• Namus lekesi değil alnımda gördüğünüz,
    Vurulmuşum, vurulmuş düşmüşüm güpe gündüz.

    Şakağımdaki kansa, o benim gülüşümdür,
    Namert sürünmektense, erkekçe ölüşümdür.

    Şaşırmayın, korkmayın, ürkmeyin ey yiğitler,
    Bakın etrafımızı nasıl sarıyor kızıl itler!

    Zaten faydası yoktur korkaklığın ecele,
    Yaşamak hakkın lakin istiklalinle bile.

    İhtirama zaman yok, merasime ne hacet?
    Size düşen daha çok vazifeler var. Evet...

    Evet!.. Böyle sürerse bu eşkiya kanunu,
    Müebbet felakettir milletimin sonu.

    Size selâm gönderdi kırk yiğidiyle KÜRŞAD
    Sizden haber bekliyor yüz milyon; imdat! imdat!

    Hala tevekkülde mi kararlısın yoksa?
    Sükut neyi halleder, yaran oyuk oyuksa?

    Tevekkül Allah'adır zillete katlanılmaz!
    Ya hayat ya ölüm! Bunun ötesi olmaz.

    Namus lekesi değil alnımdaki bu leke,
    Asırlardır karşıma çıkmazken tek teke

    Önümüzde dalkavukluk, meddahlık edenleri,
    Şimdi iyi tanı, gör neymiş hünerleri...

    Mütefekkirler echel, realistler yalancı,
    Hayret! Dünkü yabancı, bugün bu handa hancı...

    Dağdan bağa inenler, yoluma kül döküyor
    Benim ayak izlerim taşralı gözüküyor

    Farkına yeni vardım, suçluymuşum ben meğer
    Otağımda cellatlar... Kaçmak!.. Bu neye değer!

    Ne papyon kravatlı, ne rugan papuçluyum
    Halisane Türk'üm ben, onun için suçluyum.

    Suçluyum, hainleri gözlerinden tanırım ben.
    Bir itizar dinlerim şu toprağın kalbinden.

    O ses der ki: -Ey oğul, yazıklar olsun sana!
    Mezarımı kirleten, şu mahluka baksana!

    Baktım gafiller düşmüş hainlerin peşine
    Dedim Bozkurtların yurdunda, çakalların işi ne?

    Fırlamışım yayımdan, ok hedefi mutlaka bulur
    Son kale, son akında, ancak böyle kurtulur.

    Namus lekesi değil, kurşun yarasıdır O.
    Asrın adaletine, bir yüz karasıdır bu!

    Arz-ı endam etsinler... Mütebessim, mutantan.
    Sonra da sulh severiz, deyiversinler YALAN

    Yalandır ne söyleseler, beşeriyyet namına,
    Hanumanlar yıkılır, bu şer'riyet namına.

    Adi cinayetlerle küllenir asıl yara
    Can yakar, göz yaşarır, alır yürür bu sara

    Sokaktan okullara, okuldan minareye
    Bu kıvılcım saçarken bekçiler uyur, niye?

    Kimdir bu uyanıklar, niçin uyur uyuyan?
    Beş kıt'a birbirine dokunur zaman zaman

    Bayraklar indirilir, paçavralar sallanır
    İşte bu kızıl itler, bu sayede yollanır.

    İnsan denmez bir avuç yal için sürünene
    İnsan denmez sesimden ürküp, dev görünene

    İnsan denmez iltifat, iltizam edenlere
    İnsan denmez yenilen ve önde gidenlere

    İnsan denmez gözyaşı döküp, ter dökmeyene
    İnsan denmez hedefi görüp diz çökmeyene

    Ben şüheda nesliyim, başkaya varmaz dilim
    Belki mağdurum ama, asla meyus değilim.

    Gökbayrak Albayrağa bir gün çizerken ufuk
    O büyük kurtuluşa yürürken çoluk çocuk

    Bu nefes bu bedeni terkedip de gitsede
    Ruhum at koşturacak, o büyük hengamede.

    Namus lekesi değil, artık bilinmeli bu!
    Asıl leke bellidir, kökten silinmeli bu!

    Bir isyan cinnet gibi, bir günkü kâbus gibi
    Karşımda tomsonlular, yunan gibi rus gibi

    Ey gönüllü bayraktar, ey devşirme dölleri!
    İleri, biraz daha, biraz daha ileri.

    İhanet oyununda, peşrev çekenler bu kez
    Bilsinler ki bu toprak, hainleri hiç sevmez!

    Bugün sabreyleyenler, bir gün bezecekler
    Tutup başlarını, taşlarla ezecekler.

    Atalarımız bize, böyle ferman buyurdu
    Ey ecdat sevgisiyle taşan kahraman ordu

    Bu hakimler veremez, hükmünü bu celsenin
    Hazır olun Bozkurtlar! Hüküm sırası sizin !

    Küçükhaliloğlu Mustafa ÖZTÜRK
  • Estağfirullah min külli mâ kerihallah

    Evvela, Dücane Cündioğlu'nu şahsen hiç dinlemediğimi yalnızca kalemini dikkate aldığımı, kelimeleri ince ince işleyişine hayran kaldığımı, hakikat mevzuularına düşkünlüğü sebebiyle okuduğumu ve kitabı da Gelenek Yayınları'ndan okuduğumu belirtmek isterim.

    Saniyen, Dücane Cündioğlu'ndan okuduğum ikinci kitap olan Cenab-ı Aşka Dair isimli kitabı, Ölümün Dört Rengi'nden zayıf bulsam da didiklediği mevzuuların derinliğini epey sevdiğimi de söylemek isterim.

    Salisen, bu kitabı okumak isteyenler vehakkında bilgi almak isteyenlere de; kitap, eğer tasavvufî öğeleri seviyorsanız, kendinizi dinlemek istiyorsanız biçilmiş kaftan. Boş verin, müellifi kimmiş, müellif muhalif miymiş dalkavuk muymuş... Müellifin ne kıymeti var Hakk'ı idrak ve ikrar etmedikten gayrı. Müellifini de ismen değil fikren inkar ediyorsanız bu da aynı zihnin ürünü olduğu için uzak da durabilirsiniz. Tasavvufa ilgi duyanların, gündelik dil içinde kullandığı kelimelerin altını doldurmak isteyenlerin, kimseyle konuşmak istemeyenlerin "bir mecnun gibi kendiyle konuştuğu ve dinlediği" bir dinginlik kitabı. Kitap çok sarsmıyor, bilinsin.
    Söylemezsem olmaz; o nasıl bir dizgiciliktir hocalarım... Şey'ler ayrılmamış, terk edilmek, fark etmek gibi yardımcı fiille oluşturulan kelime öbekleri bitiştirilmiş. Bariz hatalar vardı, şu an ansıyamadım ancak dilerim ki bu yalnızca bu basımda böyle olmuştur.

    Girişte, bir lafz-ı latif yazdım; ariflerin ışığı, velilerin önderi, İslam'ın bekçisi ve Müslümanların baştacı İmam Rabbânî'den ilham alarak (arak from İmam Rabbânî) bunun manası; yâ Rabbî, râzı olmadığın,beğenmediğin şeylerden, yapdıklarımızı afv et! yapmadıklarımı yapmaktan koru! -kaynak eser ismi, Mektubat-ı Rabbani-

    Çok kısa Mektubat-ı Rabbani için değinmek isterim; bu eser, Allah'ın kelamı Ku'an-ı kerim ve efendimiz (s.a.v)'in sözlerinden sonra çok kıymetli ve tahrif edilmemiş olduğunu Abdülhakim efendi şöyle söylüyor;
    "Büyük âlim, seyyid (abdülhakîm efendi),
    (Allah'ın kitâbından ve resûlullahın hadîslerinden sonra, islâm kitâblarının en üstünü, en fâidelisi, İmâm-ı Rabbânînin Mektûbât kitâbıdır. Mektûbâtda bildirilen tesavvufdan, tarîkatden ve hakîkî mürşidlerden şimdi hiç kalmadı. Bizler, Mektûbât'daki ince bilgileri, ma’rifetleri anlıyamayız)
    buyurdu. [abdülhakîm efendinin hâl tercemesi (eshâb-ı kirâm)

    Ve esasen kitaba gelecek olursam alıntılarla başlamak istiyorum. Bunun sebebi, hakikatli bir okuma olmasıdır. okuduğum hemen hemen her eserde -çok önemli bulduklarım- böyle yaparım. Bu devirde, bir kaynak belirtmeden herkes, bir şahsın şiirini, sözünü gerçek sahibinden çekip alarak kafasında yakıştırdığı kişiye mâl ediyor. Bu sebeple birinin sözünü öyle yazınca, inanmam. Hatta çoğu zaman, fotoğrafını isterim. Kimseye güvenim kalmamış gerçekten. Kitap okurken bile büyük bir güvensizlik...
    Ha, alıntılar diyordum. buyursunlar;

    "Ne garip değil mi, Kur'an'da "ilim" sözcüğünün çoğulu bulunmaz. İlim, Kur'an'ın nüzûlundan sonraki yıllarda çoğaldı. peki böylellikle artmış mı oldu? Hayır! Kur'an'a göre ilmin Sadece artması makbuldür, çoğalması değil. ( Efendimiz s.a ilmini arttırması için Rabbine dua ettiği Kur'an'la sabittir.)
    ...
    Şaşkınlığımız artıyor, artsın, keşke hep artsa! Kur'an'da tıpkı ilim gibi, nur sözcüğünün de, din sözcüğünün de hak sözcüğünün de çoğulu yoktur, olamazdı da zaten!"

    Şimdi bu satırları okurken, aklıma evdeki yeşil kaplı Kur'an-ı kerim geldi, Bahaeddin Sağlam çevirisi ile Tebliğ Yayınlarından çıkan bu eserde Dücane Cündioğlu'nun da büyük emekleri vardır. Aynı zamanda Bahaeddin sağlam, İşaret'ül İcaz isimli Bediüzzaman Said Nursi'nin eserini nazar-ı dikkate alarak kaleme almıştı ve bu eserler üzerindeki emeğini düşününce ve diğer ilgili kitapları da ansıyınca* Dücane Cündioğlu'nu fiilen sevmek gibi bir işe kalkışıyorum: okuyorum.

    Ve üzerine hiçbir şahsî yorumumu eklemeksizin paylaşacağım bir alıntı var;
    Cenab-ı Aşk isimli başlıktan;
    "Bilmek (bilgi) bilinene uygun olmalıdır; bilinen, ne ise o şekilde, yani nesnel olarak bilinmelidir. Bilgi, bilene değil, bilinene dayanmalı bileni değil, bilineni temsil etmelidir; ilkine subjektiv, ikincisine objektiv denilmesi de bu nedenle değil mi zaten?
    Obje... Yani karşı(m)da duran şey... Nesne kılabildiğim şey... Karşıma alabildiğim şey... Yani sen objektiv bilgi - hiç tereddüt etmeden söyleyelim o halde- senin bilgisi... Karşıma alabildiğim şeyin bilgisi... Karşımda duranın karşımda durduğu şekildeki bilgisi... Çünkü nesnenin bilgisi... Ötekinin bilgisi... başkasının bilgisi... Nesnel bilgi... Nesneden elde edilen, nesneyi izleyen, nesneye tâbi olan bilgi...

    Suje... Yani altı(m)da duran şey... Sahip olduğum her şeyi kendisine yüklediğim/yükleyebildiğim cevher... Eskilerin tabiriyle cevher-i basit... Cevher-i nefsanî... "Benim elim" "benim ayağım" derken kendisine işaret ettiğim ben... Mülkiyetin mercii... Kendisiyle kâim çünkü... Değişmeyen, sabit duran, sabit kalan kendilik... Yaşlanmayan ve fakat olgunlaşabilen, yani kemale erenerebilen nefis... Sen'in bilgisinde bilgi'nin kendisinde hâsıl olduğu şey... Bilen... yorumlayan... Açıklayan... Sen'in bilgisinde sene karışması yasak olan... Bu durumda ve her hâl u kârda nesnede gözümemesi gereken... Kendisinden nesneyi kendi halinde ve kendi haline bırakması istenen... Karışırsa, gözükürse ve nesneyi kendi haline bırakmazsa nesnenin bilgisini (seni) bulandırdığı düşünülen. Evet, sadece bilen, açıklayan, yorumlayan değil, bundan böyle bulandıran, karıştıran, saptıran, yamultan, kendine asla güvenilmeyen.
    ...
    Yani kendisine işaret edilen ben, bu durumda hem bilen hemde bilinen! Bilen de o, bilinen de. Ben'in bilgisinde kendisine dayanılan, kendisiyle bilinen, kendisi bilinen... Değişmeyen sabit olan, eskimeyen, yaşlanmayan... Her hâl u kârda muteber olan... Bilinen olduğu için değil sadece aynı zamanda bilen olduğu için itibar gören... "

    "Fetih'ten sonra hicret yoktur!" buyurmuş Efendimiz (s.a.v.) fethetmeli o halde ve oradan ayrılmamalı, orada ikâmet etmeli, orada ikamet ettikçe ancak fütuhatın süreceği bilinmeli. Evet, asla ama asla mevziyi terk etmemeli. Çünkü mevzi terk edilirse mevzu da terk edilmiş olur, iyiyeden iyiye yersiz yurtsuz kalınır."

    "Mûsikî ilmi'nin telifinden maksad, bugün zannedildiği gibi salt eğlenip coşmak, hoşça vakit geçirmek değil; bilakis alem-i kuds ile ünsiyet peyda edip insan ruhu içinde tutuklu bulunduğu bu maddi alemin bağlarından kurtularak özgürleşmesini sağlamaktır. İnsanın özgürleşmesi daha doğrusu: kemal-i hürriyeti ise o'na dönmekle, yani ölmekle mümkün olacağına göre; ruhun bağlarından kurtulup alem-i kuds ile irtibat ve ünnsiyet kurmaya çalışması her hâl u kârda geçicilikle ma'lul olacak; alem-i kudsa çıkan ruh tekrar geriye dönmek zorunda kalacaktır. Oysa hüsn-i edanın kemaliyle dinleyebilen, eylemeli güzelliği kemaliyle temaşa edebilen ruh, asla bedene geri dönmek istemeyecek terki kaçınılmaz olarak kemal-i terk hüviyetine bürünecektir."

    Dücane Cündioğlu bu kitapla birlikte bize bazı kavram yanılgılarını ve mana yanılgılarını anlatıyor. Aslında Dücane Hoca, hep anladığım o ki kitaplarında bunu yapıyor. Onda, "hadi, uyan; bakma öyle , o sandığın gibi değil. gör!" ihtarını dinliyorum. İnsana ölümü, Allah'ı hatırlatan kitaplar lazım. Çokça. Hayır, artarak! Evet, artarak çünkü çoğalması değil artması manayı sağlayan, sağlamlaştıran bir şey. Ve şimdi yeri gelmişken Abdurrahim Karakoç'tan Allah'a yazdığı şiiri de - Ben Hep Seni Düşünürüm; ki bu şiiri "Vur Emri" isimli kitabında geçer- bırakıp incelememi sonlandırmak istiyorum.

    Aşktan yana söz duyunca,
    Ben hep seni düşünürüm.
    Uçsuz hayaller boyunca,
    Ben hep seni düşünürüm.

    Yıldızlar kayar yüceden;
    Renkler sıyrılır geceden;
    Yüreğim sızlar inceden;
    Ben hep seni düşünürüm.

    Aklın ucu değer hiçe;
    Yol ararım içten içe.
    Kâinat uyur sessizce,
    Ben hep seni düşünürüm.

    Korkunun bittiği yerde,
    Haz duyarım perde perde.
    Bir mezar görsem bir yerde,
    Ben hep seni düşünürüm.

    Zaman hep sonsuza akar
    Meyve dökülür, dal kalkar.
    Çiçeklere bakar bakar,
    Ben hep seni düşünürüm.

    Rüzgâr eser ilden ile
    Sağlıkta bitmez bu çile.
    Vardan öte, yokta bile
    Ben hep seni düşünürüm.
  • Herhangi bir sebeple şuur kaybı yaşayan hemen her insan, “Neredeyim ben?” diyerek ayılıyor. İnsan için şuurun başlangıç noktası neresidir diye merak ediyorsak, işte cevabı!’

    Bu alıntı Yeni Şafak yazarı Gökhan Özcan’ın 21 Ocak 2016 tarihinde kaleme aldığı ‘Şuur dediğin nerede başlar?’ başlıklı yazıya ait.

    İlk okuduğumda çarpılmıştım.

    Uzun bir zaman içinden çıkamadığım bir soruyu sırf ‘öncelik’ bakımından yanlış yere koyduğum için sancılı zamanlar geçirdim.

    Üzerinde durduğum soru ‘Ben kimim?’ sorusuydu. Bu soruyu sorabilmenin kişisel tatminiyle, cevaplayamamanın ıstırabı arasında salınıp duruyordum ve son zamanlarda iyice Necip Fazıl misali sancılar çekmekteydim. Tatminden geçmiştim. Hakikati öğrenmek istiyordum.

    Lûgat, bir isim ver bana halimden;
    Herkesin bildiği dilden bir isim!
    Eski esvablarım, tutun elimden;
    Aynalar, söyleyin bana, ben kimim?


    Söyleyin, söyleyin, ben miyim yoksa,
    Arzı boynuzunda taşıyan öküz?
    Belâ mîmârının seçtiği arsa;
    Hayattan muhâcir; eşyâdan öksüz?(Necip Fazıl Kısakürek-Çile)

    Necip Fazıl’ın şiirlerinde yukarıda ki örnekte görüldüğü gibi, bazen açık açık ve bazen de örtülü bir şekilde hep bu sancıya rastlıyorum. ’Ben kimim?’ sorusunun sancısı.

    Gökhan Özcan’dan öğrendim. ‘Ben kimim?’ sorusundan önce sorulması gereken bir soru var.

    ‘Neredeyim ben?’

    Şuur burada başlıyor.

    Şuur, bilinç adeta kim olduğuna dair bilgiyi, ‘bilinen’ kabul ediyor ya da daha da korkuncu kim olduğunu umursamıyor.

    Bu alıntıyla birlikte hemen kafamda kavramları oturttum.

    ‘Ben’ ve ‘Sen’.

    ‘Ben kimim?’ sorusu kişinin kendisine yöneldiği, yani ‘bana/bene’ yönelen ve ‘ben’ bilgisini isteyen bir bilincin sorusudur.

    ‘Neredeyim ben?’ sorusu ise kişinin kendisinin dışına, dışarıya, taşraya, ötekiye yöneldiği yani ‘sana/sene’ yönelen ve ‘sen’ bilgisini isteyen bir bilincin sorusu.

    Şuur ilk uyandığında ‘sen’ bilgisini arzuluyor, ’ben’ bilgisini değil.

    ‘Sen’i bilmeden ‘sen’ i tanımadan ‘sen’ i duyumsamadan ‘ben’ e yönelemiyor.

    Dücane Cündioğlu ‘Mevziyi Terk Edersen Mevzuyu Terk Edersin’ başlıklı yazısında uyarmıştı oysa. ‘Sen’siz olmaz.’ demişti.

    ‘Senin karşısında durmalı, senin karşısına çıkmaya cesaret etmeli, sensiz olmaz her şeyden evvel bu bilinmeli. O halde ben sende bulunmalı, dahası benin sende bulunacağına, ben demenin sen demek olduğuna-kelime-i tevhid'e itikad edercesine- itikad etmeli.’

    Ve eklemişti.

    ‘Yeri yurdu olmayanlar seni görme imkânı bulunmayanlardır! Ne garip değil mi, seni görselerdi beni de görmüş olacaklardı.’

    Ben ‘ben’ diye tutturmuşum. ‘Sen’siz olur sanmışım.’Sen’siz kalınca ‘sen’den mahrum kalınca ‘ben’ bensiz kalmışım.

    ‘Ben’ ‘sen’sizliğe alışmışım. Daha da korkuncu ‘sen’ ‘ben’sizliğe…

    ‘Sen’ ve ‘Ben’ mevzusunun iyice karıştığını hissettiğim bu süreçte Ömer Hayyam’ım şu dörtlüğü işleri daha da bir zorlaştırıp, beni ‘ben’den usandırıyor.


    Ezeli sırları ne sen bilirsin ne de ben
    Bu muammayı ne sen okuyabilirsin ne de ben
    Perde ardında sen ben dedikodusu var amma…
    Perde kalktı mı ne sen kalırsın ne de ben!
  • Öyle çok da mutlu olmaya gerek yok hani. Çünkü bir süre sonra mutluluktan mutsuzluk doğuyor. İnsan mutsuzluğuna da alışıyor. Alıştıkça ruhu melankoliye yatkınlaşıyor yahut depresifleşiyor. Melankolik olanlardan bir kısmı yeteneklerinde melankolisini kullanarak başarılı olsa da bir kısım melankolikler aksi olup dibi buluyor.

    Dibi bulan insanın o dipten çıkması kolay olur aslında. Çünkü elindeki tüm kartları oynamıştır. Kartlar işe yaramadıysa artık tüm benliğini ortaya koyup kendini ileri sürecektir.

    Tüm mutluluğuyla, mutsuzluğuyla ben de varım, cesaretim de var, hadi çıkın çıkın gelin, siz mi yaman ben mi yaman diye meydan okuyarak tüm gücünü ortaya dökecektir. İşte bu seviyede insan, ruhunu unutup, kendi varlığından uzaklaşıp apayrı bir insan oluyor. Tabiri caizse erkekleşiyor.

    Çevremde kadın-erkek birçok insan gördüm. Bir kısmı mücadeleyi bırakıp melankolisini çocuk gibi kucağına alarak büyütmeyi ve depresifleşmeyi tercih ediyor. Hadi her neyse diyorum da bir yaşam bu kadar kolay harcanır mı ki? Aklıma çok takılmıştır. Ne olacak insanların hali?

    Yahut insan illaki mutlu olmak zorunda mı? Televizyon reklamlarında mutluluk satılıyormuş gibi mutluluğa özendirici unsurlar bulunuyor. Mutfaktaki yemek Bizim yağ ile yapılırsa aile mutluluğunuz oturduğunuz yemek sofrasında artıyor. Ya da deterjan reklamı. Ne olacak yani, mis kokulu çarşaflar, yastıklar, çamaşırlar giyilince aile saadeti mi artacak? Bir araba almak mutluluğu çok mu etkiliyor?

    Anlamıyorum, anlamış değilim. Mutluluğun, mutsuzluğun metalaştığı, marketten şampuan alır gibi mutluluğun satın alındığı, sadece mutlu olmak insani ihtiyaçmış süsü verilerek insanların mutluluğa yönlendirildiği bir çağdayız.

    Yoktan var edilen bir canlı olarak insanın sürüklendiği şu dünya denen hayat macerasına iteklendiğimiz andan beri insanın maneviyatını donatan her ne varsa o yaşanmalı, naçizane. Bir mutsuzluğun dahi kıymeti bilinmeli. Ya da en ufak şeylerden mutlu olmak bilinirse yaşam standardı da yükselecektir.

    Daha bir çok şey yazılabilecekken biraz Mutsuz Olmak kitabına dair bilgi de vermeli hani.

    Mutsuz Olmak kitabı 10 bölümden oluşurken gayesi 'insanı hayata hazırlamak' olan mutsuzluğu mutlulukla harmanlayarak bizlere insanlık çağının ve günümüz çağının mutluluğuna, mutluluk ve mutsuzluk ayrıştırmasını yaparak gerekli olanın hangisi olduğuna, melankoli, depresif, depresyon hallerine de değinerek bize bizi anlatmaya özen gösteren bir Wilhelm Schmid kitabı. Açıkçası bizi yaşamaya yüreklendiren bu kitaba bir şans vermeli.
  • Bir adamın aşkta gelebileceği son nokta. Bu aşkla ortaya çıkartığı günümüze kadar gelen eserler. O kadar ince düşünce ve matematikle bir yerden güneş batarken diğerinden ay doğan iki cami. Ancak şu bilinmeli ki bu gerçek bir olayın sadece yazarın hayal gücüyle hikayeleştirilmiş halidir. Gerçekleri yansıtıyormuş gibi okuyan ve bu beklentiye giren arkadaşlar çok yanılır. Ben yazara ve yazdığı akıcı hikayeye saygı duyuyor ve beğeniyorum ortada bir emek var ve bu emeği hiçe sayıp beklentilerini karşılamayanların yaptıkları kötü yorumlara itimat etmeyin siz okuyun ve karar verin .
  • İzmir Kadifekale civarında yüzü tamamen tanınmaz halde bir kadın cesedi bulunur.Hunharca işlenmiş bu cinayeti çözmesi de baş komiser Çetin ve ortağı Nuri ye düşmektedir.Bunun yanı sıra Şube müdürleri Leyla da tayinini Adıyaman'a istetmiştir. Kendisine rol model olan babasının katillerini bulup adalete teslim etmek ve vicdanen huzur bulmak istemektedir. Ama bu hiçte kolay olmayacaktır. Zira eskiye ait defterleri karıştırması birilerinin canını fena halde sıkmış ve Leyla için tehlike çanları çalmaya çokta başlamıştır ve bu aslında sonradan yaşanacak olayların bir nevi habercisidir

    Kitabı daha önce okumama rağmen kitap hakkında bende oluşmuş yorum ve düşüncelerimi anımsayamadığım dan dolayı tekrar okudum .Buna rağmen kitabın vermiş olduğu heyecanın bir nebze dahi olsun düşmediğini gördüm Kitaba dair akılda kalan birkaç yer var özellikle ki bunda hayal gücünüzün ne kadar kuvvetli olması da önemli Adıyaman bölümünde geçen olayların zaman ve mekan olarak güzel işlenmesi ve ilk başlarda geçen şu paragraf diyebilirim

    ''acaba varlığımız zıtlıkların birlikteliği ile mi anlam kazanıyordu?iyiliğe ulaşmak için mutlaka kötülük mü olmalıydı?Yoksa güzelliği keşfetmek için mutlaka çirkinliği mi tatmak gerekiyordu? neden sadece güzellik veya neden sadece iyilik yoktu bu dünyada?'' Aslında sadece iyilik veya güzellik olsa idi bir süre sonra insan aynı şeyleri görüp yaşamaktan bıkmaya başlayacak. Bundan dolayı hayatın temelinde bir ying yang dengesi olmalıdır ki buda ''her iyiliğin içinde bir kötülük ,her kötülüğün içinde de bir iyilik vardır''.Bundan sebep kötülük olmalı ki iyiliğin kıymeti bilinmeli . Son olarak eklemem gerekirse kitapta bir kaç baskı hatası dışında hikaye iki farklı koldan ilerlese de geçişler arasında okuyucunun dikkati dağılmadan başarılı bir şekilde hikaye akışı devam ediyor diyebilirim .
  • Ey Saki !
    Etrafımdaki hayallerin arkasında bir çok sırrı hissediyorum. Fakat bir türlü bulamıyorum. Arada sırada parlayan bir ışık , gözlerimin önüne şu sisin arkasında ışıldıyor ; fakat ona ulaşmak için o sisi geçemiyorum. Şu evrenin gürültüsü arasında, kulaklarıma gökten o kadar yüce, o kadar güzel bir ses geliyor ki,onu bu gürültüden ayırıp anlayamıyorum.
    Ey Rabbim !
    Konulan şu hayal perdelerini gözlerimin önünden çek ki, seni görebileyim.
    Ey Rabbim !
    Aklımın üzerindeki dünya örtüsünü ve sarhoşluğunu kaldır ki, onu yürüten ve hayat veren azametine yol bulayım.
    Ey Rabbim !
    Ebedi cemalinin şekillerini önümden kaldır ki, dünyayı aydınlatan zatının cemalini göreyim.
    Ey Rabbim !
    Çarpıntısı durduğunda , görevi sona erdiğinde , kalbimi bu ebedi cemalin , ebedi büyük sırrın aşkından , ona bağlanmaktan mahrum etme ..
    Ey Rabbim !
    Senin karşı konulmaz gücüne inandım, nuruna,cemaline inandım. Tüm bu kainatın beden , senin ise kainatın ruhu olduğuna ve evrenin hakikat, senin de onun sırrı olduğuna inandım.
    Sen aşıkların ve sevgililerin ziynetlerindeki güzelliksin. Aşıkların kalbinin meyli sahadır ve gönüllerinin arzusu sensin.

    Sonra Zin Mem'in mezarına sarılır . kucaklayıp toprağı yüzüne başına sürmeye başlar , Ardından mezarı yastik edinir kendine . etrafındakiler onu kaldırıp teselli vermeye çalışır fakat ellerinin , ruhunu teslim etmiş soğuk cansız bir bedene dokunduğunu anlarlar...

    Leyla ile Mecnun neyse Yusuf ile Züleyha , Kerem ile Aslı , Ferhat ile Şirin , Süleyman as. İle Belkıs hatta Mevlana Celaleddin ile Şemsi Tebriz neyse kısaca aşk neyse Mem û Zin de odur.
    O kadar güzel bir aşk a tanık olacaksınız ki aslında bir raslanış hikâyesi bu içinde acı var aşk var hasret var ancak bir tek kavuşmak yok. Çünkü şairin de dediği gibi kavuşursan meşk olur kavuşmazsan aşk tır. Aynen budur kanımca...
    Bir aşk hikayesinin nasıl gerçek aşk a yani ilahi aşka dönüştüğüne şahit olacağiniz bir roman.
    Anlatımı gayet akıcı zaten sayfa sayısı çok az kolaylıkla bitireceksiniz ve zaten farketmeden siz bitmiş olacaktır kitap. Hicbir kitaba kötü diyemem bir emek söz konusu netice de ancak bu kitaptan sonra işte böyle şeyler bilinmeli gerekli anlatılmalı diye düşündüm . ve yazar gayet güzel aktarmış anlatmak istediğini , beni sarsan bir roman oldu ve böyle bir ölüm halini düşünür oldum. Çeviriyi yapan Değerli hoca Abdülhadi Timurtaş'a burdan selam olsun...
    Özellikle Yusuf İle Züleyha aşkını seven ve Nazan Bekiroğlu nun kitabını okuyan arkadaşlara tavsiyemdir.
    Ve bir de söylemeden geçemeyeceğim eserin asıl sahibi M.Said Ramazan el-buti ithaf kısmını o kadar güzel yazmış ki...
    'Bu romanı, azıcık yanıp da teselli bulması temennisiyle , aşkı zehir veya nektar olarak yudumlayan ve aşkın ateşinde yanan ama meyvesini tadamayan her kalbe ithaf ediyorum.'
    Allah razı olsun. Gerçek aşk a ulaşabilmeyi Allah nasip eder her isteyene inşallah.