• İSLÂM GENÇLİĞİNİN ŞUUR KALESİNİ İÇTEN YIKAN BİR MÜLHİD: ALİ ŞERİATİ

    Ulemanın vaz ettiği menhecten yoksun oldukları için hakikati arama yolunda bir vadiden diğerine savrulan günümüz gençliğinin bir sığınağı haline geldi Ali Şeriatî. Meşhur deyimle “İslamcı gençliğin” takip odağı haline gelmiş Şeriati, dünden bugüne sorgulanamaz, ölçüye vurulamaz bir tabu olma yolunda da ilerliyor hızlı bir şekilde. İslamîleşme adı altında, gün geçtikçe alternatif gibi duran bir İslam modeline doğru hızla ilerleyen topluma dönüp bir baktığınızda sormadan edemiyorsunuz tabi: Nedir bu Ali Şeriatî ve ne ihtiyacımız var bu şahsa dini anlamak yolunda?”

    Meselenin tartışmaya açıldığı ve netice itibarıyla düğümlendiği nokta da burası zaten. Zira bir yandan, eserlerini okuyup fikirlerinden etkilenenler size, Ali Şeriatî okumanın faydalarını –hatta zaruretini- anlatırken diğer yandan muhalif ses gibi yansıtılan ulema ise “bu adamı okumamalısın” diyor ısrarla? Öyleyse ortada bir tartışma var belli ki. Kuru gürültülerle ve anlamsız tartışmalarla halledemeyeceğimiz bir tartışma bu. Aramızdaki anlaşmazlıkları Kur’an’a ve Resulüllah (sallallahu aleyhi ve sellem)’a götürmemiz gerektiğini öğütleyen âyet-i kerimeye kulak vermeliyiz öyleyse. Ve meseleyi Kitap, sünnet ve bunların şerhi mesabesindeki ulemanın ölçülerine göre halletmeliyiz. Zira, Müslüman olduğunu söyleyen herkesin teslimiyet göstermekle mükellef olduğu dayanaklardır bunlar.

    [Kâr- Zarar Dengesi]

    İslâmî meselelere, mücadeleye, cihada ve harekete meraklı gençlerimizin bir hayli hemhal oldukları bu zatın bir kısım bozuk fikirlerini deşifre etmek boynumuzun borcu oldu bu vesileyle. Bozuk fikirleriyle kastımız, dinin asıllarına uymayan, hiçbir şekilde tevil götürmez herzeler elbette. Bu herzeler, her bir kötünün bir veya birçok güzelliği de barındırabileceği düşüncesinden hareketle normalleştirilemez. Hiçbir Müslüman meseleye bu yönden bakmamalıdır.

    Zira kötülüğün zararı büyük olduğunda barındırdığı iyiliği almamızla bize bu zararı verecekse mezkur kötülükten uzak durmalıyız. Çünkü biz, içinde birçok faydalar olduğunu açıkça söylemesine rağmen zararlarının daha çok olmasından ötürü şarabı yasaklayan bir Kur’an’a iman etmişiz. O halde, vermiş olduğu zarar açısından hayatımızın anlamı olan imanımıza zarar verecek nitelikte olan kötülüklerden uzak durmalıyız.

    [Doğrular Yanlış, Yanlışlar Doğru]

    Bu bağlamda meşhur bir söylem olarak dillendirilen bir iddiaya da değinmeden geçmeyelim: Ali Şeriati gibi –birazdan serdedeceğimiz üzere- bazıları îmânî esaslarla ilgili olan problemli görüş sahiplerini her şeye rağmen okumamız gerektiğini savunanlar “iyisini alırız, kötüsünü ayıklarız” tarzında yaklaşabiliyorlar meseleye. Başlangıçta gayet masummuş gibi görünen bu tarz iddia ve söylemler belli noktalarda felakete sürüklüyor bizleri. Zira ekseriyetiyle ilmî bir alt yapıya sahip olmayan insanımızın eline bu gibi şahısların eserleri verildiğinde ortaya kötülüğün iyilik ve iyiliğin kötülük olarak algılanması gibi bir hengame çıkıveriyor.

    Bu, varacağı nokta itibarıyla garipsenecek bir durum da değil aslında. Siz doğru ve yanlışı ayırt edecek usulü, ölçüleri ve alt yapıyı vermediğiniz bir insana bu kavramları tarif etmesini, aralarını ayırt etmesini söylediğinizde o bunları sadece kendi aklının yettiğince yapmaya çalışacak. Böylece de ortaya birine göre gayet doğru ve normal olan bir sözün veya fiilin diğerine göre yanlış ve anormal olması gibi çelişik bir durum çıkacak.

    Bu durum tehlikeli olmakla birlikte bundan daha tehlikelisi de var: Doğru ve yanlışın görecelileştiği bir toplumda hakikaten doğru olanın da kabul görmemesi. Bugün yaşadığımız hal de bu maalesef. Ali Şeriatî gibilerinin okunmasını savunan bazı kardeşlerimiz, düştüğü vartaları anlayabilecek seviyede herhangi bir altyapıya sahip olmadıkları için yanlışlarını doğru surette algılayıp kabullenebilmektedirler.

    [Entelektüellik Çabaları, Aydın Olma Gayretleri]

    Husûsen bizim coğrafyadaki Ali Şeriati okumalarının İslâmcı denilen çevredeki “entelektüelleşme” hissiyatından kaynaklandığını söyleyebiliriz. Bu düşünceyle seksenli yıllarda ivme kazandığını söyleyebileceğimiz tercüme faaliyetleri günümüzde de aynı hızıyla devam ediyor. Bu toprakların hamurunu mayalayan itikat ve istikametten uzaklaşarak ehl-i bidatın ithal fikirlerini tercüme ederek bir şey yaptığını zanneden İslamcı gençliğe çok sevdikleri Ali Şeriati şöyle sesleniyor:

    “Neredesiniz ey aydınlar, nerede? Tercüme yapmakla bir düşünce hakkında hüküm verilmez ki! Avrupalı kendi dini hakkında hangi aşamalardan sonra bu yargıya vardı? Üç yüz yıl mücadele etti, uğraştı, okudu ve araştırdı. Öyle ki Hristiyanlığın Avrupa’nın başına ne belalar getirdiğini kavrayana kadar didindi. “Ne güzel işte, onlar tercüme ettiler, biz de bu çevirilere dayanarak konuşuyoruz.!” Böyle aydın ol(un)maz. Tercüme edilmiş bir düşünceyle aydın olunmaz. Bu olsa olsa tercüme aydını olur!” [1]

    [Düşüncelerinin Bidatleri Yıktığının Savunulması]

    Ali Şeriati’yi okuyanlara yabancı olmayan bir husus da İslami ilimlerde hiçbir altyapı sahibi olmamasına rağmen dini mevzularda serbest bir dil kullanabiliyor olmasıdır. Bunun yanı sıra kullandığı iddialı dil de onda dikkat çeken hususlardan bir diğeridir. Kavram olarak ilmî alanla taalluk eden bidat terimini alıp kendi anlayışına göre anlamlandırması bahsini yaptığımız serbestlik ve iddialı duruşa bir örnektir.

    Görüşleri incelendiğinde ümmet nazarında bidat sayılabilecek söylemlere sahip olmasına rağmen onu okuyan kimseler, alışkanlık edindikleri savunma refleksiyle Şeriati’nin görüşlerinin bidatleri yıkmasından dolayı Müslümanlara rahatsızlık verdiğini savunmaktadırlar. Şu ifadeler Şeriati’nin kitabına düşülen yayıncı notudur: “Çünkü onun düşünceleri, Batılı saldırı karşısında çok derin ve güçlü bir mukavemet oluştururken İslam geleneğini kirleten ve çöküntüye sebep olan bidat ve hurafelere de ağır darbe indiriyordu. Tabi bu da bilinçsiz kesimler nezdinde İslam’ın kendisine yapılan bir saldırı olarak algılanıyordu.” [2]

    Büyük bir ihtirasla Şeriatî’nin eserlerini tercüme ettirip basan yayıncımız için onun bidat fikirleri, başta Allah hakkında ve sair İslâm büyükleri hakkındaki pervasız ifâdeleri hiçbir şey ifade etmiyor belli ki. Kulağa hoş gelen cümlelerin hakikat halini aldığı ve İslam’ın temel esaslarına aykırı olup olmadığının sorgulanmadığı bir cehaletle karşı karşıyayız.

    [“Benim Anladığım Din” Söylemi]

    Ali Şeriati, muhtelif eserlerinde aynı asırda yaşadığı Müslümanların mevcut din algısından rahatsızlığını dile getirir. Bu bağlamda farklı tenkitler yapar. Bu yüzden onun kitaplarının slogan cümlesi “Sizi rahatsız etmeye geldim” ifadesi olmuştur. Çok cedelci olan insanoğlunun fıtrî yapısında bulunan eleştiricilik vasfı Şeriati’ de daha bir ölçüsüzdür. Zaten onu ba husus aykırı tavırlı genç kardeşlerimizin çok tutmasındaki ana sebep de budur. Ancak ne yazık ki bu ölçüsüzlük dinin ana kaidelerine karşı da uygulanınca tahammül edilemez bir hal almaktadır. Zira ortada iman meselesi vardır.

    Şeriati’nin akideye, fıkha ve bilumum İslamî kaynaklara ters düşen görüşlerini sırf güzel sosyolojik tahliller içerdiği için beğenmek bir Müslüman açısından tehlikelidir. Daha da açıkçası bu şuurlu bir mümin tavrı değildir. Şeriati’nin tercüme eserlerini alıp okuyan kaç kardeşimiz yeterli bir akide bilgisine sahiptir? Böyle bir altyapıya sahip olmadan onun imanî noktada tehlike arz eden ifadelerini nasıl ayıklayabileceklerdir? Yahut şöyle soralım: Bu kardeşlerimiz Şeriati’de buldukları neyi bizim kaynaklarımızda bulamadılar ki onu olmazsa olmazlar listesine eklediler. Esasında onları bu hale getiren bulamadıkları şeyler değil aramamaları yahut yanlış yerlerde aramaya kanalize edilmeleriydi.

    Ölçüsüz tenkitçilik Şeriati’yi bir takım hadsiz ifadeler kullanmaya da sevk etmektedir kimi yerlerde. Müşahhas bir misal için şu ifadelere bir göz atalım: “Demek istiyorum ki: Benim inandığım İslam, bireysel kurtuluş, ölümden sonraki bireysel kurtuluş için riyazet, cefa ve yoksulluğu öneren bir din değildir. Benim İslam’ım Osman ve Abdurrahman’ın İslam’ı değil, Ebu Zerr’in İslam’ıdır.” [3]

    Sırf İslam adına indî görüşünü öne sürebilmek için sahabenin din anlayışını sorgulayabilme yetkisini kendinde görebilmek nasıl bir cürettir? Kur’an’ın, bütünüyle Allah (azze ve celle)’ın kendilerinden razı olduğunu bildirdiği bir topluluğun belli fertleri için “o-benim dini inancım onlarla bir değil” demek nasıl bir sapkınlıktır? Bu ümmetin ulemasıyla, avamıyla asr-ı saadetten bugüne sahabeye nasıl baktığını ve onlara karşı duruşumuzun nasıl olması gerektiğini bilmeyen gençlerimiz şu heyecanlı endazesiz sözlerden hoşlanacaklar tabi. Zira ortada tam da şeytan ve nefsin işine yarayacak bir hadsizlik var.

    [Allah (azze ve celle) Hakkında Ölçüsüz Sözler]

    Ağzından çıkan ve kalemine dökülen sözlerin Kur’an’a, Sünnet’e ve ümmetin akidesine uygunluğunu hiç mi hiç gözetmeyen Şeriati, bu ölçüsüzlüğünü Allah (azze ve celle) hakkında konuşurken de devam ettiriyor. Ölçüsüzlüğün tespiti için öncelikle ölçünün tespit edilmesi gerektiğinden hareketle Kur’an ve Sünnet’in bu konuda oluşturduğu çerçeveyi ortaya koymak gerekmektedir. Zira doğrunun tam anlamıyla tespit edilmediği yerlerde yanlış doğrunun öğrenilmesine engel olacaktır. Şu halde biz Allah (azze ve celle) ve Resulü (sallallahu aleyhi ve sellem)’nün bu noktada tayin ettiği çizgiyi ortaya koyalım. Allah (azze ve celle) Kur’an-ı Hakim’de “Hiçbir şey onun misli değildir” [4]buyurarak zatı hakkında bu şekilde itikatta bulunmamızı emir buyurmaktadır.

    Buna göre bir Müslüman itikaden Cenab-ı Hakk’ın cevher olmadığı, araz olmadığı, bölünebilen bir nesne olmadığı, cisim olmadığına inanması farzdır. Bunun dışındaki bir itikat insanı uhrevi anlamda kurtuluşa erdirmez. Bu yüzden ulemamız, bu hususları akide metinlerimizde tahrir etmişler ve güzelce zapt etmemiz için telkinlerde bulunmuşlardır. Allah (azze ve celle)’ı mahlukatına benzetmek “tecsim ve teşbih” cürmüne düşmek anlamına gelir ki bu da büyük bir bidattir. Bu nokta üzerinde hassasiyetle durulması gereken ve zerre kadar esneme payı bulunmayan bir noktadır. Bu sınırı aşan bir Müslümanın ifade etmek istediği meramın hiçbir kıymeti yoktur.

    Şeriati ise akaid ilminin ibtida kitaplarında yer alan Allah Teâlâ ile, Hz. Peygamber veya sahabe ile ilgili durmamız gereken noktanın sınırlarını devamlı aşmaktadır. Ümmet-i İslam, mahlukatına benzeme olmasın diye Allah (azze ve celle)’a “suret” kelimesini dahi izafe etmekten sakınmışlar ve bunu söylemenin Allah (azze ve celle) ’a cismiyet isnat etmek anlamına geleceğini savunmuşlardır.

    Hal böyleyken, Ali Şeriatî’nin süslü cümleler kurmak veya toplumun sosyolojik sıkıntılarını dillendirmek maksadıyla kalemine yansıttığı hezeyanlarına nasıl sükut edilebilir? Şahıslara duyulan hayranlığın ve tarafgirliğin Allah (azze ve celle) ’tan yana olmaya tercih edilmesi bir cinnetten başka ne olabilir? Sözü daha fazla uzatmadan Şeriatî’nin bir cinnet eseri olarak Allah hakkında kullandığı ifadelere bir göz atalım: İslam Nedir ve Muhammed Kimdir isimli eserinde şöyle diyor Şeriatî:

    [Allah Gerçek Bir Janustur]

    “İslam, tek kelimeyle, dünyanın çok boyutlu olan tek dinidir. Topluma uyguladığı güç tek yönlü değil, çok boyutludur. Hem de birbirine karşıt olan boyutlar. Bireyin ve toplumun duygu ve düşüncesine değişik ve hatta birbirine zıt yönlerde uygulandığı için doğal olarak topluma bu güçlerin geleceği üzerinde daima dengeli bir yön kazandırır. Bunun sonucu olarak saptırıcı bir güce dönüşmesi ve toplumun doğru yönden sapması imkansız hale gelir. Böyle bir ilkeyi nasıl keşfettim? Her dinin tanınması, izlenmesi için gereken yolu takip ettim. Yani Allah, Kur’an, Muhammed, özel olarak eğittiği ashabı ve Muhammed’in Medine’sini tanıyarak ve karşılaştırarak. Çünkü Muhammed, dünyada kendi toplumunu bizzat inşa edip yöneten tek peygamberdir.

    İslam’ın bu beş boyutu ilmî ve mantıkî olarak incelenip mukayese edildiğinde bu hakikat açığa çıkıyor: Allah gerçek bir Janustur. İki çehreli tanrı! Yehova çehresi, Teos çehresi. İki seçkin ve çelişik sıfatı “Kahhar” ve “Rahman”dır. Yahova gibi intikamcı, müstebit, cebbar, mütekebbir ve azabı şiddetli olan, muhteşem arşına yaslanmış, melekût örneklerine bürünmüş, makamı fizikötesidir, onun dışındaki her şey mutlak saltanatının hükmü altındadır. Aynı zamanda Teos gibi “Rahman”, “Rahim”, “Rauf” ve Gafûr” dur. Yeryüzüne inerek insanla, topraktan olan halifesi ve akrabası ile dostluk bağı kuruyor. Onu kendi suretinde yaratıyor. Onu kendisi gibi yapacağı müjdesini veriyor. İnsanla öylesine samimi ve dost oluyor ki ona şah damarından daha yakın olduğunu açıklıyor.” [5]

    Şeriatî’nin dile getirmek istediği maksut mana açık. Ancak bu manayı dillendirebilmek bir Müslüman şuuruyla temel akidevî esasları yıkmadan olmalı değil midir? Bir yanda Cenab-ı Hakk’a en ufak cisimliği vehmettirecek şeyleri izafe etmekten sakınan bütün bir ümmet, diğer yanda bir noktayı tespit ederken teşbîhî bir üslupla Allah (azze ve celle)’ı çift çehreli roma putuna benzeten, bu habis ismi Allah (azze ve celle)’a ıtlak edebilen Ali Şeriatî. Şu sözlerin ucunun küfre kadar varacağını ibtidâî bir akaid talebesi dahi bilir.

    Ne zannediyoruz? Allah (azze ve celle) cafcaflı cümleler kurabilme uğruna dileyenin dilediği şekilde istediği şeye benzetebileceği, dilediği ismi ve vasfı kendisine ıtlak edebileceği bir zat mıdır? Bir Müslümanın böyle bir fecaati savunması mümkün olabilir mi? Anne babamız gibi yakınlarımız hakkında azıcık da olsa nahoş bir manayı barındıran bir söz söylendiğinde gücenen bizlerin Allah (azze ve celle) inancı ne zaman bu kadar zayıfladı? Hani biz Allah (azze ve celle)’ımız için yaşıyorduk? Nerede bu dinin namusunu muhafaza etme gayreti? Hani nerede gayret-i imaniyye ve hamiyyet-i İslamiyye? Bu noktalardaki aldırışsızlığımıza bakılacak olursa bu kavramların bizim dünyamızı terk etmesinin ardından hayli uzun yıllar geçmiş gözüküyor.

    [Teşbih ve Tecsim İfadeleri]

    Şeriati’nin Allah hakkında konuşurken kalemine döktüğü ölçüsüz sözlerin uç bir örneğini zikrettik geride. Nihâî olarak Allah ’ı bir puta benzetmeye kadar varan bu ölçüsüzlüğün bir başka veçhesi de sıkça diline doladığı tecsim ifadeleri. Şeriati, Akaid ilminden yoksun olduğu için Allah hakkında diline hoş gelen her ifadeyi kullanabilme salahiyetini kendinde görüyor olmalı ki Allah (azze ve celle) ’ın ruhu[6], kokusu[7], arşa oturması, [8] kabe tavanının altında olması, [9] Hacer’in evinde olması, [10] gölgesinin olması, [11] elinin olması, [12] yörüngesinde dolaşılması, [13] karşısında durulmasından[14] bahsedebiliyor rahatlıkla. Ayrıca bu bağlamda Allah ile diz dize oturmak, [15] Allah (azze ve celle) ile dolmak[16]gibi akidevî anlamda cinayet sayılabilecek onlarca ifadeyi serbestliğe alışmış diline dolayabilmektedir.

    Allah (azze ve celle) hakkında itikadı düzgün olmayan bir müminin sosyolojik anlamda güzel tespitler yapmasının hiçbir kıymeti harbiyesi yoktur, olamaz. Zira her bir mümin nazarında öncelenmesi gereken husus itikadın düzgün olmasıdır. Bu olmadıktan sonra çürük bir temel üzerine kurulan binanın çökmeye mahkum olması gibi icra edilen faaliyetlerin hiçbir kalıcılığından bahsedilemeyecektir. Şeriati okumaları yapan günümüz gençliğine anlatmakta zorlandığımız baş mesele de budur. Zira, birçoğu akaid ilminin düsturlarını sloganik ifadeler mesabesine indirgeyip önemsemediği için onun bu herzelerine aldırış etmemektedirler. Ne var ki bu vurdum duymazlık kişiyi uhrevî vebalden asla kurtarmayacak ve hüsrana uğramasına engel olmayacaktır.

    [Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem)’e Hürmetsizlik]

    Allah hakkında endazesiz cümleler kurabilen birinden Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) hakkında konuşurken ölçülü davranmasını bekleyemezsiniz elbette. Şeriatî, Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) ile ilgili ifadelerinde de edep sınırlarını aşan ifadeler kullanmaktadır. Her şeyden önce Peygamberimiz (sallallahu aleyhi ve sellem)’den bahsettiği hiçbir yerde her hangi bir aidiyet ve tazim ifadesi kullanmaması hadiseye bakış açısını göstermektedir. Bir sahiplenememe ve aidiyet hissedememe duygusundan haber veren bu tutum ziyadesiyle önemsenmesi gereken bir arızadır.

    Zira Şeriatî, Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem)’den bahsederken kimi zaman mevzuyu öyle bir raddeye getirmektedir ki sıradan insanın dahi o hallere dûçar olması kendi adına ar olacaktır. Bu suruma somut bir misal olarak zındıkların uydurması olan Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem)’in Zeynep bintü Cahş’a aşık olduğu hadisesini anlatmasındaki üslubu zikredilebilir. [17]
    Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) hakkında kullandığı ifadelerden anlaşıldığı üzere onu tenkit etmeyi dahi göze alabilecek bir tıynette olduğu görülen Şeriati, Muhammed Kimdir isimli eserinde şöyle diyor: “Peygamber’in sorumluluğu çok kritik ve önemlidir. Ümmetin liderliğine en kabiliyetli ve büyük bir şahsiyet olan Ali’nin Peygamber tarafından ilan edilmesi, bedevî toplumun ve Arab kabilelerinin birliği ve genç ümmetin varlığının bekâsı için zaruri olan vahdetin bozulmasına sebep olacaktır.

    Öte yandan Muhammed, Ali konusunda susarsa, acaba bir hakikati bir maslahat için feda etmiş olmaz mı? Ali’nin siyasî yalnızlığının, Muhammed’in yolundaki sertlik ve tavizsizliğinden başka bir sebebi mi var? Onun her taifeyi acılara boğan ünlü kılıç darbeleri, Muhammed’in emri ve Allah’ın rızasından başka bir şey için mi indirilmiştir? Ali’ye karşı beslenen kinler, Peygamber’in birkaç gün önce Mekke’de dediği gibi, ‘Allah’ın zatı ve Allah yolundaki sertlik’ten. Başka bir şeyi mi gösteriyor?

    Muhammed’in Ali hakkındaki suskunluğu, Ali’yi tarihte savunmasız hale getirecektir. Toplumun siyasî şartları, toplumsal yapısı, kabilelerin sınıfsal yapısı, çıkar çevrelerinin teşkilâtlanmış olması, şübhesiz Ali’nin mahrum bırakılmasını sağlayacağı gibi, onun İslâm’daki çehresini ters yüz edip değiştirecektir. Nitekim öyle de oldu.” [18]

    Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem)’in Hz. Ali (radıyallahu anh)’yi açıkça halife tayin etmemesini onun adına kusur sayan bu pervasız ifadeler başka bir yerde ise farklı bir şekilde göstermiş kendini. Şeriati, Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem)’i bir arap kralı mesabesine indirgeyerek annelerimizin ondan nafakada artırma istemelerini şöyle yorumlamış kendince: “Peygamber hanımlarının hoşnutsuzluğunun diğer nedeni, İran hüsrevlerinin, Roma kayserlerinin ve hatta Yemen, Gassan, Hire ve Mısır padişahlarının karılarının görkemli saraylarda yaşayıp dans, şarap, eğlence ve kumarla iç içe olduklarını duymuş olmalarıydı. Hâlbuki bunlar da Arab padişahının karılarıdır ve aylar geçmesine rağmen mutfaklarının bacasından duman tütmemiştir.” [19]

    Ne Allah Resulü (sallallahu aleyhi ve sellem)’nün zatına hürmeti ne de ehl-i beytine tazimi önemsemeyen bu tavır, okuyucularını da zamanla kendisi gibi düşünüp davranmaya sevk edecektir hiç kuşkusuz. Zira Şeriati’nin başta Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) ve diğer İslam büyükleri hakkındaki serbestliğe alışmış dili muhtelif eserlerinde farklı şekillerdeki vartalarına sebep olmaktadır. Bizler akıllıya bir işaretin yeterli olacağı gerçeğinden hareketle bu örnekleri zikretmekle iktifa edeceğiz.

    [Sahâbeye Karşı Hürmetsiz İfadeler]

    Ali Şeriati’nin birçok meselede olduğu gibi kantarın topuzunun ölçüsünü kaçırdığı meselelerden biri de sahabeye karşı tutumudur. Kimi zaman sahabenin İslam anlayışını ve dindarlığını sorgulama hadsizliğine varan kimi zaman da onlar hakkında gelişigüzel ifadeler kullanmaya kadar giden bu tavır okuyucularının zihninde sahabe neslini necip bir topluluktan ziyade içerinde her türlüsünün bulunduğu bir topluluk portresi bırakmaktadır. Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem)’in sahabeye bakış açımızın ne olması gerektiğine dair beyan ve ikazlarına taban tabana zıtlık teşkil eden bu durum Müslüman açısından itikadi bir afettir.

    Allah (azze ve celle) ’ın nusretini göndererek teyit ettiği İslam tarihindeki en necip topluluklardan biri olan Bedir ashabını bakınız nasıl tasvir etmektedir: “Nasıl savaşacaktı? İntikam savaşına hazırlanmış, din ve dünyalarını tehdit eden tehlikeyi ortadan kaldırmaya karar vermiş 1000 süvarili bir orduya karşı? Çoğu ganimet ümidi ve yağma için yola çıkmış olan ve üç dört kişiye bir binek düşen bir orduyla mı?” [20]

    Şu ifadeleri okuyan birinin Bedir ashabı hakkında güzel şeyler düşünebilmesi mümkün müdür? Şeriati’den etkilenen birinin şu ifadelerden sonra Allah Resulü (sallallahu aleyhi ve sellem)’nün sahabeyi tasvirde çizdiği çerçeve içinde kalabilmesi mümkün mü? Tamamen akaid meseleleriyle taalluk eden bu noktalar esneme payı olmayan ve hiçbir şekilde göreceliliğe ihtimal etmeyen hassas noktalardır. Bu sebeple kimse bizden doğrudan ümmetin itikadi istikametiyle ilgili bu hassas mevzularda tolereli bir tavır takınmamızı beklemesin. Şeriati’nin aykırı fikirlerini insanlara empoze edebilmek için kullandığı meşhur söylemi aynıyla iade edelim: “Sizi rahatsız etmeye geldim.”

    Şeriati’nin sahabeye karşı hürmetsiz ifadeleri kimi zaman sahabenin İslam anlayışını tasnif edip kendince bir safta yer almak şeklinde tezahür etmektedir. Bir yerde şöyle diyor mesela: “Benim İslam’ım Osman ve Abdurrahman’ın İslam’ı değil, Ebu Zerr’in İslam’ıdır.” [21] Şunlar da başka ifadeleri: “Çünkü bu, Ali’nin İslâm’ı değildir. Gitmesi gereken Osman’ın İslâm’ıdır; bir makinesi de olan Osman’ın İslâm’ı. Makinesi ve arabası olan, talan eden, tüm dünyanın kaynaklarını yağmalayan, üstelik ilmi de olan bir Abdurrahman’ın İslâm’ı” [22] Şunlar da bir diğer talihsiz ifadeler: ““Osman’ı yaşayan kimse Ebu Zer için gözyaşı dökse de, bu Şia’nın dışındadır. Muhammedi imanı olduğunu iddia edip Ebu Süfyanımsı yaşayan kimse de sınırın dışındadır. Uhud’un öteki tarafındadır. Hendek’in öteki tarafındadır. Aslında hendeği yeniden kazmak gerekir.” [23]

    Bir başka yerde Hz. Osman Efendimiz için söylediklerine bakalım şimdi de : “Ömer de gidince yaşlı, mukaddesmeap, ve kifâyetsiz bir adam olan Osman, hükümeti eline aldı. İslam hükümeti sarsılmaya başladı. İslam kanunlarında yapılan değişiklikler o kadar şiddetliydi ki Muhammed’in binası kökten viran oldu. Onun zamanında hilafet, saltanata; İslâmî hakimiyet kulübesi, şahın sarayına, sadelik şatafatlı teşrifata; Muaviye ve Osman’ın yeme içme sarayına dönüştü.” [24]

    Daha nicelerini nakledebileceğimiz şu ifadeleri midesi kaldıran varsa söylenebilecek bir şey yoktur. Zira herkesin İslamî ve imani hassasiyetleri aynı seviyede değildir elbette. Ancak bir yanda “Ashabım hakkında Allah’tan korkunuz” buyurarak onları sevmenin kendisini sevmek sebebiyle olduğunu ifade buyuran Hz. Peygamber varken hadsiz bir sosyoloğu tercih edenler imanlarını kontrol etsinler. Şu ifadelere benzer sözler yakınlarımızdan bir hakkında söylense dahi tepkisel bir tutum sergileyeceğimiz bir hakikatken Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) ve ashabı bu kadar basitleşti mi bizim nazarımızda sahiden? Şeriati “Ebubekir ve Ömer’in Ali karşısındaki zaferi cahiliyenin İslam’a karşı zaferidir” derken hiç mi hamiyetimiz galeyana gelmiyor? Bu nasıl bir körleşme ve hissizleşmedir?

    [Darvinizm’i Kabullenebilme Vartası]

    Kur’an’a dayalı bir inanç esasımız olan “insanlar Âdemdendir, Adem İse topraktan” inancına taban tabana zıtlık teşkil eden ve zamanımızda da farklı şekillerde zihnî dünyamıza sokulmaya çalışılan “Evrim” inancının Darwinizm tarzıyla ilgili şunları söyleyebilmiş Ali Şeriati: “Son asırlarda birçok insan, evrim kanununu, özellikle “Darvinizm”i dine karşı bir hareket olarak ilan etti. Darvinizm, dine değil, kendisiyle savaşması ve onu mahkûm etmesi nedeniyle dindarlara karşıydı. Bu yüzden Darvinizm, anlatıldığı her yerde din karşıtı bir ekol olarak tanıtıldı. Hatta Müslümanlar dahi onu mürted ilan ettiler. Hâlbuki Darvin, son dönemin en dindar bilim adamlarındandı ve son derece temiz ve yüce bir dinî ruha sahibti.

    Bundan dolayı Darvinizm din karşıtı bir ekol olamaz. Çünkü hiç kimse Darvinizm’i bizzat Darvin’den daha iyi anlayamaz. Eğer din ile böyle bir çelişkisi olsaydı, bu çelişkiyi herkesten önce o kavrardı. Mevcut dini ruh, evrime ters düşer. Niçin? Çünkü dindar insan, kendi dininin, Tanrı’nın dini olması dolayısıyla dünyadaki en üstün gerçek olduğunu düşünür. Bu nedenle var olan şey, en üstün ve değişmez gerçektir. Kendi dininin asıl olduğuna inanan her dindar böyle bir çıkarımda bulunuyor ve ister istemez evrim ve değişime karşı çıkıyor. Bu tür karşı çıkışlar, gerek Avrupa’a, gerek İslam ülkelerinde olsun, topluma dindarların hakim oluğu bütün dönemlerde açıkça görülür. Fakat Kur’an’da bu evrim çeşitli şekillerde, hem tabiatta hem bitkide hem hayvanda hem insanda hem de bizzat peygamberin örnek psikolojisinde söz konusu edilmiştir.” [25]

    Günümüz evrimcilerine ciddi anlamda kaynaklık teşkil eden ve ilham kaynağı olan şu ifadeler bir Müslüman zihniyetinden kaleme dökülmüş satırlar olamaz. İslam itikadını bütün parametreleriyle zapteden kişinin kolaylıkla kavrayabileceği bu durum maalesef ki bazı gafil Müslümanlar tarafından halen idrak edilebilmiş değildir. Dini adeta bir aksesuar aracı olarak algılama ve dolgu maddesi derekesine düşürme şuursuzluğundan kaynaklanan bu tutum ahireti heba etme neticesine müncer olabilecek kadar tehlikelidir oysa. Allah ’a sığınırız.

    [Redd-i Miras Yapan bir Şii]

    Herşeyden önce Şeriati, bizim inancımızı, değerlerimizi, müktesebatımızı önemsemeyen ve hatta büyük bir kısmına karşı olan bir Şiidir. Bunu gizlemeden, saklamadan açıkça tasrih etmektedir. Geleneksel Şii itikadını yer yer tenkit eden Şeriati, bu anlamda da kendince şekillendirdiği bir şii itikadını benimsemektedir. Benimseyip tasvip ettiği Şiilikle ilgili şöyle diyor Şeriati: “Görece birkaç şeye teslim olan veya dînî usulleri, mezhebi usulleri ayrı olan ya da İslam, üç değişken ilke iken; Şia iki değişken ilke olan bin mezhep statüsü de değildir. Şia İslam’dır, başka bir şey değildir. Bence Şia İslam’ı kavramanın bir türüdür.” [26]

    Şiilik hakkında başka ifadeleri de şöyle: “Şiilik ise İslam tarihinde yüzünü ve yönünü Muhammed’in varisi, adalet ve hakikat İslam’ının sembolü olan Ali ‘nin “hayır”ıyla belirginleştirmiş olan İslam’dır. Bu, onun tarafından halife seçim şurasında aristokrasi ve maslahat İslam’ının Abdurrahman’a cevap olarak söylediği “hayır”dır. Bu “hayır” İslam tarihinde Şii hareket taraftarlığı olarak tâ Safevîler öncesinde Ehl-i beyt sevgisi ve Ali takipçiliğiyle tanınan bir grubun toplumsal, sınıfsal ve siyasal rolünün simgesiydi. Bu hizbin yapısı Kur’an ve Sünnet’e dayalıydı. Ama bu Kur’an ve Sünnet, Emevî Abbâsi, Gazneli, Selçuklu, Cengiz, Timur ve Hulagü hanedanından değil, Muhammed hanedanından gelmeliydi.

    Oysa İslam tarihi şaşırtıcı bir yol izledi. Bu öyle bir yol ki onda Peygamber’in ailesi ve gerçek imamlar değil, Arap, acem, türk, tatar ve Moğol kalın enselileri, güç sahipleriyle sülale ve hanları, İslam ümmetinin rehberliği İslam peygamberinin hilafeti hakkına sahiptiler.” [27]

    Şiiliğin temel esası olarak kabul edilen “İmamet” akidesini de şöyle anlatıyor Şeriati: “İslam’ın sosyal hedefi, ümmet oluşturmaktır. Şia’nın önemle vurguladığı imamet ıstılahı da bu kökün türevidir. İmametin görevi (risaleti), ümmetin varlık felsefesi ve manasına dikkat ile belirlenir. İmamet, ümmete, bu yolda ve nihai hedefe varışta, hidayet ve rehberlik eden bir rejimdir. Ayrıca, Kur’an’da müspet bir sıfat olarak İslam peygamberine isnat edilen “ümmi” sıfatı da bunun türevidir ve ümmet ile aynı kökü paylaşır. Kur’an, birçok kere ümmetin risalet ve yolunu açıkça ortaya koyuyor.” [28]

    [Hulasa]

    Şeriati’nin birçok eserini okumuş biri olarak onun eserlerinde yer alan vartaların bir hayli fazla olduğunu söyleyebiliriz rahatlıkla. Bir makalenin hacmini ve amacını aşmayacak şekilde belli başlı bazı örnekleri serdettiğimiz bu yazıdakiler ise akıllıya işaret olması kabilindendir. Bu dinin kanun ve kaidelerini Allah (azze ve celle) ve Resulü (sallallahu aleyhi ve sellem)’nün vaz’ ettiği, itikadî ve amelî istikametimizi Kur’an ve Sünnet’in çizdiği çerçeveye göre belirlememiz gerektiği hiçbir Müslümanın itiraz edemeyeceği bir hakikattir. O halde bu ölçüye uymayan sözleri, fikirleri, davranış ve tutumları hiç tereddüt göstermeden reddedebilmeliyiz.

    Bu bizim inancımızın, istikametimizin ve imanımızın bir gereğidir. Çok daha fazlasını kendi müktesebâtımızda bulabileceğimiz fikirleri dışarıdan ithal edilen menbalardan almamalı ve “bizim” diyebileceğimiz kişilerden almayı öğrenmeliyiz. Aksi takdirde kuru bir özenti, yaman bir entelektüellik tekellüfü ve süslü cümleler kurma ve duyma uğruna imanımızı tehlikeye atma durumuyla karşı karşıya kalacağız Allah muhafaza. Bu denli tehlikeli hallere maruz kalmamak için, uçuruma giden yolları kapama adına gençliği Şeriatî gibilerinin eserleri, fikirleri, konuşmaları ve tutumlarından uzak tutmak eslem yoldur.

    ÖMER FARUK KORKMAZ
    --------------------------------
    [1]Ali Şeriati, Dine Karşı Din, Fecr, Ankara, 2009, s. 58
    [2]Ali Şeriati, Ali Şiası & Safevî Şiası, Fecr, 2009, s. 7
    [3]Ali Şeriati, Anne Baba Biz Suçluyuz, Ay ışığı Kitapları, İstanbul, 2004, s. 60
    [4]Şûrâ, 11
    [5]Ali Şeriati, İslam Nedir Muhammed Kimdir, Fecr, Ankara, 2017, s. 573-74
    [6]Ali Şeriati, Hac, Şura, Baskı: VII, s. 22,29, 61, Hatta akideten caiz olmayan bu ifadeyi tamlık ve sonsuz bir yüceliği belirtmek için en iyi kavranabilir deyim olarak nitelemektedir. Bkz. Ali Şeriati, İslam Sosyolojisi Üzerine, Düşünce Yayınları, İstanbul, 1980, Baskı: II, s. 105-106
    [7]Ali Şeriati, Hac, s. 35
    [8]Ali Şeriati, Hac, s. 48
    [9]Ali Şeriati, Hac, s. 48
    [10]Ali Şeriati, Hac, s. 49
    [11]Ali Şeriati, Hac, s. 52
    [12]Ali Şeriati, Hac, s. 53
    [13]Ali Şeriati, Hac, s. 60
    [14]Ali Şeriati, Hac, s.64
    [15]Ali Şeriati, Hac, s. 58
    [16]Ali Şeriati, Hac, s. 39
    [17]Ali Şeriati, İslam Nedir Muhammed Kimdir, s. 514 vd.
    [18]Ali Şeriati, Muhammed Kimdir, s. 147
    [19]Ali Şeriati, Muhammed Kimdir, s. 508
    [20]Ali Şeriati, İslam Nedir Muhammed Kimdir, s. 146
    [21]Ali Şeriati, Anne Baba Biz Suçluyuz, s. 60
    [22]Ali Şeriati, Kendini Devrimci Yetiştirmek, s. 42
    [23]Ali Şeriati, Kur’an’a Bakış, s. 13
    [24]Ali Şeriati, Ebuzer, 14-15
    [25]Ali Şeriai, İslam Nedir Muhammed Kimdir, s. 70-71
    [26]Ali Şeriati, Anne Baba Biz Suçluyuz, s. 55
    [27]Ali Şeriati, Ali Şiası & Safevî Şiası, s. 13
    [28] Ali Şeriati, Hür Düşünce Mektebi, Birleşim Yayın Dağıtım, 1989, Ankara, s. 45
  • 318 syf.
    ·9 günde·Beğendi·9/10
    Öncelikle söyleyeyim uzun bir inceleme olacak soğuk ve yağmurlu havalar eşiliğinde kahve, çay ve bilumum meşrubatınızla incelemeyi okuyabilirsiniz. ;) Haydi başlayalım!

    Milan Kundera politika ve ideoloji kavgalarının içerisinde bulunmuş varoluşçu bir yazar. Fikirlerinin gelişiminde bulunduğu çevrenin etkileri, okuduğu sanat okulunun birikimleri muazzam bir öneme sahip. Kundera’nın komünist partiden ilk ihraç edilişi 1948 yılında gerçekleşir ve 1956 yılında tekrar partiye katılır. Bu olaydan 12 yıl sonra ise Rusya’nın Çekoslovakya’ya müdahalesi gerçekleşir. Çekoslovakya’da Dubcek’le beraber daha ılımlı bir komünizm “güler yüzlü sosyalist” bir yapı düşüncesi kendini hem fikri hem de eylem bakımından göstermeye başladı. Zaten II. Dünya Savaşı’ndan yeni çıkmış bir dünya ve özellikle Avrupa ölçeğinde iyi bir endüstrileşme yakalamış olan Çekoslovakya, Rusya’nın az endüstrileşmiş yapılarda tesirli olan ekonomi paketiyle gelişim gösteremiyordu. Bu durum da liberalleşmenin dillendirilmesine neden oldu. Liberalleşme demek Varşova Paktı için çok sıkıntı teşkil edecek bir gelişme olurdu çünkü hali hazırda devam eden soğuk savaş nedeniyle bloklar kendi içlerinde su sızdırmak lüksüne sahip değildi. Basın yayın özgürlüklerinin casusluk faaliyetlerine zemin hazırlayacağı düşüncesiyle Rusya liberalleşme, ılımlı yaklaşım ve birtakım özgürlükler sunma fikrine karşı çıkıyordu.
    Dubcek’in başlattığı kısa bir dönem sürebilecek olan basında özgürleşme Çekoslovakya için komünizmin özellikle yazarlara yapılanlar bağlamında hesabını sorma fırsatı yarattı. Komünist yönetim altında insanlar işe alınırlarken ilk dikkat edilen özellik kişinin mevcut ideolojinin aleyhtarı olmamasıydı, hatta sempatizanı olması bile gerekiyordu. Yapılan propagandalar ve ülke içinde yapılaşmış hafiyecilik ile insanların nasıl bir mengene ile sıkıldığı belliydi.
    Çekoslovakya’nın önde gelen yazarları ve gazeteci Ludvik Vaculik “İki Bin Kelimeler” adında makaleyi yazdı. Kundera kitabında toplumun aşağı tükürse sakal yukarı tükürse bıyık halini çok iyi anlatıyor: “ Duvarda bir resim vardı, parmağını gözdağı verircesine ona doğru uzatmış, ‘Kızıl Ordu’ya katılmakta kararsız mısınız?’ ya da ‘İki Bin Kelime’yi hala imzalamadın mı?’ ya da ‘Sen de mi İki Bin Kelime’yi imzalamadın?’ ya da ‘Yani af dilekçesini imzalamayacağını mı söylemek istiyorsun?’ diyen bir asker. Asker ne derse desin hepsi birer gözdağıydı.”
    Dubcek’in reformist tavırlarından rahatsız olan Rusya hem ona ayar çekmek hem de pakta ve komünist ideolojiye bağlılığını yineletmek için bazı görüşmelerde bulundu, sonucunda Bratislava bildirimi imzalandı. Ancak gelişmelerden tatmin olmayan Varşova Paktı 1968 yılında Çekoslovakya’yı işgal etti. İşgal güçleri kendi ölçülerinde başarılı bir operasyon geçirdiler ve Dubcek’in ağzından bir bildiri okutturdular. Ülkesinde değişimler gerçekleştirmeye çalışan Dubcek ayının pençeleri arasında kalmıştı.
    “Dubçek yanında milletvekilleriyle Prag’a döndüğünde radyodan bir konuşma yaptı. Altı gün süren alıkonulmadan sonra öylesine perişan olmuştu ki, zorlukla konuşabiliyordu; kekeledi, sık sık soluğu tıkanmış gibi oldu; iki cümle arasında uzun süre daralıyor, bu duralamalar neredeyse otuz saniyeyi buluyordu.” (…)
    “Ama bir şey gün gibi ortadaydı: Ülke zorbaya boyun eğmek zorunda kalacaktı; ilelebet kekeleyecek, dili dolaşacak, Dubçek gibi soluğu tıkanacaktı. Karnaval bitmişti. Gündelik, alelade ıstırap başlamıştı.” Bu satırlar eskiden komünist ideolojiye bağlılık duymuş, ilkelerini savunmuş bir yazar için enteresandır. Konuya yaklaşımını değerlendirdiğimizde George Orwell’e benzetmek mümkün. Komünizmin insan özgürlüklerine tahammülün kısıtlı olması ve sistemin pek teste tabi olmasa bile yordama yoluyla ulaşacağımız sonuç giderek totaliterleşmesi ve sonucunda “ağırlık ya da hafiflik” haline gelmesidir. Yani burada komünizmi insan üzerinden değerlendirmek gereği ortaya çıkıyor. Zira bir sistemin başarısı ya da çuvallaması sosyolojik tepkilere bağlıdır, dolayısıyla toplumun üzerinde hafiflik yahut ağırlık hissetmesindedir. Kundera’nın hafiflik/ ağırlık ikileminde düşüncelerine Parmenides’in karşıtlıkların olumlanması ya da olumsuzlanması fikrine şüpheci yaklaşımını örnek gösterebiliriz: “ Parmenides şu karşılığı veriyordu: ‘Hafiflik olumludur, ağırlık olumsuz.’ Doğru bilmiş miydi, bilmemiş miydi? İş burda. Bir tek şundan emin olabiliriz; hafiflik/ ağırlık karşıtlığı bütün karşıtlıkların en gizemlisi, en çift anlamlısıdır.”
    Bizim kabul ettiğimiz bağlamda olumsuzlanan kavram “ağırlık” olsun, işte Kundera’nın komünizmden kopuşunu çok iyi açıklayan satırlarda ağırlığın artışını hissedebiliyoruz: “Gerçek komünist dünyada hayat henüz yaşanabilir durumdaydı. Komünist idealinin gerçekliğe kavuşturulduğu dünyada, o sırıtkan budalaların dünyasında ise söyleyecek hiçbir şeyi olamaz, haftasına kalmadan dehşetten ölür giderdi.”
    Kundera kitabında ideolojileri sadece kendi varlıkları üzerinden eleştirmiyor, sorunun daha da kökenine iniyor. Derine bir madenci gibi kazan Milan Kundera “kitsch” ile “varoluşsal uzlama’yı” buluyor: “ Bundan da şu çıkıyor demek ki; ‘varoluşla kesin olarak uzlaşma’nın önerdiği estetik ülkü, bokun reddedildiği ve herkesin bok yokmuş gibi davrandığı bir dünyadır. Bu estetik ülkünün adı kitsch’dir.” Biraz varoluşsal uzlaşma ve kitschi açarsak: varoluşsal uzlaşma; insanın ve varlıkların, dünyanın tam olması gerektiği gibi eksiksiz yaratıldığı ve insanın özünün iyi olduğu anlamına gelir. Dinlerin dayandıkları kolonun içindeki demir varoluşsal uzlaşmadır. Kitsche geldiğimizde; insanın varoluşunda olmasına rağmen temelden reddettiği, kabul edilemez gördüğü şeylerdir. Hayatımıza doğrudan yön veren tüm kararlar ve irademiz dışında gerçekleşen tüm her şey sıkı sıkıya kitsch ve varoluşsal uzlaşmaya bağlıdır. Kundera insanın insan olmaktan nefret ediyor olması düşüncesiyle karşılamış. Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği’ni bir tez olarak özetlersek tüm dinler, ideolojiler çekirdek olarak aynı yerden gelirler, hatta hepsi insanların üretimidir. Eğer tanrı var ise kusursuz bir yapıdan ya da iyi bir tanrıdan söz etmemiz mümkün değildir. Varoluşuyla problemler yaşayan insanların anlam boşluklarını doldurmak çabasından ibarettir. Temelde insanlar cenneten kovulma mitosunda olduğu gibi dünyaya kendilerini tam olarak ait hissedemezler, kendilerinde itiraz ettikleri noktalar vardır, soruları, merakları vardır. Dinlerin cevabı ise insan olabileceği en iyi şekilde insanları yaratmıştır, doğanın, hayvanların efendisidir. İnsanlar yeryüzündeki tanrı krallığının yöneticileridir. Biyolojik ihtiyaçlar mide bulandırıcı, sanki yokmuşlar gibi bir tavırla yok sayılmıştır, aslında tanrının yarattığına karşı bir eleştiri olduğunu söyleyebiliriz. Çünkü; senin yarattığında değiştirilmesi gereken şeyler var demektir. Varolmanın dayanılmaz hafifliği/ ağırlığı bizim üzerimizde hissettiğimiz ölçüde var. Kafamızın üzerinde bir tüy düşünelim, o tüyü hissedene kadar aslında yoktur. Ancak hissettiğimiz anda ondan kurtulmak için her şeyi yaparız çünkü bize rahatsızlık vermeye başlamıştır. Kundera da bunu anlatıyordu bence insan, ideolojileri, mitosları, uzlaşıları anlamsızlıkları gidermek için yapıyor. Halbuki hayatta anlam kadar anlamsızlığa da yer var. Olumlayabileceğimiz ya da aksini iddia edebileceğimizden çok uzak ve gizemlidir. İnsanoğlu anlamları kurcaladıkça içinde bulunduğu kabın köşe noktalarına çarpıyor, kapana kısılmış gibi hissediyor. Nafile bir çaba ile içinden kurtulmaya çalışıyor. Oysa kendimizi rollerden, yaftalardan, ideolojiden, teolojiden, önyargılardan arınsak asıl insana doğru bir yolculuğa başlayacağız…
    Kitap incelemesinin aynısı ve birkaç yazımı daha blogumda paylaştım. Bana destek olmak isterseniz oradan da tıklayabilirsiniz. Şimdiden teşekkür ederim. :)
    Link: http://bunubiryerdeyazmistim.blogspot.com
  • 432 syf.
    ·13 günde·Beğendi·10/10
    İleride tekrar okuyacağıma emin olduğum, beni derinden etkileyen bir kitaptan bahsetmek istiyorum. Fakat hemen söyleyeyim biraz SPOILER olabilir :)

    Nietzsche Ağladığında; düşünce, felsefe ve psikoloji üzerine kurulmuş harika bir roman.

    Karakterler çoğumuzun tanıdığı insanlardan oluşmuş; psikanalizin öncülerinden Doktor Breuer, Friedrich Nietzsche ve Sigmund Freued. Tabii böyle güçlü isimlerin yanında, çokça tanınmayan ama oldukça güçlü ve güzel kadınlar var; Lou Salome, Mathilde ve Bertha.

    -Spoiler-

    Konumuz ise çok derin. Derin duygular, derin tutkular, saplantılar ve yaşamlar.. Salome çok güzel bir kadın, güzelliği ile karşısındaki insana neleri yaptırabileceğinin de farkında. Nietzsche ile olan arkadaşlığının-ilişkisinin sonucunda ve ümitsizliğinden dolayı Nietzsche'nin intihar edeceğini düşünerek ona yardım etmesi için Doktor Breuer ile görüşüyor. Doktor; daha önce böyle bir hastası olmadığını, ümitsizliğe karşı tıbbi yardımda bulunamayacağını şu satırlar ile anlatıyor:

    'Ümitsizliklere ilaç, ruhlara doktor yoktur.'

    Fakat Salome gibi güzel ve inatçı bir kızın isteğine 'hayır' diyemiyor. Görüşmeyi kabul ediyor ve sürecimiz de böylelikle başlıyor. Nietzsche, eski arkadaşının doktor ile görüşme yaptığından habersiz, başkalarının önerisi ile Breuer'in yanına gidiyor. Fakat tek amacı, fiziksel rahatsızlıklarına derman bulmak. Breuer, Nietzsche'yi hiç tanımıyormuş gibi, intihar etmeyi planlayan biri olduğunu bilmezmiş gibi, önce fiziksel kontrol yapıyor, konu ruhsal problemlere geldiğinde; düzenli olarak konuşmayı ve hastalığına neyin sebep olduğunu bu şekilde bulma isteğini bir türlü kabul ettiremiyor. Nietzsche birkaç gün sonra geri dönmeden önce kliniğe uğrayınca, Breuer bu sefer farklı bir yöntem deniyor. Hasta kendisiymiş gibi, ondan yardım istiyor! Ama bu da sadece ona güven verip, onu konuşturması için tabii.. Ve, o hayran kalarak okuduğum mükemmel 'terapiler' bu şekilde başlamış oluyor..

    Başlarda yalnızca hasta rolü oynayan Breuer, bir süre sonra aslında gerçekten yardım isteyen biri oluyor ve Nietzsche'nin sorunlarını umursamamaya başlıyor. Nietzche ona yardım ederken, aslında o da kendine sonuç arıyor. Yalanla başlayan bu hasta-doktor ilişkisi, güzel ve sorunları çözülmüş bir dostlukla bitiyor.

    Konumuz bu şekilde. Benim bahsettiğim o 'terapiler' gerçekten çok güzeldi. Yeri geldi ağladım, yeri geldi notlar tuttum, yeri geldi kendimi buldum satırlar arasında. Ama bir şeyden eminim ki; kendime çok şey kattım bu kitabı okumakla. Keşke daha önce okusaymışım demedim asla. Çünkü daha erken okusaydım, şu anda hissettiklerimi hissedemezdim.

    'Amor Fati' yani; 'yazgını seç, yazgını sev' kavramını öğrendim. Gerçek bir dostun özlemini tattım. Keşke, Nietzsche gibi bir arkadaşım olsaydı dedim. Bu kitabın bir kurgu olduğunu bir türlü kabullenemedim. O kadar güzeldi ki, gerçek olmasını diledim. Ama aslında Nietzsche ve Breuer hiç tanışmamışlar. Psikoterapi onların görüşmelerinin bir sonucu değilmiş.. Bunlar beni üzdü, ama güzel olan diğer her şeyi düşününce bunları görmezden gelebiliyorum.

    Yıllar sonra açıp okuduğumda, cevaplar bulabilmek amacıyla kendime sorular bıraktım kitabın içine. İşte bu kadar çok sevdim Nietzsche Ağladığında'yı. Okumayan, okumayı düşünüp vakit ayıramayan, diğer kitapların bitmesini bekleyen herkese rahatlıkla söyleyebilirim ki; bırakın her şeyi, bu kitabı okuyun. Sağlıcakla kalın :)
  • Kerem
    Kerem Bento'nun Eskiz Defteri'yi inceledi.
    @SefaPezevengi·29 Ağu 2019·Kitabı okumadı
    Spinoza’nın John Berger’e ilhâmı: BENTO´NUN ESKİZ DEFTERİ

    Kısa zaman önce yaptığım İzmir yolcuğuma gidiş ve şehrime (İstanbul’a) dönüşümde, bir de Burgazada’da Sait Faik’le olan randevumda bana eşlik eden bir kitap vardı: “Bento’nun Eskiz Defteri”(1). Baruch (Bento) Spinoza’nın John Berger’e ilhâm ettiği bu kitap, benim için, iki sevdiğim yazarın uzak mesafelerden (dört asır!) de olsa kurdukları iletişime (belki de gönül bağına) şahit olmaktı… Yalnız bu da değildi elbette: İnsanın, yazıyla, eserle olan ilişkisinin, öyle bir bardak su içer gibi hemen bitip tükenmediğinin; yıllar sonra da o iletişimin devam edebileceğinin ve dahası, kişinin isterse bunu (tamamen kurgusal da olsa)  devam ettirebileceği (o bir anlamda gizemli) realitesinin –yeniden–farkına varmaktı…

    Sanatsal yaratıcılık kabiliyeti olan hangi insan, sevdiği bir sanat eserinin devamını ya da kendince alternatifini kafasında ya(r)şatmamıştır ki? Edebiyatı ele alalım: Sevdiği bir romanı okurken ya da okuduktan sonra, yazarın sunduğu olayın ve/veya sonun farklı versiyonunu kafasında yaratmayan bir yaratıcı-okur düşünülebilir mi? Yaşayan en iyi yazarlarımızdan olan Selim İleri, anılarında (örneğin, “Anılar; Issız ve Yağmurlu” kitabında), çocukken okuduğu ve sevdiği romanların ‘devamını’ yazdığını söylüyor. Tabii bu tek başına bir etken değildir ama bunun neticesi, Selim İleri gibi iyi bir sanatçı olmaktır… Bunu, yarım kalmış romanlar için de düşünebiliriz: Gogol’ün “Ölü Canlar”ı ya da Ahmet Hamdi Tanpınar’ın “Aydaki Kadın”ı gibi… Yaratıcı okur ve yazar için azımsanacak bir merak değildir bu. Yarın öbür gün bu merak pekâlâ bir yazara, “Tanpınar’ın Aydaki Kadını”nı yazdırabilir…

    BİR HAYALİN PROJESİ

     Spinoza, yanında devamlı surette eskiz defteri taşırmış; fakat ölümünden sonra notları, elyazmaları, mektupları muhafaza edilebildiyse de eskiz defteri hiç bulunamamış. John Berger’in hayallerinden biri, yaratıcı okur ve yazar için azımsanamayacak dediğim o merakmış işte: “… yıllardan beri Spinoza’nın çizimlerinin yer aldığı bu defterin bulunacağını hayal ediyordum. İçinde ne bulmayı ümit ettiğimi bilmiyorum. Neler çizmiş olabilir? Nasıl bir üslûpta çiziyordu acaba? De Hooch, Vermeer, Jan Steen, Gerard Dou ile çağdaştı. Amsterdam’da bir süre, kendisinden yirmi altı yaş büyük olan Rembrandt’ın birkaç yüz metre ötesinde yaşadı. Biyografi yazarları onların muhtemelen karşılaştığından dem vurur. Teknik resim çiziminde Spinoza’nın amatör olduğunu varsayabiliriz. Eskiz defteri bulunsaydı eğer, pek öyle ahım şahım çizimlerle karşılaşacağımı düşünmedim hiç. Sadece yazdığı bazı notları ve bir filozof olarak şaşırtıcı önermelerini yeniden okumak, bir yandan da gözlemlediği şeylere onun gözüyle bakabilmek istiyordum.” (s.11)

    Evet, “onun gözüyle bakabilmek”! Berger’in bu kitabı yazma (kitaptaki o eskizleri çizme) nedeni, bana göre bu üç cümlede gizli. Elbette, körü körüne onu taklit etmek demek değil bu; bin kere hayır! Bu, Berger’in ve onun eşdeğerindeki entelektüellerin zekâsına ve yaratıcılığına hakaretten başka bir şey olmazdı; şüphesiz, onların okurlarının da!.. Burada kastedilen, kendi üslûbundan ve muhayyilenden yola çıkarak, sevdiğin bir filozofun kayıp olan ve senin de merak ettiğin eserini, kurgusal olarak  –bir anlamda- ‘yeniden-yaratmak’tır bana göre…  Bu sebeple, Berger’in Bavyera’da yaşayan bir dostunun dostu olan Polonyalı matbaacının, kendisine ten rengi ve süet ciltli bir eskiz defteri hediye etmesini; Berger’in de bu defteri alır almaz “Bu Bento’nun olmalı!” diye mırıldanmasını (s.12), ben, bahsettiğim bu kurgu çerçevesinde görüyorum. Böyle bir olay hakikaten de yaşanmış olabilir ama yine de kurgudur: Bento’nun neler çizmiş (ve elbette ‘görmüş’! Çağrışım: “Görme Biçimleri”) olabileceğini kurgulamak için yaratılmış/uydurulmuş yan-kurgucuk…

    Ve Berger, hayalindeki yolculuğa çıkar…

    Berger’e bu yolculuğunda eşlik eden bir hazine de vardır: Spinoza’nın dev eseri “Ethica”. İnsanın böyle bir yol azığı olunca, kaleminden çıkanlar da sıradan olmayacaktır hâliyle:

    ALTI ÇİZİLEN SATIRLAR

    İyi bir kitap, muhakkak ki kalem eşliğinde okunur: Kitaptaki önemli tespitlerin ya da edebî kıymeti olan cümlelerin altını çizmek; çizmeye kıyamıyorsak da bir deftere not etmek için. Kuşkusuz iyi kitaplar kervanından olan Berger’in bu eserinde altını çizdiğim yerlerden birkaçını paylaşmak istiyorum:

    ▪ Berger: Mutlak monarşi, yeryüzündeki tüm canlıların potansiyel hizmetkâr olduğu varsayımına dayanır ve ısrarla şatafat talep eder. (s.34)

    ▪ Spinoza: Biz bir şey için çabalıyorsak, onu istiyorsak, ona iştah kabartıyorsak, yani onu arzuluyorsak, bunu o şeyin iyi olduğuna hükmettiğimiz için yapmıyoruz; tersine, bir şeye çaba harcadığımız, onu istediğimiz, ona iştah kabarttığımız, yani onu arzuladığımız için o şeyin iyi olduğuna hükmediyoruz. (s.38)

    ▪ Spinoza: İnsan zihninin biçimsel varlığını kuran fikir, son derece karmaşık pek çok bireysel kısmın bir araya gelmesinden oluşan beden fikridir. Ama bedeni oluşturan bu bireysel kısımların her birinin fikri, Tanrı’da zorunlu olarak bulunmalıdır; bu yüzden insan bedeni fikri bileşik kısımlarının bu pek çok fikrinden oluşmuştur. (s.42)

    ▪ Berger: Kendisi olmayan her şey, ona alan açmıştı.(s.45) [Bu cümleyi, ‘Öz doldurmazsa, yalan/yanılsama doldurur’ diye okuyorum. –sp)

    ▪ Berger: O zamanlar markalar değil, tarih yazılırdı büyük harflerle. (s.49)

    ▪ Berger: İnsanı öteki hayvanlardan ayıran, geçmişe ve gelecek olana duyduğu aidiyet hissidir. Lâkin Tarih’le yüzleşmek trajediyle yüz yüze gelmektir. Çoğu insanın bakışlarını kaçırmayı tercih etmesi bu yüzdendir. Tarih’le ilgilenmeye karar vermek, çaresizlikten dolayı verilmiş bir karar olduğunda bile umuda ihtiyaç duyar. Bir umut küpesine. (s.52)

    ▪ Spinoza: Bizler dış nedenlere bağlı olarak çok değişik heyecanlar yaşıyoruz ve ters esen rüzgârlarla alt üst olan dalgalar gibi akıbetimizden ve yazgımızdan bîhaber çalkalanıp duruyoruz.(s.53) [Spinoza’nın bu cümlesi, sizlere de “Vaiz” (“Koelet”) kitabını hatırlatmadı mı? –sp]

    ▪ Berger: 1942’de –yaz ayları olmalı- Londralılar radyodan ilk kez Şostakoviç’in, kuşatma altındaki Leningrad’a adadığı 7. Senfoni’sini dinlediler. 1941’de, Leningrad’da, kuşatma sırasında başlamıştı bestesineŞostakoviç. Kimimiz için bu senfoni, gaipten gelen bir müjde gibiydi. Onu dinlemek, Leningrad’ı izleyen Stalingrad direnişi, Kızıl Ordu’nun sonunda Alman savunma güçlerini dize getireceği inancını uyandırmaya başlamıştı bizde. Ve öyle de oldu… Savaş sırasında, yıkılmaz görünen şeylerden birinin müzik olması ne garip.(s.58)

    ▪ Berger: Aynı hatayı bir daha yapmayacağım. Ama başkalarını yapacağım muhakkak… (s.60)

    ▪ Berger: İnsan denen yaratığın zulmetme kabiliyeti sınır tanımaz. (s.83)

    ▪ Berger: Günümüzün küresel tiranlığının başlıcaözelliği bir yüze sahip olmayışı. Ne Führer, ne Stalin, ne de Cortés var. İşleyişi kıtadan kıtaya değişiyor ve koşulları yerel tarihlerce belirleniyor. Ama genel model aynı. Bir kısırdöngü. … İşte, insanların zulmetmedeki akla hayale gelmeyecek kabiliyetlerini ha babam fişekleyen günümüzün bu yeni siyasî-iktisadî döngüsü: “Dün gece Vadodara’dan bir arkadaşım aradı. Ağlıyordu. Neler olduğunu bana ancak on beş dakika sonra anlatabildi. Çok karışık bir şey değildi. Arkadaşı Sayide, bir güruhun ortasında kalmıştı sadece: Sadece karnını yarmış ve içini yanar paçavralarla doldurmuşlardı. Öldükten sonra birisi bıçağın ucuyla alnına ‘OM’ yazmıştı sadece.” (OM, Hinduların kutsal işaretiydi.) Arundhati Roy’unsözleri bunlar. 2002 baharında, Hindistan’ın Gujarat eyaletinde, gözü dönmüş yobaz Hinduların bin Müslüman’ı katledişini anlatıyor. (s.85)

    ▪ Berger: İnsanlar kitapları, başka hiçbir şeyi tutmadıkları özel bir tarzda tutar. Cansız değil de sanki uyuyorlarmış gibi. Çocuklar da çoğu zaman oyuncaklarını böyle taşır. (s.91)

    ▪ Berger: Hikâye anlatmanın iki tarzı vardır: Görünmez olanın, saklı olanın irdelenmesi ve zaten meydanda olanın öne çıkarılıp sunulması. Bu tarzlar için ben –kendime has fiziksel bir anlamda- İçedönük ve Dışadönük terimlerini kullanıyorum. (İntro-Vertere ve Extro-Verrete –sp. s.77) Günümüzde dünyada olan-bitenle ilgili bunlardan hangisi daha uygun, daha vurucu olabilir? Bana öyle geliyor ki, birincisi. (s.94)

    ▪ Berger: Elinle, parmaklarının eklemleri kanaya kanaya yaz. Böylece bazı sözcüklerin altı kanla çizilir. (s.95)

    ▪ Berger: Püf noktası pazarlık etmek olan semt pazarlarının tam zıddıdır, marketler… Burada bizlere potansiyel hırsız gözüyle bakılır. … [Oysa buradaki daha büyük/aslî hırsızlık] Şirketin sistemli hırsızlığı[dır]: Çalışanların karşılığı ödenmeyen fazla mesaileri. Kasiyerler her hafta en az iki saat, bazen daha fazla ücretsiz mesai yapar. Çalışma saatlerinin dışında –yöneticilerden sıradan işçilere kadar- pek çok çalışan gece gündüz demeden acilen göreve çağrıldıklarında, bu çağrıya icabet etmek zorundadır. Hastalık izni yoktur. Vardiyalar arasında öngörülen yasal molalara ya da hafta içinde dinlenme imkânına fırsat verilmez. (s.112)

    ▪ Spinoza: … Para her şeyi elde etmemiz için bir araç olmuştur. Bu yüzden onun hayali, avamın zihnini fazlasıyla meşgul etmiştir. Çünkü avam, para fikrinin eşlik etmediği bir nedenden kaynaklanan sevinci öyle kolay kolay hayal edemez. Ama bu kusur yoksul olduğu için ya da gerekli ihtiyaçlarını karşılamak için değil de, para kazanma becerisini elde etmekle müthiş bir ün kazanacağı için, paranın peşinde koşan insanlara özgü bir kusurdur. Böyleleri âdet yerini bulsun diye yemek yerler; ama bedenlerini korumak için ne kadar para harcarlarsa servetlerinin de o kadar azalacağını düşündüklerinden pek az yerler… (s.153)  

    NEREYE VARACAĞINI KESTİRME ÇABASI

     John Berger, daha kitabın başında şöyle der: “Biz çizerler, sadece gözlemlediğimiz bir şeyi başkalarının da görmesini sağlamakla kalmayıp, nereye varacağını kestirmenin mümkün olmadığı görünmez bir şeye de refakat ederiz aynı zamanda.” (s.17)

    Nereye varılacağı kestirilemeyen bu maceraya eşlik edince, iyi, çok iyi yerlere vardığına tanık oluyoruz…

    1 “Bento’nun Eskiz Defteri”, John Berger, Metis Yayınları, Kasım 2012 (Çeviren: Beril Eyüboğlu)
  • İslâmiyet güneş gibidir, üflemekle sönmez. Gündüz gibidir; göz yummakla gece olmaz. Gözünü kapayan, yalnız kendine gece yapar.
    -MÜNAZARAT
  • 95 syf.
    ·2 günde·Beğendi
    Behçet Necatigil, “Kitaplarda Ölmek” adlı o şahane şiirinde “Adı, soyadı /Açılır parantez /Doğduğu yıl, çizgi, öldüğü yıl, bitti /Kapanır, parantez. /O şimdi kitaplarda bir isim, bir soyadı /Bir parantez içinde doğum, ölüm yılları. / Ya sayfa altında, ya da az ilerde /Eserleri, ne zaman basıldıkları /Kısa, uzun bir liste. Kitap adları /Can çekişen kuşlar gibi elinizde. /Parantezin içindeki çizgi /Ne varsa orda /Ümidi, korkusu, gözyaşı, sevinci /Ne varsa orda. /O şimdi kitaplarda /Bir çizgilik yerde hapis, /Hâlâ mı yaşıyor, korunamaz ki, /Öldürebilirsiniz.” der.

    Edith Wharton’ın “Sığınak” adlı kitabını okuyup bitirdiğimde sitede sadece “bir” kişi tarafından okunan bu kadın yazarın biyografisini incelemek üzere internete girdiğimde şu satırlara denk geldim:
    “Edith Wharton (24 Ocak 1862 – 11 Ağustos 1937) Amerikan yazar ve moda tasarımcısı.
    En fazla tanınan eseri "Masumiyet Çağı" (The Age of Innocence, 1920) adlı romanıdır, ve 1921 yılında Pulitzer Ödülünü kazanmıştır.
    I. Dünya Savaşı esnasında Paris'te Kızıl Haç örgütü için yaptığı yardım çalışmalarından ötürü, Fransız Légion d'honneur nişanıyla ödüllendirilmiştir.
    Paris'te iken Amerikalı ünlü gazeteci William Morton Fullerton ile büyük bir aşk yaşamıştır.
    Eş: Edward Robbins Wharton (e. 1885–1913)
    Aralarında Henry James, F Scott Fitzgerald, Jean Cocteau, Ernest Hemingway ve Theodore Roosevelt'in bulunduğu, çağının önemli ve etkili entelektüelleriyle olan arkadaşlığı da ayrıca dikkat çekicidir.
    Bazı eserleri: "Ethan Frome", "Yaz Bitince", "Akşam Çayı","Aşkın Öteki Yüzü","İki Kız Kardeş","Mihenk Taşı","Sığınak", "Her Kalp Kendi Bildiğini Okur"

    Evet tam da Behçet Necatigil’in şiirinde dediği gibi değil mi? Edith Wharton’ın Amerikalı bir kadın yazar olduğunu, aldığı ödülleri, yaşadığı büyük aşkı, dostluklarını ve bazı eserlerini listeleyen kısa bir biyografi bize ne anlatabilir ki? O parantezin içinde büyük dostluklar, tutkuyla yaşanmış bir aşk, 28 yıl süren bir evlilik çok sayıda eser var ama Edith’in neler yaşadığı yok. Onun yaşadıkları eserlerinde. Biz de eserine dönelim o halde.

    Bu kitaba inceleme yazmak gibi bir niyetim yoktu aslında. Ama güçlü karakter tahlilleri, ruh ikilemleri, hassas bir kadının ruhunun ömür boyu geçirdiği değişimleri 92 sayfada böyle güçlü bir şekilde anlatan bu kadın yazarı es geçmeye gönlüm elvermedi. Necip G. Bey'in Helikopter yayınları ile ilgili övgülerine bir süredir denk geliyordum ve onun son incelemesinden sonra #41618998 da bu yayınevinden üç kitap satın aldım: Biri Jean Echenoz / Bir Yıl’dı. Diğeri sevgili Ayşe*'nin harika bir inceleme yazdığı İklimler’di. (bkz: YAKARSA BU DÜNYAYI ROMANTİKLER YAKAR!) “Sığınak” ise bir yerde denk geldiğim bir kitap değildi. Kitabın önce ismi dikkatimi çekti, iyi bir yazar bu isme o kadar çok şey sığdırabilirdi ki… Arka kapak yazısını okuduğumda kitabı almaya karar vermiştim. Sonra kitaba dair bir yazı aradım, bulamadım, sitede de bir kişi tarafından okunduğunu fark edince okumaya bu kitaptan başlamaya karar verdim.

    Önce kitabın dış görünüşüyle başlamak istiyorum: Helikopter yayınları hakikaten çok özenli bir şekilde basıyor kitaplarını. Çeviri bir kitapta en fazla dikkat ettiğim şey, kitabın dilidir. Bu kitabın hakikaten kusursuz bir dili var. Yaptığım alıntılardan da fark etmişsinizdir zaten. Yazar çok iyi belli ki, ama çevirmenler de şahane bir iş çıkarmışlar.
    Kitabı okumadan evvel sığınak kelimesine neler sığdırılabileceği üzerine kafa yorduğumu söylemiştim. Öyle ya yaşam denen şu uzun ve çetrefil yolculukta neler sığınak olabilirdi ki bir insana? Ev, iş, aşk, çocuklar, dostlar, kitaplar, eğlenceler, yolculuklar… Listeyi uzatmak mümkün. Peki bu kitap neyi anlatıyor derseniz… Kitap Kate’in Denis Peyton’la evlenme sürecini, yaşadığı hayal kırıklığını ve sonrasında kendine sığınak bildiği oğlu Dick ile ilişkisini bolca iç çatışmalı ve psikolojik tahlilli bir şekilde anlatan kısacık ama aslında kocaman bir "uzun hikaye". Kate’in ömrünü boşa yaşadığını düşünmesi, yaşadığı çatışmalar, ahlaklı olmak ile sevdikleri arasında bir seçim yapmak zorunda kaldığında yaşadığı iç çelişkiler başarılı şekilde aksettirilmiş. Mesela şu satırlar Kate’in ömür boyu yaşadıklarını bir paragrafta sezdiriveriyor:

    “Odaları teker teker amaçsızca dolaştı, ıssızlığa alışmaya çalıştı. Böylesi bir ıssızlığı çok önceleri, çoğu kadın yüreğinin dopdolu olduğu yıllarda tatmıştı; ama bu çok zaman önceydi, tam bir ıssızlık duygusu da değildi aslında, çünkü hala birilerinin o boşluğu dolduracağı umudu vardı. Oğlu doğmuştu, hayatı dolup taşmştı, ama sular yine çekilmişti ve o, heba olmuş yıllar önünde çıplak uzanırken bakakalmıştı yine. HEBA OLMUŞ YILLAR! İşte yüreğin o ölümcül gümbürtüsü, asla iyileşmeyecek olan bir felç. İnancı ve umudu, bataklığın onu vahşete çağıran ışıklarıydı, sevgisi kayan topraklara dikilmiş nafile bir anıt.” (s. 83)
    Kate nelere mi sığınıyor? Önce nişanlısına /kocasına ardından da onda yaşadığı hayal kırıklığından sonra oğluna ve ardından da başka hayatlara, sanata, dostlarına ve iki yüzlü bir gülümsemenin rahatlatıcı konforuna, maskelere yani…
    "Kendisinin de hayatın zoraki bir taklidi içinde konuştuğunu, gülümsediğini, yeni gelenlere elini uzattığını, gerçek Kate'in ise sahnenin arkasında trajediyi oynadığını unuttu."( s.87)

    Siz de ayıracak birkaç saatiniz varsa Edith Wharton’ın “Sığınak”ına bir şans verebilir ve kendi sığınaklarınızı düşünebilirsiniz bence. Herkese keyifli okumalar diliyorum.

    BLOGUMDAN ALTI ÇİZİLİ SATIRLARIMLA OKUMAK İSTERSENİZ: https://hercaiokumalar.wordpress.com/...02/siginaklara-dair/