• Nitekim, Abdullah bin Abbas, Hazret-i Ali'ye (r.a.) "Enfal ile Tevbe arasına Besmele niçin yazılmadı?" şeklindeki suale Hz. Ali şu hikmetli cevabı vermiştir: "Çünkü Bismillahirrahmanirrahim de eman ve emniyet vardır. Halbuki bu sûre kılıç ve anlaşmayı bozan müşrikler hakkında nazil olmuştur."
  • Meâl

    Rahmân ve Rahîm Allah’ın Adıyla.

    1. Baksana şu dini, mahşer ve hesabı yalan sayana!

    2. O, yetimi şiddetle itip kakar.

    3. Muhtacı doyurmayı hiç teşvik etmez.

    4. Vay haline şöyle namaz kılanların.

    5-7. Ki onlar namazlarından gafildirler. (kıldıkları namazın değerini bilmez, namaza gereken ihtimamı göstermezler.) İbadet lerini gösteriş için yaparlar, zekât ve diğer yardımlarını esirger, vermezler.

    Mâûn Sûresi yedi âyettir. Bazı müfessirlere göre Mekke’de inmiştir. Bazılarına göre ise ilk üç âyeti Mekke’de, diğerleri Medîne’de nâzil olmuştur.Mevdudî’ye göre ise bu sûre, Medenî’dir: “Bize göre, bu sûre içinde sûrenin Medenî olduğuna dair bir işaret mevcuttur. O da, namaz kılanların uyarılması ve namazlarından gâfil olanlar
    ile gösteriş için namaz kılanların “vay haline” denmesidir. Bu tür münafıklar Medine’de vardı. Çünkü İslâm ve Müslümanlar Medine’de o kadar güçlü idiler ki orada yaşayanlardan bazı şahıslar çıkarları için Müslüman görünüyorlardı. Cemaate katılmaları da Müslüman kabul edilmeleri içindi. Oysa Mekke’de böyle şeyler yoktu. Orada bir kişi gösteriş için namaz kılmaya gerek duymuyordu. Mekke’de ehl-i iman için bile namaz kılmak ve cemaat yapmak güç bir olaydı. Müslümanlar Mekke’de gizli olarak
    na maz kılıyorlardı."
    Münafıkların daha çok Medine’de zuhur etmesi sebebiyle Mevdudî’nin bu izahına rağmen, bir çok müfessire göre sûrenin
    Mekkî olması nasıl izah edilebilir? şeklindeki bir soruya şöyle cevap verebiliriz: Yüce Allah ilm-i ilahîsi ile, Mekke’de sûre ve âyetleri indirirken, daha sonra Medîne’de zuhur edecek şeyleri
    önceden haber vermiş olabilir.
    Sûre adını, “yardımlaşma” manasına gelen son âyetinden ve sûreye genel olarak hâkim olan konudan almıştır. Sûrede, dine
    ve yapılan işlerin âhirette karşılığının alınacağına iman etmenin esas olduğu ve toplumda dayanışma ve yardımlaşmanın şart olduğu vurgulanır.

    Sûre, özet olarak iki grup insandan bahseder. Bunlar:

    1. Allah’ın nimetini inkâr eden nankörler, hesap ve cezâ gününü yalan sayan kâfirler.

    2. Yaptığı amelle Allah’ın rızasını gözetmeyen, aksine gösteriş için amel edip namaz kılan münâfıklar.

    Tefsir

    1. “Baksana şu dini, mahşer ve hesabı yalan sayana!”
    Eraeyte, Gördün mü? Hitap görünüşte Allah’ın Resûlü’nedir. Ama Kur’ân’ın üslûbu gereği, böyle durumlarda hitap her akıl sahibine, yani genel olarak hitaba kabiliyeti olanların her birinedir. Soru, taaccüp (şaşırma) sûretiyle, daha sonra anlatılacak şeylere hazırlama içindir. “Gördün mü?” sorusunun mânâsı, gözle görmektir. Çünkü ileride beyan edilecek şeyler, gözü gören her insanın görebileceği unsurlardır. Fakat bunun anlamı, anlamak, bilmek ve düşünmek de olabilir. Meselâ biz,
    “Bakın!” diyoruz. Bunun anlamı, “Biraz düşünün”dür. Âyetteki kelimeyi bu mânâda anlarsak, âyetin anlamı “Biliyor musun ceza
    ve mükâfatı yalanlayanlar ne gibi kişilerdir?” olur. Veya “Düşün o şahsın halini! Amellere ceza ve mükâfat verileceğini inkâr etmektedir.” olabilir. Veya, “Ey Muhammed! Kureyş için de küfredenlerin neler yaptıklarını, o dini yalanlayanı görerek anladın, tanıdın değil mi?” demek olur. Veya da bizim meâlde verdiğimiz gibi, “Baksana.” demek olabilir.

    Nüzûl sebebi

    Rivâyet edildiğine göre: Ebû Cehil bir yetimin vâsîsiydi. Bir gün o yetim çıplak olarak ona gelmiş, kendi malından bir şey istemişti. Ebû Cehil onu itivermiş ve aldırmamış idi. Kureyş’in büyükleri de çocuğa: “Muhammed’e git de sana şefaat ediversin.” demişler, alay etmek istemişler. Yetim, onların maksatlarını bilmediği için Resûlullah’a gelip yardımcı olmasını istemişti. Peygamberimiz (s.a.s.) hiçbir muhtacı reddetmek âdeti olmadığı için
    kalkmış, onunla beraber Ebû Cehil’in yanına gitmişti. Ebû Cehil “Buyurun” deyip merhaba etmiş ve yetimin malını vermişti. Kureyşliler bunun üzerine Ebû Cehil’e serzenişte bulunmuşlar, “sen de sapıttın, dininden çıktın Muhammed’in dinine girdin.” demişler. O da; hayır, sapıtmadım, fakat O'nun sağında solunda birer silahlı asker gördüm, vermezsem vuracak diye korktum, demiş.İbn Abbas’tan bir rivâyette de hem cimri, hem riyâkâr bir münâfık hakkında nâzil oldu denilmiştir.
    Demek ki bu sûre bunların birisi veya bunlara benzer kimseler sebebiyle nâzil olmuştur. Fakat hükmü sadece onlara mahsus değil, böyle olan ve kıyâmete kadar gelecek olan herkesi içine alır.
    Âyetteki “Din” kelimesi, Kur’ân ıstılahında, âhirette amellerin karşılığı olarak ve aynı zamanda İslâm için de kullanılır.
    Fakat burada birinci anlam daha uygun düşer. Çünkü âhirete inanan bir kimse, yetime karşı öyle bir muâmelede bulunmaz. Yetimi itip-kakan ve yoksulu doyurmaya ön ayak olmayan bir
    kimse belli ki, âhirete inanmıyor ve Allah’ın tehdidinden korkmuyor demektir.

    2. “O, yetimi şiddetle itip kakar.”
    Yani gördünse bilirsin ya, görmedinse de bil! İşte dîne ve âhiretteki cezaya inanmadığından dolayı öyle dinsiz, imansız
    olan kimselerdir ki, yetimi iter, öksüzü zayıf gördüğü ve Allah’tan korkmadığı için insaf ve merhamet etmeyerek kakar, zorla ve hakaretle kovar, azarlar.

    3. “Muhtacı doyurmayı hiç teşvik etmez.”

    Ve miskin, bîçâre yoksula bir şeyler yedirmeye teşvikte ve isteklendirmede bulunmaz. Kendisi doyurmadığı gibi, gerek kendi akrabalarından ve gerekse diğer hâli vakti yerinde ve durumu müsait olanlardan diğer kimselerin, fakirlere bakıp gözetmesi,doyurması için de bir yardımda, tavsiyede, teşvikte bulunmaz. Halbuki o yemek miskine aittir, yemeği verene değil. Bu yemek, verenlerin üzerine vacip olan yetimin hakkıdır. Veren, onu bir bahşiş olarak vermemekte, tersine, yetimin hakkı olduğu için zorunlu olarak vermektedir. “Onların mallarında dilenci ve yoksul için
    bir hak vardır.” (Zâriyat, 51/19) âyeti bunu ifade eder. Bu şekilde başa kakmaktan men edilmiş demektir. Yani öyle bir çaresizi doyuran kimse, onun kendi hakkı olan bir yiyeceği vermiş, borcunu ödemiş gibidir.

    Toplum halinde ülfet ve anlaşma içinde yaşamak ihtiyacında bulunan ve Allah’ın yardımıyla açlıktan kurtulmuş ve korkudan
    emniyete erdirilmiş olan insanların Allah’a ibadet ve kulluk etmeleri ve bu kulluğu yapmak için de öksüzlere, kimsesizlere bakmak, açlara, bîçârelere yemek yedirip derman aramak için yardımlaşmaları, Hak dinin gereği olan bir vazifeleri olduğu ve güçleri yeterken bunu yapmayanların Allah katında cezaya çarpılacaklari muhakkak iken, bunun zıddına öksüzü itip kakarak hakkını yemek ve yanı başındaki yoksul ve çaresizin en lüzumlu ihtiyacı olan
    yiyeceği hakkında bir teşvikte bile bulunmayacak kadar acımasızlık ve merhametsizlik etmek insanlık hesabına şaşılacak, üzülünecek bir durumdur. Bununla beraber, böyle öksüzü kakmak ve
    fakirlere bakmamak gibi insafsızlıklar, dine yalan diyen, âhirete inanmayan kimselerin yapa geldikleri âdetleri ve huylarıdır. Her
    ne kadar bir insanın dine ve âhirete inanmaması şaşılacak bir şey olsa da, inanmayan bir kimseye o fena huylar tabiî geleceği için pek şaşılmaz. Asıl şaşılacak taraf, dindar görünenlerin bedenî ve
    mâlî vazife ve ibadetlerinden gafleti ve mürâîlik edip de, cüz’î bir yardımdan bile sakınacak derecede cimrilik etmeleridir.

    4. “Vay haline şöyle namaz kılanların.”

    Veya “yazıklar olsun o namaz kılanlara.” Yani vay hallerine, yazıklar olsun o Cehennem'in veyl denilen ve kan, irin akan deresine düşecek olan namaz kılanlara, daha doğrusu namaz kılıyor görünenlere.


    5. “Ki onlar namazlarından gafildirler. (kıldıkları namazın değerini bilmez, namaza gereken hassasiyeti göstermezler.)”

    Onlar namazlarından sehiv etmişler, yanılmışlardır. Dikkate şayandır ki, "namazlarında sehiv" değil, "namazlarından sehiv" ile azarlama yapılmıştır. Çünkü bazen namaz içinde sehvetmek, yanılmak, insanlık gereği kaçınılması mümkün olmayan durumlar dandır. Bu sebeple Ata b. Dînar’dan rivâyet edildiği üzere demiştir ki: Ham d olsun Allah’a, namazda yanılma ile azarlamamış, yani “namazlarında yanılanlar” buyurmamış, ْ “namazlarından yanılmışlar” buyurmuştur. Namazdan yanılmanın mânâsında da tefsircilerin pek çok açıklamaları vardır: Namazın öneminde gaflet edip onu gereği gibi ciddi bir vazife olarak yapmamaktır ki, kılınıp kılınmadığına
    aldırmamak, vaktine dikkat etmemek, geçip geçmediğine aldırış etmeyip vaktinden geri bırakmak, terk etmekten üzülmemek,
    kıldığı vakit de Allah için hâlis niyet ile kılmayıp, dünyaya ait bir takım maksatlar, gayeler için münafıkça bir şekilde kılmak,
    açıkta, başkalarının yanında kılarsa gizlide kılmamak, kıldıklarını da Hakk’ın huzurunda hayatın nuranî ve cismanî bütün değişimlerini temessül ettirecek bir kulluk ve tazim olarak değil gösteriş veya bir eğlenti halinde yapmak şekillerine şâmil olur. Bu konuda İbn Cerîr rivâyet ettiği iki haberle delil getirmiştir.
    Birisi, Sa’d b. Ebi Vakkâs’dan (r.a.): Hz. Sa’d demiş ki: Peygamber Efendimize (s.a.s.) sordum.O da: “Onlar, namazı vaktinden geriye bırakanlardır.” buyurdu. Birisi de: Ebû Berzele el-Eslemî’den (r.a.): Demiştir ki: Mâûn Sûresinin âyeti nâzil olduğu zaman
    Resûlullah (s.a.s.) buyurdu ki: “Allahü Ekber, bu sizin için her birinize bütün dünya kadar bağış verilmekten daha hayırlıdır. Onlar, o kimselerdir ki, namaz kılarlarsa namazın bir hayrı olacağını ummaz,
    terk ederse Rabb’inden korkmazlar.”
    Burada şu iyice anlaşılmalıdır ki, namaz sırasında başka düşüncelere dalmak ayrı şeydir, namaza hiç dikkat etmemek ve
    namazda her zaman başka şeyler düşünmek ayrı şeydir. Birinci özellik insanın zaafındandır. İrade dışı olarak insanın aklına bazıdüşünceler gelebilir. Bir mü’min dikkatinin namazdan kaydığını
    hissettiği anda yeniden dikkatini toplamaya çalışır. İkinci özellik ise, namazdan gafil olma tarifine girer. Çünkü böyle kimselerin
    namazı bir egzersiz gibidir. Böyle kimselerin kalbinde Allah’ı zikretme ve Allah’a yaklaşma şeklinde bir niyet yoktur. Çünkü namazın farz olduğuna inanmazlar. Namazın başından sonuna kadar, kalpleri hiç bir an Allah’a yönelmez. Hangi düşünceyle namaza başlamışlarsa o düşünceyle namazdan çıkarlar. Kıldıkları
    bir kaç vakit namazdan dolayı gururlanıp, dini sadece bundan ibaretmiş gibi görüp, diğer ibadet ve kulluk vazifelerini yapmayanlar da bu kimseler gibidir.
    Bazı müfessirlere göre ise bu âyeti, Kur’ân-ı Kerîm’de başka âyetlerde zikredilen, itikâdî ve amelî münafıklarla alakalı olan: “Münâfıklar Allah’ı aldatmaya çalışırlar, Allah da onların hilelerini ve oyunlarını bozar. Onlar namaza kalkarken üşene üşene kalkarlar, mü’minlere gösteriş yaparlar. Yoksa aslında Allah’ı pek az hatırlarlar.” (Nisa, 4/142) âyeti ile irtibatlandırmak daha uygundur. Yani namaz kılıyorlar ama namazın esas manasından, muhtevasından gaflet
    içindeler demek daha uygundur.

    6. “İbadetlerini gösteriş için yaparlar”,

    Her ne amel yapsalar Allah için yapmazlar da halka gösteriş için ve herkesin göreceği yerde yaparlar. Birçok müfessirin, bu âyetlerin münafıklar hakkında indiğini söylemelerine rağmen, Mekke'li kâfirler hakkında indiğini söyleyenler de vardır ki, ilk üç âyet ne münâsebetle, kimler hakkında inmiş ve kimlerin karakterini niteliyorsa, son dört âyet de aynı münâsebetle ve aynı kişiler hakkında inmiştir, onların karakterini nitelemektedir.
    Buna göre müşriklerin de namaz kıldıkları, fakat namaza ö nem vermedikleri, düzenli değil, gelişi güzel; huzur ile değil, gaflet ile, âdetmiş gibi görerek ve eğlence olsun diye namaz kıldıkları anlaşılır. “Onların (müşriklerin) Beyt(ullah) yanındaki namazları, ıslık çalma ve el çırpmadan ibârettir.” (Enfâl, 8/35) âyeti de onların, ıslık çalarak, el çırparak namaz kıldıklarını, yani namazıbir eğlence haline getirdiklerini ifâde eder.Namaz, zekât, hac, oruç gibi ibâdetler, İslâm’ın orijinal olarak, hiç yok iken getirdiği yeni şeyler değildir. Bunlar, daha önceki ilâhî dinlerde de vardı. Nitekim Hz. İsâ’nın henüz beşikte bir çocuk iken, çevresindekilere: “(Allah) Sağ olduğum sürece bana namazı ve zekâtı emretti.” (Meryem, 19/31) dediği anlatılmaktadır. Aynı sûrenin 55’inci âyetinde de Hz. İsmail’in, âilesine namazı ve zekâtı emrettiği bildirilmektedir. Kur’ân-ı Kerîm’de bütün peygamberlerin, kavimlerine aynı esasları: Allah’a kulluğu, sâlih ameli ve âhirete inanmayı öğütledikleri tekrar tekrar vurgulanmaktadır.

    7. “Zekât ve diğer yardımlarını esirger, vermezler.”
    Mâûn: Lügat ve tefsirlerin beyanına göre; zekâta, hediyeye, bahşişe ve ihsana, az çok menfaati bulunan herhangi bir şeye, konu komşu arasında ödünç olarak verilip alınmak âdet olan çanak çömlek, kapkacak, sofra, balta, kürek ve daha böyle
    ev eşyası ve alet-edevata dair yardımlık ve kimseden kıskanılmayan şeylere verilen bir isimdir. Âyette bahsedilen kimseler, emaneten verdikten sonra geri alabilecekleri şeyi bile vermekten çekinecek kadar cimridirler. Böyle kimseler, zekât, sadaka, fıtır sadakası gibi veya bunların dışındaki bir bağış gibi şeyleri vermek şöyle dursun, verip yine geri alacağı şeylerde bile cimrilik yaparlar. Azında cimrilik yapınca çoğunda haydi haydi yaparlar. Evet, böyle olanların zekât
    vermeyecekleri ise kolayca anlaşılır. Emanet olarak bile bir şey vermeyen münafıklar, zekât ve benzeri sadakaları hiç vermezler.

    Verilen emaneti zamanında geri vermede hassas olmayanlara emanet vermemek, bu âyetin hükmüne girer mi? gibi bir soruya şöyle cevap verebiliriz: O konu, bu âyetin hükmüne girmeyebilir ama, bir Müslüman üç kere aynı muameleyi görmemişse, istenilen şeyi vermemesi doğru olmaz. Aynı muameleyi üç defa yapmış ve üçünde de ihanet görmüşse, ondan sonra bir
    daha bir şey isterse o zaman arzu ederse yine civanmertliği tercih ederek ona der ki; doğrusu sen emaneti vaktinde eda etmiyorsun ama, ben bir kere daha vereceğim diyebilir. O kadar bir ihtar hakkı doğabilir.İşte böyle namaz kılar, dindar görünüp de namazlarından yanılan, mürâîlik, gösteriş yapıp da ufak bir yardımdan bile kaçınan kimselerin bu halleri -her ne kadar dinsizin dini yalanlamasından değil ise de- yetimi kakıştırmasından, fakirlere yardım
    etmemesinden daha çok şaşmaya değer bir durumdur. Çünkü Kur’ân’da imandan sonra sâlih amellerin esası olmak üzere namaz ve zekât beraber zikredilmiştir. Böyle iken dindar geçinen birtakım kimseler vardır ki, namaz kılar görünürler de sadece onunla bütün dinî vazifelerini ifa edivermişler gibi düşünerek yanılırlar. Zekât gibi diğer vazifelere de önem vermez, ondan kaçınırlar. Allah için istemekten hoşlanırlar da, Allah için ufak bir şey vermekten, Allah’ın kullarına yardım etmekten ve Allah’ın emirlerinin îfâsı için lazım gelen masraflara güçleri yettiği kadar
    iştirak etmekten çekinirler. Netice olarak: İnsanı kötülüklerden alıkoyan, iyiliklere
    yönelten, zayıflara acıma duygusu veren en büyük sebep, hiç kuşkusuz âhiret inancıdır. Âhiret inancı olmayan kimseler, yetimleri, yoksulları, zayıfları düşünmezler. Onları kendi çıkarlarının hâricinde düşündükleri nadirdir. Onun için bu sûrede âhirete inan mayan ve namazı da gaflet ile kılan, ibâdetin ruhuna önem vermeyen insanların, başkalarını düşünmedikleri, gösteriş yaptıkları, samimi olmadıkları, başkalarına yardım etmedikleri anlatılmaktadır.

    Demek ki; âhiret hesap ve cezâsına inanan kimse, yetime acır, yoksula yardım eder, namazını ihlâs, huşû ve huzur ile, zamanında ve sürekli kılar. Gösterişi sevmez, yaptığı ibâdeti gösteriş için değil, samimiyetle yapar, başkalarına da iyilik yapmaktan geri durmaz.
  • Fâtiha Sûresinin Fazîleti

    1. Peygamber Efendimiz (s.a.s.): “Fâtiha sûresi her hastalığın şifâsıdır.”

    2. Başka bir hadiste: “Fâtiha sûresi, Kur’ân’ın en büyük sûresidir.”

    3. Diğer bir hadiste de: “Fâtiha ve Bakara sûresinin sonu, bana Arş’ın altındaki bir hazineden verildi.” buyurmuşlardır.

    4. Enes b. Mâlik’ten rivâyete göre Resûlullah (s.a.s.) kendisine şöyle buyurmuştur: “Yatağına yattığında Fâtiha ve Kul hüvellahü Ehad sûrelerini okuduğun zaman, ölüm dışında kalan her şeyden
    emin olursun.”

    5. Ebu Saîd İbnu’l-Muallâ (radıyallahu anh) anlatıyor: “Ben Mescid-i Nebevî’de namaz kılıyordum. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) beni çağırdı. Fakat (namazda olduğum için) icabet edemedim. Sonra yanına gelerek: Ey Allah’ın Resûlü namaz kılıyordum (bu sebeple cevap veremedim diye özür beyan ettim).

    Bana: “Yüce Allah Kitab’ında “Ey iman edenler, Allah ve Resûlü sizi çağırdıkları zaman hemen icâbet edin.” buyur muyor mu?” (Enfal, 8/24) dedi ve arkasından ilave etti: “Sen mescidden çıkmazdan önce, sana Kur’ân-ı Kerîm’in (sevapca) en büyük sûresini öğreteyim mi?” dedi ve elimden tuttu. Mes cidden çıkacağı sırada ben: “Sana en büyük sûreyi öğreteceğim.” dememiş miydiniz? dedim. Bana: “O sûre
    es-Seb’u’l-Mesânî (yedi âyet) yani namazlarda tekrar tekrar okunan
    Elhamdü lillâhi Rab bi’l-âlemindir ve bana verilen yüce Kur’ân’dır.” buyurdu.

    6. İbn Abbâs (radıyallahu anhümâ) anlatıyor: “Cibril (aleyhisselâm), Peygamberimizin (aleyhissalâtu vesselâm) yanında otururken yukarıdan kapı sesine benzer bir ses işitti. Başını göğe doğru kaldırdı.

    Cibril (aleyhisselâm) dedi ki: “İşte gökten bir kapı açıldı, bugüne kadar böyle bir kapı asla açılmamıştı.” Der ken oradan bir melek indi.

    Cibril (aleyhissalâm) tekrar konuştu: “İşte arza bir melek indi, şimdiye kadar bu melek hiç inme mişti.” Melek selam verdi ve Peygamber Efendimize (aley his sa lâtu vesselâm): “Sana verilen iki nuru müjdeliyorum. Bunlar, sen den önce başka hiçbir peygambere verilmemişlerdi:

    Onların biri Fatihâ Sûresi, diğeri de Bakara Sûresi’nin son iki âyeti.

    Onlardan okuduğun her harfe mukabil sana mutlaka büyük sevap
    verilecektir.” dedi.

    7. Rivâyete göre Hasanü’l-Basrî şöyle demiştir: Yüce Allah yüz dört kitap indirmiştir. Bu yüz dört kitabın ilmini dört kitapta toplamıştır. Dört kitabın ilmini de Kur’ân’da bir araya getirmiştir. Kur’ân ilmini de mufassal (kısa) sûrelerde, bunların ilmini de Ümmü’l-Kur’ân olan Fâtiha’da, Fâtiha’nın ilmini de şumüllü şu iki kelimede
    toplamıştır. Gökten inmiş olan bütün kitapların ilmi işte şu iki kelimede toplanıp bir araya gelmiştir.”

    8- Hz. Ebu Saîd el-Hudrî (radıyallahu anh) anlatıyor: “Biz Resûlullah’ın (s.a.s.) gönderdiği bir seferdeydik. Bir yerde konakladık. Yanımıza bir hizmetçi bir kadın gelip: “Obamızın efendisi Selim’i zehirli bir hayvan soktu. Onunla meşgul olacak erkekler de şu anda yoklar. Sizde rukye yapan (tedavi maksadıyla dua okuyacak) biri var mı?” dedi. Bunun üzerine bizden rukye hususunda mahâretini bilmediğimiz bir adam kalkıp onunla gitti ve adama okuyuverdi. Adam iyileşti. Kendisine otuz koyun verdiler. Bize sütünden içirdi. Ona: “Yahu sen rukye bilir miydin?” dedik. “Hayır, ben sadece Fatiha sûresini okuyarak rukye
    yaptım.” dedi. Biz kendisine: “Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’e sormadan (bu verdiklerine) dokunma!” dedik. Medîne’ye gelince, durumu Peygamberimize söyledik. Aleyhissalâtu vesselâm: “Fâtiha’nın rukye olduğunu (tedavi maksadıyla okunacağını) sana kim söyledi? Verdikleri koyunları paylaşın, bana da bir hisse ayırın.” buyurdular.”

    Fâtiha, En Güzel Duadır

    Fâtiha sûresinin tefsîrini, Kırık Testi isimli kitaptan yapacağımız küçük bir iktibasla bitiriyoruz:

    “Dua okuyacağım zaman bir hadis-i şeriften istinbatla Fâtiha Sûresi’ni okuyorum; sonra da (meâlen) “Allah’ım, işte bu şifa vesilesi Fâtihadır; Sen de Şâfî’sin, şifa veren yalnız Sensin. Sen den başka şifâ verebilecek kimse ve Senin şifandan başka da şifa
    yoktur. Hastalığımı gider; bu derdime deva ver. Hastalıktan hiçbir eser bırakmayacak bir şifa nasip et.” diyorum.

    Evet, en güzel dua Fâtiha’dır. Samimi bir kalble hangi hastalığa okunursa okunsun -biiznillah- şifa vesilesi olur. Zaten, Fâtiha’nın isimlerinden biri de Şâfiye’dir...

    Siz de her türlü dert ve sıkıntınızın izâlesi için Fâtiha’yı okuyup “Rabbim, işte bu sûre Kâfiye’dir. Senin izin ve inayetinle her derde yetebilir. Sen Kâfisin. Okuduğum şu sûre hürmetine dert ve sıkıntılarım hususunda bana yardımcı ol.” diyebilirsiniz.”
  • Ayetlerinin çokluğu ve sure olarak uzunlukları sebebiyle bu şekilde isimlendirilmişlerdir. Bakara, Âl-i İmrân, Nisâ, Mâide, En'âm, A'râf, Enfâl ve Tevbe sûreleridir. Buna göre Enfâl ve Tevbe sûreleri, aralarını ayıran besmele'nin de olmaması sebebiyle, tek bir sure olarak kabul edilmektedir.
  • Bir diğer ismi “Berâ’e”dir. Medine döneminde nâzil olmuştur. 129 âyettir. 113. âyet Mekkî’dir. Bu sûrenin başında Besmele yazılmamış ve okunmamıştır. En son inen sûredir. Sûrenin başı, müşriklerin Allah ile alâkalarının kesildiğine dair bir ihtar ve açık uyarıdır. Bu sûre “besmele” ile başlamamıştır. Çünkü besmeledeki “Rahmân” ve “Rahîm” sıfatı, Allah’tan alaka kesmeye ve müşriklerle savaşınca onları öldürmeye aykırıdır. Bu yüzden yalnız “Bismillâh” demek bile caiz değildir. Öte yandan, bu sûrenin “Enfâl” sûresinin devamı olup olmadığı hakkında Ashâb-ı kirâm ihtilaf etmiştir. Nüzûlü sırasında da Hz. Peygamber besmele yazılmasını emretmemiştir. Ancak bu mahzur yalnız sûrenin başından okunurken olup herhangi bir yerinden okunduğu zaman besmele çekilir.  Hicretin dokuzuncu yılı “hac emîri” olarak Hz. Ebû Bekir gönderilmişti. Bu sûre inince Allah Resûlü, Allah’ın emirlerini hacda bulunanlara tebliğ için Hz. Ali’yi gönderdi. Sûre bir ültimatom mahiyetinde olup kısaca müşriklerin Allah ile alakasının kesildiğini, bundan sonra Kâbe’ye yaklaştırılmayacaklarını, dört ay içinde İslâm’a girmedikleri takdirde ya öldürüleceklerini veya ülkeyi terk edeceklerini bildiriyordu. Hz. Ali, Hz. Ebû Bekir‘in hutbesinden sonra bayramın birinci günü ayağa kalkarak, sûrenin başından 30-40 âyet okuyup tebliğ etti.

    Tevbe (Berâe) Sûresi / Açıklama