• 191 syf.
    ·Beğendi·9/10
    NOT : YOK !! KEK -KURABİYE TARİFİ FALAN VERMİYORUM ! Offf sadeli kek olsa da yesek yalnız !!! Anüüüü!!! =(( Fındıh fıstıh olmasın içinde .. Ona bile razıyım !! =((

    Gecikmiş bir incelemeden daha hepinize günaydınlar , selamlar ,saygılar , hörmetler falan fistan ... Dün yazacaktım ama ne yazık ki klavyenin azizliğine uğradık , silindi inceleme .. Kısmet bugüneymiş .. Site içerisinde az okunmuş ama okunmayı fazlasıyla hem de hayli hayli fazlasıyla hak eden bir yazar Mahmut Makal .. Bir ilki gerçekleştirerek elini taşın altına sokmuş ,kıçları kadife kaplı berjer koltuklara kaynak olup yapışmış ,Cadillacla gezip şampanya yudumlayan o günki kodamanların gazetelerinde toz pembe gösterdikleri Anadolu' nun köylerini tarihimizde ilk kez "TAM" manasıyla ve tüm yalınlığı ile eksiksiz önümüze getiren isim Mahmut Makal.. İncelemesini okuduğunuz kitap da Köy Edebiyatının , edebiyatımızdaki İLK basılmış örneği.. Sene 1950.. Türkiye Adnan Menderes 'in yönetiminde .. Defalarca yazdım o dönemi , partinin içindeki toprak ağalarını , toprak reformu ve Mahmut Makal , Talip Apaydın gibi isimlerin mezun olduğu Köy Enstitülerini neden baltaladıklarını .. O yüzden o kısma hiç girmeden devam ediyorum .. Kitap çıkar çıkmaz inanılmaz bir sükse yapıyor .. Kısa zamanda pek çok baskı yapıyor ve tahmin edin ne oluyor ?

    Pek tabii yasaklanıyor .. Neden mi ? Nedenin cevabınının bir kısmını sizlere "BABALARIN BABASI" Aziz Nesin versin!

    "- YASAK?
    - Türkiye' nin değişmez anayasası."

    Mahmut Makal'ın üstünü çiziyorlar çizmeye ama kitap 7 farklı dile çevriliyor .. Bir mucize !! Bizim "demokratlar" kitabı Türkiye'de toplatıyorlar.. Gözleri öyle dönüyor ki İngiltere'de yapılan ilk baskıyı komple satın alıyorlar .. Kitabevi durur mu? Yapıyor ikinci baskıyı hemen .. Eloğlu dinler mi ulan seni .. Mahmut Makal dünya çapında bir üne sahip oluyor o dönem .. Velhasıl kelam ben size bu yasağın ardındaki gerçek niyeti ,biri işbu kitabın yazarı olan üç çok ama çok büyük isimin arasında geçen yaşanmış bir hikayeyle açıklamaya çalışıcam .. Beni takip edip okuyanlar zaten biliyorlar .. Spoiler vermeden anlatırım anlatacağımı .. Bu sefer bu geleneği iki üç örnek vererek bozucam.. Neşeler kaçmayacak ama caniko !! İçin rahat olsun!

    Yazarımız bu kitabı yazdığı dönemler Gazi Eğitim Fakültesinde .. O zamanki adıyla "Garibanlar Fakültesi" .. Yatılı okuyorlar "bir arkadaşıyla" beraber .. O zamanlar olanaklar her ne kadar kısıtlı da olsa , henüz YÖK denen kurum kurulmuş değil.. Üniversiteler özgür! Bizim bu iki kafadarın okudukları yıllarda , tesadüf bu ya ,bir büyük ozan , bir büyük aşık geliyor Ankara'ya .. O da YASAKLILARDAN ! O da SANSÜRLENENLERDEN! Bilir misiniz Neşet Ertaş ne demiş ? "Allah'tan korkmasam şu bağlamayı konuştururdum." O Neşet Ertaş dahi bu büyük ozanın karşısına geçse el pençe divan durur önünü ilikleyip .. Rakıyı uzun bardaklara doldurduğum bir tek gün yoktur ki soframda dinlememiş olayım .. Muazzam bir ses , eşsiz bir stil .. Her neyse..Bizim iki kafadar acaba bizim okulda konser verir mi diye düşünüyorlar .. Olurdu olmazdı , anan aşağı baban yukarı derken karar veriyorlar gitmeye .. Öyle ya !! İsteyenin bir yüzü , vermeyenin iki yüzü bebiş ... Gidip buluyorlar onu Ulus'taki VİRANE bir otelde.. Biliyorsunuz , Adnan Menderes sanatın , sanatçının ve yazarların "dostudur"! Destur veriliyor , çıkıyorlar huzuruna .. El öpüyorlar .. Takdim ediyorlar kendilerini .. Mahmut Makal'ın "arkadaşının" kaleme aldığı satırlardan aynen aktarıyorum :

    "Yün yeleği sırtında .. Pijaması üstünde .. Biz tıklatınca ayağa kalkmış. Sordu :
    - "Buyurun bir arzunuz mu var?"
    Fısıltıyla konuşmaya başladık .Mahmut :
    - "Ankara'ya hoşgeldin Aşık ! Sen bizi tanımazsın.
    - "Gözlerim görmüyor nasıl tanıyayım?" - (tüyler diken diken!!) - "Biz Gazi Eğitimden geliyoruz."
    - "Orada öğrenci misiniz ?"
    - "Öğrenciyiz."
    - "Gozel, çook gozel! Birden Mahmut'tan yana döndü:
    Yahu Mamıdefendi, ne zaman yolum İstanbul'a düşse, orada herkes Makal Makal deyi seni konuşuyor. Bakıyom ünde
    beni geçtin. Sen asıl ne iş yapan aslanım?" Mahmut güldü:
    - "Ben önce öğretmendim.'
    - "Nerede öğretmen?"
    - "Bizim köyde. Ben Aksaray'danım. Sonra gene öğrenci olduk arkadaşımla. Daha önce de enstitüde okuduk. O Isparta - Gönen'de, ben Konya - İvriz'de."
    - "Hakkı Beyi tanır mısınız, Tonguç'u?"
    - "Aşık o nasıl soru? İnsan babasını tanımaz mı?"
    - "Lan yeğenlerim oturun hele! Siz demek enstitüdensiniz?

    Açtı kollarını; sarmaş dolaş olduk. Ayrı ayrı kucakladı ikimizi. Neyse oturduk yatağa , sandalyeye.
    - " Rahat oturun! İkinizin de hocası sayılırım."
    "Öyle ama Gönen'e, İvriz'e uğramadın ne yazık!"
    "Enistülerin hepisine gidemedim. Doğru." Mahmut tan yana
    döndü, aranıp elini onun dizine koydu:
    - "Peki o gocaa Istanbul seni nereden tanır o kadar?"
    - " ...... emmi, Mahmut önemli bir yazar. Duymuşundur, Bizim Köy kitabını yazıp dünyayı ayağa kaldırdı. Birden yedi dile çevrildi," diye araya girdim.
    - "Haşşöylee! Şimdi anlaşıldı. Buraya da benim üstüme kitap
    yazmak amacıyla mı geldiniz?"
    - "Hayır! Amacımız seni bizim Gazi'ye çağırmak. İznin, hem
    de vaktin olursa, gel bizim orada bir küçük konser ver."
    - "KONSER VERMEM! SAZ ÇALAR, TÜRKÜ SÖYLERİM. Bunlar kolay. Kitap işi olmasın da.

    - BURAYA ÇOK AMA ÇOK DİKKAT !! -

    - "Ben bir kezinde yaşamımı Bedri Beye vermeye ırazı oldum. O da kalktı bizim Sivralan'a geldi. Anlattık, gastettik. Allah ırazı olsun memnun galdı, gözel de yazdı çizdi. Senarisini Metin diye bir arkadaşa verdi. Şimdi bu sinemanın her bir işi ayrı adamım. O da geldi hepimizi filme aldı. Ürgüp'e ney de gettik. Fakat nedense "hökümet bu işe kızdı". Bir iki dönem filmi yasak etti. Yani onca emek, emeği geç, onca para boşa gitti diye tasalandık. Sonra duyduk, izin çıkmış. İzin çıkmış, ama bizim köyü çok MODERİN KÖY YAPARAK. Habarımız yok köye neler gelmiş: Sağlık ocağı açılmış, traktörler çift sürüyor. Gençler ağ kurmuş, top oynuyor. Ben de sazı kucağıma almışım, traktörden yana bakarak çalıp söylüyorum. ASLININ YERİNE SAHTESİNİ SÜRMÜŞ YALANÇILAR...."
    "GÖRDÜK," dedi Mahmut.

    İşte Mahmut Makal sanki doğruymuş gibi halka gösterilen YALANLARI , OYNANAN OYUNU "GÖRDÜĞÜ" İÇİN BU KİTABI YAZDI .. Kim olduğunu sanırım anladınız "UZUN İNCE YOLLARDA GEZEN" bu büyük ozanın .. Konser ne oldu derseniz diye , Mahmut Makal ile AŞIK'ların PİRİ' nin yanına giden Fakir Baykurt 'u şu dizeler eşliğinde sahnede harmandalı oynattığını da ekleyip ilgili dizeleri şuracığa bırakıyorum ..

    Tokat bazarından aldım bakırı
    Ellemen incitmen FUKARAYI FAKIRI
    Boz bulanık seller gibi RAKIYI
    İçirin "BEYLERE" ben gelene dek

    Ben bir KÖROĞLU'yum dağda gezerim
    Esen örüzgerden hile sezerim
    DEMİR KÜLÜNK İLE KAFAN EZERİM
    ELLEMEN İLİŞMEN FAKIRA BEN GELENE DEK !

    Bir zamanlar Türkiye 'de böyle konserler de oluyormuş demek ki .. Şimdilerde CENİFIR LOPET 'in bilmem hangi bölgesini görmek için binlerce dolar veren AKIL KÜPLERİNE selam olsun burdan bir kez daha.. Çok büyük ADAMLARMIŞ .. HUZUR İÇİNDE YATSINLAR .. Hele Makal !! O olmasaydı biz sanırım ne bu Aşık Veysel'le geçen anıyı , ne de Fakir Baykurt' u hiç okuyamayacaktık .. Tekrar tekrar huzur içinde uyuyun ..

    İki kelam da kitaptan için edeyim .. Arkadaşlar biliyorum hepiniz iflah olmaz Yaşar Kemal fanlarısınız.. Doğrudur bu .. Ben de çok seviyorum .. Bir karşılaştırma da yapmıyorum .. Yalnız şunu hiç unutmayın .. Orda geçenlerin %60'ı kurgu .. Bu kitap SAFİ gerçekler .. Kışın aç kalıp davarlara yedirdiği arpayı , hayvanın " *OKUNUN " içinden ayıklamak zorunda kalan köylüyü (böyle yazdım ki aklınızda yer etsin!) , tezek yapabilmek için yollarda davarların yerlere bıraktıklarını kucaklayan , birbirleriyle kavga eden fakir Anadolu insanını , hayatında hiç ama hiç BAL görmemiş köy çocuklarına " Baba bana bal al." cümlesini okuturken , balı tanımlayamayan öğretmenin içine düştüğü durumu o kitaplar da bulamazsınız .. Gelin beni dinleyin ..Bir şans verin şu kitaba.. Bir şans verin Mahmut Makal'a .. Pişman olmazsınız ! Kararını verip "Uzun ince bir yola" çıkacaklar ... Bu da yolluğunuz !! =)) Müesseseden !

    https://www.youtube.com/watch?v=7YZ2JmMUUg8

    Bkz : Oh Sinyor Tuco !! Ne "mübarek" bir adamsın !!

    Merak edenlere not : İncelemedeki diyalog Fakir Baykurt 'un özyaşam öyküsü olan 8 kitaplık serinin üçüncü kitabı olan Kavacık Köyünün Öğretmeni isimli kitaptan alınmıştır..
  • Herkese merhaba. :) Ben şirin mi şirin bir köy okulunda matematik öğretmeniyim. :) Her okulda olduğu gibi bizim okulda da her şeye rağmen çok güzel ve umut vaat eden uğraşıların meyvesini topladığımız şu günlerde bir duyuru babında bu satırları yazmak istedim:
    Okulumuzda maddi durumu gerçekten çok kötü olan, kış mevsiminin yaklaştığı şu günlerde geçelim mont ve elbiseyi giyecek ayakkabısı dahi olmayıp terlikle gelen kuzularım var. Otobiyografi çalışmalarımda bir kuzumun şu cümlesi hâlâ beni ağlatıyor: "Benim kendi kıyafetim olmadı hiç..hep kuzenlerimin elbisesini giydim ve giyiyorum ama yine de Allah'a şükrediyorum çünkü bizden daha kötü durumda olan aileler de var..."
    Biz öğretmenler olarak bu öğrenciler için bir yardım kampanyası başlattık: Elbise, ayakkabı, kırtasiye yardımı ve maddi yardım..en azından bu gönderiyi paylaşarak bir masumun mutluluğuna vesile olabilirsiniz. :) İletişime geçmek isteyenler için e-posta adresi: bekleyen2018@yandex.ru
    Rabbim emeği geçen herkesten razı olur inşaallah.
    Hayırlı günler dilerim. :)

    Mahmud KARAKAŞ
    Matematik Öğretmeni
    16 Kasım 2019
    Şanlıurfa
  • 112 syf.
    ·3 günde·Beğendi·Puan vermedi
    Türk öykücülüğünün peşindeki okumalarıma devam ediyorum. Faruk Duman adını sıkça duyduğum ve okumayı düşündüğüm bir yazardı. Günümüz öyküsü arayışında mutlaka tanışacaktık. Murat Sezgin ‘in etkinliğini görünce (#54836513) daha fazla bekletmek istemedim.

    İlk okumaya başladığımda çarpıcı tespitleri, kısa ve derin cümlelerini görünce iyi bir yazara rastladığımı ve daha sık okumam gerektiğini düşündüm. Öykülerinde sıkça rastladığımız çocukluk anıları, doğa vurgusu ile birinci anlatıcının tercih edilmiş olması dikkatimi çekti. Durum ağırlıklı öykülerinde kullanmış olduğu söz ve susmak vurgularını ayrıca beğendim. Ve bu kısımları daha dikkatle okudum. Ne var ki, daha sonra biçem arayışı ön plana çıkmaya başladı. Di’li geçmiş zaman kullanımı arttıkça, Örneğin;
    - ormandı sözgelimi,
    - gece vaktiydi,
    - anamdı anlatmıştı,
    - ansızın kestiği idi sık sık,
    - onları gördüğümdü,
    - tatlı bir uyuşuklukla geçirdiğimdi…

    Bu anlatım tarzında ısrar edildikçe rahatsız olmaya başladım. Alışmak çok kolay değil, riskli de zaten. Öykü olsun, roman olsun farklı biçem arayışlarına girmek, anlaşılmamayı göze almak demek. Bu alışma süresine bazen ömür bile yetmeyebilir. Bugün çok beğenerek okuduğumuz birçok yazar anlaşılamadı. Kitapları bile basılmadı sağlıklarında. Yazarımız bunları biliyor olmalı. Ama biçem arayışında devam ediyor ısrarla.

    TDK “Sanatçının görüş, duyuş, anlayış ve anlatıştaki özelliği veya bir türün, bir çağın kendine özgü anlatış biçimi, biçem, tarz, stil,” olarak açıklamış üslubu. Belki buna cesareti de ekleseymiş, daha iyi olurmuş. Anlaşılmamayı göze almayı, yeni bir tarz geliştireceğim diye silinip gitme ihtimalini de anmalıydı belki de.

    Yazar sadece zaman kavramıyla yetinmiyor oysa. Tam di’li geçmiş zamana alışacaksınız bu sefer sıfatlarla, zamirlerle oynuyor, yerli yersiz, üstüne üstüne gidiyor. Örnek vermem gerekirse;
    - eski o evin içinde,
    - uzamış o gölgesini,
    - ağır o halısını
    - kışlık o atletin de,
    - esmer o çizgilerini,
    - esmer bu yüzle,

    Eğer okur olarak, yazar kadar sabrınız ve cesaretiniz var ve hala okumayı bırakmadıysanız yazarın stiline alışmaya başladınız demektir. Sıfat ve zamirlerin değişik şekillerde kullanılma denemesine alıştıktan sonra ise sevimli gelmeye başladı hatta. Alıştıkça her defasında gülümsetti. Ve severek okumaya devam ettim. Ağrı Dağı Efsanesi ‘ndeki Yaşar Kemal anlatımını hatırlattı bana. Abidin Dino resimleriyle beslenmiş o şiirsel anlatıma benzettim.

    Bunun dışında söz ve susmak vurgularını çok beğendiğimi söylemiştim. En beğendiğim kısmı buraya not düşeyim: “Yine de, hayat nedir ki başka. Sözlerin sarf edilmesinden, durup dururken. Sonra bu sözlerin anlamlandırılmaya çalışılmasından.” (s.29)

    Yazarımıza kısaca dönecek olursak, neden ısrarla devam ettiğimi ve bırakmadığımı anlatmak isterim. Faruk Duman, 2000 Sait Faik Hikaye Armağanı, 2004 Haldun Taner Öykü Ödülü, 20011 Deneme Ödülü ve yine 2011 Yunus Nadi Roman Ödülü almış bir yazar. Yani edebiyatın değişik alanlarında yetkinliğini ispat etmiş bir yazar var karşımızda. Biçem üzerinde değişik denemeler yapabilecek kadar da özgüven sahibi. Daha önce söylemiş olduğumuz gibi alışılmışın dışına çıkmak sizi öncü yapabileceği gibi edebiyatın dışına da atabilir. Benim de en çok dikkatimi çeken özelliği, bu konudaki cesareti oldu.

    Burada alıntı ve incelemelerimi takip eden arkadaşlarım Necip Tosun ‘ u yakından takip ettiğimi ve sık sık paylaşımlar yaptığımı bilirler. Necip Tosun’un Edebiyat Atlası eserinde dilin farklı kullanımı ile ilgili şu ifadelerini paylaşmak isterim.

    “Dil herkese sadece kendi olanaklarını sunar. Yazar bunu hem gerçek anlamıyla, temsil gücüyle kullanmak hem de ondan yeni bir güzellik, biçim yaratmak durumundadır. Yazar, dili o haliyle alır, farklı bir yapı inşa eder. Artık gündelik konuşmadaki anlamından bir başka şeye dönüşmüş, bir bildirim aracı olmaktan çıkmış, yazının diline çevrilmiştir.”

    Faruk Duman’la ilk tanışmış olduğum Günümüz Öyküsü eserinde ise yazarımız hakkında şu ifadeleri kullanır:
    “Dilsel arayışları, çok anlamlı okumaya yatkın anlatımı ve içe işleyen psikolojik derinlikli yaklaşımlarıyla Faruk Duman’ın sağlam bir öykü evreni oluşturduğuna kuşku yok. Ne var ki tematik anlamda bir tekrar sorunu yaşayabilir,”

    Bundan sonraki yazı serüveninde ne tür denemeler yapacağını ve tekrar sorunu yaşayıp yaşamayacağını bilmiyoruz. Ama ben Faruk Duman’ı daha yakından izlemeye devam edeceğim.

    Keyifli okumalar dilerim)
  • 332 syf.
    ·Puan vermedi
    1000Kitap İstanbul Okuma Grubu : Romanı iki karakter üzerinden görüyoruz ve içerisini Esin karakteri üzerinden, dışarısını da Rikkat karakteri üzerinden görüyoruz. Ve düşünüyoruz, içerisiyle dışarısını ayıran duvar ne işe yarıyor? Duvarın hangi tarafında kaldığımız bizim gerçekten ne olduğumuzu belirliyor mu?

    Nermin Yıldırım : Yahu, tam da benim düşündüğüm gibi yorumladınız. Röportajlarımı mı okuyorsunuz siz benim?

    (Gülüşmeler)

    1000Kitap İstanbul Okuma Grubu : Sizce deliliğin tanımı çoğunluğa uymayan azınlığa göre mi değişiyor romanda ya da gerçek hayatta? Ya da deliliğe bir kılıf uyduramayıp afişe olanlar duvarların arkasında mı kalıyor?

    Nermin Yıldırım : Kim güçlüyse ve kim gücünü yeniden üretmek peşindeyse, kim gücün karşısında kendisine tehdit unsuru gördüğü şeylerin peşindeyse normali ve anormali o tanımlar. Politik olaylara baktığımızda 2 gün önce korkunç bir sayılan bir şey, 2 gün sonra baktığımızda güç ve erk sahipleri tarafından kolaylıkla normalize edilebiliyor, hatta vatanseverliğe dönüşebiliyor. Bir gün vatansever, bir gün vatan haini olabiliyorsunuz.

    Peki o zaman normal nedir, anormal nedir?

    Sizin hissettiğiniz neyse sağlıklı ve normal olan odur fakat bunu böyle yaşamanız mümkün değil. Çünkü dünya güç dengesi üzerinde kuruluyor ve dolayısıyla evet bugün anormal olan delileri, normaller delirtiyor. Bizi kim delirtti? Önce onlar bizi delirtti, sonra biz birbirimizi delirttik, sonra normal ve anormalin ne olduğunu takip edemeden öylece kaldık. Biz bu tür şeylerle tanımlanıyoruz, etiketleniyoruz, sıfatlanıyoruz, kategorize ediliyoruz. Bu güç dengesinde erkeğe hizmet edip etmediğimiz ve ona bir tehdit unsuru oluşturup oluşturmadığımızla yargılanıyoruz sadece.

    1000Kitap İstanbul Okuma Grubu : Buradan şunu görüyoruz o halde, Ahmet Hamdi Tanpınar'da "zaman" kavramı, Oğuz Atay'da "oyun" kavramı olduğunu görüyoruz. Sizde de hemen hemen bütün romanlarınızda "bellek" kavramı olduğunu görüyoruz.

    Kendini gerçekleştiremeyen, kendini bulamamış, kendine yabancılaşmış ve kendi yüzlerinin heykellerini yapmaya çalışan kişiler olduğunu görüyoruz bu romanda. Hatta ilk romanınızda Süreyya karakteri vardı, orada böyle dertleri olmamasına rağmen Misafir adlı romanınızda 101. koğuşun kurbanlarından biri olarak görüyoruz onu. Kendini gerçekleştirme isteğinin sonu böyle mi olacak diye düşünmeden edemiyoruz böyle olunca. Bu konuda ne düşünüyorsunuz?

    Nermin Yıldırım : Bu küçük hikayeler kendimce kurduğum metaforlar aslında, kilden maskeler gibi. O maskeleri yapmak için bir akıl hastanesinde bulunmamız gerekmiyor. Ben kendi yüzümü yapabilecek durumda değilim, kendi yüzüme hiç rahatsız olmadan bakabilecek durumda da değilim. Çünkü çok şey oluyor, sorulacak çok soru var. O yüz artık çocukluğumda hatırladığım yüz kadar izsiz değil. Çok fazla iz var üzerinde.

    Toplumsal bellekle ilgili kısım bende daha canlı ama kişisel bellekle ilgili kısım bende daha sorunlu. Topluma baktığımız zaman hepimizin benzer şeylerden muzdarip olduğunu görüyoruz. Bir olaya karşı eylem geliştiremeden önümüze çıkan başka bir olayda kayboluyoruz. Biz bir çok şeyle yüzleşmedik, belki özürler dilenmesi gerekiyordu, dilemedik. Bunu da kindar bir nesil yetişmesi için söylemiyorum ama dilenmiş bir özrün geçmiş bir karanlığı aydınlatacağını falan da düşünemiyorum. Ama evet, yolun devamında başka tür yollara çıkılabileceğini, bir şey için nedamet getirmenin boş yere olmadığını düşünüyorum.

    Önümüze konan kilden kendi yüzümüzü yapacak gücümüz yok şu anda, bunun için birilerini suçlamak çok kolay. İktidarlar, coğrafi koşullar, iklim değişiklikleri, herhangi bir şey... Suçlanabilir de suçlanabilir. Ama çok derinde bir yerde biliyoruz, dünyayı değiştirmeye birimizin gücü yetmese de bu konuda yeterince cesur davranmadık, o yüzden o yüzler yapılamıyor bir türlü.

    1000Kitap İstanbul Okuma Grubu : Kendimizle ve geçmişimizle yüzleşmekten kaçıyoruz bir anlamda. Rikkat bunu yapıyor aslında.

    Nermin Yıldırım : Böyle akşamları hızlı uyuyan tiplerden değilsek eğer, başımızı yastığa koymakla uyumak arasında birkaç saniyeden fazla zaman geçiyorsa orada kırılan maskeler var demektir. Bizi uyutmayan nedir, onu düşünmek gerek.

    1000Kitap İstanbul Okuma Grubu : Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi'nin zamanında bir başhekimi var, Fahri Celal Göktulga diye bir beyefendi. Ona soruyorlar, Rodin'in Düşünen Adam heykeli orada niye duruyor diye. Fahri Bey de şöyle cevap veriyor: "Bu heykel, dışarıdakilerin durumu ne olacak diye düşünüyor." diye cevap veriyor.

    Platon'un mağara alegorisi ile Fahri Bey'in bu düşüncesini bağlarsak, mağarada olan adamlar var ve dışarıdan gölgeler görüyorlar, merak ediyorlar ve dışarıya çıkmak istiyorlar, dışarıda ne olduğunu merak ediyorlar. Acaba sizin kurduğunuz ev ve hasta kavramlarını, dışarıdaki ev sahiplerini devlet olarak ve hastaları da bizler olarak düşünmemizin neticesinde bizim dışarıda umduğumuzu bulabileceğimizi düşünüyor musunuz? Çünkü siz umut dolu bir insansınız. Böyle umut dolu bir insan için içeride olduğundan ziyade dışarıdaki ev ve misafirlik durumu daha mı iyi bizim için?

    Nermin Yıldırım : Öncelikle şunu düzeltmek istiyorum, ben umut dolu değilim, umut dolu taklidi yapan bir insanım. Yalan söyleyeceksek böyle yalan söylememiz lazım. Ayakta kalıp yürümeye devam etmemiz lazım. Nereye varacağımızdan bağımsız olarak yürümenin kendisine inanmamız lazım, ben buna inanıyorum. O mağaranın içi dışından iyi midir kötü müdür, gerçekten bilemiyorum. Mağaradan çıkmaya çalışmaya inanıyorum, mağarayı kabul etmemeye inanıyorum, çünkü insanlık onuru böyle bir şeydir... Mağarada olmayı kabul etmiyorum.

    1000Kitap İstanbul Okuma Grubu : Başlarda Rikkat ile Esin'in bölümlerinin farklı gittiğini anlayamayabiliyoruz, bunu özellikle mi böyle yaptınız?

    Nermin Yıldırım : Becerememişim, tamamen bu.

    (Gülüşmeler)

    Nermin Yıldırım : Ben şöyle kurmuştum. Rikkat, 60 yaşında, geleceğe ve geçmişe bakış açısı bambaşka. Esin ise genç, kendi geçmişiyle kurduğu ve geleceğiyle bağı yine bambaşka. İki tane kadın karakter kurayım, bunlar ne kadar farklı görünürlerse görünsünler, birleşsinler, karışsınlar, başladıkları iki farklı noktadan iki aynı kişi gibi bitsinler istedim. Ama aslında derinde şu var, genelde bütün romanlarda bu var zaten.

    Nefret dilini biz hep duyuyoruz fakat ben de bütün insanların aynı kadim özden geldiğini düşünüyorum. Diğerini ötekileştirmekten ve ya da bize çok benzemediğini düşünmekten vazgeçtiğimiz noktada bütün hikaye değişiyor. Edebiyat bir şeye yarayacaksa en fazla bu işe yarayabilir zaten, empati kurmaya. Niyetim en başta onların çok farklı iki kişi olarak düşünülüp sonra da aslında ne kadar da aynı olabilecek iki kişi diye yorumlanabilmesi.

    1000Kitap İstanbul Okuma Grubu : Bazı kelimeler görüyoruz romanda, mesela "ayırdındaydım", "şetaretle", "behemehal" gibi... Bu gibi eski kelimeleri kullanmakla alakalı ne düşünüyorsunuz?

    Nermin Yıldırım : Bu kelimeleri çok seviyorum. Yani ben kelimeleri çok seviyorum zaten. Sözlük okurdum hala çok severim sözlükleri. Sevdiğim sözcükleri duvara yapıştırırdım, artistlerin fotoğraflarına değil sözlüklere bakarken uyurdum eskiden de. Böyle oyunlarım vardı benim, hala da var. Bu sözcükleri fark etmenizin sebebi onların eski ve çok sık kullanılmıyor olduğudur. Anlıyorum bunu. Ama onların ya sesi çok güzel oluyor ya da yeni Türkçede o eski kelimelerin anlamını karşılayan tam anlamıyla bir sözcük olmuyor. Bazen sadece çok hoşuma gidiyor, özel bir sebebi olması da gerekmiyor. Onlar benim arkadaşım, yeniyle eskinin yanyana olması bilakis hoşuma gidiyor.

    1000Kitap İstanbul Okuma Grubu : Moderniteden bahsetmek de gerek, modern insanın açmazları ve çıkmazları var. Kuşak olarak da yakın. 90larda başlayacak şekilde dünyada hızlı bir değişim oldu. Topluma birey olarak karşı koyma gibi şeyleri daha rahat yapamayacak konumdayız. Biz kendimizi gerçekleştirmek istiyoruz fakat etki alanımız çok kısıtlı olarak bunu yapabiliyoruz. Bu konuda ne düşünüyorsunuz?

    Nermin Yıldırım : Aslında tek tek biz insanlar olarak her zaman tek tek insanlardık. Dışarıdaki dünya, dönen sistemler her zaman bizden büyüktü. 90larda gerçekten de büyük değişimler oldu, inançlar kayboldu, insanlar yalnızlaştı dolayısıyla zaman içinde.

    İlk dönem yalnızlaşmanın getirdiği özgürlük havasına kapıldık, şimdi kendimizi gerçekleştiriyoruz gibi düşündük. Sonrasında çok acayip şeyler olmaya başladı. "Mutluluk" kavramı bize bir masal olarak ısıtılıp ısıtılıp önümüze konmaya başladı. Hayat koçları çıktı ve mutluluk satılabilir bir şey gibi pompalanmak istendi. Halbuki yani satamayacağımız ve alamayacağımız tek şey o. Biz bundan uzaklaştık, kendi mutluluğumuz peşinde meczup gibi dolanmaya başladık. Çok basit bir gerçeği gözardı ettik çünkü birilerinin para kazanması gerekiyordu. Eskiden olduğu gibi şu anda da birilerinin para kazanması gerekiyor. Sadece biz, birlikte ve beraber hareket etme duygusundan uzaklaştığımız için biraz yalnızlaştık. Evet, fetret dönemlerimiz olabilir hayatta toplumsal hareketler açısından, ama sonra... Sonra çok tatlı, çok güzel, çok öfkeli, çok haklı başka gençler gelir, bütün hikaye değişir. Bu hep böyle oldu.

    1000Kitap İstanbul Okuma Grubu : İnsanlık adına olan kavramları tükettik mi? Yeni şeyler söyleyemiyoruz, yeni duygu aşılayamıyoruz, yeninin peşinde koşamıyoruz.

    Nermin Yıldırım : Katılırım bu konuda size galiba, her şeyin fazlaca içi boşaldı. Bu da iletişim teknolojisinden dolayı biraz da. Che'nin tişörtlerde olup bir idealin tişörtler üzerinden yansıtılması bile çok dehşet verici bir şeydir mesela. Kendisini ve sembolize ettiği şeyleri hiç bilmeyen bir insanın tişörte para verip alması çok ilginç. Çok estetize edilmiş çerçeveler içinde olmak istiyoruz ama her şey çok hızlı geçiyor. Biz onları anlayamadan, hissedemeden, gerçeğini yaşayamadan... Bir dost sohbeti bile bir fotoğrafa dönüşüyor hızlıca ve masa dağılıyor gibi bir hayatımız oldu. Bundan da yılacağız. Canı gönülden şuna inanıyorum, bir gün biz akıllı telefon kullanmayacağız ve bunu da tamamen kendi içimizden geldiği gibi yapacağız. Tüketeceğiz onu, çünkü o da bizi tüketiyor.

    Şeylerin kendi doğası zaten normal olandir. Döktüğümüz gözyaşı, tutamadığımız kahkaha, sevincimiz, öfkemiz normal oldukları için, kuşların ötüşü, ağacın yaprak verişi gibi normal olmaya devam edecektir. Biz gelip geçiciyiz ama o normal haller devrediyor, bizden önce de vardı bizden sonra da olmaya devam edecek. Bu kadim gerçeği Allah'tan değiştiremiyoruz ve neyse ki gücümüz yetmez.

    1000Kitap İstanbul Okuma Grubu : İspanya'da ne kadar zamandır yaşıyorsunuz ve size ne kattı, bireysel anlamda ve yazarlık kapsamında?

    Nermin Yıldırım : 10 senedir İspanya'da yaşıyorum. Çok sık gidip geliyorum. Mesafe koymakla bir ilgisi var bunun. Bir yerde yaşarken de bunu yapabiliriz ama kendi iç sesimizi duymakta zorluk çekebiliyoruz. Mümkün olduğu kadar kapıyı kapatmak, telefonu kapatmak ve içe dönelmek mümkün. Fakat aklımın kapılarını kapatmazsam nereye gittiğimin hiçbir önemi yok. Bütün gürültü benimle birlikte peşimden gelir. Bana bir katkısı var fakat burada kalan insanlar tarafından da o katkının sahip olunabilir olduğunu düşünüyorum bir şekilde.

    1000Kitap İstanbul Okuma Grubu : Biraz Misafir romanınıza dönmek gerekirse, iki tane ev ve misafirlik durumu görüyoruz. Bir tanesi Esin'in akıl hastanesi ve misafirliği. Bir de Rikkat'in geçmişten anlattığı ev ve misafirlik hatıraları...

    Rikkat'in romanın sonunda Esin'e yardım ediyor olması, Rikkat'in kendi aile ütopyasını gerçekleştirmesi gibisinden bir düşünce miydi? Kendi boşluğunu onunla mı kapatmak istiyordu? Kendisinin gerçekleştiremediği şeyi, başkasında gerçekleşmiş olarak görmek miydi onun düşüncesi?

    Nermin Yıldırım : Romanı bitirmeyen var mı aramızda okumayan? :)

    (Gülüşmeler)

    1000Kitap İstanbul Okuma Grubu : Belki de bazen daha çok verim almak için spoiler'ları da konuşmak gerekiyor, çünkü sizinki de bir süreç romanı. O yüzden bu, çok önemli olmasa gerek.

    Nermin Yıldırım : Evet, evet. Ben de öyle düşünüyorum. Zaten bu sürpriz çok büyük bir şey değil.

    1000Kitap İstanbul Okuma Grubu : Evet, Anna Karenina'nın sonunu söylemiş olsak daha farklı bir durum olurdu.

    Nermin Yıldırım : Evet, mesela Anna Karenina'dan örnek verdiniz. Anna Karenina romanının ilk cümlesi :
    "Bütün mutlu aileler birbirine benzer her mutsuz ailenin mutsuzluğu kendine göredir."

    Ben, ailenin varlığının ve yokluğunun yarattığı mutluluğun ve mutsuzluğun başka hikayeler üzerinden benzeştiğini düşünüyorum. Hepsinin aslında farklı mutluluk ve mutsuzluklar yarattığını düşünüyorum. Dolayısıyla en mutlu ailenin hikayesini yazıyor bile olsam, üyelerini travmatize etmiş anların olduğunu düşünüyorum. Aileyi her zaman problemli bir alan olarak görüyorum ister istemez. Rikkat'ı da onlardan biri olarak görüyorum.

    Romanın sonundaki el ele tutuşma, toplumsal birlik duygusu ve dayanışma hissi, onun kurtuluşunu kendi kurtuluşunu sayabilmekten dolayı. O, oradan çıkmadan kendini de kurtulmuş saymamak. Duvarların arkasındaki insanlara baktığımızda, duvarların içinde birileri kıstırılmışken o insanlar dışarı çıktıklarında özgür mü? Onların da özgür hissedebilmeleri için o kapıyı açmaları gerekiyor.

    Nasıl görünürse görünsün, bir ailenin kendi bireyleri üzerinde yaralar açmadan varolabilmesine inanmıyorum. Böyle bir şey hiç görmedim. Aile, yapısı itibariyle marazlıdır. Aile yapısı o kadar katmanlı ki, bir çocuğun yara almadan büyüyebilmesi mümkün değil. Bazen o yaralar idare edilebilir yaralar oluyor bazen de bütün hayatı boyunca mücadele etmesini gerektirecek yaralar oluyor.

    1000Kitap İstanbul Okuma Grubu : Unutma Dersleri kitabınız da çok etkileyiciydi. Misafir kitabında da Bostancı ilçesi geçtiği için kendimizi özdeşleştirebileceğimiz ortamlar var. Özellikle niçin Bostancı semtini vurgulamak istediniz?

    Nermin Yıldırım : Çünkü ben, yerleri ve isimleri seçerken bakıyorum, zamana da bakıyorum. Bostancı'nın asıl hikayesi, Rikkat'in gençliği. Ailelerin ruh haline, zamanın ruhuna, İlhan İrem'e en çok yakışan yer orasıydı. O zamanın yeri orasıydı. Sesi de hoşuma gitmişti: "Bostancı'da bir ev..." Başka bir semt olabilirdi, benim Bostancı ile bir ilgim yok. Ama Rikkat'e uygun bir ev olduğunu düşünüyorum.

    1000Kitap İstanbul Okuma Grubu : Sizi yazmaya iten ve kitap yazma ilhamınızı getiren en sevdiğiniz 3 kitap nedir? Çünkü kitapta da Guguk Kuşu, 1984 gibi esin kaynaklarınızı yakalayabiliyoruz.

    Nermin Yıldırım : Bu listeler hep değişir, ben de hep farklı şeyler hatırlarım. Ama en azından kitabımdaki esinlerin fotoğrafını çekebilmişsiniz. Zaten bunlar, şu kitapları okuyan insanın yazdığı bu kitabın tanımıdır. O yüzden çok epigraf kullanırım, her bölümün başında epigraflar vardır, zaten bunlar da şu kitapları okuyorum demenin bir yoludur. Zamanın ruhuna bu kitaplar uyuyor demek. Bunların hepsini bir arkadaş önerisi olarak kabul edebilirsiniz.

    Kendi kişisel tarihimle ilgili birkaç tane hiç vazgeçemeyeceğim kitap saymam gerekirse, Adalet Ağaoğlu'nun Dar Zamanlar üçlemesini sayabilirim. Çünkü benim kendimle olan maceramda da insana bakmak için hep o zamanın ruhuna bakmanın gerekliliği fikri var ve bu fikir bende Adalet Ağaoğlu'nu okuduğumda uyandırdı. Özellikle de Ölmeye Yatmak romanıyla, Bir Düğün Gecesi de aynı şekilde.

    Şiir çok önemli bence. Yazmayı düşünen birisinin her şeyden önce iyi bir okur olması gerekir. İyi bir yazarım diyemem onu başkalarının demesi gerekir fakat iyi bir okur olduğumu söyleyebilirim. Şiir ise sözcüklerle özel bir irtibatın gerektiği bir alan. Çünkü onlar sadece anlamlardan ibaret değil şiirde, sesler, hisler ve sezgiler de çok önemli. Irmak şiir diyebileceğimiz, Edip Cansever'in Ben Ruhi Bey Nasılım şiirini çok severim. Her şeyin olduğu bir kitap.

    1000Kitap İstanbul Okuma Grubu : Şiiri belki de duygu arkeolojisine benzetmek gerek. Ne kadar kazarsanız bir o kadar da altta katman vardır.

    Nermin Yıldırım : Her okuduğunuzda başka bir şey gerçekten. Hangi ruh haliyle hangi yaşta okuduğunuz neyin üstüne neyi okuduğunuz sonsuza kadar yazabileceğiniz bir şey. "Ben Ruhi Bey Nasılım" da roman havası taşıyan bir şiir. Şiirdeki karakterlerin de her biri roman karakteri gibi.

    Sonra oyun mesela... Lorca'nın Kanlı Düğün oyunu. Hiç İspanyolca bilmeseniz bile Lorca'nın dilinin rengini ve müziğini görmeniz için İş Bankası Yayınları'ndan çıkmış basımını tavsiye edebilirim. O kitap böyle bıçakların ve dolunayın konuştuğu bir oyun olduğu için çok severim.

    1000Kitap İstanbul Okuma Grubu : Bizi böyle değerli bir söyleşide ağırladığınız için siz Nermin Yıldırım , Yeni Sanat mekanı ve bu buluşmanın gerçekleşmesini sağlayan Esas Adam beyefendiye çok teşekkür ederiz. Bizim için çok keyifli bir söyleşiydi.

    Nermin Yıldırım : Esas ben teşekkür ederim, hepiniz çok iyi dinleyicilerdiniz ve gözlerinizle bile dediklerimi takip etmiş olmanızı hissetmem benim için çok değerliydi.

    Söyleşimizden fotoğraflar:
    https://i.ibb.co/9ZDqDHC/IMG-8247.jpg
    https://i.ibb.co/jJxJqB7/IMG-8254.jpg
    https://i.ibb.co/sKKmh84/IMG-8255.jpg

    Katılımcılar:
    Yazar Nermin Yıldırım
    Yeni Sanat mekanının sahipleri
    Esas Adam
    Oğuz Aktürk
    Bengü
    Yaz ve arkadaşı Kevser
    Berna Zengin
    Seeker
    Okuma Maratonum
    Cevizkabuğu
    Mehmet Duman

    Adını unuttuğumuz arkadaşlar bilgilendirirseler ekleme yapabiliriz.

    Söyleşiden farklı olarak şunu demek gerek bir de, biz de 1000Kitap İstanbul Okuma Grubu olarak "ben" bencilliğiyle değil "biz" bilinciyle hareket etmeye inanıyoruz. Mağarada olmayı kabul etmiyoruz, zaten o yüzden 3 yıldır her ay okuduğumuz 1 kitabı yorumlamak için buluşuyoruz. "Biz" bilincinin sesi sizin gibi değerli insanlar sayesinde yükselebiliyor, sizin sayenizde mağaradan çıkmayı daha çok arzuladığımızı anlıyoruz. Bizim biz olmamızı sağlayan ve sesimizin bir ağızdan değil hep bir ağızdan çıkmasını sağlayan, sırf olumsuz tartışma çıkarmak için konuşan değil dayanışma ve süreklilik arzulayan bütün arkadaşlarımıza minnettarız. Soruların hepsi farklı kişiler tarafından sorulmasına rağmen, "biz" bilinciyle hareket edip kendi aile ütopyamızı ülkemiz olan Türkiye'de görmek isteyenlerdeniz. Kurmuş olduğumuz bu değerli aile, ülkemizin her evinin içindeki ailelere de yansıyabilse ve mağaranın içine yansıyan ışığı daha çok kişi görebilse. Biz, buna inanıyoruz ve mutlu bir aile olarak da mutluluğumuzun okur buluşmalarıyla Türkiye içerisinde benzer bir enerjiye sahip olduğunu düşünüyoruz. İşte... Zaten böyle böyle yeryüzündeki bütün kırmızı sakallı topal karıncalar içindeki şarkıyı keşfedip birleşebilecektir.
  • Feriha Aktan : 1924 - 1983 Feriha Aktan

    Yaklaşık 10 sene önce bir antolojide bir şiirine tesadüfen rastladığım , adını daha önce duymadığım bir şair Feriha Aktan. Şöyleydi şiir ,

    "Bilinmez neler gizlediği her köşe bucağın
    Kim bilir hangi umuda tutsak
    Belki unutulmuş bir gözyaşına
    Apayrı bir düzen apayrı bir basım
    Kimler okuyacak kimler çiğneyip ezecek
    Bir roman çiziyorum yollarına İstanbul'un"

    Sonra internette biraz araştırma yaptım ve birkaç şiir kitabı olduğunu öğrendim. Şiirlerini bulmaya çalıştım ama malesef çok az şiiri vardı internette , fakat öyle bir dörtlüğüne rastladım ki mutlaka okumalıyım bu insanın şiirlerini dedim , şu kıtaydı beni etkileyen ,

    "İnancım sana güvensizliğimle vardı
    Ve tanımayışı birbirini anılarımın
    Bulamamak aradığımı sende
    Elbet kendi kendimi bulmaktı"

    Uzun süre ihmal ettikten sonra kısa bir süre önce 3 şiir kitabını sahaflarda bulup aldım. Sitemizde ismi kayıtlı değildi şairin ve haliyle kitaplarının da ama eklendi.
    Gök Bulut ve Yağmur , Işıltı , Kuytu.

    Şairin ölüm yıldönümü olan 27 kasıma kadar bu kitapları okuyup alıntılar paylaşmak istiyorum. Daha çok kişinin tanımasına vesile olmak istiyorum. Ülkemizde özellikle kadın şairler ihmal ediliyor , belki bunu en çok kıran kişi rahmetli Didem Madak oldu. Kendisine olan ilgiyi sonuna kadar hak ediyor elbette çok özel bir şair , belki de ölümüyle daha çok tanındı , pek çok yazarda olduğu gibi.

    Az bilinen , az okunan , unutulmuş veya çok az hatırlanan yazar ve kitapları keşfetmenin çok önemli olduğunu düşünüyorum. Belki bu meseleyle ilgili biraz daha gayretli olabiliriz , herkese iyi okumalar dilerim.
  • 224 syf.
    ·Puan vermedi
    Ne sağ ne sol direk bodozlama dalıyorum genşler (:

    Oku oku bitmiyor anasını satayım.Bıdı bıdı bıdı kadın erkek...
    Bu kadar zor olmamalı dedikçe zorlandığımı hissediyorum.Ama çözücez telaş yapmayın :))))
    Aşkım Kapışmak medyatik olduğu için herkes ön-yargı ile yaklaşıyor.Ben de öyleydim tabi.Aman diyordum senden mi öğrenicez,sen nerden biliyosun ki vsvs.
    Benim lanet egomun oyunları (:
    Derken adamın kitapları bir şekilde elime geçti.Gidip almadım valla ön yargı var ya almazdım.Baktım yesyeni okunmamış bile bir iki sayfa çevirdim lan didim -osho dan öğrendiğim cümleler var.Nasıl ya falan oldum.Bi merak sardı tabi :))
    Devam ettikçe anlatım dilinin ne kadar anlaşılır olduğunu gördüm.Daha önce Seda Diker’in kitabında da demiştim.
    Şimdi benim anlamadığım nokta şu;
    millet yazıyor yada konuşuyor işte bu da kitap mı,yada adam psikolog bile değil neden dinleyelim,kişisel gelişimi ondanmı öğrenicez vsvs. Abicim ablacım madem yazdıkları kitap değil vs öyleyse neden daha bilge yazarları filozofları okumuyorsun? Sen onları oku daha iyisini yap ! Bok atmak daha kolay çünkü yapamazsın !!! Okuyan bir toplum değiliz.Bunu keşfeden bir çok kişi aşkım gibi basit dille anlatmayı seçiyor okunsun diye ki okunuyorda... Kaldı ki bu adam Davranış bilimleri vs üzerine eğitim almış üniversite okumuş farkındalığa da sahip biri olunca yürümüş gitmiş yani.
    Bir sürü psikolog arkadaşım var hepsinin hayatı berbat.Neden ? Farkındalık sıfır!
    Çoğu demiştir sen psikoloji okumalıydın diye:)))
    Şimdi bizim toplum olarak önce ön-yargıyı bırakmamız lazım.Kulaktan dolma bilgilerle ezber kalıplarla bir insanı bir şeyi kötülemeden önce araştırmamız lazım.Sonra kendimizle kıyaslamamız lazım.Sonucunda sen öndeysen o kişiden eğitiminle bilgi birikiminle o zaman ego yap anasını satıyım :)))
    Ama adama bakıyosun daha iki kelimeyi bir araya getiremiyor kalkmış laf atıyor.
    Böyle tiplere kılım abi kıl :))
    Aşkım kadın sağ erkek sol derken mantık ve duygu ayrımı yapmış.Kadınlar duygularıyla erkekler mantığıyla hareket eder demiş.Dişil eril enerji dengesi çok önemli burdada.Dengelenmediği için kadınlara dırdırcı erkeğede odun vs deniyor :))))
    Daha öncede dediğim gibi bizim kadınlarımız daha kendini bulamadığı için bu kısır döngü hep sürecek !
    Farkına varan kesim şanslı kesim tabi :)
    Bazı erkek tiplerinden bahsetmiş aşkım.
    Mekan erkeği,sepet erkeği vsvs.
    Kesinlikle doğru keşifler yapmış.
    Çocukluk travmalarını kimi erkek parayla, kimi seksle,kimi kendine bakmayla,kimi skor sayısıyla vs.kapatmaya çalışırmış.
    Bunlara düşmeyin hanımlar ! Tabi hepiniz düşeceksiniz :)) Ben de düşmüştüm vaktiyle :))) Kimler düşmez ?
    1- Kafasını iyi kullanan kadınlar
    2-Kendini sürekli geliştiren kadınlar
    3-Kendini seven kadınlar
    Maddeleri siz çoğaltın işte beni yormayın :)
    Gözlemleyin herkesi her hareketinizin farkına varın yada pembe panjur hayalleri kurmaya devam edin :)
    Hayat sizin hayatınız :)
    Şimdilik bu kadar :))
    Jessy
  • 440 syf.
    ·6 günde·Beğendi·9/10
    "Öldükten sonra, doğmadan önce neysen ve nasılsan öyle olacaksın."
    Arthur Schopenhauer

    Ölüm budur işte önceden neysek sonradan o olacak, geçmiş ne ise gelecek o... Önemli olan şu an bugün. Bugünü nasıl yaşıyoruz? Her birimiz ayrı yaşamlara sahibiz kimisi istediği hayatı yaşadığını düşünüyor... durun bir dakika! Böyle düşünen var mı cidden? Hayatından memnun olan. Doyumsuz bizler yetemiyoruz. Elde ettikçe dahasını, zevk aldıkça daha fazla zevk! Haz doyumuna hiçbir zaman ulaşamayacağız. İnsan budur işte!
    Burada devreye Schopenhauer giriyor. Doyum sağlanamayacak, insan denen varlık asla tatmin olmayacak...Bunu bilmek aslında iyidir beklentisiz isteksiz bir yaşam. Schopenhauer için oldukça muazzam. Sonra da ölmek. Sıradan normal olan sona eriş...


    "Bir yıl normal bir yaşam sonra bum!
    Sonrasında öleceksin" Böyle bir şeyi duyduğumuz zaman genelde yapılabilen iki yol vardır ya yaşama sımsıkı sarılıp hiç yapmadığımız şeyleri yapmak ya da tamamen hayatı bırakmak... Oysa insanın hiç aklına gelmez hiçbir şey olmamış gibi yaşamaya devam etmek düşüncesi. Yapılması gereken tam olarak bu. Sandalyelerin baş köşesinde oturan karakterimiz tam olarak bunu yapmış. Öleceğini ilk duyduğu anda şoku yaşamış, geçmişi ile başarısızlıkları ile yüzleşip hayatına olması gerektiği gibi devam etmiş. Bu kişi psikiyatr ve çeşitli danışanları var, grup terapisi yapmakta. Bu bilgi yeterli şimdilik.

    İnsanlar hep güzele odaklanırlar. Güzel kadın, güzel ev güzel manzara... Arkasında kalan şeylere, güzel olmasının etkilerine kimse aldırmaz, merak etmez. Çünkü sonuç odaklıdır insan. Ardını arkasını düşünmez. Dışarıdan baktığımızda hiç sıkıntısı olmayan, normal bir yaşamı olduğu düşüncesinde olduğumuz bir kişinin, iç dünyasındaki hayatını kim bilebilir? Bunu bilsek de umursar mıyız? Sahi ya sevdiğimiz insanların bile iç dünyası kaçımızın umrunda?


    Ölüm konusuna tekrar dönersek; Ya yakınının kaybı? İnsan sevdiği kişilerin değerini maalesef o yokken anlayabiliyor. Onun/ onların varlığı devam ederken sıradan olması gereken buymuş gibi ona yakınken uzak oluyor. Ancak öldükleri zaman bir daha var olmayacakları gerçeği ile yüzleşince üzerine daha çok düşünüyor ve bunun verdiği ıstırabı keşke kelimesi ile harmanlayıp, vicdan hesaplaşmaları ile katlanılmaz bir ruh durumuna sokuyor kendisini. Zor olmamalı değil mi sevgi sunmak, varlığını hissettirmek. Üstelik de her an her yerde ölümle karşı karşıyayken.

    Biraz genel hatları ile kitaptan bahsetmeliyim: Sandalyeler başkarakter dahil sekiz kişiden oluşuyor. Bu sekiz kişi her hafta grup terapisi yapıyor. Grup terapisi demek etkileşim demek iletişim demek toplum demek... Herkes zulasını boşaltmalı, eteğindeki taşları dökmeli, birbirleri ile birebir yüzleşmeli. Schopenhauer felsefesi toplumdan soyutlanma gerektirirken, grup terapisi insanlar ile iletişim halinde tedaviyi hedefler. İşte bu iki zıt olduğu düşünülen yöntemler aslında birbiri ile paralel nasıl yürütülebilir bunu anlıyoruz. Öyle de güzel bir yol ki... İnsanların kendinden kaçışını izliyoruz. Her zaman aslında kendi ile ancak kendi ile yüzleşmekten korkan bu insanların, ana psikolojik sapkınlıklarını nasıl başkalarına yükleyip işin içinden sıyrılma çabalarını...
    Sonunda bir bomba patlar her şey açığa çıkar. Her şeyden kaçışta nasıl cinsel yönelim gösterdikleri. Bu aslında doğal olandır: "Yaşama ve üreme arzusu... Bastırılamaz, mantıkla yok edilemez her şeye sızar."(Sayfa347'den) Bu arzu ve istek dolu taleplerimizden ne kadar doyuma ulaşmaya çalışsak da tatmin duygusunun olamayacağını biliyoruz. Peki bundan kurtulmak mümkün müdür? Bundan kurtuluş isteği yok ederek mümkün oluyor. Bu döngüden atlayıp bir parçası olmayarak. Tüm bu görüşler Schopenhauer'a ait, ondan bir parça. Kitapta bölümler halinde O'nun yaşamı da yer alıyor. Bu yüzden onu tanımak ve anlamak açısından oldukça yararlı bir kitap. Özellikle de bu denli karamsar oluşunun en büyük sebebinin sevgisiz yaşamı olduğunu içesine görerek. Hiçbir zaman sevildiğini hissetmemiş. Her zaman her yerde vurgulamaya çalıştığım bir şey bu sevgi... Hayatta yaşama tutunmak sebebidir sevgi ve sevgisizliğin yaşamdan kopma nedeni olması.
    "Hayatım boyunca kendimi korkunç derecede yalnız hissettim ve yüreğimin derinliklerinde daima,'bana bir insan ver,' diye iç çektim ama heyhat, boşunaydı. Yalnız kalmaya devam ettim. Fakat dürüstçe ve samimiyetle söyleyebilirim ki bu benim hatam değildi. Çünkü insan olan kimseden uzak durmadım veya onları geri çevirmedim."(Schopenhauer)
    Syf.356

    Hep görüyoruz ki Schopenhauer beklentisizliğe, yalnız olmanın gerekliliğine, yalnız doğduk yalnız öleceğiz düşüncesine vurgu yapıyor. Ancak burada kendi ifadelerinde de görülüyor ki, bu onun kendini rahatlatma yöntemi ve bu yöntemi çıkılmaza sürüklenen diğer insanlara da tavsiye ediyor. Bu ki tutunma çabası.

    "Hayatının son dönemindeki hiçbir insan, samimiyse ve bütün melekeleri yerindeyse, her şeyi yeniden yaşamak istemez. Bunu yapmaktansa tamamen yok olmayı tercih eder."( Schopenhauer/Syf.391)
    Bu düşünce ile ilerleyince insanın bir kez yaşadığı hayatı bir daha yaşamak istememesi, bu oldukça kulağa mantıklı geliyor. Ancak kitabın sonlarına doğru yazılan bu söze ve savunulan görüşe karşı Yalom, Nietzsche'den örnek vererek;
    "Zerdüşt diyor ki,' Bu hayat mıydı? Eh, o zaman bir kere daha!'"
    İki düşünceyi çarpıştırıyor. 'Yaşamak öyle önemli değilse, illaki ölünecek ise tekrar yaşamanın ne sakıncası var Schopenhauer?' deniliyor sanki... Kitapla ilgili üzerine yazılıp konuşabilecek, tartışılabilecek bir çok şey var aslında. Ancak derinliklerde düşünmek daha kolay bir yol sanırım benim için.

    Kitap biter geride şu düşünce kalır: "Schopenhauer gibi ilerle, ama asla pes etme!"