulunan Ahmedê Cizîrî’nin eseri 2008 yılında Divan Osman Tunç tarafından Türkçe’ye kazandırıldı. Kürtçe ve Türkçe karşılıklı basılan eserin ilk sayısının tükendiği bildirildi.