• Farklı dinlere mensup insanların kafalarındaki yanlış “Tanrı” inancı ile Kur’an’ ın tarif ettiği “Allah” arasındaki farklar ve İslama göre Yaratıcı’ nın özellikleri nelerdir?”
    Kur’an bu soruya çok kısa, ancak derin manası olan bir sure (İhlas Suresi) ile cevap verir. Bu sureyle, Allah, insanlar arasındaki çok yaygın bir yanlışı düzeltmeyi murat ettiği gibi, Müslümanları da Hıristiyanların düştüğü hataya düşmekten muhafaza ediyor. İhlas suresinde Allah, yukarıdaki sorumuza, mealen, şöyle cevap verir:

    “De ki, Allah birdir. O Samed’dir. Doğurmamıştır ve doğurulmamıştır. O’nun hiçbir dengi yoktur.”(İhlas Suresi, 112/1-4)

    Birinci ayet, Allah’ın bir olduğunu ve birden fazla olmadığını söyleyerek her türlü şirki reddediyor. İkinci ayet, O’nun hiçbir şeye muhtaç olmadığını, ancak her şeyin, her an, O’na muhtaç olduğunu ifade ediyor. Üçüncü ayet, teslis inancının yanlış olduğunu, doğan ve doğuran bir şeyin ilah olamayacağını belirtiyor.(1) Dördüncü ayet, O’nun yaratıcı olarak, bütün yaratıklardan farklı olduğunu ifade ederek O’nu herhangi bir şeye benzetmenin doğru olmadığını söylüyor.

    Kur’an, her an yaratma halinde olan ve Kayyum isminin tecellisiyle kâinatı an be an varlık aleminde tutup devam ettiren aktif bir yaratıcıdan bahsediyor. Kainatı saat gibi kurup kendi haline bıraktığını iddia eden deistlere cevap verircesine Kur’an şöyle diyor:

    “Göklerde ve yerde bulunan herkes, O’ndan ister. O ise, her an yaratma halindedir.” (Rahman Suresi, 55/29)

    Ayet, ilginç bir şekilde, bütün mahlûkatın her an Allah’tan ihtiyaçlarının giderilmesini talep ettiğini ve Allah’ın da bu isteğe cevap verdiğini söylüyor. Ayeti sondan başa okuduğumuzda ise, sürekli yaratma olmasaydı, varlıkların dua etmesinin bir anlamı kalmazdı manası çıkıyor. Yaratılan kainatın her an Kayyum ismiyle varlık aleminde tutulduğunu şu ayetler haber veriyor:

    “Allah, kendisinden başka ilâh olmayan daima diri ve yarattıklarını koruyup idare edendir.” (Bakara Suresi, 2/255 ve Âli İmran Suresi, 3/2).

    “Allah kainat’ı neden yarattı?”, “Varlığını bize bildiren deliller nelerdir?
    Bir Hadis-i Kudsi’de Allah şöyle buyuruyor:

    “Ben gizli bir hazineydim. Bilinmek, tanınmak istedim; bundan dolayı da beni tanımaları, gizli güzellik ve mükemmelliğimi bilmeleri için varlıkları yarattım.”(2)

    Bu ifadeye göre, Rabbimiz kendini bize bildirmek ve tanıttırmak için bizi ve içinde bulunduğumuz kâinatı yaratmış. O halde, sonsuz kudret sahibi olan Rabbimiz her türlü yolla kendini bize tanıttırarak yaratılış gayesini yerine getirmiş olmalı.

    Beni üç hafta öncesinde hiç biriniz tanımıyordunuz. Şimdi kısmen tanıyorsunuz. Sizinle yüz yüze görüşüp sözlerimle kendimi anlatmak yerine, başka iki yolla da kendimi tanıtabilirdim. Birincisi, size bir elçi vasıtasıyla, bir mektup göndererek kendimden bahsedebilirdim. İkincisi, hiç kimsenin taklit edemeyeceği eserlerimi size göstererek kendimi tanıtabilirdim. Sizler de eserlerime bakarak ne tür maharetlere sahip biri olduğumu öğrenebilirdiniz. Teşbihte hata olmaz, aynen bu misaldeki gibi, Rabbimiz de, hem peygamberler vasıtasıyla göndermiş olduğu mesajlarla (ilahi kitaplarla) hem de kâinatta her an cereyan eden sonsuz icraatlarıyla (kâinat kitabıyla) kendini bize tanıtıyor. Hz. Muhammed’in (a.s.m.) şahsında tüm insanlığa gönderilen ilk emrin “oku” olması da bu sırdandır.

    Aklı başında bir insan, ilahi kelam olan “Kur’an-ı Kerim’i” ve kâinat kitabı olan “Kitab-ı Kebir’i” okuyarak Rabbini tanıyabilir. Bu anlamda, Hz. Muhammed (a.s.m.), Rabbimizi bize bildiren iki kitaptaki ayetleri ders veren bir öğretmen ve bir rehberdir.

    Kâinatta gördüklerimiz, doğal yasalara göre işleyen doğal kuvvetlerin etkileşimiyle oluşan nesnelerdir. Kâinatta her şeyin Allah’ın eseri olduğunu nereden biliyoruz?
    Her şeyin Allah’ı gösterdiğini görmek için seküler bilimin bize taktığı “tabiat ve tesadüf gözlüğünü” çıkarmamız gerekir. Onun yerine, her şeyin hakikatini gösteren “iman gözlüğünü” takmamız lazım. Determinist bilim, her şeyi, sebep-sonuç ilişkisi içinde açıklayarak sıradanlaştırıyor. Kur’an ise, görünürdeki sebepler perdesini aralayarak her şeyin harikulade olduğunu gösteriyor. Einstein’ın ifade ettiği gibi, “Hayatınızı yalnızca iki şekilde yaşayabilirsiniz; birincisi, her şeyin sıradan olduğunu düşünerek; ikincisi, her şeyin olağanüstü veya mucize olduğunu görerek.” Kur’an, bize ikinci yolu gösteriyor. İçinde yaşadığımız alemde “her şey”in harikulade ve mucize olduğunu söylüyor. Bu sırdandır ki, Kur’an, ısrarla, “Düşünmez misiniz!”, “Akletmez misiniz!”, “Akıl sahipleri için şüphesiz bunda ibretler vardır!” manasındaki ayetlerle(3) insanı kâinattaki mucizeleri görmeye teşvik eder.

    Neden her insan Allah’ı gösteren ayetleri kolaylıkla göremiyor?
    Kanaatimce, Allah’ı bildiren ayetleri görmemize en büyük engel seküler bilimin sebep-sonuç ilişkisine dayalı determinist yaklaşımıdır. Örneğin, bir elma, Allah’ı bize bildiren mucizevî bir meyve iken, seküler bilim, elmanın elma ağacından, ağacın çekirdekten ve çekirdeğin DNA’daki programdan, DNA’nın moleküllerin farklı dizilişinden ve moleküllerin de atomlardan oluştuğunu açıklayarak sıradanlaştırır. Bir insan, sebepler perdesini kaldırıp bir elmanın sonsuz kudret sahibi Allah’ın ilim, kudret, hikmet ve rahmetinden geldiğini anlayabilir. Seküler bilim, her şeyin sebebini araştırarak gizemini çözdüğünü düşünüyor. Yani, gördüğünüz nimetlerin arkasında bir Mün’im (nimet verici) aramayın, onlar şu sebepler zincirinin sonuçlarıdır, diyor. Oysa elmayı elma ağacından bilmek, elma suyunu içinde bulunduran “akıllı makinelerin” (vending machine) elma suyunu yaptıklarını söylemek gibidir. Akıllı makinelere parayı koyup elma suyu kodunu girdiğinizde, makine bize elma suyu veriyor. Para yerine, elma ağacına su ve gübre verdiğimizde, ağaç bize elma veriyor. Akıllı makineler, elma suyunu yapacak ilme ve kudrete sahip olmadığı gibi, elma ağacı da, bütün bilim adamlarının bile yapmaktan aciz kaldığı elmayı yapamaz. Akıllı makinelere meyve sularını yerleştiren ilim ve kudret sahibi biri olduğu gibi, Allah’ın akıllı makineleri olan meyve ağaçlarına da meyveleri takan sonsuz ilim ve kudret sahibi biri vardır.(4) Seküler bilim, meyveyi ağaca vermekle ahmakça bir hüküm vermiş oluyor.

    Seküler bilimin bu yaklaşımında çok büyük bir yanılgı vardır. Bir örnekle ne demek istediğimi açıklayayım: Hayalen Afrika’nın en ücra bir köyüne yolculuk yapalım. Hayatında televizyon görmemiş bu insanlara, uzaktan kumandalı bir televizyonu hediye olarak beraberimizde götürelim. Bir haftalığına köydeki zeki insanları toplayıp seküler bilimin determinist yaklaşımını anlatalım. Daha sonra da televizyonun bilimsel olarak nasıl çalıştığına ilişkin bir teori geliştirmelerini isteyelim. İçlerinden zeki olanı şöyle bir bilimsel teoriyle gelsin: “Televizyon dediğiniz ekran kutusunda gördüğümüz görüntünün nedeni uzaktan kumandadır. İnanmıyorsanız, tezimizi test ediniz. Her seferinde kumandaya bastığınızda ekranda bir görüntü çıkıyor ve tekrar basınca görüntü kayboluyor. O halde, görüntünün sebebi kumandadır.” Muhtemelen, birçok insan bu teoriyi kabul etmek zorunda kalacaktır. Ancak televizyondaki programların çok yüksek ilim ve hikmet içerdiğini görenler böyle bir teoriyi kabul etmekte zorluk çekecekler. Onlar, kumandanın bu denli yüksek ilim ve hikmet sahibi olduğunu makul görmediklerinden bu teoriye şiddetle karşı çıkacaklar.

    İşte bu misalde olduğu gibi, bizler de akıl sahipleri olarak düşündüğümüzde göreceğiz ki, ağaçlara veya hayvanlara takılan neticeler onlardan değildir. En yüksek ilme sahip bilim adamlarının yapamadığını inekler veya sinekler elbette yapamazlar. O halde, televizyondaki görüntü bir stüdyodan geldiği gibi, kâinat televizyonunda bize görünen her şey başka bir alemden geliyor. Televizyon programları hayat, ilim, akıl sahibi insanların eseri olduğu gibi, kâinattaki hakiki görüntüler de sonsuz ilim, kudret ve hikmet sahibi Bir’inin eserleridir.

    Rabbimiz kâinatı, her an değişen filmlerin oynadığı, dinamik ve canlı bir sinema salonu şeklinde yaratmıştır. Gösterdiği bütün filmlerle kendini bize tanıtmak istiyor. Televizyon ve kumandayı yapan, kasıtla ve hikmetle ikisi arasında bir ilişki kurduğu gibi, kâinatın sahibi de hem sebebi hem de sonucu beraber yaratarak aralarına, hikmeti gereği bir ilişki koymuştur.(5) Aklı başında olan insan, televizyondaki görüntüyü kumandaya mal etmediği gibi, kâinattaki görüntüleri ve nimetleri de sebeplere havale edemez.

    Bize Allah’ı bildiren deliller nelerdir?
    İlginçtir, Allah, hem Kur’an’daki cümlelerini hem de kâinat kitabındaki eserlerini “ayet” diye nitelendiriyor. Kur’an’da en sıklıkla söz edilen kâinat ayetlerinin başında gökyüzü gelir. Allah, herkesin her zaman gördüğü ve çoğunlukla hayran kaldığı gökyüzüne sıklıkla dikkatimizi çeker:

    “Üstlerindeki göğe bakmazlar mı, onu nasıl bina edip süsledik...” (Kaf Suresi, 50/6)

    Bir başka ayette ise şöyle buyurur:

    “Göklerin ve yerin yaratılışı ile dillerinizin ve renklerinizin farklılığı da yine O’nun ayetlerindendir. İlim sahipleri için elbette bunda deliller vardır.” (Rum Suresi, 30/22).

    İlk ayet, gökyüzüne bakmamızı ve onun nasıl yaratıldığını düşünmemizi emrediyor. İkinci ayet ise, göklerin ve yerin yaratılışı konusunda ilim elde eden ve bu ilmini kullanarak tefekkür eden insanların Allah’ın varlığına ilişkin deliller göreceğini söylüyor. Bu ayetler nazil olalı on dört asırdan fazla süre geçti. O günden bu yana, insanoğlunun uzay hakkındaki bilgisinde çok büyük ilerleme oldu. Astronomi diye ayrı bir bilim alanı gelişti. Bu bilgilerin hepsini burada anlatma imkânımız yok. Bir misalle, uzay hakkında edindiğimiz yeni bilgileri kullanıp, Allah’ın ayetlerini nasıl okuyacağımızı anlamaya çalışalım.

    Gökyüzü ve Uzaydan Allah’ın Varlığına Deliller
    Gökyüzüne baktığımızda bir açıdan muhteşem bir kubbe gibi görünüyor; bu dünya sarayının, yıldızlarla yaldızlanmış bir kubbesi hükmünde. Bir başka açıdan, milyonlarca uzay gemisinin içinde büyük bir hızla seyahat ettiği bir “uzay denizi” gibi görünüyor. Bir başka açıdan bakılırsa, insan yapımı uçaklardan milyarlarca defa büyük ve çok daha hızlı uçakların bulunduğu muhteşem bir “uçak filosu” gibi görünüyor.

    Hiç düşündünüz mü gökyüzünde kaç yıldız olduğunu? Şimdiye kadar bu soruya cevap vermek için çok teşebbüs olmasına rağmen, hiç kimse kesin bir cevap verememiştir. 2003 yılında, Avustralya Ulusal Üniversitesi’ndeki bir grup araştırmacı, en son teknolojik aletleri kullanarak bir tahmin yapmışlar. Buldukları rakam şöyle: 70.000.000.000.000.000.000.000 (yetmiş seksilyon).(6)

    Aynı bilim adamlarına göre, gökyüzündeki yıldızların sayısı yeryüzündeki kum tanelerinin on katından daha fazla. Uzay ölçeğinde düşününce, bizim yeryüzündeki hâkimiyet kavgamız, çocukların bir kum tanesini paylaşamama kavgasına benziyor. Sonuçta, bütün dünyanın hakimi dahi olsak, elde edeceğimiz, uzay ölçeğinde, bir kumun onda biri kadar bile değildir.

    Peki, bu kadar yıldız ve sayısını bilemediğimiz kadar gezegen bize neyi ifade ediyor? Allah, bizim dikkatimizi onlara çevirerek, onların nasıl var olduğunu ve böyle muntazam bir sistem dahilinde nasıl hareket ettiğini düşünmemizi istiyor. Biz, sahip olduğumuz kabiliyetler, edindiğimiz bilgi ve tecrübeler ışığında, sayısız denecek kadar çok olan bu yıldızları bir perspektife koyabiliriz. İnsan yapımı olan bir şeyle bu gök cisimlerini mukayese ederek nasıl var olduklarını anlayabiliriz.

    İnsan, henüz bir yıldız yapamadı; ancak bütün ülkeler güçlerini birleştirerek Uluslararası Uzay İstasyonu adını verdikleri bir “minyatür gezegen” yapmaya çalışıyor. O halde, yıldızların ve gezegenlerin nasıl var olduklarını, insan yapımı minyatür gezegene bakarak bir derece anlayabiliriz. Minyatür demekle, insanoğlunun en muhteşem eserlerinden birini küçümsediğimi sanmayın. Doğrusu, bir ömür harcasam dahi nasıl yaptıklarını anlamaktan mahrum kalacağım bu şaheserden dolayı, insanlık adına onur duyuyorum. Dünya ve diğer gezegenlerle kıyaslandığında “minyatür” olduğunu söylemek istiyorum. Buradaki insanlar ikinci bir uzay istasyonu yapmaya kalkışsa, hiç kuşkusuz muvaffak olamayacaklar; çünkü bunun için gerekli olan yüzlerce, binlerce bilim adamı ve mühendisimiz yok. Gerekli aletleri üretecek fabrikalarımız yok. Demek ki, minyatür gezegeni yapmak için fizik, mühendislik, biyoloji, matematik gibi birçok bilim alanında ileri derecede bilgi sahibi olmak gerekir. Aynı zamanda, bu bilgiyi uygulamak için kas ve makine gücüne ihtiyaç var. Kısacası, minyatür gezegenimiz yüksek bir ilim ve büyük bir gücün eseridir. O halde, Uluslararası Uzay İstasyonu’ndan çok daha büyük ve çok daha muhteşem olan trilyonlarca yıldız ve gezegen, sonsuz ilim ve sonsuz kudret sahibinin eseridir.(7)

    Gökyüzüne dikkatle bakan biri, Arapça “Lailaheillallah” yazısından daha parlak birşekilde Allah’ı bildirdiğini görür. Çünkü, eğer dünya bir saraya benzetilirse, ay bizim gece lambamız; güneş, sobamız ve çok parlak elektrik lambamız; diğer yıldızlar ise gök kubbemizi süsleyen yaldızlı, süslü lambacıklarımız. O halde, bu yıldızları, güneşi, ayı ve dünyayı kim yapmıştır? Kur’an bu soruya şöyle cevap verir:

    “(Allah) gökleri ve yeri hak ile yarattı. O, koştukları ortaklardan münezzehtir.” (Nahl Suresi, 16/3).

    “O, geceyi, gündüzü, güneşi ve ayı sizin hizmetinize verdi. Yıldızlar da Allah’ın emriyle hareket ederler. Şüphesiz bunlarda aklını kullananlar için pek çok deliller vardır.” (Nahl Suresi, 16/12).

    “Ne güneş aya yetişebilir, ne de gece gündüzü geçebilir. Her biri bir yörüngede yüzerler.” (Yasin Suresi, 36/40).

    “Güneş, kendisi için belirlenen yerde akar (döner). İşte bu, aziz ve alim olan Allah’ın takdiridir.” (Yasin Suresi, 36/38).

    Son iki ayet, güneşin dönüşüne işaret eder. Astronomi bilimi güneşin döndüğünü XX. yüzyılda keşfetmesine rağmen, okuma yazması olmayan Hz. Muhammed’in (a.s.m.) bunu on dört asır öncesinden haber vermesi, peygamberliğinin bir delilidir.

    Modern astronomiye göre, güneş saniyede 225 km, dakikada 13.500 km ve saatte 810.000 km hızla hareket ediyor. En hızlı yolcu uçaklarının saatte kaç km hız yaptığını düşünürsek, güneşin en hızlı uçaktan yüzlerce kat daha hızlı gittiğini anlayacağız.

    2005 yılında bir Yunan yolcu uçağı seyahat halindeyken, soğuk hava tertibatı bozulduğu için iki pilotu da donarak ölmüş ve uçak birkaç dakika içinde dağa çakılmıştı. O halde, bizim uçaklarımızdan milyarlarca kat daha büyük ve binlerce defa daha hızlı trilyonlarca gök uçakları, pilotsuz oldukları halde, nasıl çarpışmadan ve düşmeden hareket edebiliyorlar? İnsan yapımı uçaklar veya uzay gemileriyle, yıldızları ve gezegenleri kıyasladığımızda anlayacağız ki, ancak sonsuz ilim, sonsuz kudret ve sonsuz hikmet sahibi Bir’i gökyüzündeki yıldızları halk etmiştir ve her an kontrolünde tutup tedbir ve idaresini görmektedir. Bu sırdandır ki, Kur’an:

    “Şüphesiz Allah gökleri ve yeri, nizamları bozulmasın diye tutuyor. And olsun ki onların nizamı eğer bir bozulursa kendisinden başka hiç kimse onları tutamaz.” (Fatır Suresi, 35/41).

    Beşer eseri olan füzelere karşı savunma sistemi geliştirmemize rağmen gökyüzünden üzerimize yağacak “semavi füzeleri” seyretmekten öte bir şey yapamıyoruz.

    Bitkiler Aleminden Allah’ın Varlığına Deliller
    Sadece yıldızlar değil, etrafımızda gördüğümüz her şey, farklı dillerle, bize Rabbimizi anlatıyor. İçinde yaşadığımız mavi gezegende Allah’ı bize bildiren en muhteşem ayetler bitkiler, hayvanlar ve insanlardır. Hepsindeki ortak ilahi mühür olan “hayat”, her şeyiyle bize Allah’ı gösteriyor. Hayatı veren ve devam ettiren, Hayy ve Kayyum olan Allah’tır. Kur’an bu hakikati şöyle ifade eder:

    “(Allah) su sayesinde sizin için ekinler, zeytinler, hurmalar, üzümler ve diğer meyvelerin hepsinden bitirir. İşte bunlarda, düşünen bir toplum için büyük bir ibret vardır.” (Nahl Suresi, 16/11).

    Bu ayet açıkça, bitkilerin Allah tarafından sudan yaratıldığını ve düşünenler için bunda büyük bir ibret olduğunu söylüyor. Bilim, günümüzde hayatın kaynağının su olduğunu kabul etmesine rağmen, hayatın ne olduğunu tam olarak anlamış değildir. Oysa gezegenimizin her karışını sıksanız hayat sahibi bitki veya hayvanlar çıkar.

    2004 yılı itibariyle bitkibilimciler yaklaşık 350.000 ayrı bitki türünün varlığını tespit etmiş bulunuyorlar. Bütün bu bitkiler, hem birbirinin aynısı hem de birbirinin gayrisidir. Hepsinin benzer atom, element, molekül ve hücrelerden yapılması aynı olduklarını gösterirken, hepsinin farklı bir şekli ve nispeten farklı bir DNA kodunun olması da ayrı olduklarını gösteriyor.

    Bitki deyip geçmemeli. Bir bitkinin yaptığını hiçbir insan yapamaz. Yaptığı işe göre isimlendirme yapmak gerekirse, her bir yeşil yaprağa “oksijen ve yemek fabrikası” demek daha uygun düşer. Her yeşil yaprağın milyonlarca yıldır yaptığını, insanoğlu ancak geçen asrın ortalarında bir nebze öğrenebilmiştir. Dr. Calvin, bir yaprağın birçok marifetinden birini açıkladığı için Nobel ödülü almıştır.(8) Başka bir deyişle, asırlarca devam eden gayretler sonucunda, ancak en zeki insanlar bir nebze yeşil otların ne yaptığını anlamışlar. Buna rağmen hiçbir bilim adamı bir otun yaptığını yapamaz. O halde, aptal ve tembel insanlara “ot gibisin” demekle aslında onlara iltifat, ota hakaret etmiş oluruz. Belki de, Nobel ödülü alacak kadar zeki ve çalışkan olanlara “ot gibisin” demek daha makul olur!

    Hem ot deyip aşağıladığımız bitkiler bizim için kendilerini feda eden hizmetkârlardır. Sürekli çalışıp zaruri ihtiyacımız olan oksijeni ürettikleri gibi, vücudumuz için gerekli vitamin ve proteinleri üretip yiyecek olarak kendi hayatlarını bizim hayatımızın devamı için feda ediyorlar. İnsanoğlu, kırk binin üzerinde bitki ve hayvanı besin olarak kullanıyor. Ağaçlar, muhteşem fabrikalar gibi çalışıp bize rızık yetiştiriyor. Üzerinde düşünmediğimiz için, bitkilerin bize yaptıkları hizmeti tam takdir edemiyoruz. Sebepler perdesiyle, meyveyi ağaçtan ve sebzeyi bostandan bildiğimiz için, onların hakiki kıymetini bilemiyoruz. Oysa eğer bir meyveyi fabrikada yapmaya kalkışsak tanesini milyon dolara alamazdık! Rızkın bol olması, kıymetsizliğini değil, rahmetin çokluğunu gösterir. Nitekim bizim için en kıymetli gıda olan oksijen, bedavadır; ancak kıymetsiz değildir.(9)

    Her bir bitki, her bir meyve ve her bir sebze harikulade bir ihsan-ı ilahidir, muhteşem bir hediye-i rahmanidir. Örneğin bir firma “çekirdekli bisküvi” imal etse, siz de bisküvinin çekirdeğini toprağa ektiğinizde “bisküvi ağacı” çıksa hayret edersiniz. Eminim bütün gazetelerde manşet olur ve bütün televizyonlar böyle bir ağaçtan bahseder! Doğrusu, çekirdekli bisküviye hayret edip binlerce çekirdekli meyve ve sebzeyi sıradan görene hayret etmek lazım!

    Seküler bilim ve dinsiz felsefe, her açıdan mucize olan İlahi eserleri, tabiat ve sebepler perdesi arkasına saklayıp sıradanlaştırıyor. İnsanın, mevcut olanı farklı şekle sokarak yaptığı eserlerini de olağanüstü gösteriyor. Allah, gönderdiği en son kitabında otuz bir defa tekrarla bize soruyor:

    “Rabbinizin hangi bir nimetini inkâr edersiniz?” (Rahman Suresi, 55/12,..).

    Eğer, aklımızı başımıza alıp her bir nimetin kıymetini idrak etsek hiçbirini inkâr edemeyiz. Oysa bu nimetleri tabiat ve tesadüfe havale edince hepsini inkâr ederiz. Hayvan ve insanların muhtaç olduğu vitamin ve proteinleri içeren, onların damak tadına, ağzına, dişine, midesine münasip yüz binlerce bitki türü, Allah’ın rahmetinin en aleni burhanlarıdır. Aklı başında bir insan, bir tek elmayla bile, Rabbini bulabilir. Nanoteknoloji(10) ile inşa edilen elmanın atom, molekül ve hücre boyutundaki harikulade yapısı, sahibinin sınırsız ilmini, kudretini ve hikmetini gösterdiği gibi, insanın gözü, dişi, damağı ve midesiyle olan irtibatı ve ittifakı, O’nun sonsuz rahmeti, şefkati ve inayetini gösteriyor.

    Aklını yerinde kullanan bir insan bir tek elmadan hareketle bile Rabbini bulabilir. Evet, sadece bir elmayı dahi tam olarak idrak edebilen, Rabbinin varlığını idrak edebilir. Yine, bir elma deyip geçmeyin. Bir elmayı yapmak için dünya büyüklüğünde bir fabrika kurup içerisine canlı hücrelerden oluşan bir ağaç dikmeniz gerekir. Bir hücreyi bile yapamayan, elbette milyarlarca hücreden dokunan bir ağacı yapamaz. Faraza bunu yapsa bile, güneşe hükmü geçip onu hassas bir ölçüyle dünya mutfağına fırın yapamayan elbette elma meyvesini pişiremez. Bir elmayı yapmak için daha bunun gibi binlerce koşul sıralayabiliriz.

    Bu ifade ettiklerimizi Bediüzzaman Hazretleri aşağıdaki veciz ifadelerle dile getirmiş:

    “Bir elmayı halk edecek (yaratacak), elbette dünyada bütün elmaları halk etmeye ve koca baharı icat etmeye muktedir (kudretli) olmak gerektir. Baharı icat etmeyen, bir elmayı icat edemez. Zira o elma, o tezgâhta dokunuyor. Bir elmayı icat eden, bir baharı icat edebilir. Bir elma bir ağacın, belki bir bahçenin, belki bir kâinatın misal-i musaggarıdır (küçük bir numunesidir). Hem sanat itibarıyla koca ağacın bütün tarih-i hayatını taşıyan elmanın çekirdeği itibarıyla öyle bir harika-i sanattır (sanat harikasıdır) ki, onu öylece icat eden, hiçbir şeyden aciz kalmaz.”(11)

    Bu sırdandır ki, Kur’an, sadece mideyi doldurmak için yemek yerine, yediklerimizin nasıl oluştuklarını düşünerek yememizi istiyor:

    “İnsan yediklerine bir baksın. Biz suyu bol bol indirdik. Toprağı yardıkça yardık. Ondan daneler, üzümler ve sebzeler, zeytinlikler ve hurmalıklar, bol ağaçlı bahçeler, çeşit çeşit meyveler ve otlar bitirdik; size ve hayvanlarınıza rızık olsun diye.” (Abese Suresi, 80/24-32).

    Hayvanlar Aleminden Allah’ın Varlığına Deliller
    Aklımızı ve ilmimizi kullanarak hayvanlara baktığımızda her birinin muhteşem “makineler” veya “yürüyen fabrikalar” olduğunu söyleyebiliriz. Sanayi devriminden bugüne insanoğlu teknolojik aletler üretmekte müthiş mesafe aldı. Bir asır önce hayal bile edemediğimiz televizyon, cep telefonu, bilgisayar gibi aletler, günümüzde hayatımızın bir parçası haline geldiler. Her gün yenisine şahit olduğumuz “teknoloji harikaları” çağında yaşıyoruz. Seküler bilim bile, insanın ihtiyaç ve arzularını gidermek için karmaşık aletler yapma kabiliyetini, onu hayvandan ayıran temel unsur olarak kabul ediyor. Uçaklar, arabalar, hızlı trenler, gökdelenler, bilgisayarlar bu kabiliyetin meyveleridir. Herkes kendi tecrübesinden bilir ki, insan yapımı en basit alet bile ilim ve gücün eseridir. Aletler karmaşık hale geldikçe, daha çok ilim ve kuvvet gerektirir. Örneğin, tahtadan oyuncak bir arabayı, çok az bir ilim ve kuvvet sahibi bir çocuk yapabilir. Ancak binlerce çocuk bir araya gelse bile en basit motorlu bir arabayı yapamaz. O halde kendi eserimiz olan “teknoloji harikalarıyla” hayvanları kıyaslayalım.

    Hayatımızın her karesinde görebildiğimiz, hayvanat bahçelerinde televizyon belgesellerinden sürekli teşhir halinde bulunan hayvanların yaratılışını ve marifetlerini düşünerek Rabbini bulmak bizler için daha kolay olabilir. Kur’an-ı Kerim hayvanlarda ibret verici işaretler olduğunu bize şu ayetiyle bildiriyor:

    “Şüphesiz göklerde ve yerde inananlar için birçok ayetler vardır. Sizin yaratılışınızda ve (Allah’ın) yeryüzünde yaydığı canlılarda, kesin olarak inanan bir toplum için ibret verici işaretler vardır.” (Casiye Suresi, 45/3-4).

    Doğrusu, hayvanlara dikkatle bakıp aklını kullananlar için, Allah’ı bize anlatan ibretli işaretleri görmek hiç de zor değildir. Kur’an, inanmayanları, kör olarak tabir ederek onların, iman yoluyla gözleri hakikate açılmadığı sürece, bu ayetleri ve işaretleri göremeyeceklerini ifade ediyor. Aklımızı kullanarak, bir iki misal ile hayvanlardaki ibretli ayetleri okumaya çalışalım.

    Hayvanları araştıran bilim adamları bugüne kadar yaklaşık 2 milyon ayrı hayvan türünü tespit edip isimlendirmişlerdir. Tahminlere göre, bu rakam mevcut hayvanların ancak yüzde 20’sine denk geliyor. Yaklaşık 10 milyon ayrı hayvan türü olduğu tahmin ediliyor.(12)

    Hayvanları inceleyen bilim adamlarının bizlere anlattığına göre, en küçük bir hayvan dahi, işleyişi itibariyle, bizim en büyük teknoloji ürünümüzden binlerce derece daha harikadır. Başka bir deyişle, “beşeri teknolojik aletler” ile “ilahi teknolojik aletler” diyebileceğimiz hayvanları kıyasladığımızda aralarında çok büyük farklar görürüz. Yaptığı “yüksek teknolojilerle” gururlanan insanoğluna Allah göndermiş olduğu kitabında meydan okuyor:

    “Ey insanlar! (Size) bir misal verildi; şimdi onu dinleyin: Allah’ı bırakıp da yalvardıklarınız (taptıklarınız) bir araya gelseler bile bir sineği dahi yaratamazlar. Sinek onlardan bir şey kapsa, bunu ondan geri de alamazlar. İsteyen de aciz, kendinden istenen de!” (Hac Suresi, 22/73).

    Bir sinek yapmak şöyle dursun, o sineğin en küçük bir hücresini yapmak bile mümkün olmamıştır bugüne kadar. O halde Kur’an’ın ayetiyle soralım:

    “Yoksa onlar bir yaratıcı olmaksızın mı yaratıldılar? Veya kendi kendilerini mi yaratıyorlar?” (Tur Suresi, 52/35).

    Hayvanların harika vücut sistemleri Allah’ın varlığına, milyonlarca türleri sayısınca, belki tüm hayvanlar sayısınca işaret ettiği gibi, hayvanlardaki faydalar ve neticeler de Allah’ın hikmet ve rahmetine şahitlik yapar. Kur’an bu hakikati şöyle ifade eder:

    “Ehli hayvanlarda da sizin için birer ibret vardır. Onların karınlarında, kan ile fışkı arasından çıkan ve içenlerin boğazından kolayca geçen halis bir sütle sizi besleriz.” (Nahl Suresi, 16/66).

    Demek ki, öyle hayvan deyip geçmemeliyiz! Kızdığımız insanlara da “hayvan!” deyip hayvanları aşağılık mahlûk gibi görmemeliyiz! Hayvanları yaptıkları işlere göre isimlendirirsek inek, koyun ve keçiye “süt ve et fabrikası”, tavuğa “yumurta ve et fabrikası”, ipek böceğine “ipek fabrikası”, arıya da “bal fabrikası” dememiz daha münasip olur! Doğrusu, bu hayvanların diğer faydalarını düşündüğümüzde, bu tarzda bir isimlendirme bile noksan kalır.

    Yukarıdaki ayette Allah, inek de dahil olmak üzere, evcil hayvanlarda ibretler olduğunu söylüyor. Doğrusu bu hikmetleri anlamak için veterinerlik diye ayrı bir bilim dalı gelişmiş. Binlerce bilim adamı şimdiye kadar bu hikmeti anlamaya çalışmalarına rağmen henüz bitirmiş değiller.

    Örneğin, ineğin nasıl süt yaptığını anlamaya çalışan Dr. Virtanen, süt yapamadı, ancak inekten nasıl daha çok süt alacağımızı keşfetti. Bundan dolayı kendisine Nobel ödülü verdik.(13) Şimdi size soruyorum, ineğin yaptığını bir derece anlayan, ancak yapamayan birine Nobel ödülü verilirse, her bir ineğe acaba nasıl bir ödül vermek lazım?

    Kanaatimce, ineklerin yaptığını bir derece de olsa anlayan her insan, onlara büyük saygı duymak zorundadır. Doğrusunu isterseniz, ineğe tapan Hinduların (her ne kadar yaptıkları küfür de olsa) neden taptıklarını az-çok anlayabiliyorum. Bence, ineği sıradan bir varlık olarak görmek, ineğe tapmak kadar şaşılacak bir şeydir.

    Bediüzzaman Hazretlerinin ifade ettiği şu veciz ifadeler buraya kadar anlattıklarımızın özeti gibi:

    “Başta inek ve deve ve keçi ve koyun olarak süt fabrikaları olan validelerin memelerinde, kan ve fışkı içinde bulaştırmadan ve bulandırmadan ve onlara bütün bütün muhalif olarak hâlis, temiz, safi, mugaddî (gıdalı), hoş, beyaz bir sütü koymak; ve yavrularına karşı o sütten daha ziyade hoş, şirîn, tatlı, kıymetli ve fedakârane bir şefkati kalplerine bırakmak; elbette o derece bir rahmet, bir hikmet, bir ilim, bir kudret ve bir ihtiyar ve dikkat ister ki; fırtınalı tesadüflerin ve karıştırıcı unsurların (elementlerin) ve kör kuvvetlerin hiçbir cihetle işleri olamaz.”(14)
    “İnsan”ın Allah’ın Varlığına Delilleri
    Allah’ı bildiren bir başka delil, belki de en önemlisi, bizim iç dünyamızda gerçekleşiyor. Her insan kendi yaratılışını ve kendisine her gün verilen nimetleri düşünerek Rabbini bulabilir. İnsanın kâinat içinde her bir şeyde gördüğü delillere “afakî”, yani “dışsal” deliller; kendi şahsında gördüğü ve hissettiği delillere ise, “enfüsi”, yani “içsel” deliller denir. İçsel deliller, anlaşılması daha kolaydır, çünkü şahsi tecrübeye dayanır. Maalesef, birçok insan, kendi varlığı üzerinde düşünmediğinden bu delilleri görmekte zorluk çeker. Oysa Kur’an, birçok ayette insanın yaratılışındaki ibrete dikkatimizi çekiyor:

    “Sizin yaratılışınızda ve (Allah’ın) yeryüzünde yaydığı canlılarda, kesin olarak inanan bir toplum için ibret verici işaretler vardır.” (Casiye Suresi, 45/4).

    Modern teknolojinin esamesinin olmadığı bir dönemde, insanın yaratılışı “ilahi ültrasonla” gözlemlenmiş gibi Kur’an’da tarif ediliyor:

    “Sonra nutfeyi alaka (aşılanmış yumurta) yaptık. Peşinden, alakayı bir parçacık et haline soktuk; bu bir parçacık eti kemiklere (iskelete) çevirdik; bu kemikleri etle kapladık. Sonra onu başka bir yaratışla insan haline getirdik. Yapıp yaratanların en güzeli olan Allah pek yücedir.” (Müminun Suresi, 23/14).

    İnsanın ana rahmindeki bir damla sudan insan haline getirilişini ilk defa müşahede eden bilim adamı gördüklerini “mucize” olarak tabir etmiş. İlginçtir, bu konuda seküler anlayışla hazırlanan belgeseller bile, “hayat mucizesi” demek zorunda kalmışlar.(15)

    İnsanların büyük bir çoğunluğu, kendi hayat yolculuğunda yaşadığı bu mucizeyi unutarak, sanki gökten zembille inmiş gibi, gafil ve nankör bir şekilde yaşıyor. Kur’an’daki şu ayet aklı başındaki insanları bu gafletten uyandırıp kendi yaratılış mucizesini görmeye teşvik ediyor:

    “Görmedi mi o insan; biz onu bir damla sudan yarattık da sonra o, bize apaçık bir düşman kesiliverdi?” (Yasin Suresi, 36/77).

    İnsanın bir damla sudan yaratılışı ancak sonsuz ilim, kudret ve hikmet sahibi Bir’inin eseri olabilir. Aksini iddia eden varsa bir damla sudan bir insan yaparak veya insanın tek bir hücresini yaparak iddiasını ispat edebilir. Kur’an, on dört asırdır inanmayanlara bu konuda meydan okuyor.(16) Şimdiye değin, bu meydan okuyuşa bir cevap verilemediği gibi, çok ileri teknolojiye rağmen, buna cevap verilebileceğini söyleyen de yok. Bu, hem Kur’an’ın ilahi kitap olduğunu hem de Allah’ın bütün canlıların Yaratıcısı olduğunu ispat ediyor.

    İnsanın yaratılışı mucize olduğu gibi, doğduktan hemen sonra, ona validesinin memelerinden “anne sütünün” ikramı da ayrı bir “rahmet mucizesi”dir. Birçoğumuz bunu sıradan görüyoruz. Şöyle bir düşünün, annelerin memelerinden süt değil de “portakal suyu” gelseydi ne yapardık! Herhalde, hayret eder ve herkesle paylaşırdık. Eminim, televizyon kanallarında birinci haber haline gelirdi! Oysa annelerin memelerinden “portakal suyu” yerine “süt” gelmesi, binlerce kat daha harika ve hayret edilmesi gereken bir şeydir. Bilim adamları henüz “anne sütünün” yerini tam olarak tutacak hiçbir şey bulamadıkları için annelere çocuklarını emzirmelerini tavsiye ediyorlar. Anne sütü örneğinde olduğu gibi, birçok şey, belki de her şey, aslında harikulade ve mucize olmasına rağmen sürekli gördüğümüz için onları sıradan bir şey gibi algılıyoruz. “Akıl gözünü” dikkatle açanlar, “sıradanlık perdesini” aralayarak her şeyin arkasındaki mucize fiilleri ve onların Faili’ni görebilir.

    İçsel delillere bir örnek daha vermek istiyorum. Her insan kendi bedeni üzerinde düşündüğünde Rabbini bildiren ayetleri görebilir. Vücudumuzun her azası, muhteşem yapısı ve işleyişi, düzeni ve sayısız hikmetleri ve faydalarıyla bize sonsuz ilim, hikmet, rahmet ve kudret sahibi Bir’inden haber veriyor. Sizinle yakın zamanda yaşadığım bir hadiseyi paylaşarak ne demek istediğimi açıklayayım. Benim ağzımda “insan yapımı” dişler ve “diğer dişler” var. İnsan yapımı dişlerimi, sokakta karşılaştığım bir insana yaptırmadım. Diş hekimliği fakültesinden mezun olup kendi alanında yıllarca tecrübe edinen bir “diş hekimine” yaptırdım. Niye sıradan bir insana gitmedim de bir diş hekimine gittim? Cevabı gayet basit: Çünkü diş için en uygun malzemeyi bularak onu diğer dişlerimle uyumlu bir kalıba sokup sonra da damağıma yerleştirmek, öyle basit bir iş değil. Herkesin elinden gelmez. Diş konusunda derin bilgisi ve diş yapıp yerleştirecek aletleri olmayan biri bu işi yapamaz.

    Şimdi “insan yapımı” dişler ile “diğer” dişleri kıyaslayalım. Hangisi daha iyi? Hangisi daha sağlam? Hangisi daha mükemmel? Elbette “diğer” dişler. Bunun en bariz örneği, eğer sağlam dişleriniz varsa, hiçbir dişçi, gelin bu dişleri çıkaralım, ağzınıza teknoloji harikası dişler yerleştirelim demez.

    Şimdi, aklımızı başımıza alıp düşünelim: “İnsan yapımı” dişler yüksek bir ilim ve kudretle oluyorsa, onlardan her açıdan daha mükemmel olan “diğer” dişler kendi kendine veya tesadüfen olabilir mi? İlim ve şuurdan mahrum, cahil ve aptal doğal kuvvetlerin eseri olabilir mi? O halde, insan yapımı olmayan her bir dişimiz bize Allah’ı bildiriyor. İnsan vücudunun en basit parçalarından biri olan dişler bu şekilde bize Rabbimizi bildiriyorsa, göz, burun, beyin gibi yüzlerce organımızın Allah’ı nasıl bildirdiklerini de sizin zekâvetinize havale ediyorum.

    Yazımızın başından buraya kadar anlattıklarımızı özetleyecek olursak:

    Rabbimiz kainatı muhteşem bir kitap haline getirip, ondan yazdığı sayısız cansız ve canlı varlıkların kelimeleriyle (ayetleriyle) kendini bize tanıtıyor. Bu kitab-ı kebir-i kainatın manalarını Kur’an-ı Kerim'le tercüme etmiş ve Hz. Muhammed (asm) gibi bir muallim-i ekberle bu kitabı nasıl okuyacağımızı ders vermiştir. Bizler, tesadüf ve tabiatın kapkara gözlüğünü çıkarıp, Kur’anın sunduğu şeffaf gözlükle kainat kitabını okuduğumuzda her bir şeyde Rabbimizi görebilir, icraatlerini müşahede edebilir, hikmetlerini tefekkür edebiliriz. O’nu hem hadsiz mükemmel eserleriyle tanıyabilir ve hem de sonsuz nimetleriyle sevebiliriz.
  • Şu ya da bu sosyolojik sebeplerle, kafalar bilime kapalıysa, laik de olsa bilime kapalı oluyor. Bağnazlığı dine indirgemek çok yanlıştır. Modern totaliter ideolojiler de hem toplumu hem kafaları "dışarı"ya kapatarak müthiş bir modern yobazlığa sebep oluyorlar...
    Taha Akyol
    Sayfa 90 - Doğan Kitap
  • ‘’O halde sana başımdan geçen bir olayı anlatayım delikanlı ‘’ diyerek sözlerine başladı yaşlı adam: O gün bugüne kadar benzerine hiç rastlanmamış bir olay gerçekleşmişti. Yirmili yaşlarında genç bir adam trafik kazası geçirmiş, kazayı gören birkaç yardım sever, acilen ambulansı arayıp o arada da genç adamı araçtan çıkartmak için kolları sıvamışlardı. Güç bela adamı araçtan çıkartmayı başardılar. Araçtan çıkartılan kazazede, baygın haldeydi kafası ortadan ikiye yarılmıştı. Yarıktan akan sıcak kan, sağ kulağının arkasından aşağı süzülmüş, omuzlarından göğsüne dek inmişti. Ayaklarından ve kollarından tutan dört sağduyulu vatandaş sayesinde kazazede, Yere ikiseksen sırt üstü yatırıldı.İçlerinden biri hala hayatta olup olmadığını kontrol etmek için nabzını yokladı. aşırı yavaş atmasına rağmen, nabzı hala atıyordu. Bu iyi bir haber demekti, hala umut var demekti. Fakat kazazede çok kan kaybediyordu ve acilen yaranın kapatılması gerekiliyordu. Aralarında iri olanı,hızlı kan kaybını yavaşlatma amacıyla,korku ve paniğin getirdiği acelecilikle üstündeki tişörtü çıkarıp, yırttı. Yırtılan tişörtünü yumru haline getirip, yarığın üzerine bastı. Kaza yerindeki herkes büyük bir panik ve telaş içindeydi. O anda hiç kimsenin hiçbir şey yapamayışı her birinin canını ayrı ayrı sıkıyordu.
    Yaklaşık onbeş dakika geçmesine rağmen ambulansın çığlık atarcasına kulakları yırtan sesi, uzaktan dahi duyulmuyordu.<< Bu ülkede bilmem trafik yoğunluğundan mıdır? araç sayısının yetersizliğinden midir? ya da sağlık bakanlığının bu konuda ki titizsizliğinden midir ? her nedense ambulanslar hep geç kalır>>. Yine öyle olmuştu ambulans geç kalmıştı. Genç adam yol kenarının soğuk asfaltında baygın bir halde kan kaybetmeye devam ederken Kalabalık da aynı hızla artamaya devam ediyordu. Kaza yerine gelenlerin ağzından çıkan ilk cümle hep aynı cümleydi. ‘’ne oldu burada? ambulansı aradınız mı ?’’diye meraklı bir ses tonuyla soruyorlardı. Bu sorular hiç sekmemişti, sanki her birine teker teker ezberletilmiş gibiydi.<< Bu ülkede garip olan başka bir olgu ise, herkesin yaralanmış birini gördüğünde yapılması gereken eylemin ambulansı aramaları gerektiğini bilmelerine rağmen, aynı bilinçlilikle, özellikle bu tür durumlarda hayati önem arz eden ilk yardım eğitiminden yoksun olmalarıdır.>>
    Uzun süren çaresiz bekleyişin ardından, nihayet gözleri yollara diktiren ambulansın umut yüklü sesi duyuldu. suratı asık, üzgün,çaresiz,korku ve telaş içinde ne kadar yüz var ise bu ses ile birlikte uçup gitmiş, onun yerine tüm simalara aynı gülümseme konmuştu. Hiç biri içindeki sevinç ve mutluluğu gizlememiş olabildiğince birbirlerine sarılarak birbirleriyle paylaştılar.<< İnsanlar, onları ilgilendirmediği taktirde ambulans sesinden hoşnutsuzluk duyarlar. Ama bunun tersi bir durumda ise bu ses onlar için bir umudun, bir kurtuluşun sesi oluverir. Bu durum insanoğlunun hayatının hemen hemen her alanında egemen olduğu bir durumdur. Bir şey onlara fayda sağlamadığı sürece değersizleşir, kayda bile alınmaz. Bir şeyin kayda değer olabilmesi için o şeyin fayda vermesi zorunludur. >>
    Kaza yerine gelen ambulans görevlileri kazazedeye hemen acil müdahalede bulundullar.paramedik uzmanı yerde hareketsiz yatmış genç adamın başını sağlık personelinin yardımıyla hafifçe yarı sağa kalkık bir biçimde yukarı kaldırdı.sağlık personeline kontrolün kendisinde olduğunu, acilen gazlı bir bez getirmesini söyledi. Sağlık personeli koşup,bir çırpıda getirdiği gazlı bezi paramediğe uzattı. Paramedik gazlı bezi alır almaz hızlı ama aynı zamanda dikkatli bir biçimde oracıkta kafasını temizledi. Genç adamın bulunduğu ortam yüzünden kafasında feci şekilde mikrop birikmişti. Paramedik uzmanı hastayı kaldırıp, sedyeye yatırmak için kalabalıktan yardım talep etti. Birkaç kişinin yardımıyla genç adam sedyeye yatılırdı ve ardından ambulansa konuldu. Genç adamı pansuman etmek için gazlı bezi kaldıran, hastanın kafasında ki yarığa bakar bakmaz ani, geçici bir şok geçirdi. Yarık fazlasıyla derindi. Birkaç saniyelik şokun ardından kendine gelen paramedik yarığa tekrardan,fakat bu kez daha dikkatlice baktı.’’ Aman Allah’ım böyle bir şey nasıl mümkün olabilir?’’ diye bağırdı.Bu bağırışın nedeni merak eden sağlık personeli şakın ve merak karışımı bir ses tonuyla ‘’ne oldu? ‘’ diye sordu. Paramedik, Hiçbir şey söylemeden gözleriyle yarığı işaret etti. İlk bakışta ters bir şey göremeyen sağlık personeli daha dikkatlice baktı. Durumu fark eden sağlık personelinin yüzü aniden bembeyaz kesiliverdi. Her ikisi de daha önce böyle bir şeyle hiç karşılaşmamışlardı. Ne yapılabileceği hakkında en ufak bir fikirleri dahi yoktu. Yaptıkları tek şey hayret etmekti.

    Şaşkınlığını henüz üzerinden atamayan paramedik, şoföre daha hızlı gitmesi için bağırdı. Ardından hastaneyi arayıp acilen bir beyin cerrahisiyle görüşmek istediğini söyledi. Tabii bu durumda beyin cerrahisinin yapabileceği bir şey olduğu muammaydı.Az sonra nöbetçi beyin cerrahisiyle iletişime geçildi. paramedik, şaşkın ve kekeleyerek durumu izah etmeye çalıştı. Nöbetçi cerrahi söylediklerinden pek bir şey anlamadığını, sakin olması gerektiğini her şeyi tane tane anlatmasını söyledi. Asistan, yüzüne biraz su çalıp birkaç yudum su içtikten sonra biraz da olsun kendine gelebilmişti. Şimdi daha anlaşılır bir şekilde konuşabiliyordu. Duydukları şey karşısında şaşkına dönen Nöbetçi cerrahi:’’ saçmalamayı bırak, sen kendinde misin ? söylediğin şeyin ne anlama geldiğini hatta ne kadar anlamsız ve saçma olduğunu biliyor musun? Yoksa alkol filan mı aldın? Böyle bir şey nasıl mümkün olabilir?’’ diye azarlayan bir soru yağmuruna tutturmuştu. pamramedik : hayır efendim alkol almadım, sarhoş değilim. Söylediklerimin ne kadar saçma olduğunun farkındayım ama bu söylediklerimin hepsi gerçek. Bende en az sizin gibi hatta sizden daha şaşkınım’’dedi. Ne kadar ciddi olduğu ses tonundan anlaşılıyordu. Nöbetçi cerrahi Zor da olsa asistana inanmayı düşündü.
    Kendini toplayarak ‘’ peki hasta yaşıyor mu hala?’’ diye sordu
    Asistan:’’ evet! işin en ilginç yanı da bu zaten, o hayatta o yaşıyor’’ dedi
    Nöbetçi cerrah:’’ tamam. O halde ameliyathaneyi hazırlatıyorum sizi kapıda bekleyeceğim’’ dedi.
    Doktorun asistana inanması onu mutlu etmişti. Sağlık personeli hala kendine gelememişti yaşadığı şoku üzerinden atamamıştı.Gözlerini yarığa dikmiş, kaskatı kesilmiş, vitrindeki cansız bir manken gibi hiç kımıldamadan öylece olduğu yerde duruyordu. Nefes alışverişi yavaşlamıştı. Yüzünün rengi ilk gördüğü gibi bembeyazdı. Sağlık personelinin, her iki kolundan tutup sarstı. Fakat hiçbir tepki alamadı. Sağlık personeli hala yaşadığı şokun etkisinden kurtulabilmiş değildi.bu durum paramediği endişelendirdi. Sarsmanın bir fayda getiremeyeceğini anlayınca yüzüne sert bir tokat yerleştirdi. Tokadın etkisiyle kendine gelen sağlık personeli ‘’gördüğüm şey gerçek mi? Yoksa ben mi bir yanılgı içerisindeyim? Ne olur bana söyle’’ diye yalvardı. Paramedik, evet der gibi başını salladı. Ardından ‘’acaba kaza yerinde düşmüş olabilir miydi? Böyle bir şey mümkün mü? Ama hayır! O kadarı da olmaz canım. Ya kaza yerinde düşmüş ise? Bu da başlı başına bir sorun, böyle bir şeyin olanaklığı da ilginç. Ama hayır hayır! Yarık o kadar da büyük değil böyle bir şey mümkün değil.’’ Diye kendi kendine mırıldandı.
    Nihayet hasteneye varılmıştı. Şoför kapıyı açar açmaz ambulanstan genç adamı indirdiler. Nöbetçi cerrahi dediği gibi onları kapıda bekliyordu. Hızlı ve meraklı adımlarla sedyedeki hastanın yanına koştu. Yaptığı ilk iş nabzını kontrol etmek oldu. Evet nabzı çok yavaş da olsa atıyordu. Elini ağzına götürüp nefesini kontrol etti. Koşar adımlarla ameliyathanenin yolunu tuttular. O arada paramdikten hastanın sağlığı hakkında bilgi istiyordu. Artık ameliyathanenin önüne gelmişlerdi. Nöbetçi cerrahi ambulans görevlilerine dinlenmeleri için izin verdi.Ardından asistan doktorların yardımıyla hastayı ameliyat masasına yatırdılar.nöbetçi cerrahi, gözleri kapalı bir şekilde Kafasındaki gazlı bezi yavaşça kaldırdı, böyle bir vaka ile daha önce hiç karşılaşmamıştı . Böyle bir durumda ne yapacağını bilmiyordu. Bir taraftan gördüğü şeye karşı içinde gittikçe büyüyen merakı, öteki taraftan da ne yapacağını bilmeyişinin korkusu, onu içinden çıkalamaz bir duygu ikileminin içine sokmuştu. Tüm cesaretini toplayıp derin bir nefes alarak yarığın içine baktı. Gördüğü şeye inanamayıp, Tam emin olmak için ışığı iyice yarığın içine kadar soktu. Evet evet paramedik haklıydı, söylediği herşey doğruydu. Ama bu nasıl gerçek olabilirdi? Bu genç adam bu yaşına kadar nasıl yaşıyabilmişti? Gördüğü şeye bir türlü olanak veremiyordu. Şaşkınlıktan yüzü bir limon gibi sararmıştı. Hafif bir baş dönmesi, gittikçe kalbinin artan hızı, onun bütün soğukkanlılığını yitirmesine sebep olmuştu. Tekrar tekrar yarığa bakıyor, üzerindeki şaşkınlık daha da artıyordu. Ayakları tir tir titriyor, gözleri kararıyordu. Böyle olmayacağını, böyle ilerleme katedemeyeceğini düşünüp, birden kendini dışarıya attı. Derin derin birkaç nefes aldı. Dışarıda onu bekleyen asistan doktorlar, onun bu haliyle daha önce hiç karşılaşmamışlardı. Herkes ağzından çıkacak ilk cümleyi merak ediyordu.
    Yaşlı adam konuşmayı kesip Mirzanın yüzüne baktı. Mirzanın yüzündeki o müthiş merak ve heyecanı yadsınamaz derecede aşikardı. Mirzanın yaşlı adama ilgisi ve merakı heyecanıyla birlikte gittikçe daha da artıyor, aynı zamanda konuşmasını kestiği içinde yaşlı adama içten içe kızıyordu. ‘’Ah! şu merak denilen illet insanın içini yiyip yiyip bitirir, deli eder insanı’’ diye düşündü. Yaşlı adamın daha fazla sessiz kalmasına dayanamayıp ‘’neden sustunuz? Konuşmanıza mani olan şey nedir? ‘’ diye sordu. Yaşlı adam ‘’boğazım kurudu pek konuşkan biri değilim. Bir çay söyle de içelim’’ diye rica da bulundu. Mirza hiç zaman kaybetmeden iki çay söyleyip yaşlı adamın dileğini yerine getirdi. Yaşlı adamın yüzünde ki memnuniyeti görünce kaçan keyfi yerine tekrardan geri geldi. Az sonra dükkan sahibi çaylarını getirip önlerine koydu. Yaşlı adam iki şeker atıp karıştırdıktan sonra bardağı ağzına götürerek boğazını ıslattı. Çay Bardağını yere bırakmadan ‘’nerede kalmıştım?’’ diye sordu. Mirza aceleyle kaldığı yeri hatırlattı. Yaşlı adam ‘’ah evet diyip, kaldığı yerden devam etti.’’
    Nöbetçi cerrah gözlerini kapatıp birkaç derin nefes aldıktan sonra ‘’evet söylenen her şey doğru arkadaşlar eğer bunun örnekleri çoğaltılırsa bir devri kapatmış yeni bir devir açmış olacağız‘’dedi.Orada toplanan tüm doktorların tüyleri diken diken olmuştu. Hiçbiri kulaklarına inanamamıştı . Her birinin tek isteği bir an önce hastayı görüp, tarihi olaya şahitlik etmekti. Nöbetçi cerrahi söylenenlerin uydurma olmadığına bizzat kendi gözleriyle şahit olmuş, artık gönül rahatlığıyla hocalarını ve meslektaşlarını arayabilirdi. Cebinden telefonunu çıkarıp şuan şehirde olan, şehir dışında ve yurt dışında ne kadar meslektaşı var ise teker teker aradı. Aradığı hiç kimse söylediklerine ilk önce inanamadı fakat daha sonra bunun gerçekliğini saptadılar. İçeriye girip çıkan herkesin suratında aynı sararma, aynı şaşkınlık mevcuttu. Çaylak asistanlardan bazıları gördüğü şey karşısında baygınlık geçirip olduğu yere yığılıvermişti. Tıp dünyasında olayı duyan kim varsa hastaneye koşup gelmişti.bazıları yaşadığı bu tahaf şaşkınlıktan kendine gelemiyor, bazıları ise ne yapacaklarını konuşuyorlardı. Nöbetçi cerrahi ve meslektaşları bir odaya geçip durumu açıklığa kavuşturma için toplantı yapmaya başladılar.
    Bu arada herkes genç adamı unutmuş kendi derdinin peşine düşmüştü. Yaptıkları bu dikkatsizliğin sonucunda genç adam oracıkta hayata gözlerini yumdu. Olayı duyan haber ajansları bir açıklama duymak için hastanenin kapısını zorluyorlardı. Az sonra dışarıya çıkıp konuşmaya gelen başhekimin ağzından şu cümleler döküldü: ‘’ sizi buraya toplayan olayın gerçek olup olmadığını merak ettiğinizi biliyorum. O halde merakınızı gidermek görevi şimdi burada bana düşmüştür. Evet duyduğunuz her şey doğrudur. Gece hastanemize23.20 ‘de gelen hasta “BEYİNSİZ” bir vaziyette gelmiştir. Buraya getirildiğinde hastamız hala hayatta idi. Ancak yapılan onca müdahale neticesinde hastanın vücudu daha fazla savaşamamış, aldığı yaraya yenik düşerek hakkın rahmetine kavuşmuştur. Artık sorgulanması gereken şey bu genç adamın beyinsiz olup olmadığı değildir. Çünkü bu gece siz beni nasıl karşınızda böyle net bir biçimde algılıyor iseniz bizde tıpkı sizin gibi o hastanın beyinsiz yaşadığına tanıklık etmiş bulunmaktayız. Tıp dünyası olarak bizleri hayrete düşüren bu olayı açıklamak inanın çölde vahaya rastlamak kadar zor bir iştir. Fakat şu da bilinmeli ki imkansız değildir. Bu geceden itibaren şu sorular sorulmalıdır. acaba beyinsiz olarak mı var oldu? Yoksa sonradan mı beynini kaybetti ? beynini kaybettiyse nasıl kaybetti? Bir beyne sahip olmadan nasıl araç kullanma edimini gerçekleştirebilmişti? Üzerinde yaşadığımız dünyaya, zaman ve uzama ait miydi? Yoksa başka bir alemden gelen insan kılığına bürünmüş bir varlık mıydı? Gibi felsefi sorular sorup bu soruları cevaplamak zorunda olmalıyız.’’ Diyip iyi geceler dileyerek konuşmasını sonlandırdı.
    Yaşlı adamın konuşmasıyla çayı aynı anda bitmişti. Mirza “saçmalık bir insan beyni olmadan nasıl yaşayabilir?’’ diye sordu. Yaşlı adam hiç istifini bozmadan “asıl saçmalık ne biliyor musun? İnsanların; Kalpsiz,sevgisiz,vicdansız,merhametsiz,hoşgörüsüz, sorgusuz bir şekilde hayatlarını sürdürmeleridir. insanlık için en acısı ne biliyor musun? İnsanlar artık sorgulamıyorlar! Hayatı sorgulamadan tıpkı bir robot gibi kapitalist sistemin programlamalarıyla yaşıyorlar. İnsanı insan eden tüm bu duygu ve düşüncelerden yoksun bir hayat sürmenin yanında beyinsiz yaşamak çok mu? Elbette anlattğım hikaye gerçek değil.Sana bu hikayeyi niçin anlattığımı merak ediyorsun değil mi? Hemen söyleyeyim o halde. Benim durumum da tıpkı kazazedeyi gören insanlar gibidir. Bende aynı şaşkınlıkla bakıyorum bu çağın insanlarına. Okumayan,düşünmeyen ve sorgulamayan cahil bir nesilin at koşturduğu, Teknolojinin ilerlemesiyle birlikte insan ahlakının ve bilincinin gerilediği, her şeyin otomatikleştiği mekanik bir çağ bu. Ve emin ol delikanlı beyinsiz olmak saydığım bu şeylerden daha hayati bir sorun değildir.
    Enes Tayfur. Bir Ölünün Günlüğü
  • 82 syf.
    Sokrates M.Ö 469- 399

    Bugün yeniden 2500 yıl kadar öncesine gittim. Sokrates savunmasını yaparken ilgiyle dinledim onu, tiksinerek baktım Meletos'a, Anytos'a, Lycon'a... Sonra halka çevirdim bakışlarımı, savaşlardan yorgun düşmüşlerdi. Öfkeli, hoşgörüsüz, öz güveni yitikti her birinin. Uykuydu tek becerdikleri, ah bir de rahat bıraksa onları şu at sineği... Ne kadar karmakarışık konuşuyordu. Hep sırtlarını yasladıkları tanrıların güvenilir olmadığını söylüyor, başka bir tanrıya çağırıyordu onları. Kimdi bu Tanrı? Ah baldıran zehri ile ölüme mahkum olsun bu lanet at sineği? Hem değişim bir ölümdü, ve yeniden doğum! Kim uğraşacaktı bütün bu süreçlerle... En iyisi bilgiçlik taslayıp sorumluluktan kaçmaktı.

    At sineği mahkeme salonunda gezinen bu düşüncelerin farkındaydı, ama dimdik durdu! Oldukça cesurdu, sussa belki de yaşayacaktı. Ama o suskun kaldığı bir yaşamı ölüme tercih ederdi. Çünkü derdi ki: "Sorgulanmamış bir yaşam, yaşanmaya değmez!" Mahkeme salonunda da sorguladı. Adeta ölüm fermanına büyük bir gururla imzasını attı. Ölümü de yaşam gibi karşıladı. Hâkimler karşısında hiç eğilmedi. O gün bize ve tarihe güzel notlar bıraktı. Bu notların hepsini Platon yazıya geçiriyordu, o da Sokrates'in sevenleri gibi kederliydi. Sokrates ise son demlerinde bile felsefe ile sarmaş dolaştı. Mahkemede sofistler gibi nutuk çekmedi. Yine soru, yanıt biçiminde insanları kendi gerçeği ile yüzleştirdi. Onu anlayanlar çırılçıplak kaldı salonda. Çünkü bilgisizliğinin farkına varmışlardı yine. Bilgin ve bilge bir insan olmanın sırrına ermek istiyorlardı direne direne. Sokrates düşmanları ise bilmediklerini bilmiyorlar, bilgiçlik taslıyorlardı her seferinde.

    Sokrates'in insana ve yaşama bıraktığı miras elbette sınırlandırılamaz kalıp tümcelerle. Ben sadece, o salonda oturan sıradan bir Atinalı olarak neler alabildim, işte bunu paylaşmak istiyorum: Bir insanı yargılamak için bilgi gerekir. Bilgi erdemdir. Erdem ise tarafsız olma koşuluna bağlıdır. Tarafsızlık da düşüncelerin özgürce dile getirilmesine gösterilen tutum ile yansır gerçeğe. Ölüm de tıpkı yaşam gibidir. İyi ve kötü gibi kesin bir bakış açısıyla yaklaşmamız yanılgı olur. Sokrates: "Bilmediğiniz bir şeyi bildiğinizi sanmak gerçekten utanılacak bir bilgisizlik değil midir?" Bilgisiz olduğumun bilincine böylece bir kez daha vardım. Bilgi sınırsızdı, uçsuzdu, biçim değiştiriyordu, durağan değildi. En fazla tenime değen yel gibi varlığını duyumsayabilirdim, ama bilgiyi sonsuza kadar avuçlarımda tutamazdım. Yine de Sokrates kanıma girmişti işte, koşmalıydım peşinden bilginin. Önce bilgin, sonra bilge bir insan olabilmek için. Sokrates'in siyasete yönelik tavrı ise bana oldukça yakın geldi: "Ben siyasetle uğraşsaydım çoktan yok olurdum. Ne size, ne kendime bir iyilikte bulunamazdım." diyordu. Evet, evet dedim orası bir bataklık, yolu düşen kirlenmeden çıkamaz. Sokrates burada her koşulda insan olmanın ve insan kalabilmenin şifresini de veriyordu. Ah keşke tutup kolundan onu 21 yüzyıla getirebilseydim. Nasıl sinir ederdi bizi değil mi? Ama salt sinir etmekle kalmaz çıkmazlara sürüklenen insanın yanında olurdu. Bakın şu sözlere: "Asıl mesele ölümden sakınmak değil, haksızlıktan sakınmaktır." Bir tümcesinde de diyor ki " Tanrıya hizmet edeyim diye yoksul kaldım." Hepimizin özeti sanki, bütün insanlık tarihinin, çoğunluğun, yoksul çoğunluğun... Ama bunda dert edecek bir şey yok, haydi Atina'da hatta Agora'da çıplak ayaklarımızla yoksulluğumuz ile kıvançla Sokrates'in önderliğinde erdemin izinden gidelim. Hem Anadolu'ya da basarız adımlarımızı. Durdum ve düşledim. Müthiş! Sokrates'in bana kattıklarını anlatmaya devam! Mesela artık beni üzenlere kızacağımı sanmıyorum. Çünkü onlar en büyük kötülüğü kendilerine yapıyorlarmış da haberim yokmuş. Başka birine yanlış yaparak kendi ruhlarına zarar veriyorlarmış, yazık. Ah zavallılar! Tarih sizi ne kötü anımsayacak. Evet Meletos ve yandaşlarına diyorum. Sokrates'i ölüme sürükleyen hakimlere bir de? Hangisinin adı kaldı ki? En büyük kötülük kendilerine. Bu kişisel tarihimizde de böyle. Sevdiklerimizi hep gülerek anımsarız, adını bilinç tarlamıza kazırız. Ya sevmediklerimiz, bize fenalık yapanlar! Onlar unutulmaya mahkumlar...

    Artık Sokrates ile vedalaşma zamanı geldi. Bakın, bakın ne diyor bize: "Artık ayrılmak zamanı geldi. Yolumuza gidelim. Ben ölmeye, siz yaşamaya... Hangisi daha iyi? Bunu Tanrı'dan başka kimse bilemez."

    Ve baldıran zehiri, bana, sana, ona,
  • Sınıfta tahtaya kalktığım zaman, gene, şiirleri en iyi ben okuyordum; çünkü öğrenmiştim en çok bağıranın en iyi şiir okumuş sayıldığını.