• Ve aleykümselam ve rahmetullah
    Gayet hassas bir konu üzerinde mütalaa yapıyoruz. Bir yandan İSLAM’ı, tekliği ve tamamlanmışlığı ile kabul etme çizgimiz var, diğer yandan da Kur’an’ımızın, Allah’ın yaratma tarzı olarak önümüze koyduğu “ırk” çizgisi var. Biz gayet açık bir dille şunu beyan etmeliyiz: Irkları kökten yok saymak tam anlamı ile bir cahilliktir. Bir ırkı, diğerlerinin aleyhine olacak şekilde öne çıkarmak da tam bir cahilliktir. Hiçbir insan, erkek veya kadın olarak yaratılmasını seçemediği gibi yaratıldığı ırkı da seçememiştir. İnsanın seçimine bağlı olmaksızın kendisine verilen bir özellikle övünmesi veya yerinmesi akıllık değildir. Bu birinci meselemizdir.
    İkinci meselemiz ise şudur:
    Eğer dinimiz İSLAM, kıyamete kadar Allah’ın din olarak kabul ettiği tek din ise ki öyledir, hiçbir kelime, kaynağı ne olursa olsun İSLAM’ın alt veya üst başlığı olamaz. İSLAM kelimesinin başında veya sonunda onunla resmi bitişik bir anlam ifade edemez. Böyle bir iddia, İSLAM’ın giderilebilir eksikliklerinin bulunduğu vehmini doğurur ki, maâzallah bu bir iman zaafiyetidir en hafif ifadeyle. İSLAM, Allah’ın dinidir. Sahibi Allah olan bir dini, Allah’ın yarattığı kullarından bazılarının daha da güzel hâle getirebileceğini nasıl söyleyebiliriz? Bu hem gereksiz hem de tehlikelidir. İSLAM’ı kendi hâline bırakmalı, O’na iyi niyetle iyi gördüklerimizi bile yama yapmamalıyız. İmanımız bunu gerektirir. Yahudilerin, Allah’ın dinini bir aile dini hâline getirdikleri maceralarını unutamayız. Bu hususta ırkların adı önemli değildir; adı ne olursa olsun bütün ırklar ve yapılar İSLAM kelimesinin başında veya sonunda yer alamazlar. Zira ırklar insanı, İSLAM ise Allah’ı temsil ediyor. Bu çizgi gayet nazik bir çizgi olarak önümüzde durmalıdır. Bazı mümin kardeşlerimizin, şurada veya burada kendi ırkî yapılarını meziyetli/ayrıcalıklı görmeleri, imanî idraklerini etkileyecek çapta öne çıkıyorsa, onlarla aynı noktada durmamız mümkün olmaz artık. Fakat mesela, Osmanlı’nın ve Selçukluların İSLAM dairesindeki hizmetleri sebebiyle imanî bir idrak içinde bulunuyorlarsa bu bir noktada, iyiliğe karşı vefa duygusudur. Bu da takdirle anılmalıdır. Asırlarca İSLAM diye sancak taşımış bir milleti küçümsemek bir kenara hayır ve minnetle anmamak bile abes olur. Bu noktada haklıdırlar.Haklı olmakta geri kalacakları noktalar da yok değildir. Bu sebeple mesela Osmanlı sevgisini, dinle eşleşebilecek düzeye taşımayı abes ve itikat açısından tehlikeli buluruz. Çünkü:
    – Eğer insanlar, İSLAM kelimesinin başına getirilebilecek bir Türk veya Osmanlı kelimesi ile övünebileceklerse bu durum, İSLAM dininin yapısında bulunan bir şeyi iddia etmek demek olur. O takdirde de, o ilave isimden önceki Müslüman insanların yoksun oldukları bu ilave ismin açığını nasıl kapatacağımızı sorgularız. Emeviler de böyle bir isim önceliği yaptılar, şimdi onları neden zulümle itham ediyoruz o zaman? Abbasileri ne ile itham edebiliriz? Bu soruların cevapları uzar durur. Birbirimizle nizaya girmeden de şeytan bizi oturtmaz.
    – Osmanlı, İSLAM’ın bütünü değildi. Osmanlı’nın kendisi ve o zamanki İSLAM âlemi, başka ırkları da ihtiva ediyordu. Osmanlı’nınki bir liderlik konumudur. Eğer sadece beş asır liderlik koltuğunda oturduğu için bir ırkın İSLAM ismi ile anılması mümkün olacaksa o zaman, İSLAM’ı en baştan KUREYŞ İSLAM’ı olarak anmamız gerekmez mi? İlk Müslümanlar, ilk emek sahipleri ağırlıklı olarak Kureyş’tendi. Bu noktada da derin bir uçurum oluşmaktadır.
    – İSLAM’ın bugünkü tarihine kadar hizmet eden aileler arasında (Râşid halifeler bölümünü çıkarırsak), hizmet edip de giderken bedel ödetmeyen bir aile de yoktur. Emeviler, Abbasiler, Endülüs Emevileri, Selçuklular, Osmanlılar, Eyyubiler… her biri hizmetleri ile beraber asırlarca bedelleri ümmet tarafından ödenen faturalar da bırakıp gittiler. Güzel işleri nedeniyle bu ailelerden birini İSLAM’ın ismi ile beraber anmayı düşünürken, bıraktıkları faturalara bakarak onları İSLAM’ın yakınına bile yaklaştırmamayı da düşünsek hak olmaz mı bu mantıkla bakıldığında?. Elbette bu bir yanlış olur. Doğru, yanlış olur ama bu işin esasında bir yanlışlık var; Allah için yapılmış amellerin, cihatların karşılığını bu dünyada levhalaştırırken zaten yanlış başlamıştı.
    Buradan gelinen nokta şu olmalıdır:
    Hiçbir ırkın, ailenin adı İSLAM ile yan yana zikredilmesin. İSLAM, en üst ve denksiz bir isim olarak kalmalı. Irklar ve ailelere ait isimler de insanî ilişkilerde bilinmeli ve takdir edilmeli. Bu çizgide de iki önemli hususun unutulmama kaydı bulunmalıdır.
    Birincisi şudur: İSLAM’ı en üstün gördüğümüz, söz ve tavırlarımızdan belli olmalıdır. İSLAM üstündür derken, onun hükümlerinden birinin yok sayıldığı ya da kamufle edildiği bir tavır nifak demektir.
    İkincisi de şudur: Evet, ırklarımız var, ailelerimiz var ama Adem’in çocuklarıyız. Adem de topraktandır. Bu kadar.
    Size şunu söylemek zorundayım: Bu ve benzeri konuların tartışılmasından hayır beklemek, uzak ufuklarda yanan mumdan ışık beklemek gibidir. Tartışmamanızı, sadece bildiğinizi aktarıp kenara çekilmenizi tavsiye ederim size. Müminlerin tartışmaya mecalleri kalmamıştır. Allah’a emanet ederim sizi. Alakanıza teşekkür ederim. Duanızı beklerim.
    Selamünaleyküm
    Nureddin YILDIZ |Fetva Meclisi|
  • Öyle çok da mutlu olmaya gerek yok hani. Çünkü bir süre sonra mutluluktan mutsuzluk doğuyor. İnsan mutsuzluğuna da alışıyor. Alıştıkça ruhu melankoliye yatkınlaşıyor yahut depresifleşiyor. Melankolik olanlardan bir kısmı yeteneklerinde melankolisini kullanarak başarılı olsa da bir kısım melankolikler aksi olup dibi buluyor.

    Dibi bulan insanın o dipten çıkması kolay olur aslında. Çünkü elindeki tüm kartları oynamıştır. Kartlar işe yaramadıysa artık tüm benliğini ortaya koyup kendini ileri sürecektir.

    Tüm mutluluğuyla, mutsuzluğuyla ben de varım, cesaretim de var, hadi çıkın çıkın gelin, siz mi yaman ben mi yaman diye meydan okuyarak tüm gücünü ortaya dökecektir. İşte bu seviyede insan, ruhunu unutup, kendi varlığından uzaklaşıp apayrı bir insan oluyor. Tabiri caizse erkekleşiyor.

    Çevremde kadın-erkek birçok insan gördüm. Bir kısmı mücadeleyi bırakıp melankolisini çocuk gibi kucağına alarak büyütmeyi ve depresifleşmeyi tercih ediyor. Hadi her neyse diyorum da bir yaşam bu kadar kolay harcanır mı ki? Aklıma çok takılmıştır. Ne olacak insanların hali?

    Yahut insan illaki mutlu olmak zorunda mı? Televizyon reklamlarında mutluluk satılıyormuş gibi mutluluğa özendirici unsurlar bulunuyor. Mutfaktaki yemek Bizim yağ ile yapılırsa aile mutluluğunuz oturduğunuz yemek sofrasında artıyor. Ya da deterjan reklamı. Ne olacak yani, mis kokulu çarşaflar, yastıklar, çamaşırlar giyilince aile saadeti mi artacak? Bir araba almak mutluluğu çok mu etkiliyor?

    Anlamıyorum, anlamış değilim. Mutluluğun, mutsuzluğun metalaştığı, marketten şampuan alır gibi mutluluğun satın alındığı, sadece mutlu olmak insani ihtiyaçmış süsü verilerek insanların mutluluğa yönlendirildiği bir çağdayız.

    Yoktan var edilen bir canlı olarak insanın sürüklendiği şu dünya denen hayat macerasına iteklendiğimiz andan beri insanın maneviyatını donatan her ne varsa o yaşanmalı, naçizane. Bir mutsuzluğun dahi kıymeti bilinmeli. Ya da en ufak şeylerden mutlu olmak bilinirse yaşam standardı da yükselecektir.

    Daha bir çok şey yazılabilecekken biraz Mutsuz Olmak kitabına dair bilgi de vermeli hani.

    Mutsuz Olmak kitabı 10 bölümden oluşurken gayesi 'insanı hayata hazırlamak' olan mutsuzluğu mutlulukla harmanlayarak bizlere insanlık çağının ve günümüz çağının mutluluğuna, mutluluk ve mutsuzluk ayrıştırmasını yaparak gerekli olanın hangisi olduğuna, melankoli, depresif, depresyon hallerine de değinerek bize bizi anlatmaya özen gösteren bir Wilhelm Schmid kitabı. Açıkçası bizi yaşamaya yüreklendiren bu kitaba bir şans vermeli.
  • Bir adamın aşkta gelebileceği son nokta. Bu aşkla ortaya çıkartığı günümüze kadar gelen eserler. O kadar ince düşünce ve matematikle bir yerden güneş batarken diğerinden ay doğan iki cami. Ancak şu bilinmeli ki bu gerçek bir olayın sadece yazarın hayal gücüyle hikayeleştirilmiş halidir. Gerçekleri yansıtıyormuş gibi okuyan ve bu beklentiye giren arkadaşlar çok yanılır. Ben yazara ve yazdığı akıcı hikayeye saygı duyuyor ve beğeniyorum ortada bir emek var ve bu emeği hiçe sayıp beklentilerini karşılamayanların yaptıkları kötü yorumlara itimat etmeyin siz okuyun ve karar verin .
  • İzmir Kadifekale civarında yüzü tamamen tanınmaz halde bir kadın cesedi bulunur.Hunharca işlenmiş bu cinayeti çözmesi de baş komiser Çetin ve ortağı Nuri ye düşmektedir.Bunun yanı sıra Şube müdürleri Leyla da tayinini Adıyaman'a istetmiştir. Kendisine rol model olan babasının katillerini bulup adalete teslim etmek ve vicdanen huzur bulmak istemektedir. Ama bu hiçte kolay olmayacaktır. Zira eskiye ait defterleri karıştırması birilerinin canını fena halde sıkmış ve Leyla için tehlike çanları çalmaya çokta başlamıştır ve bu aslında sonradan yaşanacak olayların bir nevi habercisidir

    Kitabı daha önce okumama rağmen kitap hakkında bende oluşmuş yorum ve düşüncelerimi anımsayamadığım dan dolayı tekrar okudum .Buna rağmen kitabın vermiş olduğu heyecanın bir nebze dahi olsun düşmediğini gördüm Kitaba dair akılda kalan birkaç yer var özellikle ki bunda hayal gücünüzün ne kadar kuvvetli olması da önemli Adıyaman bölümünde geçen olayların zaman ve mekan olarak güzel işlenmesi ve ilk başlarda geçen şu paragraf diyebilirim

    ''acaba varlığımız zıtlıkların birlikteliği ile mi anlam kazanıyordu?iyiliğe ulaşmak için mutlaka kötülük mü olmalıydı?Yoksa güzelliği keşfetmek için mutlaka çirkinliği mi tatmak gerekiyordu? neden sadece güzellik veya neden sadece iyilik yoktu bu dünyada?'' Aslında sadece iyilik veya güzellik olsa idi bir süre sonra insan aynı şeyleri görüp yaşamaktan bıkmaya başlayacak. Bundan dolayı hayatın temelinde bir ying yang dengesi olmalıdır ki buda ''her iyiliğin içinde bir kötülük ,her kötülüğün içinde de bir iyilik vardır''.Bundan sebep kötülük olmalı ki iyiliğin kıymeti bilinmeli . Son olarak eklemem gerekirse kitapta bir kaç baskı hatası dışında hikaye iki farklı koldan ilerlese de geçişler arasında okuyucunun dikkati dağılmadan başarılı bir şekilde hikaye akışı devam ediyor diyebilirim .
  • Ey Saki !
    Etrafımdaki hayallerin arkasında bir çok sırrı hissediyorum. Fakat bir türlü bulamıyorum. Arada sırada parlayan bir ışık , gözlerimin önüne şu sisin arkasında ışıldıyor ; fakat ona ulaşmak için o sisi geçemiyorum. Şu evrenin gürültüsü arasında, kulaklarıma gökten o kadar yüce, o kadar güzel bir ses geliyor ki,onu bu gürültüden ayırıp anlayamıyorum.
    Ey Rabbim !
    Konulan şu hayal perdelerini gözlerimin önünden çek ki, seni görebileyim.
    Ey Rabbim !
    Aklımın üzerindeki dünya örtüsünü ve sarhoşluğunu kaldır ki, onu yürüten ve hayat veren azametine yol bulayım.
    Ey Rabbim !
    Ebedi cemalinin şekillerini önümden kaldır ki, dünyayı aydınlatan zatının cemalini göreyim.
    Ey Rabbim !
    Çarpıntısı durduğunda , görevi sona erdiğinde , kalbimi bu ebedi cemalin , ebedi büyük sırrın aşkından , ona bağlanmaktan mahrum etme ..
    Ey Rabbim !
    Senin karşı konulmaz gücüne inandım, nuruna,cemaline inandım. Tüm bu kainatın beden , senin ise kainatın ruhu olduğuna ve evrenin hakikat, senin de onun sırrı olduğuna inandım.
    Sen aşıkların ve sevgililerin ziynetlerindeki güzelliksin. Aşıkların kalbinin meyli sahadır ve gönüllerinin arzusu sensin.

    Sonra Zin Mem'in mezarına sarılır . kucaklayıp toprağı yüzüne başına sürmeye başlar , Ardından mezarı yastik edinir kendine . etrafındakiler onu kaldırıp teselli vermeye çalışır fakat ellerinin , ruhunu teslim etmiş soğuk cansız bir bedene dokunduğunu anlarlar...

    Leyla ile Mecnun neyse Yusuf ile Züleyha , Kerem ile Aslı , Ferhat ile Şirin , Süleyman as. İle Belkıs hatta Mevlana Celaleddin ile Şemsi Tebriz neyse kısaca aşk neyse Mem û Zin de odur.
    O kadar güzel bir aşk a tanık olacaksınız ki aslında bir raslanış hikâyesi bu içinde acı var aşk var hasret var ancak bir tek kavuşmak yok. Çünkü şairin de dediği gibi kavuşursan meşk olur kavuşmazsan aşk tır. Aynen budur kanımca...
    Bir aşk hikayesinin nasıl gerçek aşk a yani ilahi aşka dönüştüğüne şahit olacağiniz bir roman.
    Anlatımı gayet akıcı zaten sayfa sayısı çok az kolaylıkla bitireceksiniz ve zaten farketmeden siz bitmiş olacaktır kitap. Hicbir kitaba kötü diyemem bir emek söz konusu netice de ancak bu kitaptan sonra işte böyle şeyler bilinmeli gerekli anlatılmalı diye düşündüm . ve yazar gayet güzel aktarmış anlatmak istediğini , beni sarsan bir roman oldu ve böyle bir ölüm halini düşünür oldum. Çeviriyi yapan Değerli hoca Abdülhadi Timurtaş'a burdan selam olsun...
    Özellikle Yusuf İle Züleyha aşkını seven ve Nazan Bekiroğlu nun kitabını okuyan arkadaşlara tavsiyemdir.
    Ve bir de söylemeden geçemeyeceğim eserin asıl sahibi M.Said Ramazan el-buti ithaf kısmını o kadar güzel yazmış ki...
    'Bu romanı, azıcık yanıp da teselli bulması temennisiyle , aşkı zehir veya nektar olarak yudumlayan ve aşkın ateşinde yanan ama meyvesini tadamayan her kalbe ithaf ediyorum.'
    Allah razı olsun. Gerçek aşk a ulaşabilmeyi Allah nasip eder her isteyene inşallah.