• Lenin’in ölümünden sonra, karizmatik ve belagati kuvvetli entelektüel Lev Troçki, Stalin’in en güçlü rakibi oldu. Troçki, 1905-1906’da “Petersburg Sovyeti”nin (konsey) başındaydı. Toplumu daha ileri götürecek sürekli devrim fikri, aslında ona aitti. “Mücadeledeki yoldaşı” Lenin’in halefi olabilecek en güçlü aday olarak görülüyordu. Troçki’nin, Stalin’in zalim kuvvet politikasına karşı koymaya gücü yetmedi. 1927’de partiden ihraç edildi, 1928’de sürgüne gönderildi. 1940’ta bir Sovyet ajanı tarafından Meksika’da öldürüldü.
  • "... Herkes için çok açık olmalıdır ki, devrim Stalinizm tarafından bütünüyle yerle bir edilmiştir. Yine de, bu rezil rejim altında bile Rusya’nın halen bir işçi devleti olduğunu söylemeye devam ediyorsunuz. Bu yaklaşımın sosyalizme bir darbe olduğunu düşünüyorum. Stalinizmin ve Stalinist devletin işçi devletiyle ya da sosyalizmle hiçbir ortak noktası yoktur. Onlar sosyalizmin ve işçi sınıfının en kötü ve en tehlikeli düşmanlarıdırlar.

    Benzer şekilde savaş sonrasında Stalinizmin egemenliğini kurduğu Doğu Avrupa devletlerinin de bugün işçi devleti olduğunu savunuyorsunuz. Bu, Stalinizmin devrimci sosyalist bir rol oynadığını söylemekle aynı şeydir. Sizi bu konuda da izleyemem ve izlemeyeceğim.

    Savaştan sonra ve savaşın sona ermesinden önce bile, bu Doğu devletlerinde kitlelerin devrimci hareketinin yükselişi söz konusuydu. Fakat iktidarı ele geçiren bu kitleler değildi, bunlar kitlelerin mücadelesiyle kurulmuş işçi devletleri değildi. İktidarı ele geçiren, işçi kitlelerini, bu kitlelerin devrimci mücadelelerini ve devrimci duygularını boğazlayarak bu toprakları Kremlin’in vassallığına indirgeyen Stalinist karşı-devrimdi.

    Stalinist bürokrasinin bu ülkelerde işçi devletleri kurduğunu söylemekle ona ilerici ve hatta devrimci bir rol atfediyorsunuz. Bu devasa ve çirkin yalanı öncü işçilere propaganda etmekle, Dördüncü Enternasyonal’in sosyalist devrimin dünya partisi olarak varoluşunun tüm temel gerekçelerini reddetmiş oluyorsunuz. Stalinizmi geçmişte her zaman kavramın olası her anlamıyla karşı-devrimci bir güç olarak ele aldık. Artık böyle yapmıyorsunuz. Ama ben böyle düşünmeye devam edeceğim.

    1932 ve 1933’te, Stalinistler, Hitlerciliğe yüzsüzce teslim oluşlarını haklı göstermek için, faşistlerin iktidara gelmelerinin çok önemli olmadığını, çünkü sosyalizmin faşizmin hemen ardından ve faşist yönetim sayesinde geleceğini ilan etmişlerdi. Bunu ancak sosyalist düşünce ve ruhun kırıntısını bile taşımayan insanlıktan nasibini almamış vahşiler iddia edebilirlerdi. Bugün, sizlere hayat veren devrimci amaçlara rağmen yine de Avrupa’da zafer kazanan despotik Stalinist gericiliğin sosyalizmin kaçınılmaz iktidara gelişinin yollarından biri olduğunu iddia ediyorsunuz. Bu görüş, hareketimiz tarafından her daim savunulmuş ve paylaşmaya devam ettiğim en derin inançlardan ıslah olmaz bir kopuşa işaret ediyor.

    Yugoslavya’daki Tito rejimi sorununda sizin izlediğiniz çizgiyi izlemeyi imkânsız görüyorum. Devrimcilerin ve hatta demokratların tüm sempatisi ve desteği, kendilerini ve ülkelerini bir vassallığa çevirmek isteyen Moskova’nın çabaları karşısında gösterdikleri kararlı direnişte Yugoslav halkının yanındadır. Yugoslav rejiminin bugün halka vermek zorunda kaldığı tüm tavizlerden yararlanılmalıdır. Fakat sizin tüm yayınlarınız bugün Titocu bürokrasinin bağışlanamaz bir biçimde idealize edilmesine adanmış durumda; hareketimizin gelenekleri ve ilkeleri içerisinde böyle bir şeyin zemini yoktur.

    Bu bürokrasi, eski Stalinist bürokrasinin yeni bir biçim altındaki bir kopyasından başka bir şey değildir. Bunlar GPU’nun düşünceleriyle, politikalarıyla ve ahlâkıyla eğitilmişlerdir. Kurdukları rejim Stalin’in rejiminden temelde farksızdır. Yugoslav halkının devrimci önderliğinin bu bürokrasiden çıkıp gelişeceğini ya da bu bürokrasiye karşı mücadele etmeden de gelişebileceğini öğretmek ya da buna inanmak saçmalıktır.

    En desteklenemez olan şey de savaş konusunda bağlı kaldığınız tutumdur. İnsanlığı tehdit eden üçüncü dünya savaşı devrimci hareketi en zor sorunlarla, en karmaşık durumlarla, en ciddi kararlarla karşı karşıya bırakıyor. Tutumumuz ancak en ağırbaşlı ve en özgürce tartışmalardan sonra ortaya konulabilir. Fakat son yıllardaki tüm olaylar karşısında, Stalinist devletin müdafaasını savunmaya ve tüm hareketi buna esir etmeye devam ediyorsunuz. Hatta şu anda derin acılar çeken Kore halkının maruz kaldığı savaşta Stalinizmin ordularını destekliyorsunuz. Sizleri bu konuda takip edemem ve etmeyeceğim.

    1927 gibi eski bir tarihte Troçki, Stalin’in Politik Büroda kendisine yönelttiği sadakat sorusuna verdiği cevapta görüşlerini şöyle ifade etmişti: Sosyalist anavatan için, evet! Stalinist rejim için, hayır! Bu 1927’deydi; bugün yirmi üç yıl sonra Stalin Sosyalist anavatandan geriye hiçbir şey bırakmamıştır. Onun yerine halkın Stalinist otokrasi tarafından köleleştirilmesi ve aşağılanması geçirilmiştir. Savaşta savunmayı önerdiğiniz ve Kore’de zaten savunmakta olduğunuz devlet budur.

    Stalinizmi eleştirdiğinizi ve onunla mücadele ettiğinizi kaç kez yinelediğinizi gayet iyi biliyorum. Ancak gerçek şu ki, eleştirileriniz ve mücadeleniz değerini kaybediyor ve hiçbir sonuç veremez, çünkü bu eleştiri ve mücadele Stalinist devletin müdafaasına ilişkin tutumunuza tâbidir ve bu tutum tarafından belirlenmektedir. Hangi kaygıdan hareket ederse etsin, bu barbar baskı rejimini savunan herkes sosyalizm ve enternasyonalizm ilkelerinden vazgeçmiş demektir.

    SWP’nin son kongresinden bana gönderilen mesajda Troçki’nin düşüncelerinin sizlere kılavuzluk etmeye devam ettiğini yazıyorsunuz. Belirtmeliyim ki, bu sözleri büyük bir acıyla okudum. Yukarıda yazdıklarımdan anlayacağınız gibi, onun düşüncelerini sizlerin politikasında göremiyorum. Onun düşüncelerine güvenim tam. Bugünkü durumdan tek çıkış yolunun toplumsal bir devrim olduğuna, dünya proletaryasının kendi kurtuluşunu gerçekleştirmesi olduğuna inanmaya devam edeceğim."

    http://marksist.net/...0Sedova%20Trocki.htm
  • Totalitarizmin Kaynakları’nın ilk elyazması, 1949 güzünde,
    Hitler Almanyası’nın yenilgisinden dört sene sonra,
    Stalin’in ölümüne dört seneden az bir süre kala tamamlanmıştı.
    Kitabın ilk baskısı 1951’de yapıldı.

    Geçmişe baktığımda, kitabı yazmaya başladığım 1945’ten
    sonraki yılların, on yıllarca süren kargaşa, çalkantı ve
    düpedüz dehşet döneminin (Birinci Dünya Savaşı’nın
    ardından gelen devrimler, totaliter hareketlerin yükselişi
    ve parlamenter yönetimlerin gerilemesi,
    Faşist, yarı-Faşist iktidarlardan tek parti diktatörlükleri ve
    askerî diktatörlüklere türlü türlü yeni tiranlıkları takiben
    en sonunda kitle desteğine dayalı totaliter yönetimlerin
    sağlam görünen temellerde tesis edilmesi:
    Rusya’da bugün artık genellikle “ikinci devrim” olarak adlandırılan
    1929’da, Almanya’da ise 1933’te) [yaşananların] ardından
    ilk göreli sakinlik dönemi olduğunu görüyorum.

    Nazi Almanyası’nın yenilgisiyle, hikâyenin bir kısmı sona ermişti.
    Çağdaş olayları bir tarihçinin geriye dönük bakışı ve
    bir siyaset bilimcinin analitik coşkusuyla değerlendirmek
    için münasip görünen ilk andı bu;
    henüz sine ira et studio (öfkesiz ve müsamahasız) biçimde değil,
    hüzün, acı ve dolayısıyla bir feryat etme eğilimiyle ne olduğunu
    anlatmak ve anlamaya çalışmak için ilk şanstı;
    artık dilsiz bir felaket duygusu ve acz içinde kıvranan bir korku geride kalmıştı.
    Hannah Arendt
    Sayfa 9 - İletişim Yayınları - ÖNSÖZ