• Sustum, dudaklarımı kapadım. Ama bu gece, ben sözsüz, sessiz, sadasız konuşuyorum.
  • 227 syf.
    ·Beğendi·8/10
    Bir baba oğul hesaplaşması... Kırgınlığın, kızgınlığın, suçluluk duygusu ile hayatından çıkarma duygusunun kopamamakla boğuştuğu bir hesaplaşma, sözsüz bir yüzleşme de diyebiliriz aslında.
    25 yıl babasını görmeyen Yusuf, bir gece ansızın zil sesiyle uyanır,gelen babası Aşık Heves Ali'dir;bir elinde yıllanmış üç telli bağlaması, diğer elinde ahşap bavulu, başında sekiz köşe şapkasıyla...
    Diyarbakır'dan Kars'a kadar uzanan bir yolda yolculuk. Dili yumuşak, anlatımı akıcı kurgusu eksiksizdi.
    Anadolu insanının samimiyeti, türkülerin kardeşliği, halkların rengarenk coğrafyası, ozanın bilgeliği, bu bilgeliğe nasıl saygı duyulduğu, aklımıza ve yüreğimize kazınıyor bu eserde.
    Hasan Ali Toptaş'ın Kuşlar Yasına Gider adlı kitabı da bir baba oğul hikayesiydi ancak Kemal Varol'un Aşıklar Bayramı kadar etkileyici olmadı benim için.
    Hasan Ali Toptaş'a göre "Babalar, alınlarımıza yazılmış yalnızlıklardır."
    Kemal Varol'a göre "Baba dediğin tamamlanmamış bir kelimedir zaten."
  • Hz.Mevlan'nın Hz.Şems'e mektubu

    ikinci mektup

    ey dünyanın zarifi! selam senin üzerine olsun. benim hastalığım ve sağlığım senin elindedir. kulun derdinin dermanı nedir, söyle. bu, eğer alırsam senin dudaklarından aldığım öpücüktür. eğer vücudumla senin hizmetine ulaşmazsam ruhum ve kalbim senin yanındadır. madem ki sözsüz hitap oluşmuyor, o halde dünya niçin “buyur”la doldu?

    ah ah! gönlüm çilem, aşkım, kederim, acım, gönlüm! sustukça hoş geçimlim, dile geldikçe parlayan alevim. kopup saçılan gerdanlığında soylu nedimelerini savrulan incileri yere inen hüzünlerim. aramadan bulduğum yola koyulmuş göçüm. bir türlü kavuşamadığım, kavuşmaya doyamadığım. dışında olamadığım, içinden çıkamadığım. gecelerin hakimi, gözyaşlarımın pınarı efendim. tozunu yıkamaya erişemediğim, pasını silemediğim. karanlığım, güneş’im. gönlüm, aziz dostum! nerelerdesin, ya dön artık yurduna, ya da iki satır yaz bize. kim gücendirdi senin o nazende yüreğini, hangi kem söz, hangi sinsi nazar seni benden kopardı ey şems. varım yoğum sensin. sen de yoksan, ben bir hiç'im bilmez misin? kavline mestan olan mevlâna’ya ayrılığı hediye etme, etme şems.

    duydum ki bizi bırakmaya azmediyorsun, etme!
    başka bir yar, başka bir dosta meylediyorsun, etme!

    sen yadeller dünyasında ne arıyorsun yabancı,
    hangi hasta gönüllüyü kasdediyorsun, etme!

    çalma bizi bizden, gitme o ellere doğru,
    çalınmış başkalarına nazar ediyorsun, etme!

    ey ay, felek harab olmuş, alt üst olmuş senin için,
    bizi öyle harab, öyle alt üst ediyorsun, etme!

    ey makamı var ve yokun üzerinde olan kişi,
    sen varlık sahasını öyle terk ediyorsun, etme!

    sen yüz çevirecek olsan, ay kapkara olur gamdan,
    ayın da evini yıkmayı kastediyorsun, etme!

    bizim dudağımız kurur sen kuruyacak olsan,
    gözlerimizi öyle yaş dolu ediyorsun, etme!

    aşıklarla başa çıkacak gücün yoksa eğer,
    aşka öyleyse ne diye hayret ediyorsun, etme!

    ey cennetin, cehennemin elinde olduğu kişi,
    bize cenneti öyle cehennem ediyorsun, etme!

    şekerliğinin içinde zehir, zarar vermez bize,
    o zehiri o şekerle sen bir ediyorsun, etme!

    bizi sevindiriyorsun huzurumuz kaçar öyle,
    huzurumu bozuyorsun, sen mahvediyorsun, etme!

    harama bulaşan gözüm güzelliğinin hırsızı,
    ey hırsızlığa da değen, hırsızlık ediyorsun, etme!

    isyan et ey arkadaşım, söz söyleyecek an değil,
    aşkın baygınlığıyla ne meşk ediyorsun, etme!

    senden önce kitaplarda arıyordum derinliği. kitaplardan utanıyorum. sen bütün kitaplardan daha derinsin, sana yazdığım mektuplardan utanıyorum, kendi kendini oku.

    karanlıklardayım ve cinnetin sesi yüzümü kamçılıyor: bir baykuş kahkahası, bir kobra ıslığı. karanlıklardayım, zindanımı aydınlatan tek ışık cıvıltılarınızdı. yıldızım benim ve uzaklardasınız.

    ey şems, sen kalbi bir gözyaşı kadar temiz ve bir çocuk bakışı kadar aydınlık bir insansın. çöldeki çakallar su içmiş. kaynağa ne?

    seninle öyle doluyum ki, kafatasım çatlayacaktı. damarlarımda akan kan, sendin. göğüs boşluğumdaki kalp senin kalbindi. damarlarım çatlayacak, göğsüm yarılacaktı. seni teneffüs ediyordum, hicran kanatları beni gökten yere indirdi. oysa seninle kanat çırpıyorduk.

    sensiz her geceyi hummalı yaşadım, belki humma daha güzeldi. ne beklisi? ama uzviyet ne kadar dayanabilir ki bu gerginliğe? aşka teşekkür borçluyum. ben o hummanın içinde erimek istiyorum. o alevin içinde yanmak, kül olmak biricik muradım. kül olmak, ışık olmak, efsane olmak.

    ben senim, sen de bensin. aynı kokuları, aynı heyecanları, aynı acıları yaşıyoruz. cennete araf’tan girilir. mecdelli meryem, isa’nın yaralı ayaklarını gözyaşlarıyla yıkadı ve saçlarıyla kuruladı. gelsen de yılların yorgunluğuna düçar, yolların dikenlerine bizar ayaklarını yıkayan olsam ey sertaçım.

    ey şems’im! senin hasretin yanında selahaddin zerubumun gözyaşları, içimdeki ateşi bir nebze dahi söndüremiyor. illa sen. ancak sen. ah bir gelsen.

    meccanen bir deli gibi yollara düşsem, yalvarsam, ağlasam, çatlasam göklerin sidresine namzet. sanemler devşirsem şahikalardan, sırf senin için uçurumlar yutsam, fasıl fasıl anlatsam yürek sancımı ve ağlasam. çatlarcasına ağlasam. gururum halvethane olmuş desem, hece yok desem. yollarında üryan olan gözlerimde çiseler umut umut dökülüyor desem. yine de gelmez misin şems’im!

    bu sergüzeştin neresindeyim, bilemiyorum. kah kalkıyor, kah düşüyorum. ölü şiirlerle yatıyor ve üşüyorum. bilmiyorum acep var mıdır bu kör uykunun dibi.

    ey şems, hangi söz gücendirdi nazende gönlünü. hangi kem göz incitti gece karası bakışlarını da ansızın çekip gittin bilinmez diyarlara. sen gittin ya bilmez misin bu dostun deli divane dolaşmakta. gel ey şems. sina’da bayılan musa aşkına, kudüs’te kan ağlayan isa hatrına, medine’de “ümmetim ümmetim” diye feryat eden muhammed muhtar nuru için gel şems. konya artık aşk kokmuyor şems. senin mevlânan
  • 336 syf.
    Bu bir inceleme olmayıp Robinson Crusoe'lu 6 aylık bir yaşamın öyküsüdür.

    Alt fonda Zülfü Livaneli - Sürü film müziğini açtım bu satırları yazarken. Aynı fon müziği üzerine Kürtçe sözler eklenerek Brindarım adında bir parça da yapıldı fakat o günleri hatırlamak adına sözsüz takılsam daha iyi olacak.

    Lise 2. sınıfa gidiyorum. İlkokulda falan bir sürü kitabım vardı fakat doğup büyüdüğüm mahalleden ötürü kimsenin kitap alacak parası yoktu o muhitte. Bense durumu olmayanlara kitaplarımı dağıtıyor veya çok ucuz fiyatlara satıyordum. Kitabın 10'da biri hatta çoğu zaman 20'de biri ederine.

    Aydın'da Tellidede adında bir mahalle var. Osman Yozgatlı Mahallesi olarak geçer kayıtlarda ama herkes Tellidede olarak bilir. Şu sizin varoş dediğiniz mahallelerden. Devletin dahi adını silmek istediği mahallelerden. Bu mahallede doğdum ben. Burada büyüdüm. Kendini kaplumbağa sanan bir baba ile 10 farklı adreste ikamet ettik. Her taşınmada kitaplarım eksildi, azaldı derken tükendi.

    Lise 2. sınıfım. Hiçbir kitabım yok. Kitaba verecek param hiç yok. Çocukken Tellidede'de yaşadığımız için ve kimliğimizde geçen Osman Yozgatlı ikameti, devletin "Halk Kütüphanesi" adı verdiği kütüphaneden bizi kovdurmuş ve ben kütüphaneye küsmüştüm. Ölürdüm yine de o kütüphaneye gitmezdim. Ergenlik gururu işte. Takvim yapraklarını okuduğumu hatırlıyorum sırf bu yüzden.

    Sınıftan Hüseyin adında bir arkadaşım bana Robinson Crusoe'yi getirmişti. Okuduğum bir kitaptı ama hiç kitapsızlıktan iyiydi. Tam 6 ay boyunca geceli gündüzlü okudum ben Robinson Crusoe'yi. Tam 6 kez baştan sona bitirdim. Her gece rastgele bir sayfa açıyor, ilk cümleyi okuyor sonrasında gözlerimi kapayıp kitabın devamını ezbere getiriyordum.

    Öyle mahallelerde doğup büyüyünce mücadele etmeyi öğreniyosun ekmek için. Bu mücadeleye komünizm diyenler varmış, sosyalizm diyenler varmış bilmiyorsun. Tamamıyla günü kurtarma derdindesin. O gün hayatta kalma çabasındasın.

    Robinson Crusoe romanının, komünizmin ideoloçyasını oluşturduğunu nerden bileceksin? Bir başınasın tıpkı Robinson gibi amma onun Cuma'sı var. Ekmeği, meyvesi, sebzesi toprak anadan. Toprağı ekti diye vergi alanı yok. Senede birkaç yabancı gelecek de toprağını ve yaşamını müdafaa edecek...

    Bir başkası okusa acır belki Robinson'un haline amma Robinson da bize acır. O dönemlerde bizim gibileri görse o bizim halimize acırdı.

    Yılmaz Güney kitaplarını ve filmlerini bu yüzden çok severim. Yılmaz abim'in yazdıklarına, yönettiklerine tarihi olarak bakın 1970-1990 Türkiye'sini göreceksiniz. Oysa ben sizlere 2000'li yılların Türkiye'sini anlatıyorum.

    Tam 6 ay. Tam 6 ay sokak lambasının ağışında. Zaten ciltli ve dikişi atmakta olan bir kitaptı arkadaşım bana verdiğinde. Paramparça olmuş, yazıları silinmişti ben artık Robinson'dan vazgeçtiğimde.

    Zihnime sorsanız hatırlar: Geminin alabora oluşunu, Robinson'un adaya varışını, sandal yapışını, ihtiyaçlarını gemiden temin edene değin o geminin batmayışını...

    Ama anlat deseniz anlatamam. Düğüm düğüm olur kursağım, yutkunamam.

    Aydın'da doğdum. Aydınlıyım. Haritaya bakarsanız ülkenin en güzel şehirlerden biri sayar, burada insanların lüks içinde yaşadığını sanırsınız. Oysa ben bu şehirde bırak okulsuz kütüphaneleri, öğretmensiz okullar dahi gördüm. 2 sene öncesine kadar Aydın'da bir köy okulu müdürü okullarında kütüphane olmadığını dile getirip gerekli desteği istemişti.

    Babam batılı, annem doğulu. Doğudaki şehirleri de gördüm. Doğudan batıya bakıp imrenen arkadaşlar, doğudan batıya bakıp batıyı cennet sayan arkadaşlar burası Aydın ve burada hala öğretmensiz okullar var. Öğretmen var ama kâğıt üzerinde. Hiçbir vasfı yok, idealizmi ölmüş, ruhu çürümüş, raporlarla mesaiden yırtan karakter yoksunları var.

    Ama olsun. Bizim de umudumuz, yaşama mücadelemiz var. Elbette umudumuz bu türlü riyakarlıkların, bu insan kayırmaların, bu köhne düzenin ağzına sıçacaktır.

    1975 yılında Yılmaz abim demişti ki: "Gün gelecek, bizim yoksulluğumuzun fotoğrafını çekemeyecekler." 45 yıl olmuş. Hala çekiliyor bu fotoğraflar lakin biz de az yol katetmedik.

    Yine Yılmaz abimle bitirmek istiyorum: "Dost veya düşman herkes bilsin ki kazanacağız. Mutlaka kazanacağız!"
  • 
Samsara kelimesi Hinduizm'de geçmekte olup ölüm, yaşam ve ölüm döngüsünü anlatmak için kullanılmıştır. Yani, ölüp yeniden beden bulma bir nevi reenkarnasyon.
    
Samsara belgeselinde herhangi bir diyalog bulunmamaktadır. Dünyanın çeşitli yerlerinden görsellerle izleyenlerin karşısında bulunmakta olan belgesel, tüm yorum ve düşünceleri izleyenlere bırakmaktadır. Sözsüz belgeseli izlerken zihnimde oluşup yakaladığım kelimeler aşağıdaki gibidir.
    
Hareket/ Durgunluk, Kaya/Kum, Ölüm/Yaşam, Gerçek/Gölge, Çöl/Doğa, Gündüz/Gece, Aydınlık/Karanlık, Kuyu/ Tepe, Giz/ Şeffaflık, Kuraklık/ Su, Göl/ Şelale, Kadın/ Erkek, Kadın/ Yaşam, Yaşam/ Çocuk, Kadın/ Ağaç, Doğal/Yapay, Toplumsallaşma/ Bireyselleşme, Aşk/ Narsizm, Yok Etme/ Üretme, İsraf/ İhtiyaç, Utanç/ Kaçınma, Kimlik Arayışı/ Anlam, Sahte/ Gerçek, Tebessüm/ Gözyaşı, Uzaklık/ Yakınlık, Tutsaklık/ Özgürlük, Zenginlik/ Fakirlik, Bencillik/ Paylaşma, Arayış/ Kayboluş, Sanat/ Ölüm, Asker/ Şehit/ Gazi, Aitlik/ Aitsizlik, Farklılık/ Aynılık, Antik/ Çağdaş, Toplumsal/ Evrensel.
    
Not ettiğim kelimeler her biri ayrı başlıklar halinde uzun uzun konuşulması ve düşünülmesi gereken kavramlardır. Belgeselde her şey zıddıyla birlikte sunulmaktadır. Doğa yaşamda ve yaşam doğada zıddıyla var olmaktadır. Doğada var olmayıp dengeyi bozacak var ettiklerimiz ise doğa tarafından yok edilmeye mahkumdur. Doğada var olma ve yok olma vardır. Asla yok etme bulunmamaktadır. Yok eden kendi bedeninde o eylemi mutlaka bulacaktır.
Belgesel aynı yerlerde başlayıp aynı yerlerde bitmektedir. Belgeselin başında var edilen yapıt belgeselin sonunda yok edilerek, var olma ve yok olmaya yani Samsara'ya gönderme yapılmaktadır.
  • Ben sana ne güzel takıldım. Bir balığın oltaya doğru yüzmesi  - yemi değil, ipi istiyorum'lu şeyler.- gibi. Hani sen öyle bir baktın ki, içimin buzları mı kaldı, yahu deli misin sen, insan Antartika olsa, sana çözülür. Sanat sanat içindir, sanat toplum içindir, her şey senin içindir. Beynimi yitirdim, bana biraz şarap içir. Hocalar bir nebze acımasızdır, ama inan bana patronlar en çok. Anneler de acıtır ama babalardan gelir öldürücü ok, dedim. Kimse dinlemedi. Dememiş de olabilirim ama sözcükler sessiz olmasın ve birileri - elbet sen hariç- beni sessizken de anlasındı. İnsanlar evlenmek istiyor. Hep diyorum ev'lenmek istiyorum. Kenarda köşede birikmişim yok ama bozukluklarım var, kendimize örtü alırız. Kırmızı kareli battaniyenin altında senin kolunda sokak ev olur. Çatısız ev mi olur? Sözsüz müzik bile var, deli mi bu insanlar. Sevişmek, sev-, -mek, -mak, - mek , -iş, sev- ve şey, - ben seni çok seviyorum işte, bazen ne zor-. Yaz bitti, ben seni, sıcaktan terlerken, başım yastığa yatay yatıp, havadan dikey düşerken ve saçlarım karmakarışıkken tanıdımdı. Bir cümle bizi nerelere getirdi, bu benim  çok sonradan anladığımdı. Kim bilir belki saçlarım belime döküldüğünde ölürüm. Bir kadın ölmek için, uzun saçlı olmayı bekler mi? Belki, belki ben beklerim. Hani bunu bilirsen her gece alır mıydın saç uçlarımdan minik bir makas ya da varlığın iknaydı zaten teninden ayrılışta ölür gibi yaşama. O çantalar çok ağır, bana ver, omzun ağrır. Narin omzun, beyaz omzun, uzay omzun. Omzun- başım- omzun- gözyaşım, sevgilim omz-zzun, sevgilim boynun, boy-nun, uzun ve boynun ve omzun. Bak ben şimdi bu satırda varım, bir öncekinde yoktum. Çay bile içtim, ben çay içtim ama en çok kahve. Oralet buraların hanımağası ama çay sanki biraz kahpe. Kendimi yatağımdan aşağı sarkıttım, yatağımdan parkeye beş kat var, diyorum, inanmıyorlar. Ben buradan atlasam ölmez, sakat kalırım. Ben buradan atlasam, ölmem, hıçkıra hıçkıra ağlarım. Ben seni bu görememezlikte, bu göğe nasıl katlanırım? Hiçbir gün seninle aymıyor da, her gün güneş benden sana ne fena doğuyor. Karanlığı arayan gözlerim, güneşe alerjik. Bana seçme şansı verselerdi, gece, günün üzerini ezerdi. Ben seni ağlamadım ki, ben seninle'ye ağladım hep. Çünkü seninle'ler patlayan şekerler gibi, dilimin üzerinde bitiyordu. Hemencecik, hemencecik.  Beni oyala, ocakta yemeğim yok.İnan hiç yok. Senden başka, işim yok. Bu evde açık balkon yok. Ufak mutfak yok. İki kırmızı kupa var, ondan içen yok. Ben ki sana biraları, kahve eylerdim - hala ümit var, sevgilim-, görülen geçmiş zamanı geleceğe kattım, delirirken yine. Uzatma sen dudaklarını, ben uzanıp öpeceğim.
  • 165 syf.
    ·8/10
    Bir kitap başlığıyla ancak bu kadar müsama olabilirdi. Gerçekten bazı durumlarda neyi kaybettiğimi hatırladım. Bazı kısımlarını çok gerekli bulamadım. Fakat İsmet Özel i anlamak başlı başına bir meziyet olsa gerek. İsmet Özel benim için sözsüz müzik sayılır. Yalnızca sayılı insanların kendisini anlayabildiğini düşünüyorum. Anladığınız zaman zaten o sizi ritmine alıp götürüyor. Her İsmet Özel kitabında olduğu gibi bu kitap da biraz ağır dilli. Fakat benim İslami kaygı güden okuduğum en güzel deneme kitabıydı. Kitabın en sevdiğim bölümü medyayı eleştirdiği bölüm oldu. Baştan söylemek istiyorum Cemil Meriç , Sezai Karakoç , İsmet Özel gibi yazarları tam olarak kavrayabilmek için kitap ve fikir geçmişinizin biraz dolmuş olması gerekiyor. Umarım bir dostumu bu kitabı okumaya teşvik edebilmişimdir. Çünkü benim için büyük ırmaklardan bile daha heyecanlı, karlı bir gece vakti bir dostu uyandırmak...
  • "sadece sessiz harfler var olsun isterdim..
    şarkılar sözsüz...
    gözlerimi acıtmayan bir aydınlıkta
    gece mahmurlugu..
    çok fazla gürültülü sanki
    bu şehrin yalnızlığı.."