• Dikkatli olun, sabrımı taşırmayın! Her şeyi dökerim
    ortaya..
  • Bu derlemedeki makaleler ötekinin sesiyle aktarılan bir geçmişi dillendirir. Türkiye’deki Kürtler bu geçmişi egemenle paylaştıkları halde bundan dışlanmış; özü itibariyle tarihleri, iktidar tarafından onlardan çalınmıştır. Egemenin ötekinin sesini inkar etmesine ve bastırmasına bu yüzden karşı çıkmakta; Kürtleri bastırarak onların tarihten yoksun olduklarını göstermek isteyen iktidarın tarihe dayattığı "suskunlukla" mücadele etmektedirler. Modern Türk tarih söylemi bu suskunluğu barındırmayı "öğrenmiş" ve bu yoksunluğu daim kılarak, Kürtleri tarihten saklamıştır. İktidar Kürtleri, tarih yazımı için- de/tarafından kıskançlıkla korunan siyasi bir boşluğa hapsetmiştir. Kürtleri "öznelliklerinden" mahrum bırakan ve onları tarihte hiçbir sesi olmayan varlıklara çeviren bastırılma-sus- kunluk-yoksunluk stratejisinin inşası ve daim kılınmasında tarih disiplini, iktidara diğer disiplinlerden daha çok yardımcı olmuştur. Kürtler ancak konuşmayarak konuşabilmişlerdir. Foucaultcu bir dille söyleyecek olursak, iktidar ve tarihsel söylem, asıl amacı kendi söylemsel ve siyasi birliğini tehdit eden "farklılıkları" bastırarak yekpare ulusal/egemen kimliğini korumak için tarihsel bilgiyi kullanmak olan bir "hakikat rejimi" inşa etmiştir. Söylem ve pratikte Kürt kimliğinin kurucu öğelerinin bastırılmasının egemenin kimliği ve birliği açısından halen elzem olması, Kürdün modern Türk tarih ve siyasetinde iktidarın namevcut göstereni olduğu acı gerçeğini gözler önüne sermektedir. Kürt kimliği ve tarihinin hâlâ bastırılıyor olması, ötekiliğin ayak dirediğini ve bu ötekiliğin özünde bastırmanın travmasının yattığını gözler önüne sermektedir: Kürt kimliği, egemenin kimliğini tanımlayan farklılıklar düzleminde mevcudiyetini sürdürmektedir. O göstermeden göstermekte; sadece yokluğuyla mevcut olabilmektedir. Son yıllarda, yani Türkiye’nin AB’ye girme siyaseti güttüğü; bunu takiben Türk hükümetinin arkaik olan siyasi ve hukuki süreç ve pratikleri demokratikleştirmeye ve reforma tabi tutmaya çabaladığı bir dönemde, Türkiye’deki Kürtlerin statüsünü tanımlayan paradoks budur. Toplumda "mevcut" olan ama temsil gücü olmayan, egemeni ihlal etmeyecek bir şekilde kendini temsil edemeyen bir "öznenin"; tarih ve siyaset sahnesinde "anlamı/temsili" olmayan bir öznelliğin paradoksudur bu. Kürtlerin şu anki statüsünü belirleyen bu paradoks, aynı zamanda, iktidar yapısının ve Avrupalı "olma" yolunda izleneceği beyan edilen liberalizasyon ve demokratikleşme niyetlerinin merkezindeki boşluğa da işaret eder.