• Dedelerden biri "Senden sonra, yedi milyar insan, hepimiz öleceğiz, söz!" diyor.
    Mr. Spock tetiği çekiyor.
    Çıt!
    Namevcut bir mermi alnıma değiyor. Böyledir. Boş tabanca diye bir şey yoktur. Tetiğe basıldı
    mı, değişikliği hissedersiniz.
  • Versene ağzının payını şuna?"
    Mister Spock ya da yeni adıyla Korkut Bey, derin bir nefes alıyor: "inançlarım gereği, bazı
    şeyleri tadında bırakıyorum."
  • İdam üzerine düşünürken Sokrates'in savunması kitabı aklıma geldi ve şöyle bir yazıyla karşılaştım... Ahlak felsefesi derslerinin belki de ilk okulda verilmeye baslaması gerekir?..
    Sokrates, zamanın en ünlü şehri Atina’nın altın çağı döneminin ortasında, M.Ö. 470 yılı civarında doğdu ve Atina’nın en büyük zaferlerinden acı sonuna kadar olan tüm sürece tanıklık etti. Atina önderliğindeki Yunan şehir devletlerinin, zamanın en güçlü imparatorluklarından olan Pers İmparatorluğu’nun istilasını geri püskürtmesinden 10 yıl sonra dünyaya geldi. O zamanlarda Atina sadece büyük bir deniz gücü ve ticaret noktası değil, aynı zamanda dünyanın gördüğü siyasi ve kültürel deneyimin en büyüleyici merkeziydi.

    Atinalılar kendileri için icat ettikleri bir hükumet biçimi olan demokrasi altında yaşıyorlardı. Atinalı demokrasisi bizimki gibi değildi. Zengin ve canlıydı. Hiç kimse bir diğerini temsil etmiyordu; her bir erkek vatandaş, kamusal sorunlar hakkında tam ve doğrudan oy hakkına sahipti. Avukatlar yoktu; her bir vatandaşın diğerine dava açma hakkı vardı ve herkes kendi savunmasından sorumluydu. Düzeni sağlamak, jüri kararlarını değerlendirmek veya kanunları yorumlamak için bir yargıç yoktu.

    Amerika’daki hiçbir Vahşi Batı şehri, ne Dodge ne de Tucson, hiçbir zaman 5. yüzyıl Atina’sından daha fazla siyasi kargaşa içinde olmamıştı. Şehir, işlevselliği ve gelişimi dışında o zamana kadar görülmemiş bir kültürel filizlenme de ortaya koymuştu. Antik Tiyatro, trajik olsun komik olsun, burada doğmuş ve Sokrates’in yaşamı boyunca zirveye ulaşmıştı. O zamana kadar yasaklı konuların olmadığı ve hiçbir sansürün uygulanmadığı daha özgür, cesur veya yaratıcı bir tiyatro görülmemişti. Yunan klasik resim ve heykelciliği de Atina’da yükselişteydi. Eserler Yunanistan’ın geri kalanına bir model oluşturmalarının yanı sıra, Batı sanatının ideal zarafeti, oranı ve güzelliğini de onlar oluşturuyorlardı. Sokrates zamanında yaşayan Atinalılar, dünyanın en ünlü yapıtı olan Parthenon’u, kültürlerini ve başarılarını kutlamak için inşa ettiler ve dünya üzerindeki büyük müzeler, bu yapının kalıntı parçalarına sahip olabilmek için günümüze dek yarışmışlardır.

    Bu büyük şehrin en ünlü vatandaşı, şehrin adıyla 2 bin 500 yıl sonra özdeşleşmiş olan Sokrates’tir. Peki, Sokrates ne yaptı? Konuştu. Bir hatip olarak konuşmadı; hiçbir yerde konuşma yapmadı. Oyun yazarı olarak da öne çıkmadı, bir öğretmen olarak da. Öğreteceği bir şey olmadığını savundu; kendini toplum içinde en cahil insan olarak ilan etti. Yaptığı şey, yalnızca konuşarak felsefeyi icat etmekti.

    Antik felsefe geleneksel olarak iki döneme ayrılır: Sokrates’ten önce gelen “Sokratik öncesi” diye adlandırılanlar ve Sokrates’ten sonra gelen, başta akıl hocalığını yaptığı Platon ve onun öğrencisi Aristo. Ama Sokrates’ten önce başka biri olmamıştı. Kendinden önce gelenler dünyanın doğası ve insanların doğa hakkında nasıl bilgi sahibi olabileceği ile ilgili konular üzerine kafa yormuşlardı. Birçok şey hakkında meraklı olmasına rağmen, çağdaşlarının onu bu tür topluluklara dahil etme girişimini yanıtsız bırakan Sokrates, evrenin doğası ile çok fazla ilgili görünmüyordu ve kesinlikle evren hakkında bir teori ortaya atmamıştı. Bugün bu tür konuları fizikçilere, astronomlara; muhtemelen ilahiyatçı ve şairlere bırakmış durumdayız.

    Sokrates’i ilgilendiren şey, insanların birbirlerine nasıl davranması gerektiğiydi. Günümüzde bu alandan Deontoloji, veya daha sade bir şekilde ahlak felsefesi olarak bahsedilir. Sokrates’e göre insan hayatının tek gerçek sorusu buydu ve yaşamı boyunca her gün kendisine bu soruyu sordu. Bilge olarak adlandırılan insanlardan aptal kabul edilen insanlara kadar kendisini dinleyen herkesle bu konuda konuştu. Sokrates’e göre bilgelik okuyarak öğrenilen veya deneyim ya da uzmanlık ile kazanılan bir erdem değildi. Açıkça, kimse bilgeliği kazanamazdı; çünkü bilgelik, erdemli davranmanın bir sonucu olarak ortaya çıkardı ve erdem demek her durumda doğru hareket etmek demekti. Bunun bir formülü yoktu. Her bir hadise, ancak gerçekleştiği zaman dilimi içerisinde değerlendirilebilir. Mümkün olduğu kadar faydalı olmaya çalışmalı ve olabildiğince az zarar vermeye dikkat etmeniz gerekir. Bu uygulama sizi olabileceğiniz en iyi kişi yapar ve yaşadığınız toprakları yaşanacak en güzel yere çevirirdi.

    Sokrates hiçbir şey yazmadığı, fakir bir adam olarak yaşadığı ve geride hatırasından başka bir şey bırakmadığı için onu yalnızca başkalarının hakkında yazdıklarıyla tanıyabiliyoruz. Özellikle Platon, diyaloglar olarak adlandırdığı felsefi masallarında Sokrates’i baş kahraman yapmıştır. Bu diyaloglarda Sokrates bireyler ya da küçük gruplar ile çeşitli konularda müzakere eder. Bunun iyi bir örneği Euthyphro denilen diyalogdur. Sokrates, Euthyphro ile aynı zamanda millet meclisi olan mahkeme binası önünde karşılaşır. Euthyphro, babasını bir köleyi öldürdüğü için ihbar etmek üzeredir ve Sokrates ona bunu neden yaptığını sorar. Euthyphro bunun yapılması gereken en doğru şey olduğunu söyler. Bunun üzerine Sokrates bunu nereden bildiğini sorar. Bu konuşma Euthyphro’nun, Sokrates’in eleştirilerine karşı herhangi bir argüman üretemediği bir kişisel dindarlık değerleri tartışmasına döner. Euthyphro sonunda yapacak hiçbir tutarlı açıklaması olmamasının üzerine sohbeti keser ve yine de suçlamada bulunmak üzere çekip gider.

    Peki, o sırada Sokrates mahkemede ne arıyordu? Bu olay olduğu sırada Sokrates kendisi hakkındaki bir suçlamaya cevap vermek için orada bulunuyordu. Kendisini suçlayanlar, ölüm cezasına çarptırılmasını talep ediyorlardı. Haklarında çok az bilgi sahibi olduğumuz bu kişiler, Sokrates’i sahte tanrılar tanıtarak ve gençleri kötü yola sürükleyerek devletin kuyusunu kazmakla suçluyorlardı. Ama birçok kişiye göre tek yaptığı insanları açık uçlu konuşmalara çekip onların dikkatlerini dağıtmak olan bu zararsız garip adam bunca suçlamayı hak edecek kadar büyük ne yapmıştı?

    Yıllardan M.Ö 399’du ve Sokrates 70 yaşında bir adamdı. Atina, baş rakibi olan Sparta ile savaşmış ve bu korkunç savaşı kaybetmişti. Savaş şehrin işgalinden sonra yalnızca birkaç yıl sürmüştü ve geçici olarak kanlı; oligarşik, sözde Otuz Zalimler denilen bir rejim egemendi. Bu zalim grup, toplumu savaşa sevk eden ve bazıları Sokrates ile ilişkilendirilen bir grup insanı ortadan kaldırdı. Zalimlerin sınır dışı edilmesi ve asli failleri ceza davasından koruyan bir genel af çıkarılması ile demokrasi geri kazanıldı. Ancak çoğunluk, şehrin yaşadığı tüm bu sıkıntıların sorumlusu olarak, sembolik bile olsa bir günah keçisi ilan etme ve onu suçlama ihtiyacı içinde hissediyordu. Cemiyet tarafından suçlu görülen mağdur Sokrates olmuştu ve bazıları onu feda edilebilir zararlı bir böcek olarak görüyordu. Toplumdaki diğer üyeler ise geleneksel değerleri ve ahlakı sorgulatan Sokrates’in, şehrin ahlaki dokusunu ve kararlılığını zayıflattığını düşünüyorlardı. Belki de Atina yeniliklere, işgüzarlığa, saygısızlığa ve muhalifliğe karşı fazla hoşgörülü olmuştu. Belki de bu yaşlı adam hiç de sanıldığı gibi zararsız değildi? Evet belki ölümü değil ama en azından iyi bir kırbaç cezasını hak etmişti.

    Sokrates’in duruşmasına ait bilgileri iki asli görgü tanığı aracılığıyla biliyoruz: Platon ve kendisinden yaşça biraz daha büyük olan çağdaşı tarihçi Xenophon. Esas ve çok daha ilginç olan rapor, Platon’unkidir. Her iki rapor birlikte, tarihte bilinen en eski mahkeme duruşma tutanaklarını oluşturur. Bize, Antik Yunan’daki mahkemelerin nasıl çalıştığı, usul ve esaslarının neler olduğu ve jürinin nasıl hüküm verdiği hakkında bilgiler verirler. Bu bilgilere göre Antik Yunan’da savcılar yoktu. Tüm suçlar özel vatandaşlar tarafından diğer vatandaşlara veriliyordu ve kararlar çoğunlukla güçlü çıkarlar lehinde alınıyordu. Bu özel savcıların görevi, suçluların suç kapsamını ve cezalarını belirlemekti. Suçlular kendilerini hiçbir avukat olmadan, tek başlarına savunmak zorundaydılar ve suçlu bulunmaları durumunda alternatif bir ceza teklif etme hakları vardı. Jüriyi katılıma ilgi duyan vatandaşlar oluşturuyordu. Alınan kararlar nihaiydi ve hemen ardından idam gerçekleşirdi. Sanık eğer suçlu bulunur ve alternatif bir ceza önerirse, bu karar jüri tarafından oylanırdı. Sokrates’in duruşmasında 500 tane jüri üyesinin bulunduğu düşünülüyor. Platon’un raporundan duruşmanın oldukça gürültülü geçtiği anlaşılıyor.

    Platon bu rapora, bizim “Savunma” olarak isimlendirdiğimiz The Apology adını vermiştir. Rapor tamamen Sokrates’in kendisine yapılan suçlamalara verdiği yanıtlardan, kendisini suçlayanlara yönelttiği sorulardan ve mahkum edilmesinin ardından mahkemeye sunmuş olduğu alternatif cezadan oluşur. Tarihte bundan daha sıra dışı bir duruşma belgesi veya daha uzun bir monolog örneği olduğunu sanmıyorum. Platon, onunki hariç neredeyse diğer tüm sesleri bastıramamış olsaydı, belki de, Sokrates ders mahiyetindeki bu konuşmasını yapamamış olacaktı.

    Sokrates’in yaptığı şey kendi hayatını ve yaptıklarını anlatmak ve savunmaktır. Kendisine yöneltilen suçlamaları temelsiz ve anlamsız gördüğü için cevap vermeyi bile gereksiz görür ve reddeder. Yine de bir yanıt vermesi gerektiği için, aşağı yukarı şu şekilde bir açıklama yapar: Sokrates gençleri veya başkalarını yoldan çıkarmamıştır çünkü kendisinin onlara öğretecek bir şeyi yoktur; yalnızca diğerlerinden öğrenme girişimlerinde bulunmuştur. Bunu, icat ettiği diyalektik olarak bildiğimiz yöntemi kullanarak; sorular sorup, cevapları sınayarak yapar. Sokrates jüri üyelerine, Yunanistan’ın, Tanrı Apollo’ya bağlı Delphi Kahini’nin onu Yunanistan’ın en bilge adamı olarak niteleyerek kendisine bunu yapması için meydan okuduğunu söyler. Kendisini bütünüyle cahil bildiği için, hayatını bu iddiayı test ederek geçirir. Karşısına sadece bilgelik ile ilgili asılsız savları olan adamlar çıkması sonucu, Kahin’in tüm bunları Sokrates’in yalnızca kendi cehaletini bilmek konusunda bilgili olduğunu göstermek için yaptığı sonucuna varmıştır.

    Tanıştığı her insana, onların sığlığını ve aptallığını gösteren birinin ne kadar ünlü olabileceğini tahmin edebilirsiniz. Böyle insanlara çok bilmiş kişiler diyoruz. Buna karşın, karşınıza çıkıp hiçbir şey bilmediğini iddia eden bir adam düşünün.

    Sokrates, tabii ki insanlar üzerindeki etkisinin farkındadır ve “Savunma”da onun yalnızca bu sebepten çevresine zarar verdiğini ileri sürer. Ancak onun için tüm mesele insanların birbirlerinin güdülerini doğru bir şekilde anlamaksızın ve haklı bir gerekçeleri olmadan birbirlerine zarar vermelerini engellemektir. Peki, nihayetinde neden Euthyphro babasını ihbar etmek istiyor? Eğer bunu kendine yeterince açıklayamıyorsa, yine de yapmalı mıdır?

    Sokrates, çocukluğundan beri içinde kendisine eşlik eden bir daimon veya bir ses olduğunu söyler. Bu ses hiçbir zaman ona ne yapması gerektiğini söylemez, ancak yapmaması gereken bir şeyi yapmak üzere olduğunda onu uyarır. Bu sesin nereden geldiğini söyleyemez ancak, güçlü bir şekilde bir ilah (belki de Apollo) tarafından gönderilmiş olabileceğini iddia eder. Bugün biz bu iç sesi bireyin vicdanı olarak adlandırıyoruz. Ancak tabii ki Yunanlıların böyle bir fikir için kullandıkları herhangi bir sözcük yoktu. Sokrates’e bunun mucidi desek yeridir.

    Eğer Sokrates’in bir avukatı olması mümkün olmuş olsaydı, belki de müvekkiline aşağıdaki gibi tavsiyeler verirdi:

    “Tüm bunlar oldukça ilginç Sokrates, ancak böyle bir durumda kendini nasıl haklı çıkarabilirsin? Yeni tanrılar tanıtmaktan suçlandın ve kendine özel bir tanrıya sahip olduğunu da iddia ettin. Diğerleri ne söylerse söylesin veya ne isterlerse istesin, toplumun fikirleri yerinde ve gerekli dahi olsa, bu tanrıya uymak zorunda olduğunu söylüyorsun. Kendi kurallarından başkasına itaat etmeyeceğini söyleyen sen değil misin? O halde bir toplumdan söz etmeyi nasıl bekleyebilirsin ki? Bu görüşünü ifadenden çıkarsak iyi olur. Çünkü böylece kendi ağzınla sana yöneltilen suçları kabul etmiş oluyorsun.”

    Sokrates, jüriyi ve mahkemedeki diğer herkesi kızdırmayı başardığı için suçlu bulunur. Kendisinden ölüm cezasına alternatif bir ceza önermesi istendiğinde, devletin hesabından kendisine kalıcı bakım talep ettiğini, çünkü bunu herkesten çok hak ettiğini söyler. Bu durum doğal olarak jüriyi kızdırır ve ölüm cezası için oylama yaparlar. Bu aptal ve yaşlı adamın ölmesini aslında kimse istemiyordur. Hatta kendisini suçlayanlar bile inancından ötürü ölüme mahkum edilen bu adam için üzülürler. Bu durum beraberinde, daha önceden bir sözcük karşılığı olmayan bir kavramı da doğurur: şehitlik. Gardiyanlar bile Sokrates’e hapishaneden kaçması için yalvarırlar. Ancak o, saygıyı hak eden vatandaştan başka bir şey olmadığını söyler ve kendini zehirleyerek hayatına son verir.

    Görüldüğü üzere Sokrates baş edilmesi zor bir adamdı. Bize yalnızca vicdan değil şehitlik kavramını da gösterdi. Antik çağdan günümüze, kendisine en çok benzetilen figür bir diğer ünlü çıbanbaşı Nasıra’lı İsa’dır. Bu nedenle Sokrates, İsa’dan sonra kültürümüzün en büyük kahramanıdır ve hayatı bir efsaneyle sarıp sarmalanan, doğrudan bir çağdaşı tarafından kendisi hakkında verilmiş bir ifade bile olmayan İsa’ya göre çok daha iyi bilinir. Ancak Sokrates ortaya son derece zor sorular çıkarır; benim varsayımsal avukatımın kendisine yönelttiği sorular gibi. Hiçbir insanın kendisini kanunlardan üstün tutma hakkı var mıdır? Eğer varsa hangi şartlarda ve sınırlamalar altındadır? Neyin doğru olduğu hakkındaki bireysel hislerimiz, yılların tecrübelerine dayanan ve onsuz toplumun varlığını sürdürmesinin mümkün olmadığı kolektif bilgelik yasasından daha mı akıllıdır? Sokrates hiç kimseyi kendisini dinlemeye zorlamadığını ve hatta tavsiye bile vermediğini iddia etse ve davranışlarının sorumluluğunu gerekirse ölüm cezası olarak kabul etmeye hazır da olsa, bu gibi insanlardan oluşan bir toplumun varlığını sürdürmesi mümkün olur muydu? Eğer Sokrates haklıysa, onun peşinden gitmeyi göze alabilecek miyiz? Onun gibi birine, özellikle de herkesin çoğunluğun iradesine bağlı olduğu bir demokraside tahammül etmeyi başarabilecek miyiz?

    Aynı soruyu bir de tersinden düşünebiliriz: Sokrates gibi insanlara yer olmayan bir dünya nasıl bir yer olurdu?

    Görünüşe bakılırsa Sokrates, Atina’nın en tehlikeli adamıydı. Herhangi bir katil veya hainden daha tehlikeli olduğu kesindi. Açıkça toplumdaki en tehlikeli, aykırı ve sorgulayıcı kişiydi. Atinalılar Sokrates’i idam etmek istemiyorlardı. Ona uzun süre tahammül ettiler. Ne de olsa 70 yaşındaki bir adamı öldürmenin onurlu bir tarafı yoktu. Eğer isteselerdi Sokrates’i sürgüne göndermeyi çoktan seçebilirlerdi. Zaten kendisi de bunu istemişti. Ancak, her zaman insanlardan talep ettiği gibi, sonuna kadar eylemlerinin mantığının peşinden gitmeleri için onları zorlardı. Ölerek yapmayı amaçladığı tek zafer kazanmaktı ve ölerek bu zaferi kazanmıştı da.

    Nihayetinde, gerçek bir Spock ile yaşamak oldukça zor olmalıydı.

    Peki bizler insanları hala ölüme göndererek ne elde ediyoruz? Sokrates bir günah keçisiydi. Antik bir dini uygulama olan birinin kurban edilmesi veya sürgüne gönderilmesi; toplumu arındırmak ve birikmiş günahlarından temizlemek için sembolik olarak yapılan bir şeydi. Ona saldıran kişiler belki de cezalandırmanın ülkeyi askeri yenilgi ve iç savaşlardan temizleyeceğini düşünmüş olabilirlerdi. Belki de alaycı bir şekilde tüm dikkatleri üstüne çektiği için onu suçlamışlardı. Zannediyorum ki bugün bizim mahkum ettiğimiz kişiler aşağı yukarı aynı rolü oynuyor. Onlar bizim kutsal nefretimizin nesneleridir. Eğer açlık, şiddet ve diğer tüm sorunlarla başa çıkamıyorsak; en azından belirli bazı kişileri toplumdan çıkarabiliriz. Ölüm cezasının, yalnızca kötünün kötüsü için olduğu söylenir. Ancak bu doğru değildir. Savcılar kimin idam cezasına çarptırılacağına karar verirken çoğunlukla popüler olmayan azınlıkları ve aynı şekilde yoksul ve muhtaçları seçerler. Her ne kadar iğrenç suçlar işlerlerse işlesinler, ülkemizde, zengin insanlar devletin ellerinde ölmezler. Gereksiz olduğunu düşündüğümüz şeylerden veya korkulan ve küçümsenen gruplardan kendimizi uzak tutarız. Kötü hazırlanmış ve az maaş ödenen avukatlar tarafından savunulan ve ölüm hükmü verme niyetinde olan bir jüri tarafından yargılanan bir grubun birçok davada hüküm giymesi kaçınılmazdır. Eğer kanıt ikna etmiyorsa sahte bir kanıt uydurulur veya hile yapılır. Sonunda sistemden ölüm cezası alanların gerçekten suçlu olup olmadığının bir önemi yoktur.

    Günah keçisinin ille de bir suç işlemiş olması gerekmez. O sadece toplum için adalete sunulan bir kurbandır.

    Geçtiğimiz yıllarda hüküm giymiş birçok masum insanın, gönüllü avukatlar ve Masumiyet Projesi gibi grupların kahramanca çabaları sonucu ölüm hücrelerinden kurtarıldığını duyduk. Bunların sistemin nadir hataları olduğuna ikna ediliriz. Ama değiller. Özellikle ırkçılığın derine işlediği eyaletlerde, aykırı azınlık grupların içindeki yoksul ve muhtaçların arasından rastgele birilerini seçme sürecinin bir sonucudurlar ve adaleti ortaya koymak için değil, av üretmek için tasarlanmışlardır.

    Sokrates jüri üyelerini, eğer onu öldürürlerse, bu durumun ondan çok kendilerine zarar vereceği konusunda uyardı ve haklıydı da. Muhteşem şehir Atina, günümüzde bile bizlere tarihteki görkemini çağrıştırır. Ancak aynı zamanda şunu düşünürüz; ama bu şehir Sokrates’i öldürdü!

    Bana kalırsa bugün Amerika Birleşik Devletleri’nin yaptığı, kendine aynı zararı vermekten başka bir şey değil.

    Çeviren: Merve Can
    Kaynak: The Smart Set
  • Star Trek (Uzay Yolu) dizisinin "Wolf in the Fold [Sürüye Kurt Girdi]" adlı bölümünde Spock, kötü niyetli bilgisayarı "pi'nin değerinin son basamagini hesapla' komutu ile engeller.
  • Babam sanki bilmiyormuşuz gibi,haklılığını daha da pekiştirmek istercesine bize bir saat önceki koordinatlarını verdi: "Veli Toplantısındaydım."
    Baba değil Mr.Spock mübarek..
  • Gerçek hayatta kendini Mr. Spock (Star Trek) gibi hissederken burada normal hissetmek. Çok güzel insanlarsınız, çok.