• Yıllanmak üzere bir fotoğraf,
    Arkasında bir kısa şiir,
    Başımda annemin sandığa kaldırdığı bir çember.
    Aklım başımda değil.

    Cebim yırtık, bir kalemi tutuyor.
    Tıpkı elim gibi,
    Tıpkı halen ellerini tutamayan ellerim gibi.
    Ahh fotoğraf yıllanmış,
    Benim aklım hala başımda değil.

    Kalem tutan ellerim işlem yapmayı bilmiyor hala
    Hocalar hala iki kere ikinin dört ettiğini iddia ediyor.
    Ben ise her şeyin “SEN” ettiğini...

    Şu sıralar annem yine beni mutlu zannediyor.
    Bilmiyor...
    Çemberi kaldırdığı sandığa kaldırıyor şiirlerimi,
    Neyse diyorum...

    Bu yıllanmış çemberi saçlarıma takmayı hala çok seviyorum.
    Annemi de,
    Seni de,
    Merak etme,
    Şiirlerin hepsi aklımda.

    10.01.2020
    #brc41
  • Dünya gündemi şu sıralar çok gergin. Bu gerginliğin içerisinde yetmiyormuş gibi birde yetkililer çıkmış bekar kalıp 30 yaşını geçenlerden vergi alınacağına dair açıklamalar yapıyorlar.

    Acizane bir teklif: Bekarlardan vergi alacağına evlenemeyenlere maddi destek versinler. Devlet toplumun faydasına ve hayrına olacak gelişmeler sağlamakla mükellef. Eğer memleketten alınan vergiler devleti kalkındırmaya yetmiyorsa çok vatansever zenginler var ya devletin yardımcı olduğu ellerini taşın altına koysunlar Bi zahmet. Ben samimiyetle söylüyorum söz konusu vatansa gerisi teferruattır düşüncesi ile eğer memlekette öyle bir sıkıntı varsa elimde ne varsa vermeye hazırım... Ama insanları da birazda olsa düşünmek lazım.
  • Kızmayacaksan bir şey söyleyeceğim
    İsmail Kılıçarslan

    Sevgili seküler kardeşim; kızmayacaksan bir şey söyleyeceğim.

    Öncelikle şurada bir anlaşalım. “Din konuşmak”, senin paşa gönlüne, modern algına, inandığın yalana göre şekil alabilecek bir şey değildir. Din konuşan insan senin inandığın, “bu böyledir” dediğin değerlerine göre şekil almak, biçim değiştirmek zorunda değildir.

    Söz gelimi “misyar nikahı ile mu’ta nikahı arasındaki farklar” başlığı dini bir meseledir. Bu mesele bir Müslümanın kafasına takılıyorsa ehli olana sorar, o da cevap verir. Bu meseleyi dini bakımdan anlatan adam öyle senin zannettiğin gibi sapık-mapık da değildir. Dinde karşılığı olan iki kavramı ele alıp anlatan bir uzmandır. Yani “spesifik bilgi aktarımı” yapmaktadır. Şarta-şurta, kurala-kaideye bağlı bir dini meseleyi anlatmak insanlara “bir Ankara’da eşiniz olsun, bir de İstanbul’da” çağrısı yapmak manasına gelmez. Mal değilseniz bunu anlayacak zekânız vardır diye tahmin ediyorum. Mal olmadığınızı da tahmin ediyorum. Dolayısıyla kötü niyetlisiniz bence.

    Dahasını söyleyeyim sevgili seküler kardeşim. Birden çok kadınla evlenmeye cevaz vermektedir İslâm dini. Yani bu konuda dinen ruhsat vardır. Fakat ben de bu hususta Ebubekir Sifil Hoca gibi düşünüyorum. Hem biz Türklerin genetik ve antropolojik kültürü, hem şu an içinde yaşadığımız toplumsal şartlar “birden çok kadınla evli olmayı” neredeyse “mutsuzluğun garantisi” haline getirmiştir. Pek de tavsiye edilecek bir şey değildir yani. Fakat “ruhsat yokmuş gibi yapmak”, Allah muhafaza buyursun, dinden çıkmak sonucunu doğurur. Dolayısıyla “İslâm’ın birden çok kadınla evli olmaya bakışı nedir?” sorusuna bir uzman öncelikle “caizdir, ruhsat vardır” cevabını vermek zorundadır. Ardından bütün “ama”larını sıralar dilediği gibi. Bu da son derece normaldir. Allah lillah aşkına alışın şuna be yahu. Türkiye’de dindar erkekler “ikinci eş almak için sıraya girmiş” durumda değildir. Bugün olmadıkları gibi söz gelimi Osmanlı döneminde de değildirler. Türkler arasında “ikinci eş alma” durumu hiçbir zaman yüzde 3-4 düzeyini geçmemiştir. Modern insanın “ikinci kadına, metrese, tikoti çikotiye” sahip olma oranından en az beş kat düşüktür yani.

    Kızmadın bana değil mi?

    Sevgili dindar kardeşim; kızmayacaksan sana da bir şey söyleyeceğim.

    Türkiye’de dini hayatla ilgili güncel sorunların neredeyse tamamı “televaiz” dediğimiz kitle vaizlerinden patlak vermektedir.

    Din, sevgili kardeşlerim, vaizlerden de, şairlerden de öğrenilmez. Vaizler, hele zamanımızın televaizleri, kendilerine misyon olarak “din elden gidiyor, her türlü bozulmaya karşı dini korumamız lazım” cümlesini belirleyen adamlardır. Dini buzdolabında saklamamız gerektiğini düşünürler. Dinin arkeolojisini din sayarlar. Hani “Allah’ın dinini koruma bakanlığı” kurulacak olsa pek memnun olurlar buna.

    Din, televaizlikle alakası olmayan, konferansına gelen insanların kelle sayılarının fazlalığı ile övünmeyen, youtube kanalına takipçi çağrısı yapmayan, bir düzenek, bir tertibat, bir modern organizasyon kurmayan âlimlerle, kitaplardan öğrenilir kardeşlerim.

    Hoşuna giden televaizin youtube videolarından playlist yaparak “âlim” olunmayacağı gibi, aradığın fetvayı google’a yazarak dine dair meselelerini de çözemezsin.

    Biliyorum. Her gün bu televaizlerimizden birine saldırıyor seküler kardeşlerimiz. Ama şunu düşün be kardeşim. İnsan kendini “saldırıya bu denli açık” tutuyorsa orada bir sıkıntı yok mudur?

    “Bir arkadaşımdan duydum, Avrupa’da diskoya gidenler eş değiştiriyormuş” nedir sevgili kardeşim; Allah lillah aşkına söyle bana. Bu tuhaflığı, bu haksızlığı, bu gerçek-dışılığı niçin savunalım yahu?

    Bu abukluğu savunmaya çalışmak yerine açalım İmam Maturidi okuyalım mesela. Aha “Te’vilat”ın çevirisini bitirip yayınladı Ensar Vakfı. Haberin oldu mu? Tabii ki olmadı. Çünkü youtube playlisti çözüyor bütün din-diyanet işlerini ne de olsa.

    Kızmadın bana değil mi
  • 304 syf.
    ·5 günde·Beğendi·5/10
    'Zaman'
    Ne kadar göreceli ne kadar kıymetli ne kadar çabuk tükenen bir kavram değil mi?
    Şu sıralar hiçkimsenin hiçbir şeye vakti yok. Okula gidiyoruz, işe gidiyoruz, çocuklarımızı okula götürüyoruz, sınava çalışıyoruz ve daha birçok şey yapıyoruz yaşamaya çalışırken. İyi güzel bir şeylerle uğraşıyoruz da sanki bunlarla uğraşırken gerçek anlamda yaşamaktan uzaklaşıyoruz sanki gitgide. Ya da hayatı kendimize ve çevremizdekilere zindan ederek yaşadığımızı sanıyoruz.
    Neden mi böyle diyorum? Çünkü yolda yürürken asık yüz görmekten, tanıdığı insanlara selam vermeden geçip giden insanlar görmekten, ulaşmamız gereken hedefleri düşünürken anı yaşamamaktan ve 'boş' zamanlarımıza göre şekillenen dostluklarımızdan bıktım.
    Bakmayın böyle dediğime en az ben de bu kadar asık yüzlüyümdür belki de.
    İşte bunu da Momo' yu okurken fark ettim. İnsan Duman Adamlar tarafından ele geçirilmiş şehirde şu an yaşadığımız dünyadan çokça kesit buluyor çünkü.
    Biz de sürekli zamanı dolu dolu geçirmek istiyoruz ama bunu yapmaya çalışırken aslında kendi hapishanemizde zamanın kısalığından, hiçbir şeye yetişememekten dem vuruyoruz.
    Momo bana bu bağlamda günümüzle ilgili birçok acı gerçeği yüzüme vurdu ve ders verdi. Akıcı bir anlatımı var ve yediden yetmişe herkese hitap ediyor. Okuyan herkesin içinde kendinden bir şeyler bulacağını düşünüyorum ve okumanızı tavsiye ediyorum.
    Zamanın nasıl geçtiğini anlamadığınız anladığınızdaysa üzülmediğiniz bir gün olsun.~
  • Bir de şu sahne geliyor insanın gözünün önüne: Bir arabacının atını kırbaçladığını gören nietzsche atın yanına gidiyor, kollarını hayvanın boynuna doluyor ve gözyaşlarına boğuluyor.Nietzche bu olaydan sonra üç gün eve kapanmıştır ve üç gün boyunca tek kelime konuşmamıştır. Başka bir deyişle, tam akıl hastalığının patlak verdiği sıralar.Ama tam da bu nedenle, yaptığı harekette derin anlamlar buluyorum ben; Nietzche attan Descartes adına özür diliyordu. Deliliği at için gözyaşlarına boğulduğu an başladı. İşte benim sevdiğim Nietzche bu.