• Gün olur, alır başımı giderim,
    Denizden yeni çıkmış ağların kokusunda.
    Şu ada senin, bu ada benim,
    Yelkovan kuşlarının peşi sıra.
    Dünyalar vardır, düşünemezsiniz;
    Çiçekler gürültüyle açar;
    Gürültüyle çıkar duman topraktan.
    Hele martılar, hele martılar,
    Her bir tüylerinde ayrı telaş!…
    Gün olur, başıma kadar mavi;
    Gün olur başıma kadar güneş;
    Gün olur, deli gibi…

    10 Kasım 1950 yılında Ankara’da belediyenin kazdığı bir çukura düştü ve başından yaralandı. İki gün sonra İstanbul’a döndü, 14 Kasım günü hastaneye kaldırıldı. Kanık’a alkol zehirlenmesi teşhisiyle tedavi uygulandı ancak beyin kanaması geçirdiği sonradan anlaşıldı. Aynı akşam komaya giren şair, Cerrahpaşa Hastanesi’nde hayata veda etti.

    https://youtu.be/Cm4S98Iuy14
  • Aksaray İlköğretim Okulu'nda otizmli çocukları istemeyip yuhalayan velilerden biri diyor ki;
    "Bırakın teneffüste kaynaşsınlar diyorlar ama ne bileyim, belki birdenbire çocuğumun üzerine atlayacak, korkutacak...
    Zaten onları görünce bile psikolojileribozuluyor..."
    O velilerin tv kameraları karşısındaki konuşmalarını izlerken bir yandan da düşünüyorum...
    Teneffüste birbirlerine yapmadığını bırakmayan, psikolojisi bozuk ve vukuatsız eve dönmeyen,aşırı şımartılmış "normal" çocukları...
    Büyüğe, öğretmene, komşuya saygısız, arsız, hatta küfürbaz (ne çok arttılar!) çocukları...
    Ana babaların evde yaka silkip dışarıda etrafa karşı "çok akıllı da ondan amcası!" gösterileri yaptıkları çocukları düşünüyorum...
    Ah şu insan!
    Farklı ve yabancı görüneni yaftalayıp itelemeknasıl kolayına geliyor ama dönüp hiç kendine bakmıyor.
    Baksa, ne çok şeyi anlayacak; daha "insan"olacak!

    ******
    Bu noktada beni çok rahatsız eden bir şey daha var.
    Hem gündelik hayatta, hem de sosyal medyada uzun zamandır dikkatimi çeken bir eğilim...
    Otizmli veya down sendromlu çocukların anne babalarını üzmeyi zevk edinen sayıları hiç azımsanmayacak bir kesim...
    Eş dost sohbetlerinde kendilerini kaybediyorlar, otizmli çocukların annelerinin sosyal medya hesaplarına acımasız mesajlar atıyorlar...
    Ukalalar fakat fena halde cahiller.
    Kabalıkları sınır tanımıyor.
    Hal hatır sormayan, selam vermeyen ama çekirdek çitler gibi başkalarının canını yakan, hatta bunu zevk edinen bir kalabalık.
    Bazıları henüz genç.
    Büyüdüklerinde nasıl bir dünya kuracaklar, dersiniz?..
    Asıl buna üzülüyorum.

    (Haşmet Babaoğlu-sabah)
  • Bir Çiçek Sergicisi Der Ki
    Bin dokuzyüz on iki miydi, bin dokuz yüz elli iki miydi
    Güneşli bir öğle miydi, çiçekler gölgesiz miydi
    Ellerim kirli miydi
    Neydi
    Çiçeklere su mu serpiyordum, bir karanfil çok mu uzaklardan gelmişti
    Bilmem ki
    Benim bütün yaşamımda hep karanfiller olmuştur
    Her zaman hatırlarım
    Sanki bir karanfilden sürekli doğmuşumdur
    Bin dokuz yüz on iki doğumlu bir karanfili
    Karım göğsüme takmıştı. Şimdi ben çok yaşlıyım
    Şimdi ben nedense çok yaşlıyım
    Herkesi ayrı ayrı tanımam
    Ruhi Bey'i İçerenköy'den tanırım
    İçerenköy'ü iyi bilirim de ondan
    Kaç yıl önceydi, şimdi unuttum
    Babasını da tanırım
    Kaç yıl önceydi, bilemem
    Üryani eriği gibi gözleri vardı
    Çizmeleri, kamçısı
    Ruhi Bey, benden çiçek alırdı
    O zamanlar sokak sokak dolaşırdım
    Çiçek alanları iyi bilirdim
    Ruhi Bey de çiçek alırdı
    Nedense benden alırdı. Çünkü ben çiçekleri çok biçimli tutarım
    Kuşkonmazları sevmem, kullanmam
    Çiçeklerin aralıklarına bakarım
    Sanki ben onları hep yeniden yaratırım, yontarım
    Bin dokuz yüz kırk üçde biri öldü
    Boynu değil, bir karanfilin sapıydı, yana düştü
    Düşünce öldü
    Bir ölülük sindi ellerime
    Bir ölülük bana sindi
    Ona sergimde her zaman bir yer ayırırım
    Kimseler bilmez
    Ben işte gizli gizli onu sularım
    Karanlık bir karanfilliği
    Yoklukta bir karanfilliği
    O gün bugündür bütün çiçekler
    Karanfildir benim için.

    Bir gün de bir demet karanfilim yandı
    Bir demet karanfilin penceresi, kapısı
    Nedense yandı
    Önce giyinik bir ev görünümündeydi, öyleydi
    Takındı kırmızılarını sonra
    Süslendi
    Bir boşluk edindi orda kendine
    Hemen oracıkta bir boşluk
    Açtı şemsiyesini ve gitti.

    Ben şimdi oğlumun yanında kalırım
    Onun kırmızı yapraklardan yapılmış
    Bir zamandışılığı vardır
    Beni anlamaz
    Anlamaz, niye anlasın
    Anlaşılmak -değil mi ama- sanki kimsenin olamaz

    Ben kendime bir karanfil mezarı satın aldım
    Beni oraya gömecekler
    Ruhi Bey cenazeme gelecek
    Ama hangi Ruhi Bey
    Doğrusu biraz şaşırdım
    İçerenköy'deki Ruhi Bey gelmez
    Osadece karanfil satın alır
    Ölümü pek beğenmez
    Şimdiki Ruhi Bey ölümedaha yatkındır
    Yaşamaya da
    Ölümle yaşam arasında bunalır bunalır
    Ben bu kadarını anlarım
    O gelir beni kaldırır
    Bir karanfil kalabalığına arrtık katılır
    Geçen gün gördüm
    Acımayı unuttum
    Sevinmeyi unuttum
    Ben her şeyi artık unutuyorum
    Ama ogeçerken ne yalan söyleyeyim şuramda birağrı duydum
    Ağrı da değildi belki, hani, nasıl
    Gövdemi yeniden buldum
    Acılar acılara eklenince ağırlaşıyor
    Gövdem de ağırlaşıyor
    Ruhi Beyle kocaman bir demet karanfil oluyoruz
    Şu üstümdeki boşluk kadar
    Bir demet
    Yok artık pek konuşmuyoruz
    Benim sözlerim eskidi
    Onunki de eskidi
    Zaten kelimeler sonludur
    Öyledeğil mi
    Donuk donuk bakışıyoruz
    Ben ölüme iyice yakın
    O yaşamaktan uzak
    Öyle bir gök içinde durmuş gibiyiz
    Karanfiller ölürken
    Karanfillerden bir deniz.

    Edip Cansever
  • ......yeryüzü aşkın yüzü oluncaya dek......
    “Cinsel ilişki yoktur” demişti filozof Lacan. Ona göre iki kişi arasında cinsel ‘birleşme’ olanaksızdı. Herkes fena sarsılmıştı. Feministler, felsefeciler, sosyologlar, psikiyatrlar ve eli kalem tutan, Lacan’ı bilen bilmeyen hemen herkes şaşkınlık içindeydi. İki kişinin arasında bir cinsel ilişki gerçekleşemez diyordu çünkü o. Aslında bir eylem olarak cinsel ilişki vardı ancak bu sanıldığı gibi bir ilişki biçimi değildi. Cinsel birleşmenin cinsleri bir araya getirmediğini aksine ayrıştırdığını savunuyordu. Ona göre cinsel birleşme bir ilişki yaratmaz aksine ayrıştırırdı. ‘Aşka Övgü’de Badiou bunu özetliyordu: “Lacan bize aslında herkesin, hani denebilirse, kendi işine baktığını anımsatır. Elbette ötekinin bedeninin aracılığı söz konusudur, ama sonuçta zevk yalnız sizin zevkiniz olacaktır. Cinsellik birleştirmez, ayırır. Çıplak olmanız, ötekinin bedenine yapışmanız bir imgedir, düşsel bir tasarımdır. Gerçekteyse, zevk sizi ötekinden uzaklara, çok uzaklara götürür… Cinsellikte ötekinin aracılığıyla da olsa kendinizle ilişki içindesinizdir.”

    Kısacası iki insan arasında geçen ‘sevişmek’ aslında bir ilişki biçimi değildir. Ve her aşkı ilk dokunuşun öldürmesi biraz da bundandır. Aşk denilen şeyse işte tam da cinselliğin o tatmin edilemeyen, tekrarlayan, kendini yineleyen boşluğuna dolan ve onun açığını kapamaya çalışandır. Aşk bu nedenle gereklidir. Ancak bu noktada Badiou bir tehlikeye dikkat çeker. Ona göre aşk, kapitalist tüketiciler dünyasında büyük bir tehdit altındadır. Bu nedenle aşkın yeniden icat edilmesi ve aynı zamanda da savunulması gerekmektedir.

    Aşka yönelen en önemli tehditse güvenlik tehdididir. Aşka bakışımız artık iktisadidir. Kapitalizmin özgürlük adı altında bize dayattığı ‘ahlaksız’ bir ‘ahlaktır’. Badiou’ya göre bu ‘sıfır riskli’ bir aşk anlayışıdır. Çağımız aşklarında rastlantıya ve beklenmedik olana yer yoktur: “Güvenlikçi aşk, ana ilkesi güvenlik olan her şey gibi, iyi bir sigortası, iyi bir ordusu, iyi bir polisi, iyi bir kişisel zevk psikolojisi olan için risksizlik anlamını taşır, tüm risk karşısındakinin üstüne yıkılır. Kaldırımdaki çukurlardan metro koridorlarındaki polis denetim noktalarına, her şeyin sizin rahatınız ve güvenliğiniz için yapıldığını söylediklerini fark etmişsinizdir.” İşte aşk risksizlik ve güvenlikçi bir anlayışla neredeyse sigortalı masa başı bir işe dönüştürüldüğünde bitme noktasına gelir. Âşık artık karşısındakine söz vermeyendir. “Aşka çağdaş güvenlik kurallarına göre hazırlamışsanız kendinizi, rahatınıza uymayan ötekini başınızdan savabilirsiniz”. Birisi “acı çekiyorsa, bu onun bileceği iştir, sizi ilgilendirmez”. İşte bu nedenle günübirlik ilişkiler ölümüne söz verilen aşkların yerini almıştır.

    Peki, bize ekonomik altyapıda neler pompalanıyor ki aşka olan bakışımız da zedelenmiş durumda? Bunu da Bauman’dan özetleyelim: İnsanların bir arada yaşamasından kaynaklanan her sorunun üstesinden gelebilmenin ve bunları çözebilmenin tek yolunun ekonomik büyüme olduğuna, insanın mutluluk arayışını tatmin etmenin tek yolunun sürekli artan tüketim olduğuna ve hem sosyal adaletin hem de düzenin sağlanması için aynı anda gerekli olan tek şeyin rekabet (hak edenlerin yükselmesi/hak etmeyenlerin elenmesi) olduğuna inandırıldık. Bu üç şey için kanıta gerek yoktur. Doğal olarak vardır ve inanılmalıdır. Kapitalizmin Tanrısı paraysa kutsal ayetleri işte bu üç madde olarak görülebilir.

    İşte bütün bu tüketim düzeninde aşkın, etiğin ve tine ilişkin diğer şeylerin zedelenmeden kalması zaten olanaklı değildir. O nedenle Baidou ısrarla aşkın yeniden icat edilmesi gerektiğini savunur. Ama bu icat yukarıda bahsettiğim ve mali kapitalizmin amentüsü sayılan maddelerden azade olmak zorundadır.

    Artık çağımız, erotik aşkların son bulduğu, onun yerine ‘bilimsel/iktisadi’ aşkların geldiği bir çağdır. Bauman kullan-at türü ürünlerin, hızlı çözümlerin, anlık tatminin, hiçbir çabayı gerektirmeyen ilişkilerin, bütün risklerin güvence altına alındığı bir hayatın yaşandığı modern toplumda aşkın da diğer metalara benzer kılındığını ‘Akışkan Aşk’ta ne de güzel anlatır.

    Lacan “cinsel ilişki yoktur” dediğinde burada bahsedilmesi gereksiz derinlikte kavramsal oyunlar oynamıştı. Ancak bunu derken ilişkinin yokluğundan daha fazla onun arkasındaki ilişki tarzına dikkat çekerek bir başka uyarıda bulunuyordu. Tüketiciler çağında aşkın geldiği kötü hali anlayabilmenin yolu dayatılan ilişki biçimlerinin yerle bir edilmesi için gereken zemini hazırlamak olmalı. Bizlere düşen görevse büyük. Ölümün bile pornografik bir gösteri haline getirildiği bir dünyada yaşıyoruz. Artık ölüm bile tüketilen bir nesne haline getirildi. Ölüm kadar güçlü bir şeyin bile karşısında duramadığı modern dünya, kırılgan aşklarımızı hallaç pamuğu gibi atıverdi. Artık aşk elimizi yıkadığımız su, üstüne bastığımız toprak parçası ve konuşmaktan daha fazla bizim yalnızlığımızı elimizden alan akıllı telefon kadar işlevseldir hepsi bu. Artık kurtarılması gereken ve her gün daha fazla eriyip giden bir aşk hepimizin gözleri önünde durmaktadır. O nedenle her mücadelenin bir parçası biraz da aşk olmalıdır. O nedenle aşkla mücadele, aşk için mücadele zorunludur. Peki, ne zamana dek? Ne demişti şair: “Yeryüzü aşkın yüzü oluncaya dek…”
  • Gün olur, alır başımı giderim,
    Denizden yeni çıkmış ağların kokusunda.
    Şu ada senin, bu ada benim,
    Yelkovan kuşlarının peşi sıra.

    Dünyalar vardır, düşünemezsiniz;
    Çiçekler gürültüyle açar;
    Gürültüyle çıkar duman topraktan.

    Hele martılar, hele martılar,
    Her bir tüylerinde ayrı telaş!...

    Gün olur, başıma kadar mavi;
    Gün olur başıma kadar güneş;
    Gün olur, deli gibi...
    Orhan Veli Kanık
  • Ey Insan Oğlu Aç Gözlülüğünden Bir Kurtul ......

    Her şey senin için yaratıldı ama dikkat et sen her şey değilsin.
    Dünya boyun eğicidir ama sen zalim efendi değilsin.
    Yeterli sayıyorsun kendini, kendine.
    Oysa hiç yeterli değilsin. Muhtaçsın, ihtiyaçsız değilsin.
    Her şey senin emrinde doğru, ama amirliğe kalkışma.
    Bil ki kalıcı değil geçicisin, sahip değil misafirsin.
    Sabit değil iğretisin.
    Her ne var ki sen de, ödünçtür, senin sanma
    Şımarma.
    Yarı kısmın topraktır. Toprağı horlama.
    Dünyadan, yerine koyduğundan fazlasını alma.
    Onun dengesini bozma.
    Uyumuna musallat olma.
    Gülün rengiyle, sütün tavıyla oynama.
    Karıncanın yolunu kapama, kırlangıcın yuvasını bozma, yılanın dişini kanatma.
    Pınarların, nehirlerin, ince suların kurumaması için çaba sarf et.
    Göz kulak ol emanete. Bozma kıvamını, aldığın gibi iade et.

    Hava-toprak-ateş-su da insandan alacaklı.
    Bitkinin ve hayvanın, dağın taşın ve börtü böceğin, yaralı kedinin, hasta leyleğin, yırtıcı parsın, dayanıklı devenin de insan üzerinde hakkı, insandan razılığı vardır.

    Nazan Bekiroğlu / La / Sonsuzluk Hecesi