• 4 kilo yağ karşılık 6 kilo su insanın vücudunda yağ toplar.
    Yani fazladan almış olduğumuz 0.66666 miktarda yağa karşı fazladan alacağımız bir bardak su ile denktir Ve fazla kilo demektir....
  • Kadın ve erkek kendi fıtratlarına uygun yaşadığında huzurlu oluyor.

    Banu Hanım, toplumda kaybolmaya başlayan erkek ve kız figürleri, erkekleşen kadınlar ve kadınlaşan erkekler var ne yazık ki bunu görüyoruz. Konuyla alakalı olarak “Kızları Kız gibi Erkekleri Erkek gibi Yetiştirmek” adlı bir kitabınız var. Bir uzman olarak tabloyu nasıl değerlendiriyorsunuz?

    Aslında bir ihtiyaca binaen hazırlanmış oldu bu kitap. Şu anda belki çok göze batan bir ihtiyaç gibi gözükmese de, bu problemin ileriki yıllarda ve ileriki nesillerde pek çok noktada, ciddi problemlere sebep olacağını düşünüyorum. Gelecek nesillerin, evlilikten tutun da, kişilik gelişimini, ilişkiler yani sosyal gelişimlerini de çok fazla etkileyeceği kanısındayım. Çünkü doğrudan fıtratı bozan, belki de birçok psikolojik rahatsızlığın da daha fazla artmasına kaynaklık edecek bir durum bu. Günümüzde hem kadına, hem erkeğe ayrı ayrı pompalanan bazı şeyler var. Görüntüde çok afili kelimelerle, cümlelerle, fayda, güç, statü gibi özellikle pompalanan şeylerin daha sonra bizden çok fazla şey çaldığını düşünüyorum.

    Kadına pompalanan güç algısı, kariyer algısı dediniz burayı biraz açabilir miyiz?

    Kariyer vs. bunlar yapılsın, yapılmasın anlamında demiyorum kesinlikle. Burada benim anlatmaya çalıştığım şey bir cinsiyetçilik değil. Bazen bu şekilde de suçlandığım olabiliyor çünkü. Kadın ya da erkek, fıtratına uygun yaşadığı zaman gerçekten huzurlu oluyor. Çünkü gereksiz yüklerden, gereksiz sorumluluk yığılmalarından kurtuluyor. Günümüzde ruhsal olarak yorgun kadınlar var. Ben meslek içerisinde bununla çok muhatap oluyorum. Çünkü kendisine afili olarak sunulan “Bunu da yapabilirsin, hem şu kiloda olman lazım, hem şu kariyerde olman lazım, şu kadar iyi çocuklar yetiştirip, o çocukların da şu kadar iyi puanlar tutturup iyi liselere, iyi okullara gitmesi gerekiyor, o arada evin de düzgün olacak, ilişkin de düzgün olacak, evliliğin de…” gibi pompalanan birçok şey, kadına altın tasta sunuluyor. Yani görünürde bir taht sunuluyor ama kadın o tahtında yalnızlaşıyor. Çünkü fıtratının gereği kendisine eşlik edecek olan erkek figürü, gitgide kaybolmaya başlıyor. Kadına bu güç algısı sunulurken erkek de tam tersine zayıflatılıyor. Bütün cephelerinden dışlanıyor.

    Peki, aynı durum erkekler cephesinde nasıl gelişiyor?

    Özellikle ailelerle çalışırken fark ettiğim bir şey var. Çocukları için danışmanlık hizmeti almaya gelen ailelerde, daha çok baba orada sadece eşlik eden biri figüründe kalıyor. Yani, babanın sağlıklı otorite olma, o otoriteyi sürdürme, çocuklar üzerinde sağlıklı sınırlar koyma, etkin ve yetkili rolü zayıflıyor diye düşünüyorum. Baba eskiye oranla, belki daha fazla çocuklarıyla oyun oynuyor; belki eski korkulan baba figürleri azaldı.

    Şimdilerde babalar sevgisini, duygularını daha iyi ifade ediyor. Fakat otorite noktasında babanın zayıfladığını görüyorum. Bakıyoruz ki bu rol de anneye kalıyor. Anne hem şefkat gösteren, hem de otorite sağlayıp, kurallar koyan ve onu devam ettiren rolünü bir arada yürütmek durumunda kalıyor. Bu da kadını ve anneyi çok hırçınlaştırıyor. Günümüzde kaygılı, daha çok söylenen, daha yorgun ve daha hırçın anne rollerinin artmasında da bu rol yüklenmesinin ve pompalanmasının çok etkin olduğunu düşünüyorum. Yani özetlersek; bu durumun kadının erkeksileşmesi, erkeğin de feminen bir kimlik kazanması ve git gide bunun daha çok dayatılmasıyla birlikte, hayatın birçok alanının, çocuk yetiştirmek, evlilik, ruhsal tatminimiz gibi kavramları doğrudan etkilediğini, deforme ettiğini düşünüyorum.

    Bu durum evliliklere nasıl yansıyor?

    Günümüzde evlilikler çok hızlı tükeniyor. Ben evlilik terapisi ve danışmanlığı da yapıyorum. Evlendikten bir, iki ay sonra boşanma noktasında terapi almaya gelen çiftler oluyor. Bir, iki ayda tüketilen bir ilişki, bir, iki ayda tüketilen bir evlilik… Bunların sayısı çok hızlı artmaya başladı çünkü dengeler değişti evde. Kadının kendini, artık ne kadar istese de kadın gibi hissedememesi, bazen erkeğin kendisini o yetkinlikte, o kararlılıkta görememesi, o güçte algılayamaması evlilik için bir problemdir. Çünkü Allah erkeğe o gücü verirken, şefkatli bir güç istiyor diye düşünüyorum. Şefkatin temelde olduğu bir güç algısı.

    Kadının da duygularıyla güçlü olduğu, ama erkeksi bir hükmetme sürecine girmeden hislerinin ve duygularının güçlü olduğu, şefkatinin güçlü olduğu bir hâl var, fıtri dengede. Bunlar birbirine karıştığı zaman ise sıkıntı doğuyor. Günümüzde insanlara pompalanan bir diğer şey ise güç savaşı. Kim daha üstün? Kimin daha çok sözü geçecek? Evde kim daha baskın?.. Aslında kadına bu yönde dayatılan şey, kadının gözünde, erkeğin saygınlığını düşürüyor. Ve kadın, o yetkide hissedemediği birine, o saygıyı hissetmiyor. Kendi donanımı yükselirken, karşısında o tahtta birlikte oturabileceği, saygı duyacağı birini göremiyor yalnızlaşıyor. Maalesef bu evliliklere kadar yansıdı. Yani çok pırıltılı laflarla, kelimelerle, sözcüklerle kadına altın tasta sunulan bu hikâyenin çok kimseye de fayda getirdiğini, mutlu ettiğini de düşünmüyorum.

    Cinsel kimlik noktasını düşündüğümüzde, çocuklukta verilen mahremiyet eğitimi konusunda anne babalara ne tavsiye edersiniz?

    Mahremiyet eğitimi aslında sadece çocuğun nerede giyinip, nerede soyunacağı, nasıl banyo yapacağı ya da dışarıda tacizlerden ve bu konudaki istenmeyecek şeylerden kendini koruması anlamında değildir. Aslında mahremiyet eğitimi o kadar geniş bir alan ki; sadece cinsel mahremiyet alanı dışında, kişinin kendi kişisel mahrem alanını korumasını da kapsıyor. Çünkü çocukluk yıllarında duyguları çok ihlal edilmiş, hiç o sınırlar konmamış, saygı duyulmamış çocuklar, yetişkin hayatlarında diğer insanlara sınır koymakta, hayatlarına dalıp girmelerine engel olmakta zorluk yaşıyorlar. Yani çocuklukta ihlal edilmiş bir duygusal alan bile, ileriki yıllarda hayatımızda diğer insanlara belli bir güvenlik alanı oluşturmakta zorluk çıkarabiliyor. İsteyen giriyor, fikrini söylüyor. Darma duman edip, işgal edilmişlik duygusunu verebiliyor. Yani mahremiyet eğitimi sadece cinsel mahremiyet alanı değil, kişisel anlamda sağlıklı sınırlar koymak da çok önemlidir.

    Bunun da küçük yaştan itibaren başladığını düşünüyorum ben. Bir insanın değerli olma, özdeğer dediğimiz; özgüven demiyorum, özdeğer benim için çok daha derin bir kavramdır. Özdeğer duygusunu hissedebilmesi için o mahremiyet kavramının oluşması lazım. “Allah beni yarattı, değerli buldu, yarattı ve ben o değerlilik içerisinde enaniyete varmayan bir ölçüde kendimi, mahremiyetimi, kendime ait o özel alanı korumam gerekiyor.” Bu da insana doğrudan özdeğer kazandıran bir şey zaten. Bunun pratik uygulamaları yapılabilir evde. Çocuk küçük yaştan itibaren, özellikle cinsel mahremiyet alanlarından gidersek, başkalarının önünde birdenbire soyunup giydirmemek, buna dikkat etmek, özel bir alanda giyinilmesi gerektiğini söylemek vs. Bunu da böyle yüksek bir kaygı, panikle değil de “Gel üstümüzü değiştirelim; ama bunun için kapıyı kapatmamız lazım.” gibi işin doğal, fıtri dengesi içerisinde sakin sakin yapmak çok önemli. Mesela küçük yaştan itibaren bile çamaşırıyla banyo yaptırmak, çocuğun resimlerini çekerken bu konudaki mahremiyet sınırlarına dikkat etmek, kız ve erkek çocuklarını özellikle yedi yaşından sonra odalarını ayırmak, özel alanlar oluşturmak, onlara özel dolaplar ve çekmecelerle kendi mahremiyet alanları oluşturmak gerekir. Çocuğun nasıl sevildiği de önemli diye düşünüyorum. Çünkü dışarıda kendini koruması açısından o sınırları bilmesi lazım. Dışarıda bazı tehlikeli unsurlara karşı kendisini nasıl koruması gerektiğine dair “Hoşuna gitmeyen bir şey olduğunda oradan uzaklaşmalısın ve hayır demelisin!” yönergesinin de dört-beş yaştan sonra, özellikle beş yaştan itibaren, bir çocuğa çok da kaygı uyandırmayacak şekilde anlatılması gerektiğini düşünüyorum. Toparlarsak, mahremiyet eğitiminin gerçekten insanın kendisine saygısını da temin edecek, verilmesi gereken bir eğitim olduğunu düşünüyorum.

    Son olarak cinsel kimlik noktasında problemli olan kişilerde, ailenin etkisi nedir?

    Maalesef psikoloji ve psikiyatri bilimi bu konuda çok ayrışmış durumdalar. Benim kitabımdaki fikrimi benimseyen meslektaşlarımın sayısı çok az. Günümüzde cinsel kimlik problemi yaşayanların sayısının git gide artış gösterdiği tespit ediliyor. Bu insanlar yaşadıkları durumla ilgili olarak, doğru düzgün yardım da alamıyorlar. Çünkü onlara bunun normal bir süreç olduğunu ve bunu kabullenip yaşaması gerektikleri söyleniyor. Yardım almak istemeyen insanlar zaten yaşamını kendi tercih ettiği şekilde sürdürüyor; ama yardım almak isteyen insanlar için bu kapı kapanmış oluyor. Bu insanların nasıl bir ailede büyüdüğüne dair eşcinsellik üzerine yapılan araştırmaları var. Ben bu kitabı hazırlarken de, aslında duasını yaptığımız şey şuydu, “Bu yola nasıl gidiliyor ve bu yola giderken neleri değiştirirsek bu yola gidilmez?” üzerinde durmaktı.

    Bu değiştirebileceğimiz şeyler de aile dinamikleriydi. Biz “ailede o kaybolan, değişen, yozlaşan dinamikler ne olabilir?” diye düşündük. Bunu araştırırken en çok gözümüze çarpan şey; cinsel kimlik problemi yaşayanların, ailelerinin yüzde doksanında baba figürünün çok etkisiz, çok silik, çok zayıf olması, anne figürünün de tam tersine çok dominant, çok baskın roller olmasıydı. Bu konuda diğer araştırma yapmış olan meslektaşlarımın da kitaplarında olan bir bilgi var. Deniyor ki; baba figürünün bazen çok silik ve yetersiz olması, bazen de reddedeceğin kadar kötü, kabullenemeyeceğin kadar şiddet içeren, negatif duygular içeren bir olumsuzlukta olması buna sebep olabiliyor. Yani aile dinamiklerinin sağlıklı olmaması cinsel kimlik gelişimini doğrudan etkiliyor. Bu noktada ailedeki baba figürü çok önemli, çünkü hayatımızdaki ilk otorite o.

    Baba hayattaki ilk otorite

    Bu noktada şöyle bir şeye değinmek istiyorum. Biz maalesef hem psikologlar/pedagoglar olarak ya da bu anlamda çalışan birçok insan olarak başka şeylerle oyalanıyoruz diye düşünüyorum. Daha ayrıntılarda boğulurken esas meseleleri kaçırıyoruz. İşte çocuk eğitiminin çok daha pratik uygulamaları arasında boğulup giderken böyle fıtri bir meseleyi kaybediyoruz. Çünkü günümüzde şehir hayatında çocuklar, gerçekten hep kadınlarla, yani, anneyle büyüyor. Baba ya da erkek modeller hayatında çok fazla yok. Akrabalık ilişkileri eskiye göre daha zayıf. Komşularla ne kadar güven içinde bir ilişki kurabiliyoruz? Okula gidiyor; anaokulunda bayan öğretmenler var. Sonrasında da yine öyle olduğunu düşünün. Şimdi, “Ne olacak? Bunda ne var?” denebilir. Ama şimdi bir erkek çocuk için 4 yaştan sonrası artık cinsel kimliğinin farkındalığının oluşmaya ve modellerin alınmaya başlanacağı bir yaş. Ben hep annelere şunu derim: 4 yaştan sonra mutlaka bir erkek çocuğunu babasının yanına verin.

    Erkek erkeğe birbirlerine muhattap kalsınlar. Çünkü bir çocuk babasından vazgeçtiği zaman kendi cinsel kimliğindeki, erkek olma rolü de zayıflıyor. Örnek alacağı bir model bulamıyor. O yüzden özellikle 4–5 yaş itibariyle bir erkek çocuğun babayla daha çok mesai harcaması lazım. Keşke mümkün olsa da işyerlerinde erkek çocukları babalarıyla daha çok takılsalar, daha çok zaman geçirseler… Ölümle ya da bir şekilde ayrılıklarla baba faktörünün olmadığı durumlarda, mutlaka hayatlarında başka, sağlıklı erkek rol modeller, olması gerektiğini düşünüyorum. Çünkü demin de bahsettiğim gibi baba hayatta ilk otorite ve Allah’la olan, gerçek otorite ile olan ilişkide çok temel bir dayanak noktası olduğunu düşünüyorum.
    http://www.bizimaile.com/...inda-huzurlu-oluyor/
  • 327 syf.
    ·Beğendi·8/10
    Yabancı bir terapistin gözünden zor aileler sınıflandırılmış ve yaşadıkları deneyimler birleştirilmiş. Kitabın amacı geçmişte derin izler bırakan ailelerin çocuklarının gelecekte nasıl bu yaraları sarabileceğini anlatmaktır.
    İlk bölümde Toksik anne babaları anlatan psikolog bu ebeveynleri 7 kategoride incelemiş; tanrısal anne-babalar, yetersiz anne-babalar, kontrolcüler, alkolikler, sözel tacizciler, cinsel tacizciler… Bu başlığı yazarlarımız seçerken tıpkı kimyasal toksin maddeler gibi anne babalarımızda bizim hayatımıza etki ederler demiş. Bu benzete gerçekten çok hoşuma gitti… Kitabın genelinde işte bu ailelerden etkilenen bireylerin terapilerine yer verilmiş. Kitap, zaman zaman küçük testler ile bizim hangi gruba girdiğimizi ve bağlılık derecelerimizi ölçüyor. Kitabın asıl teması ‘’Korunmasızken yapılanlar bireyin suçu olmaz.’’
    Antik Yunanlıların tanrılarına benzettiği tanrısal ebeveynler aynı tanrılar gibi adaletsiz, astığım astık kestiğim kestik, dediğim doğru ebeveynlerdir. Hristiyan temelli dini örnekler verilse de benzer olaylar Müslüman bireylerde de yaşanmaktadır. Tanrılar nasıl ölse de kutsaldır aynı mantıkta bu tip anne babalar ölseler bile yaptıkları ve söyledikleri dokunulmaz ve sorgulanmazdır. Bu pasajda vurgulanan ana düşünce; Çocuklar anne babalarından korkmak zorunda değildir. Bu çocuklarda özgüven eksikliğine sebep olur. Anne babalar adeta çocukların zihinlere ve duygularına tohumlar ekerler. Hiç bir ebeveyn %100 duygusal yönden çocuklarına yeterli değildir. Bu ebeveynlerin çocukları kendilerini her şeyden sorumlu hissederler. Özsaygıları yok olur.
    Başka bir Toksik ebeveyn örneği ise yetersiz anne-babalardır. Bu grup ise yeterince sevgi alamayan çocuklardan oluşur. Öz değer eksikliği hissederler ve zamanla görünmez çocuklar olurlar. Fazla sorumluluk almış çocuklar oluşur. Başarısızlık hissi onları yıpratır. Asıl ebeveynin yapması gereken şeyler: çocuğunun fiziksel ihtiyaçlarını karşılamak, dışarıdan gelen zararlara karşı çocuklarını korumak, onlara şefkat ve sevgi göstermek, duygusal zararlara karşı onları korumak, ahlaki değerleri vermektir. İşte bunlar yetersiz olarak gösteren ebeveynler çocuklarında derin etkiler bırakır. Anne-babalarının yapması gereken sorumlulukların altına girmek zorunda kalırlar. Yani onlar güçlü bireyler değil, güçlü olmak zorunda kalan bireyler olurlar. Bu grupta anne babalar ‘’yaptıklarıyla değil yapmadıklarıyla çocuklarına zarar vermişlerdir.’’ Sürekli kendi problemlerine odaklanıp çocuklarını küçük anne-babalara çevirirler.
    Kontrolcü grup olan Toksik ebeveynlere gelecek olursak; çocukların hayatlarına manipülasyonlarla, suçluluk duygusu yaratarak ve yardım amaçlıda olsa çok müdahil olan ailelerdir. Genelde para ile çocuğu tehdit eden ailelerdir. Kardeşleri kıyaslayarak örnekler verirler. Bunun sonucunda ise kardeşlik bağlarında incelmeler söz konusu olur. Asi gençliklerin oluştuğu ailelerdir. Âdeta mezarda bile ailelerinin üzerlerinde tesiri mevcuttur. Çocukların kendi hayatını ele aldığı zamana kadar dizginleri elinde tuttukları Toksik ailelerdir.
    Alkolik anne-babalarda ise gerçeklerden kaçan, düzensiz ruh durumlarıyla boğuşup ezilen, bağımlılıklarından dolayı sorumluluklarından yoksun kalan bireyleri içerir. Ben bu gruba zihnimde sadece alkolikleri değil tüm bağımlılıkları oturtabildim. Bu grupta da bir yetersizlik söz konusu olduğu için yetersiz ebeveyn grubu gibi görünmez çocuklar oluşmaktadır. Sorumluluk almaktan, hiç çocuk olamayan bireyler söz konusudur. Bu tip ailede büyüyenlerin tedavileri kolay değildir. Çocuklar kendilerini değiştirebilirler ama ailelerini değil.
    Duygusal yani sözel tacizci ebeveynler; çocuklarını sözleriyle döven, alaycı, iğneli ve küçümser cümleler kuran özgüvenlerini çalan kişilerdir. Bu anne babalar mükemmeliyetçi olurlar. Başaramayacağını hisseden çocuklarda özgüven sarsılır. Bilerek ya da bilmeden sözler acıtır ve derin yaralar bırakır.
    Fiziksel tacizciler parafında ise; içlerindeki derin öfkeyi kontrol edemeyerek kendi davranışlarından çocuklarını sorumlu tutanlar ve onları suçlayanlardan bahsediyor. Çocuklarını döven anne- babalarda çocukluklarında dayak yemiş kişilerdir. Güvensizlik hissin, tetikleyen bu davranışların tedavisi çok kolay değildir. Bu ebeveynlerde pasif destekçi yani sessiz suç ortağı genellikle annelerdir. Dayak yiyen çocuklarda tıpkı aileleri gibi güçlü olmak için şiddet eğilimli olurlar.
    Cinsel tacizciler bölümünde daha çok Enes ilişkilerden bahsedilmiş. Muhtemelen yurt dışında kültür olarak bu konuda daha çok mağduriyet olduğu içindir. Türkiye’de hem enese hem de bağ bulunmayan tacizler oldukça fazladır. Çocukların en değerli varlıklarını MASUMİYETLERİNİ ellerinden alırlar. Geriye özgüvensiz ve değersizlik hisseden, sexten tiksinen, içlerinde büyük bir öfke biriktiren ve uyuşturucu, alkol gibi kötü alışkanlıklara yatkınlık gösteren bireyler kalır.
    Sağlıklı ailelerle Toksik aileler arasındaki fark çocukların duygu ve düşüncelerine önem vermektir. Din ve toplum baskıları ile zorunlu tuttukları fikirler çocuklarda derin izler bırakır. Aile dengeleri önemlidir. Herkes kendine biçilen rollerde ‘denge’de kalmalıdır. İnkâr Toksik ailelerin silahıdır. Tek doğruları olan ailelerdir. Ve tek istedikleri itaattir.
    Kitabın birinci kısmında bunlardan bahsedilirken ikinci kısmında çözümlerden bahsedilmiştir. Kitapta; Bilinen klasik çözümlere inat ‘’affetmek zorunda değilsin’’ diyor. Affetmek felsefi, dini psikolojik ve manevi pek çok değere göre kutsal olsa da bunu yapmak zorunda değilsin diyor. Eğer Toksik anne babalar affedilmeyi hak eden davranışlarda bulunup hatalarını anlamışlarsa işte o vakit affetmek doğru seçenektir.
    Kitapta iki tip bağlılıktan bahsediyor… Birincisi kendi istek ve ihtiyaçlarınızı önemsemeden ebeveynlerin istediklerini yapmak diğeri ise bağırıp çağırarak kendinizi onlardan uzaklaştırdığınızı zannettiğiniz bağlılıklar ikisi de aynı derece yani üst derece Toksik aileye bağlılığı gösterir. Kendini tamamlama sürecinin başlaması tamamen aileden kopmak değildir. Aksine her bireyin kendi olmasına fırsat vermek demektir. Birey ‘’Tepki vermek yerine cevap vermeyi tercih etmelidir.’’ Cevap verirken de savunmaya geçmemek gereklidir. Ani tepkiler vermek yerine ne istediğimize dair net bilgiler vererek cevaplar hazırlamalıyız.
    Öfke çözmemiz gereken ilk kötü duygudur. Öfkemizi sıralı olarak şu şekilde dizginleyebiliriz; öfkenizi dışa vurun, yastıklardan fotoğraflardan vb şekilde olanlara kızarak bağırarak ve vurarak tekinizi gösterin. Daha çok hareket edin. Olumlu düşünün, başkasının hayatımı kontrol etmesine izin vermeyeceğim deyin. Keder ve öfke güçlü duygulardır. Keder bir gün biter ama öfke içimizde durduğunda birikip bir volkan olabilir.
    Yüzleşme en iyi yöntemdir. Bunu ister yüz yüze isterseniz de mektupla yapabilirsiniz. Ama telefon gibi teknolojik iletişim araçlarıyla yüzme yapmak doğru bir teknik değildir. Kitapta yüzleşmenin olumlu, olumsuz pek çok ihtimaline yer vermiş. Yüzleşmenin her türlü kombinasyonu faydalıdır. Bu konuda da alışılmışın dışında bir teori ortaya atan kitap, ‘’kötü yüzleşme yoktur.’’ Diyor.
    Ensestin yaralarını iyileştirmek çok kolay değildir bunun bazı yolları kitapta ele alınmış. Grup terapisi bu konuda gayet tercih edilen bir yöntem… Daha çok yabancı filmlerde gördüğümüz pek fazla Türkiye’de kullanılmayan bu uygulama bireyin kendi gibi insanlarla tanışmasına ve yalnız olmadığını hissetmesine vesile olur. 5 tip mektup yazmayı öneriyor kitap; saldırgana yazılan mektup, sessiz suç ortaklarına yazılan mektup, içindeki çocuğa yazılan mektup, (olmasa da) eşe yazılan mektup ve (olmasa da) çocuklara yazılan mektup… Bu mektupları vermek zorunda değilsiniz önemli olan içinizden geçenleri kâğıda dökerek yüzleşmeyi sağlamak. Bunu yaparken adeta bir masal gibi de yazabilirsiniz. Masallarda da hem kötü hem de iyi karakterler vardır. Belli bir süre grup terapilerinde rol yaparak adeta ebeveynlerle yüzleşme rolleri yapılabilir. Belli bir süre sonrasında ise artık bu rolleri, yazdığınız mektupları gerçek yüzleşmeye çevirebilirsiniz. Özgür ve güven dolu bir hayat ile geri kalanlara veda edebilirsiniz. Hayır demeyi bilmeyen ensest kurbanları ‘’hayır’’ demeyi öğrenmelidirler.
    Adeta bir okula benzettiği bu tedavi sürecinden mezun olanları yeni hayatlarında başarılar diliyorum ve kitabı bu tip zor hayatlar yaşayan bireylere öneriyorum. Kültür olarak Avrupa’dan farklı olsak ta kendi kültürümüze uyarlayarak okuyabileceğimiz bir kitap. Her çocuğun geçmişinden izler vardır bu yüzden bu kitaptan herkes birer parça az yada çok faydalanacaktır.
    AYŞENUR ÖREN
    28.08.2020
  • Allgemeine Neuroscnlehre (Genel Nevroz Kuramı) adlı kitabinda Nunberg, psikanaliz terapisi kuramını betimleme girişiminde bulunuyor. Görüşlerinden en önemlisini ele alalım. Nunberg, "terapide ilk görev... dürtülerin boşalmasına yardımcı olmak ve bilinç düzeyine çıkmalarını sağlamaktır" diyor. Ayrıca, "kişiliğin iki parçası olan ego ile idaresinde, dürtülerin artık ego organizasyonu dışında kendi başlarına

    varlıklarını sürdürmemeleri ve egonun sentezleyici gücünü yeniden elde etmesi anlamında barış sağlanmasını" önemli bir

    görev olarak görüyor. Eksikleri olsa da bu görüş özünde doğrudur. Ancak Nunberg, hatırlama sırasında psişik enerjinin boşaldığı, deyim yerindeyse bilincine varırken "parlayıp söndügü" şeklindeki, uygulamada yanlışlığı görülerek düzeltilmiş olan eski görüşü de savunuyor. Yani iyileşmeyi dinamik yönden açıklarken bastırılmış unsurun bilinç düzeyine çıkarılması aşamasında kalıyor, bu sırada boşaltılan az miktardaki duygunun birikmiş bütün libidoyu boşaltmaya ve enerji ekonomisini duzene sokmaya da yetip yetmediğini sormuyor. Bu itiraza yanıt olarak Nunberg bütün birikmiş enerjinin çok sayıdaki bilincine varma edimleri sırasında atıldığinı ileri sürse, karşılık olarak bir yığın klinik deneyim gösterilebilir; bu deneyimler şu olguyu net olarak göstermektedir. Bastırılmış bir düşünceye bağlı duyguların az bir kismı bilincine varmakla kaybolur. Ancak bunun hemen ardından, eğer duygu düşüncenin kendisinde yer tutmuşsa, çok daha büyük ve çok daha önemli kısmı bilinçdışı faaliyetin başka bir parçasına kayar veya eğer duygu bir karakter özelliği haline getirilmişse çözülmesi hiç gerçekleşmez. Bu takdirde bilinçdışı malzemenin bilinç düzeyine çıkarılmasının terapi açısindan bir etkisi olmaz.

    Dolayısıyla iyileşmenin dinamiği hiçbir surette yalnızca bilincine varmaya dayandirilamaz.

    Buradan, Nunberg'in ifadelerinde eleştirilmesi gereken bir noktaya daha geliyoruz. Nunberg, tekrarlama takıntısının aktarımdan bağımsız olarak etkili olduğunu ve çocuklukta bastırılmış düşüncelerin çekim gücüne dayandığını yazıyor.

    Tekrarlama takıntısı, bir kaynağa dayandırilamayacak nitelikte temel bir psişik olgu olsa bu doğru olur. Oysa klinik deneyimler, bilinçdışı ve çocukluktan kalma düşüncelerin büyük çekim gücünün tatmin edilmemiş cinsel ihtiyaçların gücünden kaynaklandığını ve kompulsif tekrarlama özelliğini yalnızca erişkin cinsel tatmin olanağı bulunmadığı sürece koruduğunu göstermektedir. Dolayısıyla nevrotik tekrarlama takıntisı libido ekonomisindeki duruma bağlıdır. Gerek bu husustan gerekse nevrotik karakter ile genital karakter hakkında ileride belirtilecek olan görüşlerden hareketle, Nunberg'in ego ile id arasinda haklı olarak elzem görduğü barış, yalnizca belirli bir cinsel ekonomik temel üzerinde sağlanabilir. Birincisi pregenital evre çabalarının yerini genital çabalar almalı, ikincisi genital istekler etkin biçimde tatmin edilmelidir, böylece birikimin nihai olarak ortadan kaldırilması sorunu da çözülür. Nunberg'in anılan kuramsal varsayımından, teknik konusunda uygun analiz tekniği olarak göremeyeceğimiz bir yaklaşım ortaya çıkmaktadır. Nunberg dirençlerin doğrudan ele
    alinmayıp bunlara karşi olumlu aktarımin harekete geçirilmesini, bu çerçevede analistin hissettirmeden hastann egosuna sızarak dirençleri yok etmeye başlamasını istiyor. Nunberg'e göre böylece hipnoz edilenle hipnoz eden arasındakine benzer bir ilişki ortaya çıkacak, "analist artık egoda libidoyla kuşatilacağı için süperegonun katılığını bir ölçüde giderecektir"; böylece analist nevrotik kişiliğin ayrılmış parçalarının uzlaşmasını sağlayabilecek durumda olacaktır.


    .......


    Amaca yönelik kararlı, düzenli ve sistematik bir direnç analizi kuşkusuz her vakada başarılı olmaz. Başarılı olduğu vakalarda analizde yukarıda anlatılan türde bir umutsuzluk ortaya çıkmaz. Başarısız kaldığı vakalarda bu gibi durumlarda çok sık karşılaşılır ve bunların nasıl sonuçlanacağı belirsizdir. Tam da bu nedenle direnç analizi tekniğine azami dikkati vermek zorundayız..
  • Ağaçta görünen güzellik ve mükemmelliklerin bir anlamı olmalı... Bu anlamı ağaç dışarıdan, yani Yaratıcısından alır. İşte ağaç, bu anlamin fark edilmesini, bilinmesini, tanınmasını ister.
    Peki bunu kim yapacak?
    Sen yapacaksın, ben yapacağım. Yani biz insanlar yapacağız. Biz insanların görevi kâinatta (ağaç, çiçek, ay, Çöl, deve, su, nehir) görünenlere bakarak Yaratıcının mükemmelliğini, güzelliğini övmek, anmak ve dile getirmek.
  • Morita Terapisi
    1-Duygularınızı kabul edin. Duygularımızı biz yaratmayız, onlar bize gelirler ve onları kabul etmek zorundayız. İşin püf noktası onları hoş karşılamaktır. Morita duyguları havaya benzetir: onları öngöremez ya da kontrol edemeyiz. Onları sadece gözlemleyebiliriz. Bu konuyla ilgili Vietnamlı keşiş Thich Nhat Hanh'dan alıntı yapar: ''Merhaba yalnızlık. Bugün nasılsın? Gel ve benimle otur. Seninle ilgileneceğim.''
    2-Yapmanız gerekeni yapın. Ana odaklanın.
    3-Hayatınızın amacını keşfedin. Duygularımızı kontrol edemeyiz ama eylemlerimizin sorumluluğunu alabiliriz. Akılda tutmayız: ''Şu anda ne yapmaya ihtiyacım var? Hangi eyleme geçmeliyim?''