• 656 syf.
    İlyada Destanı, bilindiği üzere Truva(Troya) savaşını konu edinir. Sanıyorum ki bu konu üzerine ne yazılsa spoiler değeri taşımaz. Eğer Truva Savaşı ile ilgili hiçbir şey bilmiyorsanız bu uzun inceleme yazısını da okumayabilirsiniz. Lakin başlarda, ki uzun bir kısım bu kitapta yer alan olayları değil öncesinden bilgiler yer alacaktır. Çünkü Homeros'un İlyada Destanı, Troya Savaşının sadece son 51 gününü anlatır. Savaşın nedenini ve öncesinin barındırdığı hikayeleri değil. Bu nedenle kitabı bir mitoloji sözlüğü veya google amca eşliğinde okumak daha sağlıklı olacaktır diye düşünüyorum. O zaman başlayalım.


    Zeus'un kardeşi ve ilk eşi tanriça Hera'nin yetiştirdiği, deniz kızlarının en güzeli Thetis'ten Poseidon ile Zeus zamanında etkilenmisler ve evlenmek de istemişler lakin ondan olacak çocuğun babasından daha güçlü veya babasının yerine geçeceği yönündeki rivayet nedeniyle bu isteklerinden vazgecmisler. Bununla birlikte Zeus, işini bir nevi garantiye almak için Thetis'i bir ölümlüyle evlendirmek istemiş. Thetis'in gönlü olmasa da, yarışmalar düzenlenmiş ve bunların sonucunda Peleus, Thetis ile evlenme hakkı kazanmış.

    Peleus ile Thetis'in düğünü Olimpos'ta, Tanrılar arasında olmuş ve buraya nolur nolmaz denilerek kavga(nifak) tanricasi Eris davet edilmemiş. Bundan bir şekilde haberdar olan Eris, intikam almak için üzerinde "en güzeline" yazan altın elmayı (ki bu elmayı da bir yerden, bahçeden alıp getiriyor, o da başka bir hikaye) düğünün ortasına bırakmış.

    "En güzeline" yazan bu elmaya en güzel tanrıçalar; Athena, Hera ve Afrodite talip olmuş yani bu elmanın kendisine verilmesini arzu etmişler. Adaletin de tanrısı olan Zeus bile bu seçimden çekinmiş ve bu topun altına girmemiş. Oğlu Hermes'ten bu elmayı, İda dağında çobanlik yapan Aleksandros'a yani Paris'e götürmesini ve seçimi onun yapacağını söylemiş.

    Paris, çobanlik yaparken karşısında tanrı ve tanrıçalari bulmuş. İlk şokun etkisinden sonra zor bir tercih karşısında kaldığını anlamış. Paris'e Hera, Asya Krallığini, Athena sonsuz akıl ve başarıyı, Afrodit ise dünyanın en güzel kızını vaat etmişler. Paris de elmayı Afrodite'i layık görmüş. Bundan sonra Afrodite'le birlikte önce Troya'ya gelmiş. Burada Paris, bir çobanın oğlu değil Troya'nin kralı Primaros'un oğlu prens Paris olduğunu öğrenmiş. Hatta bunu öğrenmeden önce kardeşleriyle dövüşürken onların elinden kendisini, kız kardeşi Kassandra lanetlenmek uğruna kazandığı bilicilik yeteneğiyle tanır ve onu kurtarıp babasına götürür. Bu esnada Kassandra demişken; o, bilicilik yeteneğini bilgelik, akıl, sanat işlerinde ehil tanrı Apollon'dan onla evlenme vaadiyle almış lakin vaadini yerine getirmeyince Apollon tarafından, bilicilik yeteneğinin yanısıra kendisine ceza(lanet) olarak kimseyi bildiği şeylere ikna edememe özelliği verilmiş. Bundan dolayı Kassandra, en baştan Troya'nin başına ne geleceğini bilse de kimseyi ikna edememis ve her şeyi bilmesine karşılık eli kolu bağlı şehrin acı akıbetini görmek zorunda kalmıştır.

    Paris demişken; Paris'e hamileyken annesi, Troya'nin cayır cayır yandığı bir kabus görmüş ve bunu kocası kral Primaos'a söylemiş. Sonra da ikisi kahinlerin tavsiyesine uyup, Paris'ten kurtulmak istemişler. Bunun için onu birine vermişler lakin verdikleri kişi merhamete gelip onu öldürmeyip bir yere bırakmış. Bıraktığı yerden bir çoban onu alıp oğlu gibi büyütmüş. Yani meşhur hikaye yaşanır.

    Paris uzun yıllar sonra dönmüş olduğu şehri Troya'da mutlu günler geçirse de aklı fikri Afrodite'in vaat ettiği dünyanın en güzel kadınını bulmadaymış. Bunun için yolu Yunanistan'a düşmüş. Burada büyük kral Agamemnon'un kardeşi Melenaos'un sarayına konuk olmuş. Melenaos oldukça güzel bir misafirperverlikle onları ağirlarken önemli birinin cenazesine katilmak üzere saraydan ayrılmak zorunda kalmış. Bu sırada da Paris, Melenaos'un güzeller güzeli eşi Helene'i alıp kaçırmış. Helene zorluk çıkarmamis ve bu durum da birçok rivayete neden olmuş. Ama Paris'in bu işte başarılı olmasında Afrodite'in etkili olduğu mutlaktir.

    Helene demişken; Helene, küçük yaştan beri güzelliği ile dikkat çeken bir kızmış. Hatta bu yüzden çocukken kaçırılmis. Ardından da kardeşleri onu kurtarmış. Ancak babası başının bu yüzden derde gireceğini düşündüğünden Helene'i bir an önce evlendirmek istemiş. Bunun için çokça talip gelmiş. Bunlar arasında zekası ve sıkışılan konularda bulduğu çözümlerle ünlü Odyyseus da varmış ve o, talip sayısının fazla olmasından dolayı bu işten vazgeçmiş. Babaya bir teklifte bulunmuş; Helene'in yegeniyle evlenmesi karşılığında Helene'in talipleri arasından müstakbel kocasını kendisinin seçmesi one sürmüş. Bu kabul edilmiş ve Helene, Melenaos'u kocası olarak seçmiş. Seçimden önce talipler kendi aralarında, Helene'in seçimine uyacaklarini ve buna ek olarak ileride Helene'in veya müstakbel çiftin başına bir iş geldiği takdirde herkesin buna tepki vermek üzere birlesecegi konusunda görüş birliğine varmislar (Tabi, bu karar da Odysseus'un planinin bir parcasi, yani onun basinin altindan cikiyor) Nitekim Helene Paris tarafından kaçırılinca, Melenaos Yunan beylerini bu nedenle yardıma çağırmış. Bu arada sefere başka nedenden katılan tek isim İlyada Destani'nin kahramanı olacak Akhileus'tur.

    Thetis, istemeyerek Peleus'la evlenmiş demiştik. Thetis bu evlilikten olan çocuklarının ölümsüz olmasını istemiş lakin hiçbiri ölümsüz olmamış. Bunun için kendisi de uğraş vermiş; çocukları bir rivayete göre suya sokmuş(akla vaftiz töreni gelir) bir rivayete göre ise ateşe... Lakin bu uğraşları yüzünden tüm çocuklari ölmüş, son çocuğu Akhileus da olecekken Peleus onu Thetis'in elinden kurtarmış ancak bu seferki girişim işe yaramaktaymis ancak işlem yarıda kalır. Bu sebepten ötürü Akhileus topuklari dışında ölümsüz olmuş ve bu yüzden Paris tarafından ancak topuğundan vurularak öldürülebilmistir. Ateşli rivayette topuğundaki kemik bir hayvanın kemigiyle değiştirilmiş, bu nedenle çok hızlı hareket eden biri olmuş Akhileus bu arada. Thetis lanet edip terk etmiş kocasını ve denizlere dönmüş ama bir gözü ve kalbi, aklı hep Akhileus'ta olmaya, onu korumaya devam etmiş.

    Bunlarla birlikte Akhileus'la ilgili iki önemli nokta daha vardır. Akhalara(Yunanlar, Agamemnon ve muritleri) rivayet edildiği üzere seferin başarılı olabilmesi için Akhilleus'un sefere kesinlikle katılmasi gerekiyor. Diğer noktada ise Thetis, hayatta kalan son çocuğunun ölmesini istemez. Yani çocuğunun üzerine titreyen anne faktörü vardır. Thetis bunla birlikte, zamanında Zeus'u, kardeşlerinin (Poseidon..) tuzağından kurtarmıştir ve bu nedenden ötürü Zeus tarafından çok seviliyor. Bundan dolayı, kaderinde bu seferde öleceği yazılı olan Thetis'in oğlu Akhileus'a kendi kaderini kendisinin belirleme şansı verilir. Ya bu sefere katılıp ölecek, karşılığında ün sahibi olup adı sonsuza kadar yaşayacaktir ya da sefere katılmayıp güzel bir kadınla evlenip uzun(ölümsüz?), mutlu ama sıradan bir hayatı olacaktır. Akhileus ilkini seçer.


    Başta da belirttigim üzere İlyada da bu öncül hikayeler sonucunda meydana gelen ve on yıl süren savaşın son 51 gününün anlatıldığı destandir. Destan, Troya dışında bir yere yapılan (belli ki) bir yağma hareketinin sonucunda elde edilmiş olan ganimetlerin paylaşımındaki bir tartışma sonucunda (Agamemnon, Akhilleus'un ganimeti bir kadına el koyar) Akhileus'un, artık savasmayacağını deklare etmesi ile başlayıp; Akhileus'un, dostu Partoklos'un Hektor tarafından öldürülmesi üzerine sinirlenip savaşa dönüp Hektor'u öldürmesi ve Hektor'un cenaze töreniyle noktalanir. Dolayısıyla savaşın başlangıcı ve sonu(meşhur at ile şehre girilip tüm Troyalilarin öldürülmesi -biri hariç-, ve şehrin kaybı) geçmez. Şimdi, destanla ilgili dikkatimi çeken belli başlı faktörlere geçeyim.

    Destana, bence hakim olan ana faktör "kader" kavramidir. Öyle ki savaşın başlamasından hatta daha öncesinden itibaren birçok şeyin nasıl noktalanacagi bellidir lakin buna rağmen mücadele edilmeye devam edilir. Hatta bu kadere tanrılar ve onların başı Zeus bile boyun eğiyor gibidir. Tabi bu nokta tartışmaya açıktır. Çünkü; sanki Zeus, her şeyi baştan planlayip hem diğer tanrı ve tanrıçalar ile hem de Akhalar ve Troyalilarla oyun oynuyor gibidir. Bunda etkili olan ana neden belki de Thetis'in topugu hariç ölümsüz olan oğlu Akhileus'un, kendisine(iktidarına) bir tehdit olabilecegi korkusu ve bundan dolayı onun yok edilmesi düşüncesidir. Bu kadar senaryoya ne gerek var, Zeus bir şimşek yollayip halleder diyebiliriz ama Thetis'e olan sevgi ve vefa duygusu söz konusudur.

    Bir diğer faktör; Akhileus'un yaptığı tercihtir. İnsan hep hayatının bir anlam ifade etmesini hatta her şeyin odak noktasını teşkil eden bir anlam ifade etmesini arzular. Anlamsiz; hiçten gelip hiçe giden bir hiç olma fikri ona dayanılmaz gelir. Sanat, savaş, çocuk yapmak ve daha birçok şey de aslında insanın bu yönde attığı birer adım olarak yorumlanabilir. Akhileus aslında tüm insanlık adına bir tercih yapar ve o tercih yaparken biz, okurlar da onunla birlikte "Ben hangi yolu secerdim veya secerim?" sorusunu aklımızdan geçiriyor, hangi yolu aklımızda tercih ettiysek de Akhileus'un da o yolu tercih etmiş olmasını arzu ediyoruz. Peki siz, Akhileus'un yerinde olsanız hangi yolu seçerdiniz: Uzun, mutlu ama sıradan bir yaşam mı yoksa kısa veya öleceğinizi bilerek ün sahibi olup adınızın sonsuza kadar yaşayacağı bir yaşam mi?

    Akhileus ile devam edelim; birazdan belki çok zorlama bir yorum olarak göreceğiniz bir noktayı ele alalım. Akhalar, Troyalilar karşısında üst üste mağlup olup çok zorda kalınca, Agamemnon, Akhileus'a birçok hediyeler göndererek onun tekrar savaşa katılmasını sağlamaya çalışsa da Akhileus çok cazip hediye ve teklifleri elinin tersiyle geri çevirir. Bu esnada Akhileus'un sarfettigi sözlerde, insanın her çağda dillendirdigi ve çektiği bir acıyı ve sorunu ele alır. Bu sözlerde, emeğinin karşılığını alamayan, aksine emeğinin karşılığı ve fazlası ondan kral veya muktedirler tarafından alınan/çalınan insanın(emekcinin) öfkesi ve acısı vardır.Aynı sözlerde Akhileus, bu savaşın nedenini de sorgular ve kendisinin Troyalilar ile hiçbir derdi olmadığını ifade eder ve benim veya bir başkasının da eşleri; kralın eşi kadar önemli değil mi diye sorar. (Agamemnon- Akhileus = Kral, muktedir- halk, insan veya emekçi mücadelesi)

    Yine Akhileus üzerinden varilabilecek diğer nokta dostluktur. Tüm koca Yunanistanin (akhalar) toplanıp geldiği seferde, Kralların kralı Agamemnon'a karşı gelip savaşmayan Akhileus'u savaşa tekrar katılmaya ancak dostu Partoklos'un kaybı ikna ediyor. Kral veya muktedir için değil, dostum için savasirim diyor bir nevi Akhileus. Tabi, bu noktada ikircikli bir olay var; Akhileus ün ve adının sonsuza kadar anılmasi için katılmıştı savaşa ama bir yandan da ancak dostu için tekrar başlıyor savaşa. Genel olarak bakıldığında da zaten Akhileus'un iyi-kötü unsurları birlite en çok barındıran karakter olduğunu görüyoruz.

    Destanda görülen diğer faktör; işgal- vatan savunması konusudur. Her ne kadar görünürdeki nedenden dolayi Akhalar haklı gibi görünse de hem konuyla ilgili yapılan yorumlarda hem de aklımizin bizi götürdüğü noktada böylesine koca bir savaşın ardında güç mücadelesi (Akdenize, boğaza hakim olma vs) olduğudur. Haliyle de işgale gelen kuvvetlerle vatanıni savunan kuvvetler karşı karsiyadir. Bunla birlikte Azra Erhat, kitabın giriş kısmında belirttiği düşüncelerinde, Homeros'un kaleminin Akhileus'tan yana ama gönlünün Hektor'dan yana olduğunu ifade eder. Nitekim bana destanda Hektor'un adının Akhileus'tan daha çok geçti gibi geldi. Salt adının geçmesi mevzusu da değil; genel olarak Hektor yurdunu savunan kişi konumundadir. Her ne kadar birkaç yerde savaşı sanki Hektor istiyor gibi gosterilse de bunun nedeni başkadır. Zira şu da önemlidir; destan, vatanıni savunan şanlı komutan Hektor'un cenaze merasimiyle, ona akitilan gözyaslari ve ona edilen ağitlar ile noktalaniyor.

    "Bunun nedeni başka" dediğim nokta da şudur; destanda hangi taraf veya hangi komutan kibre düşse, başarılarda ana pay sahibinin Tanrılar olduğunu unutsa hemen savaşta geri plana düşüyor olmasıdır. Hakimiyet Zeus'undur ve yeryüzünde hakimiyet değnegini de ancak Zeus verir. Bu degnegin sahibi hükümdar ve onların komutanları da hem Tanrılari hem de karar alırken başkalarının fikirlerini yoksayip salt kendi kafalarının dikine giderlerse hemen akıllarınin başına geleceği kötü olaylar olmaktadır ve ısrarla başkasından fikir almanın, danışarak karara varmanin, mantıklı fikre uymanin yani ehliyetin önemi vurgulanıyor.

    Son faktör ise Batı- Doğu mücadelesi denilebilir. En azından birçok insan, bunu bu şekilde yorumlamis ve destanin insanların yaklasimlariyla bu noktaya getirildigini ve Batılı, Doğulu kimliklerin, sınırlarının alt zeminini oluşturduğunu ifade etmişlerdir. Bana da destani okurken böyle geldi. Tabi bunda salt destandan yaptığım çıkarımlar etkili olmamıştır.

    Bu şekilde ifade edilen noktaların dışavurumu olan olaylara sadece bir örnek olarak Çanakkale Savaşinda, İtilaf Devletlerinin en büyük savaş gemisinin adının Agamemnon olması verilebilir. Bu gemi vurularak batirilmistir. Hatta (ne kadar doğru bilmiyorum) M. Kemal Paşa'nın "Hektor'un intikamını aldık," dediği iddia edilir. Aynı şekilde Fatih'in de bunu dediği rivayet edilir. Bunlara ek olarak Troya'da herkes katledildi, bir kişi hariç demiştim, o kişi de daha sonra Roma'ya geçip orda "Roma şehrine temel olacak yeni bir yurt kurduğu" rivayet ediliyor. Bunun nedeni gerek Roma İmparatorluğu'nun gerekse ondan sonrakilerin kendilerine tarih ve meşruiyet arayışı olduğu belirtilir. Keza benzer şekilde Fatih de İstanbul'u aldıktan sonra kendisini Roma'nin varisi olarak görüp Kayzeri Rum unvanıni alır. Bir yerde Julius Sezar'in, Julius adını kullanmasının nedeninin de bu adın Troya'nin bir başka adıyla ilgili olduğu ve haliyle Sezar'in kendisini Troya'dan göstermek; haliyle meşruiyet bağlantısı kurmaya çalıştığı belirtilmisti.

    Tabi, bu ve benzeri iddiaların, konuların ve rivayetlerin gerçek olup olmadığı ya da ne kadar doğru olduğu ikincil onemdedir. Çünkü onemli olan nokta insanlarin bu ve benzeri hikayelere yukledikleri manalardir. Bunla beraber her imparatorluk(krallik vs) her saltanat ailesi veya her ulus kendisine bir tarih, hatta daha dogru ifadeyle şanlı bir tarih, bir 'kök' bulmak veya oluşturmak ister. Keza aynı şekilde bir ideoloji veya meşruiyet de... Troya(Ilyon) Savaşı da zengin içeriği ve en eski bu tarz metinler olması gibi etkenler nedeniyle hukumdarlarin, ailelerin, ulusların beslendiği ve kendilerine rol biçmeye veya pay almaya çalıştıkları önemli bir olay olmuş ve olmaya devam etmektedir.


    Akhalar ile Troyalilar mücadelesi

    Grek(Yunan) orduları, halkları ile Anadolu orduları, halkları mücadelesi

    Batı ile Doğu mücadelesi

    ...

    GS ile FB mücadelesi =))

    ...


    İyi okumalar
  • 464 syf.
    ·7 günde·Beğendi·8/10
    Dikkat spoiler içerir.
    Stephane Corso, Paris cinayet biriminde çalışan bir polistir ve zamanında evlendiği Bulgar kadın Emiliane'den Thaddae adında bir çocuğu vardır. Bir yandan eski karısının sapkın huyları yüzünden çocuğunun velayetini almaya çalışırken bir yandan da şehirde işlenen fahişe ve striptizci cinayetlerini çözmeye çalışır. Ludo, Krishna, Harbi beraber ile koyulur ve eski bir polisin ihbarı üzerine Sobieski adında eskiden cinayet suçu ile cezaevine girmiş bir ressam soruşturmanın odağı olur. Bütün deliller onu gösterir ve zor da olsa tutuklanır. Avukat Claudia Muller onu savunacaktır. Sahte Goya resimleri yapan bu adamla ilgili son anda deliller ortaya çıkar ve mahkum olur. Ancak kendini hapiste öldürür. Claudia da öldürülür. Corso işi araştırdıkça çok acayip gerçekleri öğrenir. Ölen kızlar aslında Sobieski'mnin kızlarıdır. Hatta Claudia da onun kızıdır. Gerçek katil kimdir? Bu cinayetler neden işlenmiştir? Ne tür bir intikam söz konusudur? Corso aslında kimdir? Keyifle soluksuz okunan bir roman.
  • 413 syf.
    ·Puan vermedi
    Dikkat spoiler içerir.

    Cengiz Aytmatov 12 Aralık 1928 tarihinde Kırgızistan’ın Talas şehrine bağlı Şeker köyünde dünyaya geldi. Babası devlet adamı olan Torekul Aytmatov, annesi tiyatro sanatçısı Nahima Aytmatov’dur. Babası 1937 yılında burjuva milliyetçisi olma suçundan Moskova’da içeriye alındı ve 1 yıl sonra da kurşuna dizilerek idam edildi. Babasının idamı üzerine ailesinin geçim sıkıntısından dolayı erken yaşta iş hayatına atılmak zorunda kaldı. Veterinerlik okumaya başlayan Aytmatov daha sonra bu bölümü bırakarak yazarlığa ve siyasete yöneldi. Çeşitli görevlerde yer aldıktan sonra 10 Haziran 2008’de böbrek yetmezliği sebebiyle Almanya’da vefat etti.
    Romanın ana kahramanı olan Yedigey Cangeldin II. Dünya Savaşı’nda asker olarak savaştıktan sonra Kazak bozkırlarının birinde demiryolu işçisi olarak çalışmaya başlar. Burada uzun bir süre çalıştıktan sonra bir gün yakın dostu Kazangap ölür ve onun vasiyeti üzerine ata mezarlığı olan Ana Beyit mezarlığına gömmeye götürürler. Bu yolculuk sırasında Yedigey kendisinin ve milletinin geçmişini acısıyla, tatlısıyla hatırlar. Daha sonra mezarlığa vardıklarında orada bir uzay üssü kurulduğunu görürler ve mezarlığa girmelerine izin verilmez. Öte yandan Rus-Amerikan ortak araştırmaları sonucunda uygarlık düzeyi dünyanın çok üstünde olan bir gezegen keşfederler. Bu gezegendekiler dünyadakiler ile iletişim kurmak isterler fakat daha yüksek bir uygarlığı, daha iyi bir yönetimi kendilerine zarar olarak gören yöneticilerin bu isteği reddedilir.
    Romanda tekli bakış açısı kullanılmıştır. Biz olayları Yedigey’in gözünden görüyoruz ve değerlendiriyoruz. Olay örgüsü ise iki paralel çizgi halinde verilmiştir. Biz romanda paralel halde iki tane olay görüyoruz. Bunlar; birincisi Yedigey’in yaşamından kesitler, diğeri ise Rus-Amerikan ortak çalışma yeri olan uzay üssünde meydana gelen olaylar.
    Yedigey II. Dünya Savaşı’nda askerlik yapmış biridir.
    1929 yılı sonbaharında komünistler kırsal alana yayılıp 2-3 hafta içinde toplantılar yapıp köylüleri kolhoz kurmaları ve kolhozlara katılma konusunda ikna etmeye çalıştılar. Bundan sonra yapılan ilk iş ise varlıklı Rus köylülerinin yani Kulakların ve orta halli Rus köylülerinin yerlerinden ve mallarından edilme işine girişildi. Birçok Kulak göç etmeye zorlandı. Evlerinden ve yurtlarından ayrılmaya zorlanan insanlar açlık ve susuzlukla mücadele ettiler. Çoğu can verdi ve salgın hastalıklara yakalandı. Erkeklerin çoğu kurşuna dizildi. Romanda Kazangap’ın babası da Kulak sanılıp sürülen insanlar arasındadır. Yedigey yanlışlıkla bununla alakalı Kazangap’a şaka yapmış ve çok sert bir şekilde tepki almıştır. Kazangap, milletimizin çektiği acıları, sıkıntıları unutmamış ve unutanlara da kızmaktadır. Cengiz Aytmatov burada Kulak sürgünü eleştirmiştir. Ve aynı zamanda Türk milletinin çektiği sıkıntılarla ilgili alaylı söylemi de eleştirmiştir Kazangap yoluyla. Kazangap üzerinden bunun ne kadar acı bir şey olduğunu vermeye çalışmıştır. Türkler tarihte bunun gibi birçok acıyla yüz yüze kalmışlardır. Yerlerinden yurtlarından edilmişlerdir. Birçok insan suçsuz yere kurşuna dizilmiş veyahut çok kötü bir şekilde katledilmiştir. Aynı zamanda Yedigey’in sürekli geçmişe ve kendi yurduna özlem duyması, bununla alakalı anılarını hatırlayıp anlatması kendi yurdundan ayrılıp ona hasret kalan insanın çektiği acıları açık bir şekilde gözler önüne sermektedir.
    Kazangap öldüğünde Yedigey onu kendi mezarlıkları olan Ana Beyit’e gömmek istemiştir. Kendi geleneklerine göre düzenlemiştir cenaze törenini. Fakat içinden de kendisi öldüğünde bunu ona kimin yapacağını düşünmektedir. Buradan şu sonucu çıkarabiliriz: O zamanın gençleri yavaş yavaş kendi gelenek, görenek, kültür ve dinin gerekliliklerini unutmaya başlamışlardır bu çok acı bir durumdur. İnsanın kendi milli kimliğini unutması kadar kötü bir şey daha var mıdır?
    Romanda diğer önemli olaylardan birisi de mankurtlaşma olayıdır. Efsane şöyledir; tarihte Nayman ana adında bir kadın varmış. Bu kadın kocasını kaybetmiş bir oğluyla yaşamaktayken bir gün oğlunun Juan-Juanlarla yaptığı bir savaşta öldüğü söylenmiş. Ama bir türlü cesedi bulunamamıştır. Bir gün bir kervana çay verirken kendi aralarında bir mankurttan söz ettiklerini işitmiş. Juan-Juanlar savaş sırasında esir düşen insanların yaptıkları bir işkence yöntemiyle hafızalarını yitirmelerine sebep olurlar mankurtlaştırırlarmış. Mankurt, geçmişini bilmeyen köle demektir. Nayman ana bu anlatılanları dinledikten sonra bahsedilen kişinin kendi oğlu olabileceğini düşünmüş ve düşmüştür yollara. Az gitmiş uz gitmiş derken bahsedilen çocuğu bulmuş. Çocuğa adını kimlerden olduğunu sormuş fakat çocuk cevap vermemiş. Nayman ana kendini tutamamış ve ağlamaya başlamış senin adın Coloman’dır babanın adı Dönenbay’dır demiş. Fakat çocuk hiçbir şey anlamadan kadının yüzüne bakıyormuş. Efsane mankurtun annesini öldürmesi ile son bulur. Bu efsaneden sonra Dönenbay diye bir kuş olduğu söylenmektedir. Bu hikaye ile Sovyet dönemi insanları arasında bağlantı kurabiliriz. Sovyet dönemi insanlarını da ideolojiye bağlı, söylenen her şeyi yapan, geçmişini unutmaya başlamış insanlardır. Romandan buna birkaç örnek verebiliriz.
    Romanda bunun en tipik ve açık örneği olarak Kazangap’ın oğlu Sabitcan’ı gösterebiliriz. Sabitcan Rus yatılı okullarında okumuş ideolojiye bağlı bir kişidir. Yavaş yavaş benliğini unutmaya başlamıştır. Babası öldüğünde gram üzülmemiş, bir an önce toprağa gömelim gidelim düşüncesinde olan bir insandır. Burada Rus yatılı okullarına da bir eleştiri vardır. Sabitcan yatılı okula gittikten sonra bütün milli değerlerini kaybetmeye başlamış bir nevi mankurtlaştırılmıştır. Aynı şekilde yukarıda da söylediğimiz gibi Yedigey öldüğünde adetlere uygun gömülmek istemektedir fakat o neslin gençleri adetlerden bihaberdirler. Bu yüzden Yedigey endişe etmektedir. Kısaca dönem olarak bir mankurtlaşma söz konusudur. Aynı şekilde diğer bir örnek Ana Beyit mezarlığına gittiklerinde oradaki subayın ana dilinde konuşmak istememesi ve Yedigey’e “ görev başında benimle Rusça konuşun lütfen” demesinden anlıyoruz ki ana dile gereken önem verilmemektedir. Dil, bizim milli değerlerimizin en yücesidir. Dil olmazsa her şey biter o millet için.
    Sovyet döneminde yürütülen Ruslaştırma faaliyetlerinin buna sebep olduğunu net bir şekilde söyleyebiliriz. Kazan’ın işgaliyle başlayan işgal faaliyetleri birçok yerin işgaliyle devam etmiştir ve Ruslar işgal ettikleri yerlerde alfabe değişikliği, insanları yurtlarından sürme gibi değişik Ruslaştırma faaliyetleri sürdürmüşlerdir.
    Romandaki diğer dikkat çekici konulardan biri de Abutalip Kuttubayev ailesinin başına gelenlerdir. 1951 yılının sonunda Boranlı’ya yeni bir aile gelmişti, bu aile Kuttubayev ailesiydi.. 1941 yılında yani savaşın ilk yıllarında coğrafya öğretmeni olan Abutalip’i cepheye çağırdılar ve daha sonra yaralanarak Almanların eline esir düştü. Almanların esir kampından bir grup arkadaşıyla kaçmayı başardılar ve Yugoslav partizanlarının arasında buldular kendilerini. Daha sonra burada bir süre Yugoslav saflarında savaştılar ve burada Yugoslav savaş madalyasıyla onurlandırıldı. Savaş bittikten sonra yurduna geri dönmek istediğinde şansı yaver gitmiş ve dönmesine izin verilmiş. Diğer cepheden dönen insanlarla aynı haklara sahip olmasa da aynı okulunda öğretmenlik yapmasına izin verilmiş. Bir gün sınıfta ders anlatırken savaş yıllarında yaşadıklarından ve gördüğü coğrafyalardan bahsetti. Çocuğun biri Almanların eline esir düştüğünü ve bunu suç olduğunu kendisini öldürmesi gerektiğini söylüyor Abutalip’e. Bu olaydan sonra da bir daha işi rast gitmemiştir. Birkaç gün sonra işine son verildi ve küçük bir köy okuluna tayin edildiler. Daha sonra 1948 yılında Yugoslavya olayları patlak verdi. Abutalip şimdi yalnızca düşman elinde esir kalmış biri değil, aynı zamanda düşman saflarında çarpışmış biriydi. Bazıları onu anlıyor durumuna üzülüyor ama kimse onu savunmuyordu. Onun buradan da işine son verildi. Boranlı’da bir süre böylece yaşayıp gittiler. Abutalip çocuklarına bir şeyler bırakabilmek için savaş anılarını, milli halk hikayelerini, Boranlı’da geçirdikleri günleri tek tek yazıyordu. Bir gün bir istasyon şefi bunu fark edip onu şikayet ediyor ve tutuklattırıyor. Yazdıklarında hiçbir kötü şey olmamasına rağmen onun yazdıklarını çok farklı şeylere yoruyor. Buradan anlayabiliyoruz ki o dönem yazarları yazmak istedikleri eserler konusunda özgür değildiler. Rejimin istediği tarzda ve konularda yazmak zorundaydılar aksi taktirde vatan haini ilan edilip ya sürülüyor ya da kurşuna diziliyorlardı. Abutalip’i götürdükten sonra bir gün öldüğü haberi geliyor. Buradan birçok sonuç çıkarabiliriz. Yazar burada sistemin başındaki yöneticileri eleştirmektedir. İnsanlar o dönemde suçsuz yere tutuklanıp, ailesinden ayrı bırakılıp daha sonra da öldürülüyordu. Savaşta düşmana esir düşen kişiyi vatan haini görmek ise akıl karı değil, hatta ve hatta saçmalıktan başka bir şey değil. Esir düşen insanlar zaten bin bir türlü acıyla savaşıyorken üstüne üstlük bir de vatan haini ilan ediliyor. Birçok insan suçsuz sebepten suçlandı ve itibarlarını kaybetti. Daha sonra geride kalan çocukları da bundan etkilendi. Stalin’in ölümünden sonra yumuşayan Sovyet döneminde birçok insanın suçsuzluğu ispatlanıp itibarı geri verildi, fakat insanlar canlarını, mallarını, yurtlarını yani her şeyini kaybettikten sonra verilen itibar neye yarar.
    Savaş başlı başına insanlık dışı bir şey değil mi zaten. İnsanlar barış, huzur, mutluluk içinde yaşamak varken neden kan dökmeye bu kadar meyillidir? Belki de William Golding’in Sineklerin Tanrısı adlı romanında belirtmek istediği gibi kan dökme, savaş, liderlik uğruna insanlık duygularını yitirme gibi duygular çocukluktan hatta doğuştan insanın içinde var olan şeylerdir. Sadece bunların açığa çıkması için bu duyguların bazı olaylar tarafından tetiklenmesi gerekmektedir.
    Romanda milli halk hikayelerimiz ve tabiri caizse efsanelerimiz de çokça yer tutmaktadır. Romanda Raymalı Aga, Nayman Ana gibi hikayelerin anlatıldığını görüyoruz. Yazarın bunlara yer vermesinin sebebi bence milli değerlerimizi vurgulamak. Çünkü folklor bizim en büyük milli değerlerimizi içinde barındırır. O dönemde insanlara milli kimliklerini unutturmaya çalışıldığını göz önünde tutarsak bu fikir çok da aykırı değil bence.
    Romanın iki farklı olay örgüsü etrafında döndüğünü söylemiştik. Diğer olay örgüsü ise Sarı Özek’te yer alan uzay üssüyle alakalıdır. Rusya ve Amerika ortak çalışma alanı olan bu uzay üssünde bir gün aniden beklenmedik bir olay gerçekleşir. Aniden ortadan kaybolan iki kozmonottan bir türlü haber alınamaz. Daha sonra bıraktıkları bir mektup yoluyla yeni bir gezegen keşfettikleri anlaşılır. Bu gezegen, Orman-Göğsü olarak bilinen, uygarlık seviyesinin en üst düzeyde olduğu, bilimin geliştiği, insanların barış içinde yaşadığı bir gezegendir. Kozmonotlar bu gezegenin dünyalılarla tanışmak istediklerini bildirdiklerinde ortalık karışır. Bir konsey toplanır Amerika ve Rusya ortak bir karara varırlar. Bu karara göre bu iki kozmonotun dünyaya gelmesi yasaklanmış ve keşfedilen gezegenle hiçbir şekilde bağlantı kurulmayacağı kararına varmıştır. Çünkü dünya henüz uygarlık üstü bir gezegenle tanışmaya hazır değildir. Savaşların olduğu, insanların katledildiği, cehaletin en üst düzeyde olduğu bu dünya baştaki yöneticilerin işine gelmektedir. Eğer insanlar bu gezegenin varlığından haberdar olursa ve dünyadaki cehalet son bulursa yöneticiler istedikleri gibi insanları yönetemezler, onları kandıramazlar. Aytmatov daha önce de belirttiğimiz gibi burada da sistemin başındaki yöneticileri eleştirmektedir. Belki de varlığıyla dünyayı çok farklı boyutlara taşıyacak olan bir haberi ya da bilgiyi sırf kendi çıkarları uğruna reddetmektedirler.
    Buraya kadar bahsettiğimiz konuları özetleyecek olursak; Cengiz Aytmatov, Gün Olur Asra Bedel romanında sistemin başındaki yöneticileri, bunlara sorgulamadan inanan insanları, cehaleti, insan yaşamın değersiz bir şey gibi görülmesini, milli kimliğimizi ve benliğimizi unutmamızı çok güzel bir şekilde eleştirmektedir.
  • 154 syf.
    ·1 günde·9/10
    Kosinski : Musevi ve Polonya Asıllı, Amerikalı Yazar

    Böyle yazıyor tanıtımda. Bu dünyaya gelmiş hüzünlü adamlar kervanından sadece biri.. 2. Dünya savaşını çocukluk yıllarında yaşamış ve bir Yahudi olarak çilesini çekmiş bir adamdır. En dipten en yükseğe kadar çıkmış , 58 yaşında da intihar etmiş.

    En çok okunan kitabı Boyalı Kuş işte bu çocukluk yıllarından otobiyografik izler taşımaktadır bildiğim kadarıyla , henüz okumadım ama kısa bir süre önce filmini izledim bir film festivali vesilesiyle. 3 saate yakın süren ve siyah beyaz çekilmiş olan bu muhteşem film sizi bir an olsun sıkmadan içine çekiyor , izlemenizi tavsiye ederim.

    Bir Yerde , bu kitabı çok sevdim , bu kitap da uzun yıllar önce filme çekilmiş ve çok ilgi görmüş , izlemeyi düşünüyorum.

    ........

    Biraz kitaptan bahsedelim , spoiler olur mu bilmiyorum , ben pek takılmıyorum bu ipucu meselesine , tabi herkes kendisi bilir.

    Kim olduğunu bilmediğimiz , ismi Chance olan bir bahçıvanın hikayesini okuyoruz. Bahçıvanı olarak çalıştığı ve aynı zamanda yaşadığı evin sahibi ölür ve kahramanımız için yeni bir yol çizer hayat..

    Ev sahibinin ölümü üzerine resmi makamlar evi ziyaret ederler ve bu bahçıvanın kim olduğunu merak ederler. Fakat onun bir kimliği bile yoktur , doğduğu kayıtlara geçmemiştir , kendini bildi bileli bu evdedir. Bir şekilde ev artık el değiştirir ve Chance kapı dışarı edilir.

    Elinde bir bavul nereye gideceğini bilmeden yollarda yürürken bir araba çarpar ona ve hafif yaralanır. Arabanın sahibi kadın ve şoförü hemen yardımcı olurlar ve onu evlerinde dinlenmek üzere davet ederler , zaten adam sokakta kaldığı için bu daveti geri çevirmez. Zengin bir ailedir , kadının kocası hem varlıklı hem mevki sahibidir. Chance ile dostluğa varan bir noktaya gelirler , kara komedi bir durum söz konusudur. Bu sayede Chance , Amerikan başkanıyla bile tanışır..

    Kimliksiz , kişiliksiz , doğuştan hayatı belirsiz bu adamcağız bir dolu macera yaşar , üstelik okuma-yazma bile bilmemektedir. Bir halk kahramanı olmaya doğru yol alır ülkesinde. Bu hikaye bana biraz da olsa Forrest Gump'ın hikayesini de anımsattı , çok bilinen bir filmdir malum , kitabını da yakın zamanda okumuştum tabi filmi de çok iyidir hakkını teslim edelim.

    Sanırım bu kadarı kafi gelir , belki fazla bile anlattım , hatamız varsa affola.

    Kosinski ' nin bütün kitaplarını okumayı düşünüyorum. Zaten 8 tane kitabı var. Savaş görmüş insanların başka türlü bir hüznü ve anlatımı oluyor. Herkese iyi okumalar..
  • 112 syf.
    ·3 günde·Beğendi·10/10
    Kırmızı Pazartesi Gabriel Garcia Marquez’in okuduğum ilk kitabı. Büyülü gerçeklik tekniğiyle yazılmış, gayet ince bir kitap. Okumadan önce sitede gördüğüm incelemeler karakter sayısı ve isimlerinin ezberlenmesinin zor olması nispetiyle gözümü korkutmadı değil. Lakin okudukça korkmamın yersiz olduğunu fark ettim zira gayet kolay okunan, karakterleri kolay ezberlenen bir kitap oldu benim için. Belki yabancı isimlere ve mebzul karakter barındıran kitaplara aşina olduğum içindir. Bu yüzden gözünüzü çok da korkutmaya gerek yok bence. İncelemenin bu kısmından sonra internetten ve farklı kaynaklardan yararlandığımı belirmekte yarar görüyorum. Ayrıca bu kısımdan sonrası bol spoiler içerir!

    Büyülü gerçekçilik tekniğiyle yazıldığından bahsetmiştim; önce bunu açıklamak istiyorum. Büyülü gerçekçilik, gerçek ve fantastik olanın yan yana gelip ortak kurguyu oluşturduğu, düşsel bir gerçekliğin sergilendiği edebiyat anlayışını temsil eder. Bu akım, gelişimini, bahusus Latin Amerikan Edebiyatına borçludur. Gabriel Garcia Marquez, Günter Grass, Jorge Luis Borge gibi isimler söz konusu akımın önemli temsilcilerindendir. Okurun bilinçdışını harekete geçirecek yoğunlukta imgelerin kullanıldığı büyülü gerçekçilik, bilinç ve bilinçdışını tıpkı düşte olduğu gibi harmanlar ve yine bilinçdışına düşün sunduğu geniş hareket imkânını imgeler ve semboller aracılığıyla benzer oranlarda sunar. Büyülü gerçekçi eser, bilinç ve bilinçdışı arasındaki hem çok yakın hem de çok uzak olan mesafeyi benzer şekilde okur ve yazar arasında oluşturur. Yazar eserine yorum katmadan okuruna iletmek zorundadır. Onun esere ilişkin izlenimine ve eserdeki iletiyi algılayışına müdahale edemez. Yer yer kitle psikolojisi ve bireysel psikolojinin ön plana çıktığı bu eser, herkesin işleneceğini bildiği ama engellemek için hiçbir şey yapmadığı, oysa faillerin dahi engellenmesini dilediği bir cinayetin öyküsüdür. Marquez, gizemin, okurların bilincine sirayet edip duygularında belirsizliğe dönüşmesini sağlar. Büyülü gerçekçiliğin kurallarına sadık kalan yazar, okurda şaşkınlık ve kararsızlık yaratır, rüyayı gerçekle birleştirerek başlattığı eserini, son bir yorumu gerekli kılarak bitirir.

    Öncelikle, yazar kitabı Santiago’nun rüyasıyla başlatıyor. Bu yüzden ilk olarak onun rüyasını ele almakta fayda var. Freud’a göre: “Düşler kaynağını çoğunlukla doyurulmamış arzulara borçludur, fakat bununla birlikte hoşnutsuzluk yaratan durumların, çözüme kavuşturulmamış sorunların, suçluluk duygusunun tetiklediği hazzın ötesine düşen düşler de söz konusudur. Memnuniyetsizlik yaratan düşler, “ceza düşleri” şeklinde de adlandırılabilir. Yasaklı bir arzunun, gerçekleşmesi durumunda cezalandırılabileceği bir isteğin bilinçdışına itilişi bu düşlerin çıkış noktasıdır. Ceza düşlerinin ana temasını oluşturan egoya dair yasaklı arzu, baskılanana karşıt tepki geliştirir. Ceza düşleri, bir önceki günün izlerini taşır ama diğer düşlerde olduğu gibi rahatsızlık verecek ögelerden ziyade haz uyandıracak ögeleri barındırır. Özellikle düşün giriş kısmı haz verici niteliktedir.” Ceza düşleri, ego temelli isteklerin doyurulması amacına hizmet eden girişin ardından bilinci yasaklı isteğin olumsuz sonuçları konusunda uyarıcı evreye geçer; düşün bu kısmı hoşnutsuzluk doğuracak ögeler barındırır ve söz artık üstbendedir. Eseri başlatan ve Santiago Nasar’ın masumiyetine olan inancın sarsılmasını sağlayan düşü ceza düşlerine güzel bir örnek teşkil etmektedir. Santiago öldürüleceği sabah rüyasında ulu incir ağaçlarından oluşan bir ormandan geçtiğini ve yağmur çiselemekte olduğunu görür, anlık bir mutluluk hisseder fakat uyandığında bu his yerini üstü başı kuş pislikleri içinde kaldığı hissine bırakır. Angela Vicario’nun düğününün olduğu gece görülen bu düş gündüz yaşamının rahatsızlık doğuran kaygılı bekleyişinin izlerini taşımaktadır. Düşün bir ormanda geçmesi ve bu ormanın incir ağaçlarıyla kaplı olması yasaklı isteğin yansımasıdır. Düşlerde orman vb gibi manzaralar kadın cinsel organını temsil etmekte (Freud) ve İncil’de İsa’nın incir ağacını lanetlediği bir bölüm yer almaktadır. Bu iki sembol birleştirildiğinde yasak bir cinsel ilişki yağmurun verdiği huzur, bu ilişkiden duyulan hazzı ve sonunda kuş pislikleri içinde kalışı ise; ceza düşünün asıl bölümünü oluşturmakta; toplum tarafından gelecek olan yargılamalar, suçlamalar ve olumsuz eleştirileri sembolize etmekte, Santiago’nun biten günü rahatsızlık yaratan kaygılı bir bekleyişle tamamladığını duyumsatmaktadır. Büyülü gerçekçilik yazardan, netlikten uzak olma, kendisini anlatının dışında tutarak gerçeğe müdahale etmemesini beklemektedir. Marquez, eseri ceza düşüyle başlatır fakat anlatı boyunca kullandığı imgelerle masum olduğuna dair okurun bilinçdışına uyarımlar gönderir böylece okur eseri bitirdiğinde acıma ve suçlama konusunda kararsız kalır.

    Bir diğer konu ise içgüdü meselesi. Freud 2 temel içgüdüden bahseder: birincisi sevi, diğeri ise yok etme içgüdüsüdür. Sevi içgüdüsü libidoyla eşdeğer bir terim olarak kabul edilmektedir. Sevi içgüdüsü hayatı giderek artan, büyüyen ünite üretimleriyle devam ettirmek hedefindedir. Yok etme içgüdüsü ise, tam aksine yıkıcılık eğilimindedir. Bu nedenle yok etme içgüdüsü, üniteleri yok etmek, üniteler aralarındaki bağları çözerek yaşamın devam ettirebilirliğini azaltmak amacındadır ve ölüm içgüdüsü olarak da anılır. Düğün gecesi, bekâret vurgusu, Santiago’nun cinsel hayatına dair göndermeler ve hizmetçisine karşı sergilediği tutum sevi içgüdüsünün libidoyla özdeş yapısının eserde okuyucu tarafından duyumsanmasını sağlamaktadır. Bir cinayet üzerine kurgulanmış eserde başkahraman pek çok açıdan sevi içgüdüsünü sembolize ederken, ikizler yok etme içgüdüsünü sembolize etmektedir.
    Eserde ikizler hem Santiagoyu namuslarını temizlemek için öldürmek istiyorlar hem de birileri onları bundan alıkoysun diye ellerinden geleni yapıyorlar ve sonunda hedefleri olan kanlı eylemi gerçekleştirme planından vazgeçmiyorlar. İçlerindeki insancıl vicdan ve otoriter vicdanın mücadelesinin doğurduğu çelişki onlara cinayeti sonlandırma kararlılığını veriyor. Kültüre özgü otoriter vicdan namus uğruna işlenilecek cinayeti doğru bulurken insancıl vicdan bir insanı öldürmeyi reddediyor, fakat sonunda kazanan otoriter vicdan oluyor. Otoriter vicdanın karşısında güçsüz kalan insancıl vicdanın suçluluk duygusuna yenik düşüşü de eserde ikizlerden birinin cinayeti takip eden yıllar boyunca bağırsak problemi yaşaması şeklinde kendisini gösterir. Santiago’nun bağırsaklarının parçalanıp dışarıya fırlaması, etrafa yayılan koku, Pedro Vicario’nun bilinçdışında yer eder. Pedro’nun bilinçdışı insancıl vicdana borcun, bağırsak eylemi engellenerek ödenebileceği düşüncesini bilinç düzeyine gönderir ve insancıl vicdan psikolojik temelli fizyolojik bir hastalık olarak okurun karşısına çıkar.

    Ayrıca eserde yoğun olarak dini imgelere başvurulmuş. Bu imgelerin çizdiği genel tablo, İsa’nın çarmıha gerilmesi olayıdır. Büyülü gerçekçi eserlerin en önemli amaçlarından biri olan bilinçdışı kapılarını açma arzusu Kırmızı Pazartesi’nin hemen her cümlesinin içerisine ustaca yerleştirilen imgelerde kendisini hissettiriyor. Cinayet esnasında, öncesinde ve otopsi boyunca okurun bilinçdışı, İsa’yı ve onun çarmıhta son bulan talihsizliğini çağrıştıracak imgelerle canlı tutulmaya çalışılmış. Öncelikle karakter isimlerinden cinayeti işleyene Pedro ve Pablo Vicario; öldürülene ise Santiago Nasar adları konulmuş. Pedro (Petrus) İsa’nın 12 havarisinden birinin adıdır ve Pablo (Pavlus/Paul) ise; önceleri Hristiyanlık karşıtı hareketler sergilese de sonrasında İsa’nın öğretilerini yaymak için gezgin olur, Küçük Asya (Anadolu) havarisi ünvanını alır. En çok gezdiği ve öğretilerini yaydığı ülke Türkiye’dir4 ve eserde Santiago’nun Türk olduğu belirtilmektedir. Ayrıca Santiago’nun soyadı olan Nasar, Hz. Îsâ’nın doğum yeri Nāṣira veya Naṣrāne’nin nispet eki - i almış Naṣrānі kelimesini çağrıştırır.

    Santiago ahşap bir kapının önünde bıçak darbeleriyle öldürülür. İlk darbeyi sağ elinin içine alması ve bıçağın avucunu delip geçmesi, sonrasında kapıya bıçak darbeleriyle mıhlanıp kalması ve Pedro’nun Santiago’nun ölümünü netleştirmek çabasıyla bıçağı kalbine saplamak istemesi, İsa’nın da aynı sebeple askerler tarafından göğsünün mızrakla deşildiği göz önünde bulundurulursa okurda Santiago’nun masumiyeti ve haksızlığa uğradığı hissinin İsa’nın çarmıha geriliş hikâyesi çağrıştırılarak uyandırılmaya çalışıldığı kanaati pekiştirilmiş olur. İlk etapta üç kez öldürücü darbe almasına rağmen Santiago’nun vücudundan bir damla bile kan çıkmaz. Burada hem vücuttan kan çıkmaması hem de üç rakamı yine çarmıha gerilen masum İsa’yı hatırlatmaktadır. Bildiğiniz gibi Hristiyanlık kutsal üçlemeye (teslis) dayanan bir inanç sistemidir üç rakamı bu açıdan ayrı bir öneme sahiptir. Yazar okurun bilinçdışında bırakmak istediği etkiyi daha da pekiştirmek için üç kelimesini aynı bölümde üç kez tekrarlıyor. Cinayetten bir gece önce yemekli bir düğün organizasyonunun olması İsa’nın havarileriyle yediği son akşam yemeğini hatırlatırken otopsi esnasında Santiago’nun midesinden 4 yaşındayken yuttuğu bakire Carmen madalyonunun çıkması, bakire Meryem’i anımsatır.

    Kitabın son bölümünde Santiago’nun ölüm sahnesinde Wene halasının balık temizlemesi Aziz Petrus’un asıl mesleği olan balıkçılığa göndermede bulunmakta, bu da yazarın tüm dini imgeleri nasıl ustalıkla yerleştirip bu vahşi cinayeti İsa olayıyla ustaca eşleştirdiğine kanıttır. Tüm bunlar okurun bilinçdışına Santiago’nun masum olduğu imajını gönderir. Yazar yıllar önce işlenmiş bu cinayetin aydınlığa kavuşmamış olmasından ve belki Santiago’nun hala birilerinin nazarında suçlu olmasından duyduğu rahatsızlığı dile getirmek arzusuna yenik düşmüştür diyebiliriz. Yazarı yazma etkinliğine sevk eden bilinçdışından bastırmış olduğu duygularıdır ve bu nedenle yazar bu duygularının eserde bir şekilde ortaya çıkmasını engelleyememiştir denebilir.
  • 120 syf.
    Kitabı ikinci okumam. İlk okumamin verimsiz bir okuma olduğunu anladığım için ikinci kez okumaya karar verdim. Özellikle yazarın okuduğum diğer iki eserinin bu kararı almamda etkili oldu.

    *

    Kitabın konusunu, namus cinayetine kurban giden Santiago'nun ölümüne gidişinin adım adım işlenmesi şeklinde özetleyebilirim. Vicario ailesinin kızı zengin biri ile evlenmistir ancak bekaretini önceden yitirmiş olduğu anlaşılinca eşi tarafından babasının evine bırakılır. Kızın ikiz kardes olan abileri Pedro ve Pablo da ailenin namusunu temizlemek için görevlendirilir.

    Konuyu bu şekilde ifade edince ki yazarken bana da öyle geldiği üzere, oldukca klişe ve basit bir konu gibi geliyor. Ancak Marquez'in usta kaleminin büyüsüyle eser klişelik ve basitlik sıfatlarıni adeta çöpe atıp bir başyapıt haline geliyor.

    Bunu dediğim için sakin kitap hakkında bilgi verdiğimi düşünmeyin(spoiler), Santiago'nun öldürüleceği daha kitabın ilk cümlelerinde okurla paylaşılıyor. Marquez'in okuduğum önceki iki kitabında bu durum vardı. Aynı zamanda bu durumun eserin heyecanını kaybettirmedigi, bilakis okurlara bambaşka bir edebi tat verdiğini bu eserinde de görüyoruz.

    Santiago'nun öldüreleceğini adeta sağır sultan bile duymuştur. Kasabada herkes bundan haberdardır. Nitekim Pedro ve Pablo kardeşler cinayet silahları olarak kullanacakları bıçaklari almak için gittikleri kasapta olsun, cesaret almak için içkinin dibine vurduklari mekanda olsun ve adımı attıkları her yerde olsun adeta bağıra bağıra Santiago'yu öldüreceklerini söylerler. Onların bu bagirislari aslında işlemek istemedikleri cinayetten kendilerini kurtarmak için kasabaya attıkları yardım feryadidir. Ancak kasabanın duyduğu tek ses: Namus'tur.

    Namus çoğu zaman namussuzlarin namussuzluklarini gizlemek için kullandıkları ve toplum üzerinde sihirli etkileri olan bir kelimedir. Aynı etki, Santiago'nun kasabası üzerinde de faaldir.

    *

    Kitap hakkında ufak bilgi içerecek birkaç nokta hakkında yorumum olacak, dileyen geçebilir. Bu noktalarlardan sonra namus konusu hakkında birkaç söz edeceğim. Dileyen onları da okuyabilir.

    Kitapta, Santiago'nun öldürüleceği gün düzenlenen karşılama şenliği vardır. Karşılama bir Piskopos içindir. Aslında onun ilk gelişi de değildi sanırım ama burada dikkatimi çeken nokta, Piskopos'un adeta kanalizasyon borusunun patladığı ve ortalığın bok kokusundan geçilmediği bir mahalleye girmek istemeyisi gibi o da bu kasabaya girmek istemez, gemisinden bile inmez, uzaktan el sallar ve gider. Bu esnada burnunu da tutmuş olsa bence çok daha anlamlı olurdu.

    Diğer bir nokta, kitabın sonunda Santiago'nun nasıl öldürüldüğünün betimlendigini görüyoruz: Defalarca bıçak darbesi yiyor ve bağırsakları dışarı çıkıyor ve her tarafı bok kokusu alıyor. Sonra Santiago, elleriyle kendi bagirsagini tutarak evine dogru gidiyor ve halası onu görüp "Santiago yavrum!" diye bagirdiktan sonra "Neyin var?" diye soruyor. Pause'a bas şimdi. Aslında tüm kitabın atmosferinin ve kendisinin özeti bir soru ve diyalog! Santiago'nun cevabı ise şu olur: "Beni öldürdüler, Wene Hala,”
    Evet, Wene halası, annesi, nişanlısı ve diger konu komşu ve hemsehrileri, Santiago'yu sizin kör namus anlayışınız öldürdü. Katili sizsiniz. Sakın öyle benim suçum yok gibi bakma Wene hala, senin de suçun var ve herkesin suçu var bu kasabada!

    Santiago'nun ellerindeki o bağırsak aslında kasabanın insanlarınındir ve o bok kokusu da kasabanın insanlarının ve bu zihniyetteki her kasabanın kokusudur.

    *

    Namus konusu 21. yy'ı yaşayan biz insanlar için bile hala bir tabu konusudur. İki reşit, aklı başında insanın kendi hür iradeleri ile cinsel ilişki yaşaması eminim ki birçok insan için sorun teşkil ediyor. Bir erkek ile kadın bir kağıda imza atıp cinsel ilişki yaşayinca herkes düğün bayram ederken, aynı bir erkek ile ayni bir kadın bir kağıda imza atmadan cinsel ilişki yaşayinca aynı insanlar bu sefer ağza alınmayacak hakaretler ediyor, aşağılamalarda bulunuyor ve adeta bir sinek muamelesi yapıyor ve "Namus elden gitti!" diye avazi çıktığı kadar bagiriyorlar.

    Namus = Bir erkek ile bir kadının bir kağıda imza atarak cinsel ilişki yaşaması

    Namussuzluk= Bir erkek ile bir kadının bir kağıda imza atmadan cinsel ilişki yaşaması

    ...

    O zaman bu noktada Namus'u temizleme tarifi verelim:

    Malzemeler:

    - Farklı kültürleri, fikirleri barındıran değişik bölge insanlarının kitapları
    - Değişik kültür ve fikirlerden insanlar
    - Erkek ve kadın anatomisini gösteren birer resim
    - Bir doktor
    - Bir sosyolog
    - Bir psikolog

    Yapılış:

    Namus gitti diye bağıran insanlara doktor tarafından özellikle kadın anatomisi anlatılır. O namus gitti diye uğruna bagirdiklari zarın işlevinin sandıkları gibi namusu gösteren bir şey olmadığı iyice kafalarına vura vura anlatılır.

    Sonra sosyolog arkadaşımız, farklı kültürlerde de bu namus gitti diye bağıran arkadaşlar gibi kafaların olduğunu ve bunun aslında çok eski bir tabu olduğunu iyice anlatır.

    Psikolog arkadaşımız bu namus gittici insanları uzun seanslar ile tedavi eder.

    Bunlardan sonra ve beraberinde de ilk maddedeki kitapların bu namus gittici arkadaşlar tarafından okunulmasi sağlanır. Ve farklı kültürden farklı fikirlerden insanlarla tanışılip ufuk geliştirme egzersizleri aksatilmadan yaptırılır bu namus gittici insanlara.

    Afiyet olsun..

    *

    Keyifli okumalar
  • 168 syf.
    ·13 günde·3/10
    Türk yazarlara aşina olmadığımı her yorumumda belirtiyorum. Pınar Kür'e ait okuduğum ilk roman da Sadık Bey oldu. Hem ödüllü, hem de pek çok kitapta katkısı bulunan bir yazar olduğu düşünülürse, beni son derece hayal kırıklığına uğrattı Sadık Bey. Yazarın anlatım içerisinde mütemadiyen kendini tekrara düşmesi, sanki acemi bir yazarın elinden çıkan bir ilk roman okuyormuşum izlenimi yarattı. Seçilen konunun (kişinin kendisi ile yüzleşmesi) zaten aman aman hiçbir yanı yok, herhalde milyonlarca roman var bu konu üzerine. Baba - kız ilişkisi bahsi geçiyor arka kapakta ama roman boyunca Sadık Bey'in üzerinde en az durduğu konu bu. Ne ana karakter oturmuş, ne diğer karakterler enine boyuna işlenmiş. Bir deliriş sürecini anlatıyor desek, onu da anlatamıyor ya, bitse bitse böyle biter diyerek sonunu daha ortasından tahmin ediveriyoruz zaten. Sizler ne düşünürsünüz bilemiyorum ama, benim yıldızım hiç tutmadı bu yazarla.