Adadaki ilk gününde ayakları yere basıyor muydu, bilmiyordu. Pazar günüydü. Havada mor bulutlar vardı. Yurda eşyalarını bıraktıktan sonra birkaç otostopla Lefkoşa’yı
buldu. Bomboş sokaklarda cakalı yürüyen inzibatlar, çarşı izninde olduğu anlaşılan kol kola gezinen erbaşlar, uyku hâlinde sokak köpekleri, içine indiği yeni gezegeni inceler
gibi bakınan birkaç öğrenci... Ailesini aramak için girdiği telefoncuda kendisiyle konuşan Kıbrıslı dedeyi anlamakta zorlandı. Her şeyin rüya gibi geldiği o anda göğsünde bir acı
belirdi ve dudaklarının arasından şöyle çıkıverdi:
“Ah sevgilim...”