• Başkasının rüyasında varolmak

    Açık pencereden yüzüme değen ayaz bile hayalhanemden çıkaramıyor beni. Düşünüyorum. Anlattıklarına bakılırsa sorunu, insanların hakkında olumsuz düşünmesinden endişelenmek de değildi.

    Esas sorunu, insanların hakkındaki düşüncelerini önemsemesiydi. İnsanların hakkımızda olumlu düşünmesini ne kadar önemsersek, olumsuz düşünmelerinden de o kadar endişe duyarız.

    Hayalhaneme bir insan ilişiyor. Gece rüzgârla salınıyor. Şehrin karanlığında insanlar uyuyor. O ise boğulmuş hüznüyle şehrin tam ortasında, ayazda donuyor. Aç susuz. Acı çekiyor. Şehir sessizlik havuzunda yüzüyor ağır ağır. Her şey titreyerek yaşıyor şehirde. Ay, bulutların arasından sürükleniyor. Ona bir varoluş verilmiş. Sonsuz Varlığın kudret elinden çıkmış bir varoluş. Başka hiçbir varlığın onaylamasına, teveccühüne, takdirine, övgüsüne, hakkında olumlu olumsuz düşünmesine gerek duyulmayacak değerde bir varoluş bu aslında. O'nun sonsuz rahmetiyle yoğrulmuş bir varoluş. Her an üzerinde tecelli eden sonsuz şefkat pırıltıları tüm dünyevi pırıltıları söndürüyor. "Ben size yetmez miyim?" diyor O. Ama onun gözleri kendinden başkalarına kaymış. İnsan varoluşunu/kendini unutursa başkalarına kayar gözleri.

    Başkaları yeter mi bize? Tüm dünya bizi sevse, değer verse, övgüler yağdırsa, hayran olsa, teveccüh gösterse yeter mi ki?

    Şehrin yarısı adamın mükellef bir sofrada, sıcak bir odada, rahat içinde olduğu rüyalar görüyor. Başkalarının rüyasındaki varoluş, başkalarından akıp gelen teveccüh bize yeter mi? Ruhumuzu ısıtabilir mi? Ruhumuza nur getirebilir mi? Geçici bir narsisistik hazdan öte ruhumuza hakiki teselli olabilir mi?

    Adamın ruhu üşümeye devam ediyor.

    Başkalarının rüyasında kötü bir insan olmamız, düşüncelerinde olumsuz bir imgeye sahip olmamız, arzu ettiğimiz teveccühü bulamamamız onların rüyalarında varolmaktan öte nedir ki?

    Birkaç gün önce okumuştum o paragrafı. "Bütün onların teveccühü, iltifatı, tesellileri yakınımda olan kabir kapısına kadar gelebilir, orada söner. Ve şöhretperestlerin bir gaye-i hayali olan şan ü şerefin süslü perdesi altında sakil bir riya, soğuk bir hodfüruşluk, muvakkat bir sersemlik suretinde gördüğümden anladım ki; beni şimdiye kadar aldatan bu işler, hiçbir teselli veremez ve onlarda hiçbir nur yok."

    Biraz teselli buluyorum, benzer sorunları o da yaşamış diye.
    Seansa geldiğinde elinde Lewis Carroll'un "Aynanın İçinden-Alice Harikalar Ülkesinde-2"si (Can Yayınları) var. "İnsanları kırmaktan korkmamın asıl nedeninin, hakkımda kötü düşünmelerinden endişelenmem olduğu tespiti çok yerindeydi. Bu ağır gelse de. Evet, insanların hakkımdaki düşüncelerini çok önemsiyorum. Niye böyleyim peki?" Niye böyle? Niye böyleyiz?

    "Sence insanların hakkındaki olumsuz düşüncelerini mi yoksa olumlularını mı daha çok önemsiyorsun?" Duraksıyor. "Diyorsun ki, insanların hakkımda olumlu düşünmelerini çok önemsediğim için olumsuz düşünmelerinden korkuyorum."

    Elinde tuttuğu kitabın öyküsü kısaca şöyle:

    Alice kedisinin yavrusu Kitty'yi de yanına alıp evindeki kocaman aynanın içine, Ayna-Ev'e girer. Kendini satranç taşlarının doldurduğu bir Ayna-Dünya'da bulur. Bu dünyanın her yeri satranç tahtasına benzemektedir. Orada Eciş ve Bücüş'le karşılaşır. Sonra üçü birlikte Kızıl Kral'ı görürler. Kızıl Kral homurtularla uyumaktadır.
    Kitabın 60. sayfasını açıp okuyabilir mi?
    Okuyor:
    "Düş görüyor," dedi Bücüş, "sence ne düşlüyor?"
    "Bunu kimse kestiremez," dedi Alice.
    "Seni tabii ki!" diye haykırdı Eciş. Utkuyla el çırptı. "Ya seni düşlemekten vazgeçseydi, nerede olurdun dersin?"
    "Şu anda olduğum yerde elbet" dedi Alice.
    "Sen sen olmazdın ki!" diye tersledi Bücüş küçümsercesine. "Sen hiçbir yerde olmazdın. Onun düşündeki bir şeysin sen yalnızca!"
    "Kral uyanacak olsaydı," diye ekledi Eciş, "sen püff, diye sönerdin mum gibi!"
    "Hiç de değil!" diye bağırdı Alice içerleyerek. "Hem ben yalnızca onun düşündeki bir şeysem, siz nesiniz sorabilir miyim?"
    "Tıpkısı" dedi Eciş.
    "Aynen, tıpkısı!" diye haykırdı Bücüş.
    Öylesine bağırmıştı ki Alice, "Suss! Böyle gürültü edersen kralı uyandıracaksın" dedi.
    "Onu uyandırmaktan söz etmenin yararı yok" dedi Eciş "Sadece onun düşündeki şeylerden biri olduğuna göre. Sen de gerçek olmadığını biliyorsun."
    "Gerçeğim ben!" dedi Alice, ağlamaya başladı.

    Biz de Alice gibi gerçeğiz. Bütün dünya hakkımızda olumlu da olumsuz da düşünse, hakikatimizi değiştirebilir mi? Biz neysek oyuz. Sonsuz Kudret Sahibi'nin dünya misafirhanesinde aziz bir yolcuyuz! "Teveccüh" talep ettiğimiz "nâs" gibi. Tuhaf olan da bu değil mi zaten!

    Mustafa ULUSOY
  • Sanat eserinde aradığın temel niteliklerden biri nedir deseler bir çırpıda “basitlikte derinliktir” deyiveririm. Gerçi, sanatçılardan büyük büyük laflar, metafizik derinliklerden gelen damıtılmış cümleler beklenmiştir, beklenecektir de… Aynı zamanda bu beklenti edebiyatımızın geleneğinde de vardır ama bir gerçek var ki o da halkın gönlünde yaşayan ve yüzyıllara meydan okuyup çağımıza sıçrayan sözler, hep sanatçının hiç tornadan geçmemiş gibi duran doğal söyleyişlerinde bulunur. Yunus da öyledir, Nedim de öyle, Nazım da keza…

    Hayatın akışı içinde duygular, kimi şairlerin egolarının baskısı altında açığa çıkamazlar. Çıksalar bile böyle zamanlarda duyguların sesleri kısıktır, utangaçtır; oysa bastırılmış arzular, özlemler, yakarışlar ancak bir meydan okumayla dile gelebilir, imgelerin arkasına gizlenerek değil elbette.

    Ümit Yaşar Oğuzcan’ın şiiri ise, imgelerin demir parmaklıkları arkasında değildir, saklanmaz. Öncelikle okuyucuyla şiirde duygudaşlık arar, konuşma dilinin imkanları içindeki deyişler, basit ama çarpıcıdır. Onun şiirinde kalp ağrıları, yalnızlıklar, küskünlükler sıradan insanın dağarcığındaki sözcüklerle dile gelir; bu da şairin okuyucu ile arasındaki bağı kuvvetlendirir. Bestekarların onun şiirlerinden yararlanmaları boşuna değildir. Aslında şiirleri serbest nazımla yazıldığı için bestelenmeye elverişli değilmiş gibi görünür. Ancak şarkılar için aranan basitlik, doğallık ve korunaksız deyişler onun şiirinin temelini oluşturduğu için birçok şiiri bestelenmiştir.

    “Ayrılanlar İçin” şiiri bunlardan biridir. Timur Selçuk’un bestelediği şiiri hem kendi sesinden hem de Nilüfer’in yorumundan dinlediğimizde şiir bir kat daha değer kazanır.

    “İspanyol Meyhanesi” şiiri yine Timur Selçuk bestesiyle efsaneleşir. İntihar eden oğlu için yazdığı “Beni Köy Kuyularda Merdivensiz Bıraktın.” şiiri bir ağıttır ve Timur Selçuk’un kürdilihicazkâr makamındaki bestesiyle ölümsüzleşmiştir. Başta Timur Selçuk olmak üzere Emel Sayın, Edip Akbayram gibi sanatçılar tarafından seslendirilmiştir. “O Benim İşte” adlı şiirini Avni Anıl nihavent makamında bestelemiş, özellikle Müzeyyen Senar’ın yorumuyla şiir bambaşka mecralara taşınmıştır. “Dost Bildiklerim”adlı şiiri Muzaffer Özpınar ‘ın bestesiyle Zeki Müren’in klasikleri arasında girmiştir.

    Bunların dışında “Bir gün”, “Sevdiğim Dünyalar Kadar” şiirleri ile “Beyaz Güvercin ”, “Bu Kadar İçten Çağırma Beni”, “İçimde Türlü Keder” , “Uzuyor Yıllar Gibi, Dakikalar, Sen Yoksan” şiirleri de bestelenmiş şiirlerdir.

    işte Oğzucan'ın bestelenen bazı şiirleri;

    AYRILANLAR İÇİN
    Yollarımız burada ayrılıyor
    Artık birbirimize iki yabancıyız
    Her ne kadar acı olsa, ne kadar güç olsa
    Her şeyi evet her şeyi unutmalıyız

    Her kederin tesellisi bulunur, üzülme
    İnsan ne kadar sevse unutabilir
    Mevsimler, gelir geçer, yıllar geçer
    Sen de unutursun bir gün gelir

    Hiç yaşamamışçasına, hiç sevmemişçesine
    Unutursun o günlerimizi, gecelerimizi
    O günlerce gecelerce sevişmelerimizi

    Her şeyi evet her şeyi unutabilirsin
    Hatta bütün yazdıklarımı satır satır
    Kalırsa, içinde bir derin sızı kalır


    BENİ KÖR KUYULARDA

    Beni kör kuyularda merdivensiz bıraktın,
    Denizler ortasında bak yelkensiz bıraktın,
    Öylesine yıktın ki bütün inançlarımı;
    Beni bensiz bıraktın; beni sensiz bıraktın.


    BEYAZ GÜVERCİN

    Süzülüp mavi göklerden yere doğru
    Omuzuma bir beyaz güvercin kondu

    Aldım elime, usul usul okşadım
    Sevdim, gençliğimi yeniden yaşadım

    Bembeyazdı tüyleri, öyle parlaktı
    Açsam ellerimi birden uçacaktı

    Eğildim kulağına; dur, gitme dedim
    Hâreli gözlerinden öpmek istedim

    Duydum; avuçlarımda sıcaklığını
    Duydum; benden yıllarca uzaklığını

    Çırpınan kalbini dinledim bir süre
    Ve uçmak istedim onunla göklere

    Ak güvercinin iri gözleri vardı
    Güzelliğinden fışkıran bir pınardı

    Soğuk sularından içtim, serinledim
    Çağlayan bir nehrin sesini dinledim

    Belki buydu sevmek hayat belki buydu
    Işıl ışıldım, gözlerim dopdoluydu

    Bir nağme yükseldi sevinçten ve hazdan
    Bir nağme yükseldi, güzelden beyazdan

    Uzattı sevgiyle pembe gagasını
    Birden öğrendim hayatın mânâsını

    Kaderde sevgiyi sende bulmak varmış
    Seninle bir çift güvercin olmak varmış


    BİR ATEŞİM YANARIM

    Bir ateşim yanarım külüm yok dumanım yok
    Sen yoksan mekanım belli değil zamanım yok
    Fırtınalar içinde beni yalnız bırakma
    Benim senden başka sığınacak limanım yok

    BİR GECE ANSIZIN GELEBİLİRİM

    Bu kadar yürekten çağırma beni
    Bir gece ansızın gelebilirim
    Beni bekliyorsan, uyumamışsan
    Sevinçten kapında ölebilirim
    Belki de hayata yeni başlarım
    İçimde küllenen kor alevlenir
    Bakarsın hiç gitmem kölen olurum
    Belki de seversin beni kimbilir
    Kal dersen, dağlarca severim seni
    Bir deniz olurum ayaklarında
    Aşk bu özleyiş bu, hiç belli olmaz
    Kalbim duruverir dudaklarında.
    Ya da unuturum kim olduğumu
    Hatırlamam belki adımı bile
    Belki de çıldırır, deli olurum
    Sana kavuşmanın heycanıyle
    Aşk bu, bilinir mi nereye varır
    Ne durdurur özlemini, seveni
    Bakarsın ansızın gelebilirim
    Bu kadar yürekten çağırma beni.


    BİR GÜN

    Apansız uyanırsan gecenin bir yerinde
    Gözlerin uzun uzun karanlığa dalarsa
    Bir sıcaklık duyarsan üşüyen ellerinde
    Ve saatler gecikmiş zamanları çalarsa
    Bil ki seni düşünüyorum

    Bir vapur yanaşırsa rıhtımına bin,açıl
    Örtün karanlıkları masmavi denizlerde
    Ve dinle kalbimi bak nasıl çarpıyor nasıl
    O bütün özlemlerin koyulaştığı yerde
    Bil ki seni bekliyorum

    Bir sabah gün doğarken aç perdelerini,bak
    Sevinçle balkonuna konuyorsa martılar
    Kendini tadılmamış derin bir hazza bırak
    Dökülsün dudağından en umutlu şarkılar
    Bil ki seni istiyorum

    Gecelerden bir gece uyanırsın apansız
    Uzaklarda elemli,garip bir kuş öterse
    Bir ceylan ağlıyorsa dağlarda yapayalnız
    Ve bir gün kabrimde bir sarı çiçek biterse
    Bil ki seni seviyorum



    DOST BİLDİKLERİM


    Sanırdım gündüzdü onlarla gecem
    İçimde ümitti dost bildiklerim.
    Ne zaman yıkılıp yere düştüysem
    Bırakıp da gitti dost bildiklerim.

    Hepsi varken baharımda, yazımda;
    Kışın bir burukluk kaldı ağzımda,
    Seneler senesi oysa gözümde
    Cihana eşitti dost bildiklerim.

    Nerede o sözlere kandığım günler?
    Her gülen yüzü dost sandığım günler;
    Acıdan kahrolup yandığım günler
    Ta canıma yetti dost bildiklerim.

    Meydana çıkalı asıl çehreler
    Aydınlanmaz oldu artık geceler
    Yalanlar tükendi, indi maskeler
    Birer birer bitti dost bildiklerim.

    Korkar oldum bana "dostum" diyenden
    Yoksa yok olandan,varsa yiyenden
    Ne onlardan eser kaldı ne benden
    Beni benden etti dost bildiklerim.



    İSPANYOL MEYHANESİ

    Kararmış tahta masamızda bir şişe şarap,
    Gecelerden bir gece bezginiz.
    Üstelik adamakıllı sarhoşuz.
    Ellerin, ellerimde..



    İspanyol meyhanesinde bir kadın
    Çığlık çığlığa şarkı söylüyor.
    Belli yıkılmış bir kadın.
    Hayli çirkin, hayli geçkin, ağlamaklı.
    Zayıf, incecik elli, kalın dudaklı.
    Sesi bir tokat gibi patlıyor kulaklarımızda;
    Yüzümüz al al oluyor.
    İçimiz hüzün dolu, kahır dolu,
    Gözlerimiz kanlı..



    İspanyol meyhanesinde bir gece
    Seninle başbaşayız
    Üstelik sarhoşuz adamakıllı.
    Daha içelim, daha içelim..



    Başını dizlerime daya gözlerin kapalı
    Ağla biraz,
    Bak ben de ağlıyorum.
    Ocakta odunlar sönüyor,
    Görüyor musun?
    Çığlık çığlığa bir kadın,
    Duyuyor musun?



    Ah ölelim artık;
    Bitsin bu delicesine koşu,
    İspanyol meyhanesi yerin dibine batsın.
    Yeter! yeter!
    Öleceksek ölelim.
    Hadi vur kendini şaraba,
    Kedere ve aşka vur.
    Daha içelim, daha içelim..



    Alkol duvarını geçelim artık;
    Damarlarımızdan ispirto akmalı.
    Hey garson!
    Sustur şu çığlık sesli kadını.
    Söyle masamıza gelsin, içelim.
    Hey garson!
    Bütün hesaplar benden bu gece sen de iç.
    Kapat kapıları;
    Yabancı gelmesin.
    İspanyol meyhanesinde öldüğümüzü
    Kimse bilmesin.
    Daha içelim, daha içelim..


    O BENİM İŞTE

    Biraz kül, biraz duman,
    O benim işte...
    Kerem misali yanan,
    O benim işte...
    İnanma gözlerine ben ben değilim
    Beni sevdiğin zaman,
    O benim işte...

    SEVDİĞİM DÜNYALAR KADAR

    Sevdiğim Dünyalar Kadar
    Gel Dese Bir Gün Gel Dese
    Nesi Var Ömrün Nesi Var
    Vesvese Hepsi Vesvese
    Bir Şarkı Gelir Uzakdan
    Söyler Aşkdan Yaşamakdan

    Bir Ses Ki Ruhdan Dudakdan
    O Sese Yandın Ah O Sese
    Madem Ki Gönül Böyle Deli
    Delicesine Sevmeli
    Usanıp Yine Sevmeli
    Bitmese Sevgi Bitmese

    KAYNAK: https://www.edebiyatyuvasi.com/...elenen-siirleri.html
  • Ben seni tanıdıktan sonra yaşamağa başladım...
  • 314 syf.
    ·10/10
    bedel ödeyecekler.
    they would pay.
    bedel ödeyecekler.
    they would pay.
    bedel ödeyecekler.
    they will fucking pay for this.
    .
    .
    .
    her ne kadar 'they would pay' başka başka şeylere çevrilebilse de benim aklımda her zaman 'bedel ödeyecekler' olarak kalacak. Ne yazık ki.

    Ben bu serinin bir yerinden girsem, çıkacak bir yer bulamam. Lanetlemeye kalksam lanetlerimi yazmaktan düşüncelerimi yazamam. Cut, Daniel ve Bonnie'nin nasıl gebermesini istediğimi yazsam yanlış tarafımı ortaya çıkarmış olurum... En iyisi sessiz kalmak ve her zamanki gibi normal şeylerden bahsetmek -ama pardon, bu kitapta normal hiçbir şey yoktu...

    4.kitabın yani Üçüncü Borç kitabının sonunda Jethro ve Kestrel vurulmuştu. Nila'yı Daniel'a vermişlerdi.. İşte ben bu sondan sonra seriye bayağı ara verdim.

    Geri döndüğümde aynı sahneden devam ediyordu, Nila Daniel'ın olacakken.. Jasmine ortaya atlayıp 'Jethro'dan sonra ben doğdum, Jethro öldüğüne göre İlk Doğan benim' diyor. Yani Nila artık Jasmine'in. eheheh. Bayağı şaşırmıştım ama şaşırmamalıydım çünkü ben artık 'burada bitti işi, bitti, kesin bitti, nasıl kurtulabilir ki?' dediğim an bir kurtuluş yolu çıkıyor.

    Yani böyle olmasını istemediğimden değil de.. neyse...

    Jethro ve Nila kitabın yarısından fazlasında ayrı gayrı. Nila işkence üstüne işkence çekiyor. Yani işkence dediğim de basit bir şey gibi algılanmasın. Bildiğimiz işkence aletleriyle yapılan işkenceler. Artık işkence aletlerini dakika başı aratmak zorunda kalıyordum.. Ben artık bu adi şerefsizlere küfür etmekten yoruldum.

    Jasmine ve Flaw olmasa Jethro ve Kestrel domuzlara yem olmuştu. Jethro uynadı, iyileşti. Kestrel komada...

    Ben, her ne kadar Jethro onu sevse de Third Debt'ten sonra Kestrel'i sevmiyorum. Sevemem de yani. Üzgünüm. Ama uyanıp savaşa katılması güzel olurdu, o ayrı.

    Bonnie, Nila'yı yanına çağırıp eski fotoğrafları gösteriyor. Aynı Nila ve Jethro'ya benzeyen iki kişi Owen ve Elisa. Tek aşık olanlar Nila ve Jethro değilmiş yani. Yıllar önce de bu borç lanetinde birbirine aşık olanlar olmuş. Ve bu iki kişi Nila ve Jethro'nun ikizi gibi.

    Tabii ki, aşık olduklarını öğrenmişler. Owen'ı öldürüp, Elisa'ya işkence etmeye devam etmişler. Cut ve Bonnie, yine aynı şeyin yaşandığını düşünüyor... yanılıyorlar eheheh Jethro ölmedi.

    Neredeyse 3 hafta Jethro hastanede, iyileşiyor.. Bu sırada Nila'yı merak ettiği, ne durumda olduğunu bilmek istiyor. Delirecek durumda. Kurşun yarasını unutup, hastaneden kaçar ama doktor bırakmıyor. En sonunda oradaki görevli bir kadına telefon nereden alabileceğini soruyor. Görevli kadın gitmesine izin veremeyeceğini söylüyor. Bir kaç kat aşağı inmesi gerekiyor çünkü... En sonunda kendi telefonunu Jethro'ya veriyor. Jethro, yaşadığını söylemesi gereken biri olduğunu söylüyor. Yani ben olsam bu kadar uzatmazdım bile flkjdg direkt, telefonumu verirdim. Kadın da öyle yaptı. Ertesi gün Jethro'ya yeni bir telefon ve hat getirdi.

    Ayyy, ya o kadar ayrılıktan sonra mesajlaşmaları iyi hoştu ama ilk telefon görüşmesi beni bitirdi... kalbimi orada unuttum sanırım. Konuşma aynen şöyle;
    Nila: Hello?
    Jethro: Fuck!

    Haftalar sonra sesini ilk defa duyuyor ve tepki bu. Of Jethro ya... İkinizi çok özledim ben :'(

    Artık şu üç büyük zehirli yılanın katledilmesini görmem lazım. Yeter. Yeter. Yeter.

    Jethro Hawksridge Hall'a Nila'nın Cut, Bonni ve Daniel tarafından yine yanlarına alınıp, Jasmine'in geri planda bırakılması sayesinde geliyor. Yani artık sınıra geliyor Jethro. Nila'nın acı çekmesini istemiyor. Bütün bunları ödeteceğini söylüyor. Doğal olarak.

    Nila, işkenceden yeni kurtulmuş. Odasına yıkılmış bir şekilde dönmüş. Tamamen yıkıldığının farkında, yapılan o son şey onu mahvetti. Evet, bana yapılsaydı bende öyle hissederdim. Gerçekten bunu sadece yaşayan bilir. Daniel şerefsizi o kırmızı-siyah zar atmalarının en sonuncusunda 'ya Vaughn'ın parmakları ya da saçın' diyor..

    ya neymiş yüzyıllar önce Weaver'lar Hawk kadınların işkence etmiş.. şunu bunu yapmış. Yemin ederim hepsini parçalamak istiyorum. Bir insan bir insana bunu neden yapar? Yaparken ne zevk alır? Nasıl zevk alır?

    O Heretic's Fork zaten beni öldürecekti. 10 saniye bile boynumu o şekilde tutamadım ben, bu adi piçler odanın etrafında 3 tur dön diyor. Bir de şerefsiz Cut, tam Nila turu bitirecekken ayağını önüne koyuyor. Kız yere düşüyor. Elleri de arkadan bağlı.

    Neyse.. En son Nila tabii ki saçlarının kesilmesini seçiyor. Kardeşinin zarar görmemesi ve oyunu doğru oynamak için. Oyunu doğru oynarsa Vaughn'ı göndereceklerini söylediler çünkü. Elinden olmadan onlara güvenmek zorunda kalıyor. Başka ne yapabilir ki benim tatlı, minnoş, güçlü, savaşçı kadınım.

    Jethro, ben karar verdim. Gelip Nila'yı senden çalacağım.

    P*iç Daniel, Nila'nın saçlarını makasla kesiyor. Nila orada parçalara ayrılıyor. Odasına geldiğinde kendisine bakası bile gelmiyor. Bütün umutları sönmüş, yaşamak istemiyor daha fazla.

    O sırada penceredeki tıklama seslerini duyuyor. O soğukta pencereyi açıyor, kuşu görüyor. Kuş dediğim de ya şahin ya da kartal olması lazım.. tam bilmiyorum onun türünü.

    Kuşun üstünde bir mesaj var..
    JETHRO'DAN.. eheheh
    Nila bi' kendine geliyor.
    Bende bi' kendime geliyorum artık.
    Kağıtta 'ahıra gel' yazıyor.
    Kamera izlemeyen tek yer orası.

    Orada ne oluyor.. Aycan kalp krizi geçiriyor.
    Jethro, Nila'nın kafasındaki başlığı çıkarmasını istiyor.
    Nila çıkarmak istemiyor.
    En sonunda açtığında Jethro kesilmiş, eğri büğrü saçları görüyor.
    Şimdi en CAN ALICI kısmı yazıyorum...
    Nila'yı çekiyor, bir makas buluyor. Oturuyor. Yamuk olan, birbiriyle uyuşmayan o uzunlukları düzeltmeye başlıyor. Saçını kesiyor, düzeltiyor.
    Bir duygulanmışım, anlatamam.
    Yani bir insan böyle bir sahne okuduktan sonra başka romantik sahne okuyamam herhalde diyor.

    Final sahnesi zaten diğer kitapların sonu gibi dehşet vericiydi. Yani yine diyorum 'bundan nasıl kurtulacak? kurtulmasına imkan yok!'

    Hadi bakalım Nila, bu sefer kim alacak seni Daniel'ın ahtapot kollarından..

    Ya aşkım, umarım kimse sana bir şey yapmadan kurtarılırsın.
    Bak Jethro, Kill'den bile yardım istedi. Ben Kill'i sevmem, ama seni kurtarmaya yardım edecekse ayrı..