• 356 syf.
    ·Beğendi·7/10
    Bu ilk kitap incelemem olacak.Her ne ise.Kitap güzeldi.Cok güzeldi diyerek yalan söylemek istemem.Ama ilk yarım sayfa işkence gibi geldi inanın.Ben pek alışkın değilim bu tarz edebi romanlar okumaya.Cok zaman aldı birbirlerine olan sevgilerini anlamaları.Ama ikisi de birbirine karşı öyle soğuktu ki.İkisinin ana karakterler olduğunu bilmesem ben bile düşünemezdim.Açık konuşmak gerekirse bende tıpkı Elizabeth gibi Darcy'e karşı önyargılıydım.Bununla birlikte Elizabeth'i de sevmemiştim ilk başlarda.Ancak olayların hızlanması ile sıkıntımın giderildiğinden olsa gerek Bayan Bennet'i dahi sevmeye başladım.Ama hala Darcy'nin yengesini sevmiyorum.Kim olsa sevmez zaten.Bir insanın bu kadar açık sözlü olması hiç doğru değil bence.Neyse bir daha okuyacağım tarzda bir kitap değildi ama okumaya değer bir kitaptı.
  • 215 syf.
    ·4 günde·Beğendi·10/10
    ALINTILAR HARİÇ KİTAPTAN TEK BİR CÜMLE YOK.SPOİ ALMAZSIN OKU!


    Bu, bana şimdiye kadar edinilen bütün bilgileri yıkmakla başlamak için
    imkan verecektir. Mademki bu bilgi onu ikna etmek için yeterli değil, o
    halde eksik bir bilgi olması gerekir. Onu, temellerini sağlam olmayan kötü
    inşa edilmiş bir eve benzetiyorum. Onu yıkıp yerine yenisini inşa etmekten
    daha iyi bir yol bilmiyorum.
    Yöntem Üzerine Konuşma - Descartes

    Düşünüyorum, öyleyse varım.(Gerçekten öylemi?Yoksa sadece düşüncelerimiz mi var?)



    Şimdi seninle birlikte bir yolculuğa çıkacağız,ben göstereceğim,sen öğreneceksin.Öğrenmek istemediğin yerde canını yakacağım,mideni bulandıracağım,isyan ettireceğim.

    Beni tanıyana,benim hayatımı öğrenene kadar yaşadığını sandığını göreceksin.Aslında yaşamadığını,senin bildiğin o mutlu mesut masallar haricinde başka,gerçek masallar tecavüze uğrayan Pollyanna'lar,hırsız Alaaddin'ler,dolandırıcı Kel Oğlan'lar ve kemoterapide saçları dökülmüş Rapunzel'lerle tanıştıracağım ve aslında hayatının gerçek olmadığını,sadece hayal gördüğünü sana göstereceğim.

    Bu matematik kadar,bilim kadar,fizik kanunları kadar kesin ve net bilgi olacak.

    Burada Melekler ve Tanrı gibi soyut şeylere değil,ölmek üzere olanlara,can çekişenlere,acı içinde yüzenlere ve hatta ölenlere ama öldüğünden haberi olmayanlara dokunacaksın.

    Hiç gerçeğinle kabusun birbirine karıştımı?Karışacak.Ayıramayacaksın.Çözemeyeceksin.Korkacaksın.Gerçek nerede bitti,kabus nerede başladı anlamayacaksın.Kabuslarından uyanamadığını farkettiğinde,belki uyumadığını da anlayacaksın.Beynimin kıvrımlarındaki labirentte kaybolacak ve yolunu bir daha bulamayacaksın.

    Benim hayatımı merak ettin,hazırlıklı olduğunu sandın,peşime takıldın ve 'Öğret bana' dedin.

    Hazır ol...
    ÖĞRENECEKSİN!

    Sakın!Benden yardım isteme,girmeyi sen istedin.Şimdi ne halin varsa gör...



    Tanrı'nın akıl almaz espri yeteneğini anlayabilseydik,hayat bizim için çok daha kolay olabilirdi belki...
    Bütün hayatımız bir matematik denklemi aslında,bu denklemi çözdüğümüzde hem gelecek,hem geçmiş bizim için bir sır olmaktan çıkar.Tanrı adını verdiğimiz sayılar topluluğu da öyle,birden bir ışık patlaması ile her şeyi anlayıveririz muhtemelen.

    Bir insan beyni nasıl çalışır?Bunu sorarken bu incelemenin yazarı önce kendi beynine bir göz attı,sonra incelemeye konu olan kitabın yazarının beynini düşündü Ve...Tekrar sordu 'Nasıl olabilir?' sonra düşünmekten vaz geçti.Hakan Günday'ın beyni nasıl çalışır bilmem ancak benimki gibi çalışmadığı kesin,ya da bir çoğumuzun ki gibi.muhtemelen onda birkaç çark fazladan dönüyor,psikoloji eğitimi almış bir adamın bile kolay kolay anlatamayacağı,düşünemeyeceği gariplikte denklemler kuran bir düşünce matematiği dehası Günday.Daha önceki Günday yorumlarında da belirttiğim gibi bu adam su katılmamış saflıkta bir düşünce anarşisti.

    Yaklaşık 1 aydır okuyamıyordum,belki rastlantı,belki Günday ustalığı,belki de başka bir etken ve bu kitabı ikinci kez okudum.Daha önce yazmış olduğum bir inceleme vardı,eh zamanla düşünceler değişiyor,o yüzden bir inceleme daha gider buna dedim ;) Kinyas ve Kayra'dan hatırlarsanız orada şizoid bir beyin nasıl çalışabilir demiştim,Asil'in beyni yine aynı derece özel,aynı derece araştırılmaya,okunmaya değer.

    Her zaman olduğu gibi yine Felsefe var,psikoloji var,toplum bilim var,İNSAN var,rahatsızlık var,yine bir dünya altı çizilecek cümle var,sizi dürte dürte yine okutuyor.Yok ben okumam sevmedim bu adamı demeyin :O Ne! Hala öylemi diyorsunuz?Bir şişe Cabarnet ve bir Günday kitabının bir araya geldiğinde yapamayacağı şey yok bence ;)

    İçinden çıkılamayacak derecede bir biyolojik matematik denklemi Asil'in beyni.Bu beyinle tanışmalısınız,onu merak etmelisiniz,onu öğrenmek istemeli,peşine takılmalısınız...Ve...Öğrenmelisiniz!Farklı bir adam Asil,çok farklı.İnanın bana Günday'ın her kitabında olduğu gibi tarifsiz bir haz,tarifsiz bir okuma deneyimi,tarifsiz bir zihin tadı alacaksınız.Bunları her kitabında garantili sunuyor size Günday ;)

    Günday bu kitabında yine ustalığını konuşturmuş.Bu adamı tanımak elini öpmek isterdim.MÜKEMMEL!



    Ancak öyleyse ben neyim? Düşünen bir şey. Peki, bu nedir? Kuşku duyan,anlayan, [kavrayan], doğrulayan, yadsıyan, isteyen, istemeyen, hatta hayâl kuran ve duyumsayan bir şey. Eğer bütün bunlar doğama ait iseler, bu, gerçekten hatırı sayılır bir şeydir. (cogito önermesi)


    Hakan Günday daha çok okunmalı.Geberene kadar!


    ALINTI
    -------------------------------

    İnsanlığın sonu nerede durması gerektiğini bilememekten gelecek.
    -----------
    Hiçbir hayal, gerçekleşmediği sürece mutlak değildir.
    -----------
    Her şeyi düşünebilir, her şeyi hayal edebilir, ancak sadece seçtiklerini gerçekleştirebilirsin.
    -----------
    Delirenler, affedilmez ve terk edilir. Bu da, suçu olmayan bir insana verilebilecek en büyük cezadır.
    ----------
    Ve bir aptalın ölmesi için fazla bir şey gerekmiyordu. Vicdanı taşıracak kadar hata ve göğüs kafesini parçalayacak kadar acı...
    ----------
    "Sonunda Tanrı sıkıntıdan patlamıştır. Buna da big bang denir"
    ----------
    İyilik, ilk öğretilendi. Ancak gerçek değildi.
    ----------
    Hayat kaygandı ve gözlerim yere sağlam basamayacak kadar ıslaktı.
  • 160 syf.
    - Spoiler Olabilir-

    En çok zorlandığım şeylerden biridir inceleme yazmak ama konu Sabahattin Ali olunca duramadım kitabı okurken bile şunları yazarım diye düşündüm durdum.
    Okuldayım şimdi kitap okuyan kişiler ilgimi çektiğimi söylemişimdir mutlaka söylemediysem bile şimdi söylüyorum kitap okuyan kişiler ilgimi çok çeker ve yazarlarında insan olduğunu düşünmüyorum zaten nedenini bilmiyorum ama ben öyle hissediyorum. Evet işte o güzel kız hemen dikkatimi çekti gidip sordum hangi yazarları seviyorsun falan filan o da bana sordu ve dedim ki Sabahattin Ali sonra elinde bir kitabın ucunu görmeyim mi dedim bu kitap kesin Sabahattin Ali' nin kitabı ve gerçekten de öyleymiş direkt kitabı incelemek istedim ve inceleyip verdim. Sadece bir ders dayanabildim gidip kızdan kitabı isteyip hemen başladım.Kitaba başlamamla bitirmem bir oldu nasıl ve neden bitti diye kendime sordum o kadar çok keyif almıştım ki kitaptan.
    O kadar güzel seviyor ki Sabahattin Ali Aliye'yi o sözler harikaydı...
    Sanki okurken bana yazılmış gibi mutlu oldum , hüzünlendim. An ondu yanında olmak istedim yaşadığını düşünerek... Bazı sözleri aklımda kaldı yanlış olursa af ola.
    '' Böyle şeyler yazma sana deli gibi aşık oluyorum, demiştim ya gerçekten çok fena aşık oldum sana Aliye... ''
    Her mektubun sonunda yazdığı o sevgi sözleri beni benden aldı adeta.
    Sadece bunla kalmıyor yaşadıkları o kadar etkiledi ki beni hala etkisindeyim ve bu hiç geçmeyecek.
    Hani bir sözünde , '' Sen benim için her halinle güzelsin. '' benim için de sen her halinle güzelsin Sabahattin Ali'm...
    Hele o kitaplara olan sevgin beni sana daha çok bağlıyor Sabahattin Ali'm. Annenin rahatsızlığından dolayı sana karşı hal ve tavrı senin kendi dünyana çekilmeni ve kitaplarla yaşamanı sağladı ya iyiki sağlamış çünkü bilindiği ve anlatıldığı üzere birçok kez intihar etmeye kalkışmışsın. Ve iyiki başarılı olamamış bizlere güzel eserler bırakmışsın. Sabahattin Ali'm seni görmek o kadar çok isterdim ki...Ah.. düşünmesi bile çok güzel. Biliyor musun Sabahattin Ali'm kızınla iletişime geçtim sayılır onu bulup senin hakkında her şeyi öğrenip sanki sana bakar gibi ona bakacak ve konuşacağım.
    Biraz kitap dışına çıktım aslında çok da çıkmadım neyse...
    Sabahattin Ali'nin el yazısıyla yazdığı mektupların görselleri kitapta bulunmakta Sevgili Aliye'ye yazdığı mektuplar sanırım Osmanlı Türkçesi ile Filiz Ali' ye yazdığı ise latin harfleri yani şimdiki yazdığımız gibi yazmış.
    Gerek yaşamını gerekse o güzel samimiyeti ve tatlılığını kitaptan alabiliyorsunuz. Yaşadığı çevre az da olsa anlaşılıyor. Etraftaki etkenlerden dolayı Aziz Nesin ile çıkardığı gazeteyi Aziz Nesin ile dağıtıp çok satması gerçekten iyiydi vay be dedirtti sadece son zamanlarda biraz sıkıntılar oluyor.
    Beni üzen ise annesinin rahatsızlığından dolayı yaşadıkları yetmezmiş gibi her yazdığı gazete yazısından dolayı hapse girmesi... Sabahattin Ali'nin şu sözü gerçekten hoşuma gitmişti. '' Adalet elbet bir gün beni haklı bulacaktır'' bunun gibi bir şeydi sanırım...
    Bir de en çok istediğim şeylerden birkaçı şöyle:
    Bilindiği üzre Sabahattin Ali'nin ölümünden 71 yıl geçti ve kitaplarının telif hakkı kaldırıldı. İnşallah ya Filiz Ali'nin bu konuda yaptığı mücadele başarılı olması ya da sadeleştirme bahanesiyle kitabın değişmemesi... ( kitapta sadeleştirecek ne var ki gayet sade... )
    Bir de Filiz Ali'nin de çok istediği bir şey olan Sabahattin Ali'nin neden ve kim tarafından öldürüldüğü ortaya çıkıp cezasını alması...
    Kitabın dışına biraz çıkmış olabilir bilmeden spoi vermiş olabilirim kusra bakmayın. İçimden gelenleri yazabilmişken içimi dökmek istedim.
    Kitap gerçekten okunması gereken eserlerden ben çok beğendim umarım siz de beğenirsiniz.
    Keyifli okumalar...
  • 368 syf.
    ·1 günde
    Açıkçası Marslı'ya benzer bir kurgu bekliyordum ve biraz da öyle oldu gibi geldi bana. Marslı gibi fazlasıyla terim içeren bir kitap. Açıklamaları vardı tabi ama onları okumak biraz yorucuydu bana göre. Onun dışında Andy Weir tarzı esprili bir anlatıma sahip. Anlayamadığım bilimsel yerlerin açıklığını o esprili yerlerle kapatmış.

    Ay'da kurulan ilk şehir olan Artemis'in nasıl yürütüldüğü, bir kaçakçının daha fazla ne yapabilir ki sorusuna cevap alabileceğimiz çok güzel bir kitaptı. Portör ve efsane bir kaçakçı olan Jazz karakterine bayıldım diyebilirim. Dale başta çok sinir olduğum ama sonralarda çok sevdiğim bir karakter oldu -her kitapta illa böyle bir karakter çıkar -. Ve bilirsiniz her kitapta minnacık da olsa aşk olur ve sizin desteklediğiniz çift çoğu zaman gerçek bir çift olamadan işler sona erer. Sadece benim için geçerli bir durum da olabilir pek bilemedim şimdi :) İşte yine o durum oldu bunun için biraz üzgün olabilirim. Ama kızımızın kötü bir karaktere kurban gitmediğine sevinmiş de olabilirim birazcık :)

    Spoi vermeden inceleme yazmak gerçekten çok zor. Kaç cümle yazıp sildiğimi bilmiyorum ama olsun :) Güzel bir bilim kurgu kitabı okuduğumu düşünüyorum Hatta olay açısından bakarsak en iyilerinden biri olabilir sadece çok terim olmasından hoşlanmadım ben ama Marslı'yı beğendiyseniz kesinlikle Artemis'e bayılacaksınız.
  • 218 syf.
    ·14 günde·Beğendi·Puan vermedi
    Bu benim ilk Dostoyevski deneyimim. Daha önce neden hiç denemedim bilmiyorum ama aslında denemem gerekmiş bunun farkına vardım. Sanırım biraz önyargılıydım ona karşı, kendisine dair çok derin yazdığını vb. şeyler duyunca okusam bile anlayamayacağımı düşünmüştüm. Ama pek de öyle olduğunu söylenemezmiș.

    (Burdan sonra biraz spoi içerebilir)

    Kitaptan gerçekten çok etkilendim. Kitaba başlarken sadece adamın yalnızlığını anlatıyor ne kadar güzel olabilir ki diye düşünmedim değil. Fakat yanılmışım. Yazar öyle bir anlatmış ki siz o an yalnızlığı iliklerinize kadar hissedebiliyorsunuz.

    Her gününü bir arkadaşı olmasını hayal ederek -evet sadece bir arkadaş- geçiren bir insan... Sevdiği kızın mutluluğu için kendininkini hiçe sayacak kadar fedakar biri... Hangi insan yapabilir ki bunu? Evet gerçekten sanki tanıdığım birisiymiș gibi üzüldüm ona. (nasıl bütünleştiysem artık karakterle)

    O anı sanki orada bulunuyormuș gibi yaşadığımı söyleyebilirim. Açık konuşmak gerekirse bazı cümlelerini -yalnızlığı betimlerken özellikle- anlamakta zorluk çektim. Fakat her şeye rağmen sürükleyici ve akıcı bir kitaptı. Ne zaman başladı da ne zaman bitti anlayamıyorsunuz! Sanırım yalnızlık sadece bu kadar iyi vücut bulabilirdi...

    Hiçliğin kıyısında bir kahveye var mısınız? O halde hiç durmayın hemen başlayın derim!
  • 444 syf.
    ·Beğendi·8/10
    SONUNDAA diye çığlık atmamak için kendimi zor tutuyorum gerçekten.

    Off, Duman Ve Kemiğin Kızı cidden fantastik seri salyalarım akarken çok iyi geldi bana. Ki Melek ve vampirlerden (Baz sen hariç) nefret ederken, daha doğrusu bu, ne demeliyim? Doğa üstü yaratıkları yazarların aynılaşmış kullanım biçiminden nefret ederken ilaç gibiydi.

    Çünkü bence klişe değildi. Tamam, vampir ve melek uzmanı falan sayılmam çünkü sevmediğim için çoook az okudum ki aklımda sadece Yonca Avcısı serisi var ki onu da çok sevemediğim için ilk iki kitabından sonra bırakmıştım ama bu seri cidden başkaydı.

    Velhasılkelam şimdi onu bunu bırakıp Duman ve Kemiğin Kızı serisine dönmek istiyorum ve neden 10 puan vermediğime.

    Şimdi başlarda, kabul birazcık sıkıcıydı. Ben çok sıkılmamama rağmen sıkıcıydı. Ama ben sıkılmadığım için benim için herhangi bir problem yok. Yani 8 puanın nedeni bu değil. Kitap bana kalırsa harikaydı. Bir kere gizem vardı. Kitabın ortalarına doğru sizin aklınızda olan ve deli gibi merak ettiğiniz 5 soru var.

    1-) Karou neden diş topluyor? Brimstone dişleri ne için kullanıyor?

    2-) Brimstone’nun dükkanındaki o gizli kapının ardında ne var?

    3-) Karou’nun elindeki dövmelerin anlamı ne?

    4-) Geçitler yandıktan sonra Krou ne bok yicek?

    5-) Karou gerçekte kim?

    Açıkçası bunların hepsini merak etmekle birlikte ilk yazdığım sorunun cevabı için kitap berbat olsa bile okurdum. Çünkü aşırı derecede merak ediyordum.

    Ve yazar tempoyu iyi tutturmuştu. Yani bunları belirtiyor ama nedenini söylemiyor, alttan alttan okuyucuya çıldırtıcı merak aşılıyor, okuyucu da çıldırıyor. Açıkçası ben bu duyguyu baya seviyorum. Çünkü merak beni heyecanlandırıyor ve ben bir kitabı heyecanla okumaya BAYILIYORUM.

    Neyse 8 puanın nedeni şu. Aslında 7 verecektim ama…neyse. 8 puanın nedeni, yazarın bu tempoyu aşırı derecede uzatması.

    Açıkçası Karou kim? Heh banane kim. Normal bir hayat yaşayan normal olmayan bir kız. Çokta umurumda değil. Ama kitabın sonlarına doğru Akiva-

    Siz: Akiva kim?

    Ben: OFF, kitabın konusunu yazmayı unuttum…

    Yine ben: Kitabın konusu şu;

    Karou adında güzel sanatlar lisesinde okuyan ve canavarlar (daha doğrusu kimeralar) [kimeralar = atıyorum yarısı boğa yarısı insan veya yarısı at yarısı kaplan gibi, bu örnekler çoğaltılabilir. Bunu size bırakıyorum.] tarafından büyütülen bir kız. İnsan hayatı yaşıyor ama bir kapı sayesinde Brimstone’nun dükkanına erişim sağlayabiliyor ve genelde onun ayak işlerini görüyor. Diş ticareti yapıyor.

    Derken bir gün bu diş ticareti sağlayan tüm geçit kapılarına birileri ateşle el izlerini bırakıyor. Bunu yapanlardan biri Akiva. Akiva bir melek. Sonra bu Akiva, Karou’yu görüyor ve sebepsizce onu takip etmeye başlıyor. Onun diş ticareti yaptığını görüyor. Sona diyor ki, böyle masum biri nasıl diş ticareti yapar? Çünkü biz henüz nedenini bilmesek de diş ticareti çok kötü bir şey. O da meraklanıyor.

    Sonra Karou’nun o sırada diş aldığı kişi, “Karou, kaç!” diyor.

    Karou da ne yapsın, kaçıyor. Akiva da bunun peşinde. Sonra Karou köşeye sıkışıyor, biraz yaralanıyor. Ama Akiva nedensizce kızı öldürmüyor. Acaba neden?

    Sonra zaten bunların yolları ayrılmıyor.

    Açıkçası kitabın sonlarına kadar ilk defa bir seride kız karakteri sevdiğim için çok mutluydum. Karou’yu çok sevmiştim. Nefret de etmiyorum şuan gerçi ama ilk sayfalardaki gibi de sevmiyorum. Akiva… onu nedense, gariptir ki, bir seride de ilk defa erke karakteri hiç sevemedim. Nefret farklı ama sevememek daha farklı. Akiva cidden baş karakterlerden olmasına rağmen bana çok pasif ve güçsüz geliyor. Güçsüz görünmesi gayet normal çünkü yazar asla Akiva’ya şiddet uygulatmadı. Savaştırtmadı. Tabii bu kötü değil ama yine de kendi yaptığı karakteri biraz güçlü gösterebilirdi. Sonuçta Akiva bir asker. Geçmişinden bir şeyler anlatarak falan, ne bileyim yani.

    Karou ise off, bilmiyorum. Yazar bana kalırsa Karou & Akiva aşkını güzel yazamamıştı, aktaramamıştı yani. Karou’yu baştaki gibi sevememe nedenim bu ilişkinin kötü aktarılması.

    Ve nerede kalmıştım? Evet, Karou kim? Sorusunda.

    Siz başından beri Karo’yu insan biliyorsunuz fakat yaptığı şeyler öyle değil mesela. Ve o zaman siz, Karou kim? Diyorsunuz cidden.

    Sonra Akiva, ‘’senin kim olduğunu biliyorum.’’ Diyor. Bu ne demektir? Bir dahaki bölümde öğreneceksiniz bunu. Çünkü zaten kitabın bitmesine kalmış kaç sayfa. Bitti bitecek. Ama yok. Bunu dedikten 50 sayfa sonra açıklıyor. Daha fazla da olabilir. Ve bu beni biraz sinirlendirdi açıkçası.

    Okuyucunun merakı gitmesin falan diye bazı gizemleri gereksiz uzatmış.

    Ama her gizemi açıklıyor mu, açıklıyor orası ayrı. Lafım yok.

    Hele diş olayı. Başta tatmin etmedi gibi gelmişti ama sonradan oldum galiba.

    Şuan 2. Kitaba başladım ve lütfen yine böyle gizemler olsun. Lütfen yine heyecanımı koruyayım ve Karou & Akiva ilişkisi daha tatmin edici ve güzel olsun.

    Yalvarıyorum.

    Şimdilik diyeceklerim bu kadar galiba. Zuzana’dan bahsetmedim ama sevdim onu da.

    Kafa kız.

    Dipnot: Spoi vermiş miyim diye okudum tekrar tekrar ama yok vermemişim. Vermeden de uzayıp gidiyorum çünkü ne yazsan spoi olacak kitaplar vardır ya. İşte bu o kitaplardan.

    Dipnot2: Yeter artık. Gittim ben.
  • 572 syf.
    ·10/10
    Müptela oldum aşka seninle
    Kayboldum gözlerinde
    Uçurumsun sen bu bedende
    Her şeyi bırakıp bir köşeye
    Yanmaya hazırım ben
    Seninle ateşlerde
    Tutsak
    Bu gönül sana tutsak
    Yasak
    Başkası sana yasak

    Evet, bu 574 sayfalık seri sonuna ramak kala kitabının incelemesine bir Mahsun Kırmızıgül –favori sanatçılarımdan biridir- sözleriyle girmek istedim. Çünkü gerçekten müziği dinlerken Q, bunları Tess’e söylüyormuş gibi düşünüp gülmekten ölüyorum.

    Üçüncü kitaba başlamadan önce uyarı olarak –psikolojik sorunlara neden olabilir!- uyarısı olsaydı keşke. Gerçi olsa da önemi yok, öyle yazdığı için inadına okurdum yine…

    Bu kitabın kaderini seriyi okuyanlar bilir. O kader beni durdurmadı, aynı zamanda seriyi gerçekten sevenleri de durdurmadı. Durdurmamalı. ‘İngilizce bilmiyorum, çeviri gelmiyorsa okumam’ demeyerek, 2 ay boyunca öle, dirile okuyarak bitirdim kitabı.

    Biliyorsunuz, ikinci kitapta Tess ‘Yüzüne bakmasam da, başımı çevirsem de, seni her gördüğümde, inan ki, senden başka hiç kimse yok içimde.’ Kafasındaydı. Sonlara doğru kendine geldiğini hissetsek de, Twisted Together’da Tess’in içine kapanık halleri devam ediyor.

    Yine biliyorsunuz ki, ikinci kitapta Q ‘Beni gündüz sarhoş, geceler uykusuz, vuruyor, öldürüyorsun.’ Modundaydı. Bütün kitap boyunca bu böyleydi. ‘İster at beni aklının ta dibine, bilirsin işlemişim ben içine, sen içime.’ Modundan kurtulamamıştık.

    Kitabın sonunda nihayet birbirlerine kavuştular gibi görünebilir ama öyle değildi.

    Bunu 574 sayfadan anlayabiliyorsunuz.

    Q’da Tess’te yaşarken ölüydü. İkinci kitap favori kitaplardan biriydi.

    Ama ama ve ama üçüncü kitap her olayın, her karmaşanın, her acının panzehiriydi.

    İkinci kitabın sonunda Q bir anda ‘evlenmeye gidiyoruz’ dediği için. Ve öyle bittiği için çok üzülmemize gerek kalmıyor, kitap; Q’nun Voliere adını verdiği adasına giden yolculukla başlıyor. Gerilim, üzüntü, Q’nun Tess’in aklından geçenleri bilmek için kahrolası her şeyi yapmak istemesiyle geçiyor bütün yolculuk.


    Ha. Bu arada. Q. Bir. Mektup. Yazmış. Eheh. Mektup. Yazmış. Tess’e. Hislerini. Kağıda. Geçirmiş. Q. Benim. Best. Dark. Hero’m.


    Yani Q’daki gözle görülebilen o değişim. Yürek yakıcı. Öldürücü. Beni öldürdü. Dediğim gibi ben ölüp, dirildim, ölüp, dirildim.


    Tess, hala yaşadığı şeyler atlatabilmiş değil. Ona rağmen, evlenmeyi kabul ediyor. Q’ya en azından bunu verebileceğini düşünüyor. Ve kafayı yiyerek, Fuckwit Cliffingstone malını düğünde görmek istediğini söylüyor. Eheheheh Q, brax demediği için ben de demeyi reddediyorum. Onun adı Fuckwit.

    Neyse işte, Q’da orada deliriyor. Alıntı olarak yazmıştım o kısmı zaten. Bu olaydan sonra Q, evlenme planlarını erteliyor. Önce Tess’e geri kavuşmayı planlıyor.

    Iııı- nasıl anlatsam.. Çok berbat şeyler oluyor şöyle neredeyse iki yüz sayfa. Kafayı yiyecek gibi olduğum sahneler geldi geçti. Zaten şu ‘mum’ olayı, otel odasında olanlar falan bana ‘kesin Tess gitti, Q önce onu öldürecek, sonra da kendini vuracak. Tess geri gelmez. Yok.’ Dedirtti. Gözyaşı akıttım.

    Sağol, Pepper. Asla, ne yazacağını tahmin edemiyorum.

    Tess’i kaçırmayan bi’ Q kalmıştı.
    Arkdşlr.
    Spoi olacak belki ama..
    Q’da artık nişanlısı olan Tess’i kaçırıyor.
    Ehehh.
    Hayır.
    Şaka değil.
    Çok –kafa-patlatıcı- bir olaydı.
    Orada da bir kere ölmüş olabilirim.

    Ya siz Tess’in nasıl geri geldiğini merak ettiniz mi?
    Ben okurken bile meraktan çatlıyordum.
    Q.
    Ah, Q ah.
    İşini biliyor.
    Adam, best.
    Şimdi burada numara yapmaya gerek yok.
    Tess geri geliyor.
    Ama nasıl geliyor?

    Ya Efsane ötesi bir sahneydi o. Özellikle de orada Tess’in kaçıp gidişi. Giderken Franco’nun Tess’i tutması. Q’nun gelip Franco’nun Tess’i kollarında tutuşunu görüşü. Orada sırıtmaktan öl-düm.

    Bu kitabı okumayan Q’nun kıskançlıklarını kaçırmış oluyor, çok büyük kayıp. Böyle harika sahneleri okuyamamak bana çok koyardı.

    Allah’ım gerçekten harikaydı. Franco ve Tess kendi aralarında konuşurken gelip ‘akşam yemeğine de çıkaracak mısın?’ diye diklenen bir Q var.

    Ya aslında bunu okumak için tek bir neden yeterli.
    Bu kitapta Q var.

    Q, Tess’i kaçırdı demiştim. Ondan önce, Suzette’yi arayıp düğünü organize etmesini söylüyor. O sahne de mükemmeldi. Gerçekten harika sahneler vardı ya. Şimdi düşününce, bayağı gülmüşüm.

    Efsane olaylar oluyor yani 574 sayfa ne yazmış demeyin. Seri sonu kitabı bu, kaçırılmayan bir Q kalmıştı…. Öhöm öhöm. Neyse. O kadar da derine girmeyeyim.

    Şimdi bakıyorum da, ya kitapta olan her şeyi buraya dökeceğim. Ya da geçiştireceğim, çünkü bir sürü olay oldu. Ben en iyisi her şeyi dökeyim. Baştan başlayayım. Çok baştan değil.

    Q, Tess’i geri kazanmaya çalışırken. Bu işe başlamadan önce Tess’e uyuşturucu bir hap veriyor. Tess, Q’yu Deri Ceket sanıyor. Ay o banyoda neler olduğunu yazamayacağım. Tess, tamamen kendini kaybetmişti çünkü. Hiçbir şey olmadı aslında ama duygusal olarak, ben Q olsaydım Tess’in söylediklerine dayanamazdım. Gerçi Q’da dayanamadı ama neyse.

    En sonunda Tess, kendine geldiğinde -ehehe buraları geçeyim.

    Tess, ne zaman evleneceklerini sormaya başlıyor. Q, yakında olacağını söylüyor. Tabii Tess’in Suzette’in düğünü hazırladığından haberi yok.

    Bu arada, unutulmuş gibi duran ama kıyıda köşede saklanan bir konu daha var. Q için geliyorlar. Q, her şeyi riske atmıştı, adamları yakıp, kesmişti. Herkes, köleleri serbest bırakan biri olduğunu biliyor artık. Q, için geliyorlar yani. Q, bekliyor. Ölebilirim, diye düşünüyor hatta.

    *Tess’in nişan yüzüğünde izleyici cihaz olduğunu söylemiş miydim?*


    İkinci kitabın başında Q, Tess’i gerçek bir randevuya çıkartacaktı ama Tess kaçırılmıştı. Randevu yalan olmuştu ve bir daha da çıkma şansları olmamıştı. Bu kitapta, en sonunda o randevuya çıktılar.
    Ayy, evet.
    Çıktılar.
    Çok mutluyum.
    Hatta doğruluk ve cesaretlik oynadılar.

    Bu sefer de randevudan sonra olanlar oldu. Her şeyin ortasına adamlar odaya girdi. Q’yu vurdular. Kapılar parmak iziyle açılıyor ve Franco’da işbirliği yapmıyor diye Franco’nun başparmağını kestiler. Bu sefer Tess’i değil. Yaralı Q’yu kaçırdılar.

    Q’nun üstünde verici vardı. Adam zaten onun için geleceklerini biliyordu. Hazırlıklıydı, planları vardı falan. Tess’in bunlardan haberi yok. Q’yu aldılar götürdüler. Kafayı yemek üzere. Bir de üstüne polisler yollarını kesti, yukarda bir şeyler oldu. Aşağıdaki bazı vatandaşlar camın önünde bir şey olduğunu görmüşler falan filan diye zırvalamaya başladı. (camın önünde neler olduğu gizle ehehe)

    Ondan sonra verici söndü. Vericinin sönmesi, Q’nun ölümüne işaret. Telefonda Frederick bunu söylediğinde Tess’de ölüyor. Sonra Franco, Q’nun Tess’e yazdığı veda mektubunu getiriyor. Yani anlayacağınız Tess, kafayı iyice yiyor. Çıldırıyor. Ben hiç heyecanlı değilim. Q, ölemez biliyorum.

    Q’yu öldüremeyeceklerini biliyorum ama tecavüz edebilecekleri ihtimali hiç aklıma gelmiyor.
    Evt.
    Maalesef.
    Öyle bi’şey oluyor.
    Kendimi kesecektim o sahnede.
    Şerefsiz Lynx, Q’ya tecavüz ettiriyor.
    Ay, çok kötü duruyor biliyorum.
    Gerçekten de öyle.
    Q, ya o seçeneğe izin verecek ya da ölecek.
    Ölmeyi tercih ediyor.
    E adam da Q’yu öldürüyor.
    Ehehe.

    Tess gelip Q’yu bulduğunda, Q baş aşağı asılı. Sopayla her yerine vurmuş şerefsiz. Her yeri morluklarla dolu. Bunlardan önce de yüzüne bir havlu koyup, hortum tuttu p*ç. Öldürecekti aşkımı. Neyse ki Best Hero Tess yetişti. Lynx’in canını aldı. Q’yu kurtardı. İşte görüyorsunuz. Muhteşem bir çift. Mercer çifti. Tess Olivia and Quincy Mercer.

    Zaten Q’yu kurtardılar. Ertesi gün düğün var. Her şey aceleye geldi ama Q ertelemeyi reddetti. Artık yeter. Tess, benim olacak dedi ve noktayı koydu. O yorgun haliyle Sheyseller (umarım yanlış yazmamışımdır) adalarına geldiler, Suzette diyor ki aynı odada kalamazsınız
    ahahayayha ya orada Q’nun aklından geçen şeyi asla unutamayacağım.
    ‘Seni şu palmiye ağacının dibine gömmeden yolumdan çekil Suzette’ gibi bir şeydi.
    Harikaydı.
    O akşam Q, söz dinlemedi tabii ki. Kim derdi ki, Q gelip Tess’e sarılacak ve öyle uyuyacaklar..
    Ah ah, nerde o eski günler. İlk kitap gözümde tütüyor.

    Düğün tam bir rezaletti. Ay ben hiç sevmedim ya. Q’yu düğününde simsiyah jilet gibi bir takım elbise içinde hayal eden ben beyaz takım elbiseyle kafayı yedim. Beyaz takım elbise ne Suzette ya… Sinirlerim bozuldu. Allahtan Tess’in gelinliği normaldi. Beyazdı.

    Rezaletlerin sonu yok, düğüne Fuckwit gelmiş. Nişanlısıyla. Suzette, çağırmış.
    Dediğim gibi rezaletlerin sonu yok. Tess’in gelinliğini çıkardılar, altında korseyle, çoraplarla kaldı. Siyah. Serçe işlemeli.
    Q’nun beyaz takım elbisesini yırttılar. Üst kısmı çıplak kaldı siyah, serçe işlemeli bir ceket giydirdiler. Altında da siyah pantolon vardı. Tess mal gibi bildiğin iç çamaşırıyla kaldı düğününde. Of çok sinirim bozuldu ya orada. Bilmiyorum, ben geleneksel bir şeyler bekliyordum. Bu karanlıklarının düğüne vurmasını beklemiyordum. Ondandır belki de.

    Neyse en azından düğünü atlattık.

    5 ay sonrası bölümüyle bitti kitap. Q’nun şirketi yükselişte

    –aaaa, şimdi aklıma geldi. Q, evlenmeden önce bütün mirasını Tess’in üstüne yaptı.-

    Tess, Feathers of Hope adlı bir organizasyonun yüzü. Kaçırılmış kızları bulup, onlara yardımcı olan kuruluş gibi bir şey. Q, her şeyin öncüsü oldu yani. Fransa başbakanıyla birlikteler, bir konferanstalar. Sonra bir bakıyorlar ki başbakan Q’nun iyileştirip yolladığı bütün kadınları buraya çağırmış. İçlerinde Sarışın Melek var. İkinci kitapta Tess’le yan yana yatırılan, o şerefsizin tecavüz ettiği kız. Tess’in işkence etmeye zorlandığı kız.

    Kitabın; başı, sonu, ortasındaki her şey, içindeki her şey. Biliyorsunuz, mükemmeldi. Bu seriyi ne kadar sevdiğimi anlatamam istesem de. Pepper’ı nasıl seviyorum, anlatamam zaten. Burada olup bu kitaba yorum yazmamın sorumlusu sadece o.

    Q’ya ve Tess’e olan sevgimi de anlatamam. Daha seriyi bitirmedim. 3,5 beni bekliyor. Novella okumadan seriyi bitirmiş sayamam kendimi.

    Monsters in The Dark ve Indebted Series bittikten sonra Dollars serisi var. Dollars serisinde Jethro ve Q’yu tekrar görme şansına sahip oluyoruz. İşte bu yüzden Pepper! Sonuna kadar!