• 64 syf.
    ·Beğendi·10/10
    Şu ana kadarki favori Neil Gaiman kitabım olan Partilerde Kızlarla Nasıl Konuşulur, orijinalinde bir kısa hikaye. Sonrasında çizgi roman dünyasının harika ikilisi Gabriel Bá ve Fábio Moon kardeşler tarafından çizgi roman olarak uyarlanıyor. Kendileri favori çizgi romanlarımdan biri olan Güngezgini başta olmak üzere birçok harika eserin yaratıcıları.

    Bu kitaba karşı olan hislerimi aslında Patrick Rothfuss'un kitaba yazdığı övgü metni ile açıklamak mümkün. Asla Kralkatili Güncesi'nin devamını yazmayan ama bulduğu her fırsatta güzel amaçlar uğruna para toplayan koca yürekli Patrick abimiz, "Bu da nesi? En sevdiğim Neil Gaiman öykülerinden biri, çizgi roman dünyasının en inanılmaz isimlerinden ikisi tarafından büyük bir sevgiyle mi uyarlanmış? Lütfen. Paramı. Alın. Lütfen." demiş çok da doğru demiş.

    Öykü inanılmaz ve zaten Neil Gaiman'dan da daha azını beklemiyordum. Öykünün anlattığı konuyu kavradığım anda Neil Gaiman beyefendiye bir kere daha hayran oldum. Adamın olayları düşünüş ve yazış tarzı beni her seferinde sanki ilk defa görüyormuşum gibi büyülemeyi asla bırakmayacak sanırım. İthakiciğim kitapların tekrar basımını yapsa da etrafa para saçıp bir sürü Neil Gaiman kitabı alsam.

    Her ne kadar öyküye bayılmış olsam da, sanırım çizimleri olmasa kitaptan bu kadar etkilenmezdim. Bu iki adam nasıl yapıyor bilmiyorum ama her seferinde ellerindeki öyküyü daha da derinleştirmeyi ve büyütmeyi çok iyi beceriyor ve bunu sadece hikayeye görsel bir boyut kazandırarak yapıyorlar. "Daha iyisini de yapamazlar herhalde." dediğim her an beni haksız çıkartmayı da başarıyorlar. Bilmiyorum ya, çok seviyorum.

    Öykünün filmi de varmış ama izlemem herhalde. Bendeki etkisini yitirmesini hiç mi hiç istemiyorum. Canım sıkıldıkça kitabın çizimlerine bakıp ferahlıyorum. Bu çok garip ve muhtemelen asla kelimelere dökemeyeceğim bir his ama bu üç inanılmaz sanatçı bende böyle bir etki bırakıyor.🤷‍️

    Uzun lafın kısası alın okuyun. Zaten niye hala almadınız ki?
  • 241 syf.
    Nasıl ki şimdilerde yeryüzü çiçekli bahar örtüsünü üzerine giymeye başlıyorsa, kendimce kıymetini idrakten oldukça uzak olduğum bu kutlu zaman dilimlerinde de kalbimdeki ve ruhumdaki ölü toprağını üzerimden nasıl atmam gerektiği muhasebesiyle avare avare yerimde sayarken, açlığımı ve susuzluğumu gidereceklerinden oldukça emin bir şekilde 'iman tazeleme' hissiyle Efendimiz'in( sav) kalbinden beslenen, girdikleri her ortamda Efendimiz'in (sav) insibağıyla boyanan, O'nun (sav) hâliyle hallenen, derdiyle dertlenen, kelâmıyla nefes alarak, milimi milimine peygamber yolunu takip eden,onları en üst düzeyde temsil eden sahabelere müracaat etmek istedim.

    Efendimiz'in (sav); "En hayırlılarınız benim çağımda yaşayanlardır. Sonra onu takip edenler (tabiin), sonra da onları takip edenler (tebe-i tabiin) gelir." hadisi şerifinde buyurdugu gibi eğer asırların en hayırlısında yaşayan insanları görmez, anlamaz, onların kudsi cazibesine kapılıp o yolu takip etmezsek müslümanlığı doğru anlayıp nasıl doğru yorumlayabiliriz ki?!
    Sahabeler ki peygamberlerin yürüdükleri yoldan yürümüşler, peygamber öğretisini tüm zorluklara rağmen arızasız temsil etmisler. Bize düşen de yol belli, metod belli, izlerini takip ederek o yola bağlı kalmak.

    Maalesef en başta şahsım adına aksak ve topal bir kullukla Rıza'nın peşindeyiz. En hayırlıları 'hayırsız' adletme küstahlığına girerek egomuzun ve kibrimizin kulluğuna el pençe divan durmuş durumdayız. Taklidin, şeklin, suretin mağdurlarıyız. Kendimizi 'yeterli görme' çiğliğindeyiz. Yetimiz; his yetimi, ufuk yetimiyiz. Yiyip, içip, yatan iki günü esit olan ziyanın, iflas ettiğimiz kârının peşindeyiz halen. Velhâsıl eşrefi mahlukat olan insan'ın yaratılış gayesine öylesine uzak yaşıyoruz ki. Meselenin kötü tarafı ise bu uzaklığın farkında olamayışımız, halimizi her koşulda 'tamam' görüşümüz, ezikliğini hissetmeyişimiz ...

    Oysaki muhtaçlığımız boyumuzu aşkın. Dünyayı elinin tersiyle iten, ilâ'yı kelimetullah noktasında konsantrasyonları oldukça sağlam olan o aydınlatıcı tayfların o kudsi atmosferine, istikamet noktasındaki azim ve kararlılıklarına oldukça muhtacız. Ancak iç dünyamızdaki açlığı; dünyevi ihtiyaçlarla ayaküstü karşılayıp geçiştirmeye çalıştığımız için o dünyevi beklentiler ve dahi gayeler bünyemize yerleşen güve misali delik deşik edecektir er geç 'insan' olma keyfiyetimizi. Şeklen insan gibi gorunsek de sireten oldukça düşündürücü bir vaziyetteyiz!

    Söylemlerin, eylemlere geçirilemediği ama her konuda ahkâm kesildiğimiz, bilgiçlik tasladığımız, değerleri çabuk harcayan, hatırsız, mide bulandırıcı bir çağda yaşıyoruz. Ne olurdu ayetin de işaret ettiği gibi en büyük servet olan ilimle ziynetlenip süslenebilseydik? İlişkilerimiz bile menfaat uğruna hemen kapı dışarı edilme pozisyonunda iken en değer bilinmesi gereken temel disiplinleri inancının gereklerine rağmen, gözden çıkaranları çok görmemek lazım galiba (!)

    Kulluğumu gözden geçirip bir 'dost' arayışında iken, ruhuma iyi geleceğini düşündüğüm hakkında pek de bilgim olmaksızın sadece ve sadece sahabelere ulaşmak adına bir aracı olabilecegini düşündüğüm Necip Fazıl'ın bu eserinin yanıbaşında okurken buldum kendimi. Sahabelerin gönül hanelerine misafir olmak, hislerime ayrı tazelik kattı. Hüznümü iki katına çıkardı. Eksikliğimi, takatsizliğimi gözler önüne serdi diyebilirim. Sahabeyi anlatıyor bu eser. Her bir halkasında Peygamber'in, vahyin soluklarınin izlerini taşıyan sönmüş kalplerimize imdat eden hidayet meşalelerini. Nasıl bir şuurla dolup tasmamız gerektiğini adım adım takip ediyorsunuz onlarla birlikte. Asere-i Mubessere, Ehli Beyt, Bedir Ashabı, Akabe ashabı,Rıdvan Ashabı....gibi hepsine olmasa da yaklaşık 80 küsur sahabenin gönül hanesinde soluklanarak 'sahici' bir kullukla karşılaşıyor, onların tavırlarıyla demleniyorsunuz....


    Hz.Ebubekir 'in (ra) ilk'liğinin,daima yanyana oluşunun,en yakın dost şerefine nail oluşunun, dünyaya ve de dünyalıklara zerrece tamah etmeyişinin, halifeyken kılı kırk yararcasına devletin malını kullanmaktaki hassasiyeti karşısında şimdilerde bizler de Hz.Ömer'in (ra) de ifade ettiği gibi bizlere kulluğu 'yasanmaz kıldın' inkisarının oldukça uzağında oluşumuzun, kalbinde ve de kesesinde ne varsa İslam'a feda edişinin, cömertliğinin, rikkatinin, derinliğinin izini sürüyorsunuz...


    "Ben bir zamanlar şu vadide babam Hattab'ın develerini güderdim!" diyen
    Hz.Ömer'in (ra) tevazusunun şimdilerde gökdelenleri geçen dediğim dedik, burnundan kıl aldırmayan tipleri görünce peygamber ölçülerinden uzak, nasıl da aramızdaki mesafenin günden güne büyüdüğünü, dini keyfimize göre saptırışımızı, olmamız gereken yerle şuanda olduğumuz yer arasındaki uçurum, halimizi gerisin geri gözden gecirmemiz gerektiğine acilen bir işaret olsa gerek. Mührü ki "Nasihat olarak ölüm yeter" diyorsa sayet oturup uzun uzun düşünmeli faniligimizi, anı ıskalamadan....

    Hz. Osman'ın (ra) melekleri kıskandıracak hayasını, Efendimiz'in (sav) "Ben sana sen de bana bitişiğiz." dediği Hz.Ali'nin (ra) secdeye bağlılığı, ince zekası, fetaneti,ilmini, öfkesine hakimiyetini bunun yanında kendimizi ıslah etmeden başkalarını ıslah etme cüretimizi, kontrolsüzlügümüzü,zıvanadan cıkmıslığımızı :((

    "İnsanların beni yalancı çıkardığı devirde bana herkesten evvel iman eden, insanların beni mahrum bıraktığı demlerde bana bütün malını veren odur." dediği sadakat timsali Hz.Hatice'sini,Hümeyram dediği zarafet ve naz timsali, ilimde yoldaş Hz. Aişe'sini ;

    "Fâtıma, benden bir parçadır. Onu üzen beni üzmüş, onu sevindiren beni sevindirmiş olur." dediği kendisi ve zürriyeti ateşten kesilmiş (fâtm),Betûl kendisini Allah'a veren Hz. Fâtıma'sını;

    Efendimiz'in (sav): "Ben size kadr ve kıymeti azîm iki varlık bırakıyorum: Biri, nur ve hidayet kaynağı Kur'ân; öbürü Beyt ehlim..." dediği Ehli Beytinin, torunları Hz.Hasan ve Hz.Hüseyin'in ne denli kıymetli oluşlarını;

    "- Her Ümmetin bir emini vardır; bizim eminimiz de Ebû Ubeyde Bin Cerrahtır."

    - Sus, anne; senin bin canın olsa da her birini benim İslâmdan dönmem için feda etsen, ben yine dinimde sabit kalırım! diyen Sad ibn-i Ebi Vakkas'ın önceliklerini, yılmazlığını;

    Abdurrahman Bin Avf'ın ikramıyla, cömertliğiyle Cennetle müjdelendigini mahcup bir şekilde idrak ediyorsunuz ...

    Bir gün fakirlikten ötürü şikâyette bulunan zevcesine; "- Sabret, önümüzde öyle bir yokuş var ki, ancak yükü hafif olanlar tırmanabilecek." diyen;
    "Dostun sana çatması, hiç aldırmayıp uzaklaşmasından hayırlıdır." ölçütüyle dostluğa gerçek kıymetini veren (hayirhâh) Ebu'd Derda asıl ismi Uveymir Bin Melik ile kesisecek yolunuz...


    "- Sarımsak yiyenler, ağızlarından kokusu gidinceye kadar mescide gelmesinler!" rivayetinde bulunan Ebu'l Kasım ...

    Develeri helak edecek kadar tesirli nağmelerde bulunan ENCEŞE (ra)...

    Efendimiz'in (sav) mübarek torunlarını öperken benim 10 oğlum var, hiçbirini öpmedim diyen "Merhamet etmeyene merhamet edilmez!" hadisini vesilesiyle aydınlatan Ekrâ (ra)...

    Allah Resulü'nün Bilâl'den sonra en meşhur müezzini... Gayet güzel ve gür sesli, mübarek ellerinin dokunduğu saçlarını kestirmeyen Ebû Mahzûre...

    "İnsana servet olarak ilmi bırakmak yeter!.." diyerek,en fazla hadîs rivayet eden, kedi babası sahabi Ebû Hureyre...

    Uhut'da, Allah Resulünün mübarek yanaklarına batan halkaları dişleriyle çıkararak, bu işi yaparken de ön dişlerinden ikisi kırılan; bu muazzam bağlılığından, ona ön dişleri dibinden kırılmış mânasına, "ehtem" sıfatını verilen sahabi Ebu Ubeyde ...

    Bunun gibi sahabe şuurunu kazanabilecegimiz daha birçok isim...Rabbim en ekmel vasiflarla bizleri vasiflandirsin, halimizi acilen ıslah buyursun.
  • Hiçliğin tam ortasına "şu an buradasınız" yazan bir levha koymuşlar ve beni de o levhaya bir nokta olarak iliştirmişler sanki..
  • 344 syf.
    ·4 günde·4/10
    Çok eleştirel yaklaşmayacağım. Konu iddialı değildi. Zaten biraz da bu yüzden okumak istedim. Bir gençlik hikayesiydi. Klişe denebilecek bir konu içeriğine sahipti. Yazarın da bence fazla büyük bir beklenti güttüğünü sanmıyorum.

    Wren'i değil ama Greyson'ı daha fazla sevdim. Karakterlerden sadece o beni kendisine bağladı. Sadece onu tanımak için okudum diyebilirim.

    Çeviri hiç hoşuma gitmedi bu arada. Yazım yanlışları anlatımı da bozmuş. Keşke bana verselermiş inanın iddialıyım ben daha iyi çevirirdim.

    Yazar kitabı daha fazla uzatabilirmiş. Fazla ağır bir cümle oldu kitap zaten üç yüz sayfadan fazla. Anlatabildiğini anlatmalıydı diye düşünürdüm ama konuyu öyle geniş tutmuş ki iki katı kadar daha yazabilirmiş. Sıkılmış galiba anlamadım.

    Hele kitabın sonları resmen faciaydı. O kadar oldu bittiye geldi ki olay ne zaman başladı nasıl sonuçlandı hiç anlamadım. Zaten sonu da fazla askıdaydı. Wren'in üniversite tercihlerini, neler yaptığını, Greyson ile nasıl devam ettiğini öğrenemedim. Wren'in ablası ne oldu onu da öğrenemedim. Greyson nasıl bir hayat çizdi o da bir muallak. Sadece Greyson'ın arkadaşı -bu konuda emin değilim- hangi üniversiteye kabul edildi onu öğrendim. Ve bence bu diğer sorularımın yanında aşırı gereksiz bir detaydı.

    Greyson'ın hayatı, geçmişi daha derindi. Yazar kesinlikle detaya inebilirdi. Ve çok daha iyi bir kitap yazabilirdi. Wren sessiz bir kızdı durumundan sıkılmıştı. Sesini çıkardı ama istediğim boyutta değil. Ve bence kesinlikle onun da detaya ihtiyacı vardı. Kızın şu an ne yol çizeceği belli değil.

    Kurgu güzeldi. Karakterler güzeldi. Tabi yazar karakterlerle bağ kurmamızı sağlasa çok daha güzel olabilirdi. Hele Wren ve Greyson'ın tanışma anı bile bana göre güzel bir andı. Yan karakterler bile bir hikaye barındırıyordu ama yazar yazmamış. Ben de sırf Greyson ve kitapta beğendiğim olaylar da olduğu için bu puanı verdim. Diyorum işte malzeme çok iyiydi, klişe ama iyiydi, ben klişe severim, ama yazar resmen yazmak istememiş ve konuyu karakterleri harcamış.

    Diyeceklerim bu kadar.
  • 240 syf.
    Kemikler dayanıyor sırtıma, Karbon14 metoduyla kaç yıllık olduğumu öğreniyor ismini telaffuzunda zorlanacağım ecnebiler. Bir karbon olmasa kıymeti bilinmeyecek tamtur yüzükler takmışlar boğumları kalın, modern ve belki milenyum çağı zevklerini mesned edinince. Milenyum çağına bir şiir sermişler, sahibini sorunca biri Allah demiş öteki Nazım Hikmet Ran! Nazım Hikmet Ran'ı mülahaza içinde bulundurmaktan imtina ile uzaklaşmışım, zaten Büyük İnsanlık için yazdıklarını da sevmemişim, içim almamış. Büyük insanlığa da inancım kalmamış, şiire ki kendisi büyük bir şuursuzluktan başka bir şey değil diyerek mecnunluğa itibardan kendimi alıkoymuşum.

    Ben bir kitap okudum, annem buna "kitêb" der. Hakikatli olan her kitaba öyle isim verir, kendi Mezopotamya kültürünün getirisiyle. Bir de medresede okuduğu kitaplara "kitêb" dediğini dikkat-i nazara alınca hakikatinin menbaını idrake başlıyorum. Yeni Hayat'ta diyordu ki Orhan Pamuk, "Bir kitap okudum ve hayatım değişti." Oradaki kitaptan kasıt, belki de "kitêb"di, bir analoji ile başlamıştır Pamuk... Hem Pamuk, Sessiz Ev'de Doktor Selahattin ile Abdullah Cevdet'ten bahsetmiyor muydu yani? Hep imgelerle ilerlemiyor muydu? Bunları ideolojilerden soyunmuş çırılçıplak bir zihinle konuşmak biraz erotik biraz Eros okuyla isabet ettirmek isterdim. Şimdi herkes hicap ediyor çıplaklıktan, ancak hayanın sebebi normlar, yoksa Allah'la yalnız kalmak da değil.

    Erbain, kırk gün manasına geliyor. Arabî lisanında kırk böyle okunur. Kırk yılın şiirlerini topladığı bu kitapta -kitêb, kaç defa tekerrür ile hafızada diri kalır bu kelime?- 54 şiiri yer alıyor. Kronolojik bir sıralama ile ilerlediği bu harikulade şiir kitabının 16. basımını edindim- Tabii, bundan size ne değil mi? öyle değil, 16. basım önemli çünkü her şey ben okurken oldu, bunu bilsin insanlar!- ve kaçıncı kez okuduğumu şu an ayırt edemiyorum. Şeyi - eşyaları- kaçıncı kez okuyunca anlaşılır der Bandura? Sosyal Öğrenme Kuramı ya da bilişselci ağabeyler hanımefendi ablalar ne der buna? Söz konusu İsmet Özel şiiriyse, Marx da okumalı insan, şizofreni olan Rus balet Vaclav Nijinski'yi, Fransız şair Arthur Rimbaud'u da bilmeliyiz. Avusturyalı besteci Gustav Mahler'i, Valentina Tereşkova'yı bilmeden İsmet Özel'i anlamak mümkün değil. Okumadan Kitab-ı Azimüşşan'ı hele hiç mümkün değil. Mümkün olmayan şeylerden başladım anlatmaya oysa hata ettim. Mümkün olanlardan başlasaydım daha kısa sürecekti. Daha kısa süreceği için de belki daha anlaşılmaz. Belki derken, "kesinlikle" manasını veriyorum kurduğum cümlelerde. Zira belki kelimesinin bile kökü bal ki'den gelir, bal gibi lafzına mana olarak benzetebiliriz de, kökeni de Farsî. Farsî derken aklıma Selman-ı Farisî geldi. –teda-i efkar- Selman'ül Hayr lakabına mazhar olmuş, şu lakabın güzelliğine bakıp gıpta etmemek olur mu? Gıpta etmek iyi bir şey mi? Şuhla varıyorsa hayır, sehavete eriyorsa evet.

    Erbain kitabının önsözü mahiyetinde 9-10 yaşlarında yazdığı bir şiirle giriş yapıyor. Söz konusu şair İsmet Özel olunca diyorum ki - çünkü şiirler, onu söyleyenle biraz daha anlam kazanıyor yahut kaybediyor- ne büyük bir idrak. Henüz somut işlemler dönemini yeni bitirmiş biriyken üstelik, bunu Piaget ağabey diyor. Kitapta 1953 ile 1984 arasındaki şiirler yer alıyor. Hangi birinden başlamalı? Ben de kronoloik bir sıralamayla mı ilerlemeliyim? Zamanı kim parselliyor? Devlet-i Aliyye-i Muhammediye devrini de kurulma, ilerleme, dağılma, gerileme ve duraklama ve hatta çöküş (!) olarak isimlendirenler mi? İsimlendirme yetkisi kim ve isimlendirmek ne demek anlamına gelir?
    Evet, konu dağıldı, konu ufalandı;
    "dağılmak eskilerin dilinde ufalanmak anlamına gelirdi
    iz sürerlerdi irileşmek, ulaşmak, toparlanmak için
    biz yeniler bir an önce dağılsak bari deriz
    korkarız kaybolmaktan çokluk içinde. " -Şivekârın yolculuğudur, Bir Yusuf Masalı-

    İsimlendirmek, bir güç olduğunu kanıtlamanın en temel yoludur. Orta Çağ örneğin, ecnebiler için Karanlık Çağ'dır. Biz ne demişiz buna? Biz de "belî, karanlık çağ" diyerek üstünü yasemin kokulu şiltelerle küfre bulamışız. Setretmek de değil ki bu, zira ziynet olan setredilir, kötü olan küfre bulanır. Bir çocuk doğduğunda kulağına ezanı okuyan evde iktidar sahibidir, çocuğa isim veren bir kudret göstermiştir. Biri kalkıp Devlet-i Aliyye-i Muhammediye'ye Osmanlı İmparatorluğu demiş, öteki "hasta adam" –seni hain Kostok Rus çarı 1. Nikolay!- hepsini baş üstüne koymuş, kabul etmişiz. Şimdi Devlet-i Aliyye konusunu anlatmadan devam edeyim.

    1962 yılının şiirleri içerisinde bulunan -kendisi o zaman 18 yaşında- Bakır Tenli Yapraklar şiiri beni inanılmaz etkiledi. Biraz bunu irdelemek istiyorum ve bunun için evvela bir Hadis-i Şerifle başlamak istiyorum;
    “İnsanlar altın ve gümüş madenleri gibidir. Cahiliye devrinde hayırlılarınız, İslam devrinde de hayırlılarınızdır."

    Bu hadis-i şerifin ilk cümlesine odaklanmak istiyorum. İnsanlar altın ve gümüş madenleri gibidir. Altın her daim kıymetli, peki gümüş? Altına kıyasla biraz daha az. Kıyası artıralım, peki bakır? Bakır kendi içinde bir değere sahip. Altın olabilir mi hiç bakır? Olamazsa ne yapmalı? En iyi bakır olmalı. İnsanların kimi bakır tenlidir. İnsan, topraktan gelmedir. Öyleyse topraklı tenli desek bir insan için hiç yanlış değil. Bakır özü için göndermedir. Belki altın olamamış ve dahi gümüş olamamışlara göndermedir? Bakır, kalaylanınca kiri çıkar. Kalaylanması için yanması lazım, yanması için ustası. Yandıktan sonra temizlenmesi lazım bir kumaşla. Parıldaması çok sürmez, yine dünyanın kiriyle haşır neşir olunca döner kararmış bir madene. Aksi takdirde saf denmesi de işe yaramaz olur.

    Zaman zaman şiirleri anladığım ölçüde şerh ediyorum, şerh çok iddialı oldu belki ama kendimce anlamını bulmaya çalışıyorum. Kendi penceremden bakıyorum Amentü'ye, Münacaat'a ve Muş'ta Bir Güz İçin Prelüdler'e.

    Caravaggio'nun The Sacrifice of İsaac'tan uzattığı eli tutarız İsmet Özel'in şiirlerinde. Şiirlerinde tuttuğumuz el nefsimizin elidir. Tabloda resmedilen Hz. İbrahim aleyhisselamın Allah'a kurban etmek üzere olduğu anda gelen Cebrail aleyhisselam vasıtasıyla gelen koçu resmeder. Nefsimizin elidir bu el, zira nefsin türlü mertebesi vardır. İlk basamakta nefs-i emmareye giydirir İsmet ağabey. Kendisiyle kavgalıdır, henüz 73'e ermeden, 74'e varmadan evvel de bu kavganın ilk muhatabıdır kendisi.

    "çeşme var, kurnası murdar
    yazgım
    kendi avucumda seyretmek kırgın aksimi."
    diyen İsmet ağabey, kırgın aksiyle bana öyle geliyor ki narcossis'e de gönderme yapmıştır ve bu konuya ve isme sahip bir Ovidius şiirine de. Kendi avucunda kırgın aksini insan nasıl seyreder başka? Belki el falıyla. Elfabeyle yahut. Sadece şu dizelerle dahi mite, fala gönderme yapan bir şair var karşımızda. Üstelik kendisini cesur bulmayan bir isim olarak. -"yazık, şairler kadar cesur değilim" Karlı Bir Gece Vakti Bir Dostu Uyandırmak-

    "vay beni leylak kokusundan çoban çevgenine arastadan ırmaklara çarkettiren dargınlık!"
    Bu dizede geçen leylak, şehirde sık sık görülen bir çiçek. Oysa çevgen -kimi yörelerde çevgan denir- öyle değil, dağlarda yetişir. İsmet ağabey, şehirden dağlara göçüşünü anlatıyor.
    Arasta, aynı çeşit ürünlerin satıldığı bir çeşit çarşı. Aynılıktan dem vuruyor. Irmaklara çark ediş; değişmeyen tek şeyin değişim olduğunu en çok bu metaforla anlatırız. Suyun akışıyla bir değişim peyda olur, asla su bir önce nanosaniyedeki ırmakta değildir. İsmet ağabey, şiirinde bir itirafta bulunuyor. Medeniyet denen tek dişi kalmış canavardan yüzünü dönüşünü anlatıyor. Allah'a bir yalvarışta bulunuyor. Zaten bu şiirini de İslam'a girdikten sonra yazıyor.

    "bu yaşa erdirdin beni, gençtim almadın canımı
    ölmedim genç olarak, ölmedim beni leylak
    büklümlerinin içten ve dıştan sarmalandığı günlerde"
    Yani eski inanç ve anlayışıyla göçüp gitmeden, şehirden dağa göçünü anlatır, itiraflarını anlatır bu şiirde.
    Akla bir soru geliyor, İsmet ağabey için şehir, medeniyet nasıl bir anlama sahip? Şehir onun için özden uzaklaşmaya tekabül ediyor. Kentleşme, medenileşme -Medinelilik, medenilik kavramına denk düşüyor.- Aslında sonradan türeyen, tamahkârların yamadığı bir kavram olarak bakan İsmet ağabey, Batı medeniyetiyle birlikte tüm uydurulmuş medeniyetlere karşı duruş sergiliyor. İslam bir medeniyete ihtiyaç duymaz diyerek, zaten sünnetin ve vahyin yeterince şumüllü olduğuna vurgu yapıyor. Medeniyet, kentleşme adı altında çarpık algıların sövgüsünü yaparak İslam'ın da medeniyet denen tek dişi kalmış canavarla mücadelesini de kâfi bulur; bulmamak namümkün, amümkün ve hatta imümkün.

    Baştan sona bir şiirini şerh etmek sayfalar süreceği için buna yeltenmeden sözlerimi sonlandırmaya niyetleniyorum. Umarım hakkıyla okuyup anlarız beyefendiyi, anladığımın onda birini dahi söylememiş vaziyetteyim. Aklıma takılan şeyler de var elbette. Örneğin erbain kavramı, kırk güne işarettir. Ancak bu kırk gün kışın ilk kırk günü müdür yoksa yazın mı? Söz konusu İsmet ağabeyken ona kışın kırk günü diyerek klasik bir açı getirmek yeterli gelmiyor. Kürtçede kışın ilk kırk günü için “çilê zivistanê” yazın ilk kırk günü içinse “çile havînê” deniyor. Sanki yazın ilk kırk günü, onun yakıcılığına bir gönderme var, ben hiç değilse böyle anlamak istiyorum.

    Son olarak İsmet ağabeye, özellikle ağabey hitabını uygun görüyorum ki; kendisinin de ilkokuldan bu yana yazımı konusunda tembihlerle öğretildiği biçimiyle “ağabey” yazdığını ve buna bir titizlikle yaklaştığını öğrendim. Öyleyse var ol İsmet ağabey, muhabbetle.
  • Hiçliğin tam ortasına "şu an buradasınız" yazan bir levha koymuşlar ve beni de o levhaya bir nokta olarak iliştirmişler sanki.
  • Mahomet/ Hz. Muhammed

    Vazifesinin yakın olduğu içine doğmuştu

    Metindi, kimseyi kınamıyor, incitmiyordu

    Yolda gördüğü kimselerle selamlaşıyordu

    Her gün sanki biraz daha yaşlanıyordu

    Oysa sadece yirmi ak vardı siyah sakalında

    Durup su içen develeri izliyordu arada sırada

    Böylece, deve güttüğü zamanları hatırlıyordu.

    Sanki Cenneti görmüş, İlahi Aşkı bulmuştu

    Sanki kâinatın yaratılışına şahit olmuştu

    Alnı dik, yanakları kusursuz, benzersizdi

    Kaşları ince, bakışları anlamlı ve keskindi

    Boynu, gümüş bir testinin boğazıydı sanki.

    Tufanın sırlarını bilen Nuh'un havası vardı.

    Ona danışmaya gelenlere, adil davranırdı

    Kimi itiraf eder, kimi güler ve inkâr ederdi

    Sessizce dinler, en son konuşurdu kendisi

    Ağzından dua ve zikir hiç eksik olmazdı

    Çok az yer, karnının üzerine taş koyardı.

    Boş durmaz, koyunlarını sağıp oyalanırdı

    Oturur yere, elbiselerini kendi yapardı

    Artık genç değildi, eski gücü de kalmamıştı

    Yine de, herkesten daha fazla oruç tutardı

    Altmış üç yaşında, bir ateş sardı vücudunu

    Kutsal Kitap Kur'an'ı bir kez daha okudu

    Sonra, sancağı, Said'in oğluna teslim etti.

    Onlara: "Artık aranızdan ayrılma vakti geldi

    Allah birdir, hep onun yolunda savaş" dedi.

    Mahzundu, bakışlarında, yurdundan zoraki

    Sürülen yaşlı bir kartalın hüznü vardı sanki

    Yine, her günkü vaktinde mescide geldi,

    Ali'ye tabi olanlar da arkasından geliyordu

    Ve, kutsal sancak rüzgarda dalgalanıyordu.

    Benzi soluktu, döndü ve kalabalığa seslendi

    "Ey insanlar, ömür bitiyor, hayat gelip geçici

    Biz, karanlıkta birer zerreyiz, yüce olan O'dur

    Ey insanlar, O'ndan başka rehberim yoktur

    Onsuz bir değerim olmazdı."

    Bir zat ona: "Ey müminlerin gerçek Sultanı!

    Seni dinler dinlemez, herkes inandı sözüne

    Sen doğduğunda, bir yıldız doğdu gökyüzüne

    Kisra sarayının üç kulesi birden devrildi" dedi.

    O da: "Melekler ölümümü müzakere etti;

    Vakit tamam, dinleyin! Eğer herhangi birinize

    Bir kötülük yaptıysam, çıksın herkesin önünde

    Ben ölmeden, gelsin intikamını alsın şimdi;

    Kime vurmuşsam, o da bana vursun" dedi.

    Ve uzattı usulca asasını oradan geçenlere.

    Yaşlı bir kadın, bir koyunu kırpıyordu eşikte

    Ona: "Tanrı yardımcın olsun!" diye seslendi.

    Bakışlarında bir hüzün vardı, oldukça bitkindi

    Dalgındı; birden, şöyle dedi: "Herkes duysun!

    Allah benim adımı andı! Bundan emin olun

    Topraktan insan, nurdan bir peygamberim

    İsa'nın getirdiği dini tamamlamaya geldim.

    Ashabım, ben sabır taşıyım, İsa tatlı dilliydi.

    Zira her şafak, doğacak güneşin müjdecisi

    İsa benden önce, ama ne Tanrıdır ne de oğlu

    O, gülü koklayan Bakire Meryem'den doğdu.

    Unutmayın, ben de etten kemikten bir faniyim

    Kuruyan bir balçıktan başka bir şey değilim;

    Şu dünyada başıma gelmeyen şey kalmadı;

    Çektiğim çilelere, yol olsa, dayanmazdı

    Baskı ve işkenceden, şu bedenim çok çekti;

    Ve eğer işlediğimiz her bir günahın bedeli

    Korkunç bir haşere olsaydı, o karanlık mezarı

    Bize dar eder, cehenneme çevirirdi orayı.

    Tekrar tekrar bedenlenir cehennem ehli

    Ve kurtlar yeniden kemirir tüm bedenlerini

    Böylece, defalarca tükenir ve yeniden dirilir

    Cezalarını çekince de, yeniden huzura erişir.

    Ben, kutsal savaşların mütevazı meydanıyım

    Bazen bir efendi bazen de bir köle gibiyim

    Kelamım, tıpkı çöldeki kum ve kuyular gibidir

    Bir sözüm korkutuyorsa, bir diğeri müjdecidir;

    Ey inananlar! Çektiklerimi görüyorsunuz işte!

    Karşıma alıp, insanı aldatıp yeniden delalete

    Sürüklemek isteyen o dehşet saçan iblisleri

    Engellemeye çalıştım, bağladım o pis ellerini

    Çoğu zaman, Yakup gibi, karanlıklar içinde

    Çarpıştım durdum, görmediğim kimselerle;

    Fakat insanlar beni özellikle öldürmek istedi

    Bana karşı sürekli kin ve kıskançlık besledi

    Ben ise, asla, Hak davamdan vazgeçmedim

    Onlarla savaştım, ama kimseden incinmedim

    Savaş boyunca: "Bırakın yapsınlar!" diyordum

    Kanlar içinde tek yaralı ben olayım istiyordum

    Varsın hepsi vursun bana, zaten durmazlar ki

    Zira sağ ellerine Ayı, sol ellerine Güneşi

    Versem de, düşmanlarım vazgeçmezdi asla

    Yine de saldırırlardı bana şu çileli yolculukta

    Fakat ne olursa olsun geri adım atmadım

    Zira bu kutsal dava uğruna tam kırk yıl savaştım

    İşte, böyle geçen bir ömrü nihayet tamamladım

    Şimdi Allah'a gidiyorum, dünyayı geride bıraktım.

    Greklerin Hermès'i, Yahudilerin de Lévi' yi

    Desteklediği gibi siz de hiç bırakmadınız beni

    Çektiğiniz bu sıkıntılar, mutlaka son bulacak

    Bu soğuk, ıssız geceye elbet Güneş doğacak

    Müminler, asla ümidinizi kesmeyin O'ndan

    Zira Kronnega dağlarını aslan yuvası yapan,

    Denizleri incilerle, karanlıkları da yıldızlarla

    Donatan Allah, elbet sizleri de koymaz darda.

    Sonra: "O'na inanıp teslim olun " diye ekledi

    İnanmayan, ancak, inkâr da etmeyenlerin yeri

    Cennet ile cehennemi ayıran duvarın üzeri

    Kararmıştır kalpleri, günah işlemek tek işleri;

    Hiç kimse tamamen günahsız değildir belki

    Ama çabalayın ki, Allah cezalandırmasın sizi

    Namaz kılın, bütün azalarınız değsin yere

    Zira o dayanılmaz cehennem ateşi, sadece

    O'nun için yere kapanmayan bedenleri yakar

    O, kapkaranlık dünyayı, masmavi gökle açar;

    Misafiri sevin, dürüst olun, adaletle hükmedin

    Yüce katında türlü türlü nimetler var sizin için

    Yedi göğü geçmek için altın eğerli atlar,

    Ve yıldırımları geride bırakan hızlı arabalar

    Huriler, tertemiz, hep ter ü taze ve neşeli

    İncilerden yapılmış köşklerde oturur her biri

    Cehennem ateş ehlini bekler, vay hallerine!

    Ateşten ayakkabıları olacak ve giydiklerinde,

    Sıcaklıkları kazan gibi beyinlerini kaynatacak

    Cennet ehli ise, pek neşeli ve gururlu olacak."

    Biraz durdu, hep ümitli olmalarını öğütledi

    Sonra, ağır adımlarla yürümeye devam etti

    Ardından: "Ey insanlar! Size sesleniyorum

    Vakit saat doldu, ebedi bir âleme gidiyorum

    Belki bu sizinle son görüşmemiz, acele edin

    Beni tanıyan herkes gelip son kez dinlesin

    Bir hatam olduysa, yüzüme söylesin" dedi.

    Kalabalık sessizce sağa sola açılıp yol verdi

    Gitti ve Ebufleya Kuyusunda sakalını yıkadı

    Biri ondan üç drahmi istedi, çıkardı verdi

    "Şimdi, mezara bırakmaktan daha iyi" dedi.

    Herkesin, bir güvercininki gibi ışıl ışıldı gözleri

    Bakıp, kendilerini hep kollayan o yüce insana,

    Ağlıyordu halk; evine kadar eşlik ettiler ona

    Birçoğu gözünü bile kırpmadan orada bekledi

    Bütün geceyi dışarıda taşların üzerinde geçirdi

    Ve ertesi sabah, günün ağardığını fark edince

    "Ben artık kalkamıyorum, dedi, Ebubekir'e

    Kitap'ı alıp yanına, sen kıldıracaksın namazı."

    Eşi Aişe de o sırada cemaatin arkasındaydı

    Ebubekir okuyor, Muhammed ise dinliyordu

    Nihayet, okuduğu ayetleri usulca bitiriyordu

    O, dua ve zikrini yaparken herkes ağlıyordu

    Ve, Ölüm Meleği çıka geldi akşama doğru

    "İçeri girebilir miyim" diye müsaade istedi

    "Gelsin" dedi. Dünyaya açtığı o ilk günkü gibi

    Yine ışıl ışıl parlıyor ve gülümsüyordu gözleri,

    Ve, Melek ona: "Allah seni bekliyor" dedi

    Memnuniyetle, dedi. Şakakları şöyle bir titredi

    Bir an aralandı dudakları ve ruhunu teslim etti.

    Victor Hugo/La Legande des Siecle/ Yüzyılların Efsanesi

    CÜMLEDEN CÜMLEYE....