Prof. Dr Ahmet ŞİMŞİRGİL

Asrın ihanetinin analizi!

Fethullah Gülen (F.G.) 1980 öncesinin en ateşli vaizi idi. Nurcuların en kapalı gurubu olup özellikle Seyid Kutup gibi İslamcı denilen ihtilalci liderlerin tesiri altındaydı. Nitekim gençlik yıllarını Seyid Kutub’un eseri olan “Fizilali’l Kuran elimizden düşmezdi”, diyerek belirtecektir. Dönemin Cumhurbaşkanına, Genelkurmay başkanına her tür hakareti yapar, kasetleri elden ele dolaşırdı. Nedense herkesin eliyle konmuş gibi bulunduğu 12 Eylül ihtilalinde o bir türlü bulunamadı. Onun dokunulmazlık zırhı mı vardı? Kimler tarafından korunuyordu, bilinemedi. 1980-1982 yılları arasındaki irtibatlı olduğu kişiler ve görüşmeleri çözülebilse eminim bugünler çok iyi anlaşılacaktır. Zira Türkiye’yi 15 Temmuz ihtilaline götüren yolun o günlerde temelinin atıldığını düşünmekteyim. Sonrası hep o projenin uygulanması olarak devam edecektir.



Nitekim 1983’de tekrar meydanlara çıktığında artık cübbe ve sarıklı bir vaiz yoktu. Bambaşka bir F.G. vardı. Özellikle okul ve medya ile ‘ağ cemaati’ yapılanmasına geçti. Hemen her vilayette okulları, ışık evleri ve yurtları öyle hızlı gelişiyordu ki takip edebilmek neredeyse mümkün değildi. Yurtlarında ve evlerinde sadece Said Nursi’nin kitapları okutuluyordu. Öyle ki gençlere “Kuran-ı Kerim değil risaleler okunsun” derlerdi. Bu itibarla diğer nurcu kolları da önceleri mesafeli durdukları F.G’ye kısa sürede ısınacaklardır. 1986 da Zaman gazetesi yayın hayatına başladı. 1990 yılına geldiğinde artık alt yapı tamamlanmış bulunuyordu. Bundan sonra hizmet kartopu gibi büyüyecekti.

Gürcistan ve Azerbaycan’la başlayan dış geziler kısa sürede yerini hizmet alanları ile doldurmaya başlayacaktı. Büyük seferberlik başlamıştı. Yabancı ülkelerde ticari şirketler, okullar ve üniversiteler süratle birbirini kovalamaya başladı. İlk olarak Orta Asya’nın pek çok ülkesinde okullar açıldı. Bunları üniversiteler izledi. 1992 yılında Kazakistan’a giden Gülen’in taraftarları iki yıl içinde 29 lise açtılar. Dört yıl sonra da Süleyman Demirel Üniversitesi faaliyete geçti. 1992 yılında dönemin Cumhurbaşkanı Turgut Özal’ın, Kazak lider Nursultan Nazarbayev’e tavsiye mektubu yazmasından sonra F.G’yi izleyenler bu ülkede daha rahat çalışma olanağı buldular.

Ardından Gülen’in okulları Afrika kıtasını, Balkanları, Avrupa ve Amerika’yı bir ağ gibi sarmaya başladı. Okul açılmayan ülke kalmamış gibiydi. Gülen hareketi, eğitim alanında artık küresel bir oyuncu konumuna geldi. Bu okullarda yerel nüfusun en yetenekli ve zeki çocukları kendilerine yer buluyorlardı. Üstelik okulları yüksek ücretli olup bedeli ülkedeki ekonomik şartlara göre belirleniyordu.

Nasıl oluyordu bu? Her tarafta okul açılmasına imkan veren sihirli değnek kimdi? Adlarını iftiharla andıkları iki isim aslında bütün soru işaretlerini çözüyor gibiydi. İshak Alaton ve Üzeyir Garih çilingir vazifesi görmekte idiler. Bu büyük ilişkinin sırrı ne idi? Yahudi iş adamları Gülen’in okullarının bütün dünyaya yayılması için neden bu kadar gayretle hizmet veriyorlardı?

Üzeyir Garih, doksanlı yıllarda, Hürriyet Gazetesi’ne vermiş olduğu röportajda yurt dışı okulları için büyük destekler, maddi yardımlar yaptığını belirtirken Gülen cemaatini öve öve bitirememişti. Aslında onun ölümündeki sır perdesini de yeniden aralamakta fayda vardır.

1991 yılında Mihail Gorbaçov’un Glasnostu (açıklık politikası) ile Gülen’in okul faaliyetleri tam da denk düşmüştü. Gülenciler bir taraftan süratle Türk Cumhuriyetlerinde okullar açarlarken bir taraftan da Türk Cumhuriyetlerinden gelen çocukları kabul ediyorlardı.

Öyle ki sonraki bir beş -on sene içerisinde CIA raporlarında “Amerika, F.G. sayesinde Orta Asya’ya bomboş bir İslamiyet götürdü” denecekti.

Zira Gülencilerin götürdüğü İslam’ı kimse anlamıyordu. Dışa açılımın üzerinden birkaç sene geçtiğinde Gülen’in hareketinin CIA’nın tam kontrolünde olduğu Rusya ve Özbekistan’ın bu okullara karşı aldığı tavırdan da anlaşılacaktı.

Gülen gurubu sırasıyla 1980 ihtilali sonrasındaki Cunta Hükümeti ve ardından Özal’lı yıllar da gayet hızlı ve rahat bir şekilde faaliyetlerini yürütmüştü. Sağ ya da sol bütün hükümetler ile tam bir uyum içerisindeydi. Fakat 90’ların sonlarına doğru, 28 Şubat’ın yaşandığı yıllarda Erbakan Hükümeti ile bir türlü anlaşamadı. Refahyol Hükümeti’nin yıkılmasında önemli rol oynadı. Bu sırada 28 Şubat darbecileri kendisine karşı mıydı o da anlaşılamadı.

Şurası muhakkak ki 28 Şubat cuntası özellikle İslam karşıtlığı ile özdeşleşmişti. Bu bağlamda cuntacılar Gülen’in de üzerine yürürken beklenmeyen bir tepkiyle karşılaştılar. Bu tepki Bülent Ecevit ile Koç gurubundan gelmişti. Gülen bu hizmetinin semeresi olarak akabinde kurulan Ecevit Hükümeti zamanında, Meclise kontenjandan 7-8 Milletvekili yerleştirecektir.

Gülen aynı yıllarda İslam aleminde en fazla tartışmalara sebep olacak uygulamaları da başlatacaktır. Bunların en mühimi Abant toplantılarıdır. Başta ilahiyatçılar olmak üzere önemli sayıda gazeteciler bu toplantılara katılacaktır. Gülen’in ilk Abant toplantısına gönderdiği şu mesajı her şeyi ifade etmekteydi. Burada Gülen:

“Vahye dayalı, hayatın her alanını kuşatan İslam’ı tehlikeli ve milli birliğe zarar verici buluyorum” diyerek 1428 yıllık İslam’ın özüne, aslına düşman olduğunu açıkça ortaya koyuyordu.

Daha sonra Gülen’in Papa ile diyaloğu uzun süre gündemi meşgul edecekti.

Zira Gülen’in Papa’ya yazdığı mektubu çok çarpıcıydı. Gülen, 10 Şubat 1998 tarihli Zaman gazetesinde yer alan mektubun başlarında maksadını şöyle ifade etmekteydi:

“Pek muhterem Papa Cenapları.

Papa 6. Paul Cenapları tarafından başlatılan ve devam etmekte olan dinlerarası diyalog için Papalık Konseyi (PCID) misyonunun bir parçası olmak üzere burada bulunuyoruz. Bu misyonun tahakkuk edişini görmeyi arzu ediyoruz. En aciz bir şekilde hatta biraz cüretle, bu pek kıymetli hizmetinizi icra etme yolunda en mütevazi yardımlarımızı sunmak için size geldik.

İslam yanlış anlaşılan bir din olmuştur ve bunda en çok suçlanacak olan Müslümanlardır…”

Gülen açık bir biçimde o güne kadar yaşananlardan Müslümanların sorumlu olduğunu ve kendisinin de papalık konseyinin bir parçası olduğunu dünyaya ilan ediyordu. Yani bu ifadeler diyalog denilen olayın aslında İslam’ı yok etme girişiminin projesi olduğunun dünyaya haykırışı idi. Fakat Müslümanların artık gözleri bunları görecek durumda değildi.

Bütün bu faaliyetleriyle Gülen tam tartışılmaya ve belki Müslümanların gözünden düşmeye başladığı sıralarda Amerika’ya çekilmesi projenin yeni safhasının başlangıcı olacaktı. Hakkında davalar açılmış ve sanki darbecilerden kaçmış süsü verilmişti. Bundan sonra ki faaliyetleri artık izlenemez hale gelecekti. Artık o bir kahramandı(!). Sadece Pensilvanya’ya gidenlerin ülkeye haberler getirdikleri bir azizdi(!).

Aslında 28 Şubat bunlar için mi düzenlenmişti araştırılmalıdır. Zira FETÖ’cülerin dışında devletin yanında olan devletine sahip çıkan tüm cemaatler ezilmişti. Bilhassa devletle hiçbir zaman derdi olmamış, devletin her zaman yanında durmuş İhlas cemaatinin ezilmesinin ardında bunların bulunması meseleyi aydınlatmaktaydı. İhlas Finans’ın içine hem sızmışlar hem de belini doğrultamayacak bir darbe indirmişlerdi. Esat Coşan Hoca’ya ve Mahmut Ünlü Hoca’nın damadına yapılanlar da 28 Şubat’ın tokadını kimin yediğini gösteriyordu.

Evet 28 Şubat darbesi sadece birine dokunmamıştı. O da çok geçmeden belki tam iç yüzü bilinmek üzere iken kahraman edilmek için yurt dışına alındı. Artık korumacılarının elindeydi. 12 Eylül’de nasıl bulunamadı ise bu defa da asıl yuvasına çekilmişti.

Diğer taraftan 28 Şubat cuntasının ortaya çıkardığı siyasi iktidar, ülkeyi iki senede batırdı. Belki de tarihinde ilk kez esnaf sokaklara döküldü. Artık bu selin önüne geçilemezdi.

Sayın Recep Tayyip Erdoğan ve ekibinin iktidara yürüyeceği belliydi. Ancak Erdoğan hapisteydi. Hapisteki liderin partisi iktidara yürümüş ama o partisinin başında değil. Bu durum gitgide kendisini kahraman yapacaktı. Onu yıpratabilmek için bu gidişin önüne geçmek lazımdı.

Müthiş bir senaryo ile Erdoğan’ı hapisten çıkarıp Siirt’te seçimleri iptal ettirip partinin başına yani Başbakanlığa taşıdılar. Acaba bu sırada bu işin içinde bulunanlar şöyle bir talepte bulunmuşlar mıydı? Yola F.G. ile devam edeceksin veya F.G’nin hizmetlerine dokunmayacaksın. Ben bundan eminim. İleride bu konuda sayın Recep Tayyib Erdoğan’ın hatıralarının çok önemli olacağını ve her şeyi aydınlatacağını düşünmekteyim.

Yine şuna adım gibi eminim ki sayın Recep Tayyip Erdoğan F.G’yi o gün mimlemişti. Ancak kime güvenecekti? Kim kendinden, kim ondan yana bilmek anlamak mümkün müydü? Bunun için zamana ihtiyaç vardı. 28 Şubatçı kadrolar ile Gülen’in kadrolarını aynı elin oynattığını anlamak elbette kolay değildi. Bu sebeple sayın Erdoğan’da Fatih Sultan Mehmed gibi; “Yapacaklarımı sakalımdaki kıllardan biri bilse koparıp atarım” anlayışının hakim olduğunu düşünmekteyim.

Ak Parti’nin iktidara yürüyüşünden itibaren ise artık cemaat bambaşka bir şekil alacaktı. Üçüncü on yıla giriliyordu. Bu dönemi kendileri için dünyaya hakim olma devresi olarak addedeceklerdi.

28 Şubat’tan bunalan millet ezici bir çoğunlukla Ak Parti’yi iktidara taşırken sanki başarı Gülencilerin imiş gibi bir hava yayıldı. Bütün faaliyetlerine hız kazandırıldı. Dinlerarası diyalog çalışmaları en üst raddeye çıkarıldı. Bütün dünyada hahamlar, papazlar imamlar beraber koro halinde şarkılar, ilahiler seslendiriyorlardı. İşadamları turizm gezileri gibi okullarına taşınıyor döndüklerinde gözyaşları ile Hizmet hareketini ve başarılarını anlatıyor gönüllü dailik (propagandist) hizmetleri veriyorlardı. Türkiye’nin her kesiminden paralar bu terör örgütüne akar hale getirilmişti. Öyle ki Bülent Arınç, “devletin yapamadığını Hocaefendi yapıyor” diyerek tam destek olurken içyüzlerini araştırmak aklına gelmiyor ve daha beş yıl önce Milli Görüşe yönelik yıkıcı darbesini unutmuş görünüyordu.

Bu örgütün iç yüzünü anlatanlar bir anda herhangi bir suçla içeri alınıyor veya itibarsızlaştırılıyordu. Kıymetli dostum rahmetli Mehmet Oruç Bey (ölümü şüpheli), Yümni Sezen ve yine rahmetli Aytunç Altındal (ölümü şüpheli) bunlardandır.

Öte yandan 1983’de başlayan özel okul, yurt, dersane faaliyetleri 20 yılını doldurmuş bulunuyordu. Her yerde her meslekte bunların adamları vardı. Şimdi artık yurt içinde özel üniversiteler, ihtisas liseleri açılıyordu. Devletin bütün kadroları bunlarla dolmaya başlamıştı.

Bu ihanet şebekesinin gençleri kendilerine nasıl bu kadar bağlı kıldıkları bugün insanların zihnini en fazla kurcalayan bir sorudur. Oysa 1985’lerden beri sınavlarda soru vermek suretiyle en önemli yerlere adam yerleştirenler bu adamları asla boş bırakmıyordu. Bunlardan soru alarak imtihanı kazananlar artık bunların gönüllü neferi olmaktaydılar. Mankurtlaştıklarının farkına varamıyorlardı. Kendilerini dünyayı fethe çıkmış cihangirler gibi görmekte idiler. Ana babalar ise Müslüman bir cemaatin yani hocaefendinin kanatları altında diyerek kendilerini tatmin etmekte idiler. Öyle ki 2005-2012 yılları arasında bütün sınavların şaibeli olması neyin göstergesi idi. Ayrıca İslam’ı dünyaya yaydıklarını zanneden bu dailerin en basit dini kurallardan dahi haberleri yoktu. Tam bir din cahili idiler.

Bu arada diyalog tuzakları da hız kesmeden devam ediyor ve artık açık açık yürütülüyordu.

Diyanetten sorumlu devlet bakanı Prof. Dr. Mehmet Aydın’ın hezeyanları artık manşetlerdeydi. Diyalogun teorisyenlerinden olan bu adam “Kur’an-ı kerim tarihseldir, yüzde kırkı değiştirilmeli veya çıkarılmalıdır”, demişti. Recep Tayyip Erdoğan’ın ikinci seçimde ilk bu adamı yemesine dikkat olunmalıdır. Onlara cevap vermesi gereken ilahiyatçılar ise emir alabilmek üniversitelerde rektör dekan olabilmek için Pensilvanya’ya selam durmaya gidiyorlardı. İlahiyatçı Prof. Dr. Suat Yıldırım Zaman gazetesindeki bir makalesinde İsa aleyhisselamı şahsı manevi olarak tanımlayıp F.G.’nin şahsında ortaya çıkacağına kadar iddia etmişti.

Ancak sihirli hizmet kelimesi nasıl bir şey ise, bütün ihanetlerin üstünü örtüyordu. Neye hizmet olduğuna hiç dikkat eden yoktu.

Mesela, dünyadaki hiçbir okulunda mescid olmaması neyin işaretiydi? Anadolu’nun karın tokluğuna hizmet sevdasıyla yola çıkan havarileri namazlarını nerede kılıyorlardı? Neden gösteremiyorlardı? Hani diyalog ve hoşgörü vardı? Hoşgörü denen şey sadece Hıristiyanlara mı yönelikti?

Kurbanların kesilmediği dile getiriliyor bunu herkes biliyor fakat yine de bütün kurbanlar oraya akıyordu. Milletin yıllarca oraya kestirdiği veya kestirdiğini zannettiği kurbanlarını şimdi bir kere daha düşünmesi gerekecekti.

Yine 2003 yılından itibaren önce “Yabancılar Türkçe Yarışması” ve daha sonra “Uluslararası Türkçe Olimpiyatları” denilen yarışmalar başlatılacaktı. 4. Türkçe Olimpiyatlarının finalinde “Bütün dinler buluşuyor, biz hepimiz kardeşiz” mesajıyla “Bütün müminler kardeştir” düsturu yıkılacaktı.

Hizmetin görüntüsünü yansıtan bu yarışmalarda dünyanın her yerinden kız ve erkek öğrencilerin şarkılarını millete gözyaşları içinde izlettirmeye başlamışlardı. Belki de ömründe bir kere şarkı türkü dinlemek için salonlara gitmemiş insanlar, Türkçe şarkı söyleyenler İsrailli, Amerikalı, Gürcistanlı olunca zevkten kendinden geçer olmuşlardı. Final bölümünde en önde oturan Bülent Arınç Moldovyalı kız şarkı söylerken gözünden yaşlar gelirdi. Ertesi gün talebelerime bu konuyu ifade ederken:

“Be adam elin Moldovyalısını ne dinleyip ağlıyorsun? Git Yıldız Tilbe’yi dinle de ağla, hiç olmazsa Yıldız Tilbe bizden biri” derdim. Söylediği şarkıdan başka tek kelime Türkçe bilmeyen bu gençler, nedense bizim insanımızı ağlatmaya yetiyordu. Sanki hafız-ı kurra dinliyor gibi vecde geliyorlardı.

Bu müzik işi o hale getirilecek ti ki Peygamber efendimizin doğum gününü C.başkanı Abdullah Gül’ün katılımıyla Mevlit Kantat Promiyerine dönüştürülecekti. Bu prömiyerin ne olduğunu hala milletimizden kimse anlamış değil. Demirel’in “işte çağdaş Türkiye” dediği günleri hatırlatıyordu. Dinimize ve kandil günlerine ağır bir darbe olan Kutlu Doğum haftasını çıkaranların ardında bunların ve akıl hocalarının da yabancı bilim adamları olduğu artık idrak edilmelidir.

Nihayet sıra camilere müdahaleye gelmişti.

Hutbelerde “Allah indinde tek din İslamiyet’tir” ayetine okunma yasağı getirildi.

Camiler sıralarla doldurulmaya başlandı. Sanki Türkiye bir haftada kötürüm olmuştu. Camiler kiliseleştirilmeye başlanmıştı.

Diyanet İşleri Başkanı’nın değişmesi ve Mehmet Görmez Bey’in bazı uygulamaları bunları yavaşlattı.

16 Nisan 2005 yılında 2.5 milyon basılan Ailem gazetesinde F.G’ye ait çok çarpıcı ifadeler yer aldı. Burada iman esasları üçe düşürülürken bir taraftan da imanda şek ve şüphe olmaz kaidesi yıkılıyordu. Şöyle ki:

“İman esasları, muhakkikîn yaklaşımı ile dört asla irca edilebilir ki, bunlar; Allah’a, âhirete, peygamberlere iman; bir de ubudiyet “veya” adalettir” (Prizma, 2 /162).

İnsanlar neden görmüyordu? Neden anlamıyordu? İmanın şartlarında “veya” denilebilir miydi?

Bu arada siyaseten 2007 yılından itibaren yeni darbe planlarını açığa çıkarma adı altında ortalığa toza dumana boğmuşlardı. Cambaza bak misali halkı bu korku ve endişelerle oyalarken hizmet ve önemli yerlere sızma faaliyetlerini başarıyla yürüttüler.

Yıl 2011. Faaliyet müddeti 30 yıl. Artık gücün zirvesine geldiklerinin bilincindeydiler. Son kaleleri de alacak ve nihai darbeyi indireceklerdi. Muhtemelen Recep Tayyip Erdoğan da bunun farkındaydı. Yeni seçim dönemim ustalık dönemim olacak diyordu.

Hangi konuda ustalıktı. Herhalde kimse anlamıyordu. Millet, devlet idaresi zannediliyordu. Oysa Erdoğan, 2010 yılında Mit’in başına Hakan Fidan Bey’i getirmişti. Bu bana göre tarihin dönüm noktası idi. Bu konuda en ağır tepkiyi neden Cemaat ortaya koydu acaba. Ayrıca her vesile ile onu neden itibarsızlaştırmak istediler, düşünün.

Şayet o gelmese Tayyib Bey başka türlü ortadan kaldırılacaktı.

Tayyib Bey bu cephenin 30 yılın sonunda artık ülkeyi bitirme, teslim alma savaşına girişeceklerini biliyor muydu?

Tahmin ediyorum farkındaydı. Nitekim 12 Haziran 2011 seçimlerinde bu gurubu mecliste önemli ölçüde budadı. Bu durum hoşlarına gitmemişti.

2011 yılı Paralel örgütün Başbakan ile tamamen yollarını ayıracağı çok önemli bir olaya şahitlik edecekti. Ancak hadise bambaşka bir mecradaydı. Futbolda şike davası. Konu Fenerbahçe olunca yer yerinden oynamıştı. Türkiye’de ilk kez bir büyük kumpas sergileniyordu. Ortalık toz duman oldu. Bir taşla birkaç kuş vurulacaktı. Futbol fanatikliği yüzünden hiç kimse olayın gerisindeki gücü sezemedi. Ancak şike konusunda mecliste yeni bir kanun çıkarıldığında zaman gazetesinin önemli yazarları kendilerini ele verdiler. “Eskiden iyi bir başbakanımız vardı diyeceğiz” ve “Küçük rica yüzünden büyük ricayı kırdın” diyerek Erdoğan’la yollarının ayrıldığını açıkça deklare ettiler. Bir cemaatin şike kanunu ile bu kadar ne ilgisi olabilirdi? Çıldırmaları, ileride kullanabilecekleri bir büyük camiayı (Fenerbahçe taraftarları) ele geçirememekten mi kaynaklanıyordu? Şurası muhakkak ki artık yollar ayrılmıştı.

Nitekim Başbakan, 2012 yılı Türkçe Olimpiyatlarında F.G’yi ülkeye davet ettiğinde paralelci yazarlar neredeyse kudurmuşlardı. Bu davet hiç hoşlarına gitmemişti. F.G. bu davete karşılık Türkiye’yi emin ve güvenilir olmayan bir ülke olarak lanse etti. Emin ve güvenilir ülke hangisiydi(!). Ayrıca, “bir kısım kazanımların hafazanallah kaybedilmemesi için yüzde bir ihtimalle oraya gitmeniz bu hususlara zarar verecekse gitmem” diyordu. Türkiye’ye gelmekle hangi kazanımlarını kaybedecekti acaba?

Öte yandan bu büyük ihanet çetesi, ele geçirdiği kadrolar, bulunduğu konum ve arkasında duran gücün kuvvetinden emin olarak, bütün milletin gözü önünde inkar edilemez operasyonlarını başlattı. Gezi olayları 17 ve 25 Aralık darbeleri. Paralel örgüt bütün bu ihanet girişimlerini yürütüyor fakat yazılı, görüntülü ve sosyal medya yandaşlarıyla hadiseleri sulandırmayı da başarıyordu.

Cumhurbaşkanı da artık kartını sonuna kadar açmıştı. “Bu bir ihanet çetesiydi”. “Paralel devlet girişimiydi” ve “bunlar terörist olup haşhaşiler” idiler.

Türkiye neler olup bittiğini önceleri pek anlamadı. Ancak belki de ilk kez sorgulamaya başlamıştı. Bir tarafta 34 yıldır desteklemekte oldukları bir cemaat bir tarafta 12 yıldır samimiyetinden emin oldukları bir lider. Liderin 12 yıldır yaptıkları meydanda idi. Taraftarları milletti. Fakat cemaat kimin yanındaydı. Belli değildi. Bütün millet ve devlet düşmanları yabancı güçler bu şer örgütün destekçisi idi. Bu durum yavaş yavaş milletin gözünü açmaya yetti.

Aslında Cumhurbaşkanı da yavaş yavaş onları gadaba sürükleyecek ve içindekileri boşalttıracak hamleleri yapmaktaydı. Zira insan kızdığı zaman içinde bulunan kötü duyguları açığa vururmuş.

Nitekim F.G’nin beddua seansı temiz inançlı milleti bu gruptan tamamen soğutacaktı. Zira yıllardır bir kez olsun Orta Doğu’da kan döken zalimleri kınamayanlar, Hristiyan’a, Yahudi’ye, Zerdüşt’e hoşgörü duyanlar sıra Müslümana gelince müthiş bir kin kusmaya başlamıştı. Evlerine ocaklarına ateş salıyordu.

Buna rağmen mankurtlaştırılmış beyinler maalesef yine uyanamadı.

Son yirmi yıldır her vesile ile söylediğim bir cümle vardı benim. Yirmi yıl sonra bu memlekette yerden mantar biter gibi Hristiyan biterse şaşırmayınız. Bu sözümün üzerinden 16 sene geçmiş dört senesi kalmıştı. 2013 yılında Paralel Devlet Yapılanması (PDY)’na karşı böyle bir savaş açılmamış olsa muhtemelen hadise kendiliğinden gelişecek Türkiye’de sokaklar boyunlarında haçlarla dolaşan gençlerle dolacaktı. Millet ise sokaktaki Türk Hristiyanları gördükçe ve yavruları oraya kaydıkça her gün ölecekti.

Son üç yıldır bu sözümü destekleyecek doneler de ortaya çıkmıştı. Nitekim artık şöyle söylüyordum.

“Altı sene önce bunların bağlılarına, sizler ileride ev ev gezip HDP’ye oy toplayacaksınız desem beni ne yaparlardı, diye sorduğumda Linç ederlerdi diyenlere buyurun işte durum son üç seneyi değerlendirin”.

Netice de bu ülke için II. Abdülhamid darbesi gibi bir darbeyi, sağduyulu bu millete en ağır hezimeti yaşatmayı ve bir anlamda ülkeyi işgal ettirmeyi planladılar. Bu ülke için düşünülen plandan belki darbecilerin yüzde sekseni bile haberdar değildi. Onlar samimi bir ihtilal yaptıklarını zannediyorlardı. Aynen II. Abdülhamid Han gittikten sonra başını taşa vuranlar ve dövünenler gibi olacaklardı.

Allah korusun başarılı olsalar bu defa millet de devlet de kalmayacaktı. Zira bu yeni bir yüz yılın darbesiydi. Türk milleti için yok oluşun darbesiydi. Her şey müthiş planlanmıştı. Senaryo diyenler hiç şüpheniz olmasın ya onların adamlarıdır. Ya da her devirde olduğu gibi safdil ve ahmak kimselerdir. Bunlar darbe olunca hataları sıralarlar olmayınca da, senaryo diyerek basitleştirmeye kalkarlar. Sanki her darbenin mutlak başarılı olması gerekiyormuş gibi. Osmanlıda gerçekleşen darbeleri biliriz. Peki ya gerçekleşmeyenler! Neden ve nasıl önlendiler acaba?

Osmanlıda Sancağı şerifin meydana çıkarıldığı hangi darbe başarılı oldu bir araştırınız. Sancağı şerifin meydana çıkarılması milletin meydana davet edilmesiydi. Milletin meydana çıktığı hiçbir darbe sonuca ulaşmadı. Darbeciler hepsinde ya sindirildi veya idam olundu.

Gezi olayları sırasında “halkın yüzde ellisini zor tutuyorum” diyen Cumhurbaşkanı aslında millete “hazır ol” mesajını vermişti. Millet son üç yıldır teyakkuzda idi. Ancak darbelerden yıllardır çeken Türk halkı yüzde elli iki değil neredeyse yüzde doksan elbirliği gönül birliği ederek darbeye dur diyecekti.

Bu durum Türk milletine yeniden hayatiyet vermiştir. Batının köleliğinden kurtaracak bir darbedir. İyi değerlendirilmesi bataklığın tam kurutulması gerekir.

Evet plan kusursuzdu. 36 yıldır yapılan çalışmaların sonuna gelinmişti. İslam dünyasına sadece Türkiye’yi değil tüm dünya Müslümanlarını güdecek kukla bir halifenin gelmesi yakındı. Dünya beşten büyük diyen adamın dili kesilecekti.

Bir şeyi hesaplamıyorlardı.

O adam Allah’a ve milletine güveniyordu. Gücünü ve kudretini oradan aldığını her fırsatta ilan ediyordu.

“İnsanlara güveneni Cenabı Hak insanlara bırakır. Kendine güvenenleri yanına alır”.

Bir kişi ki yardımcısı Allah ola

Var kıyas eyle ki ol ne şah ola!

Evet Pensilvanya’ya Amerika’ya CIA’ya ve daha nicelerine güvenenleri Cenabı Hak onlara bıraktı. Kendine güveneni yanına aldı. Beklenmeyen basit gelişmeler yaşandı. Samuel Eto’o’nun adını taşıyan vakfın 10’uncu yıl kutlaması kapsamında Messi, Neymar, Suarez, Maradona, Hazard, Iniesta, Drogba ve Arda Turan’dan oluşacak dünya karması ile Türkiye karması, 16 Temmuz’da Antalya Arena’da maç yapacaktı. Cumhurbaşkanı 15 Temmuz gecesi galaya neden gelmedi? Orada da özel darbe birliği var mıydı? Birtakım başka basit sebepler darbeci ihanet şebekesini erken harekete geçirtti. Cumhurbaşkanı kendi ifadesiyle de kılpayı kurtuldu. Cenabı Hak Erdoğan’a, milleti meydanlara davet etme imkanını verdi. Onun daveti Osmanlıda sancak-ı şerifin meydana çıkarılması gibi oldu.

Millet, hizmet diyenlerin 36 yıldır kulluğu kime yaptıklarını, bunlara verdiği paraların kendi göğsüne kurşun olarak geri döndüğünü, İslam’a, bayrağa, ezana, vatana, millete ihaneti en acı bir biçimde yaşadı. Meclis binası dahil devletinin kalbi konumundaki müesseselerin bombaladığını dehşet dolu gözlerle izledi. Gölbaşı’nda Özel Harekat Daire Başkanlığındaki kahraman vatan evlatlarına acımasızca bomba yağdırıldığına yaşlı gözlerle inanamadan şahitlik etti. Gözyaşları kana döndü. Bütün bunlar, yıllardır dost bildikleri hain adamlar tarafından gerçekleştiriliyordu.

Fakat o necip millet de, bu ihanete kayıtsız kalmadı. Liderinin daveti üzerine sadece bayrağını kaparak dilinde Allah nidaları ile meydanlara sokaklara döküldü. Göğsünü topa, tanka, kurşuna siper ederek bir anlamda 36 yılın diyetini ödedi.

Milletin bu darbesi, kuklaları yok ettiği gibi yüz yıldır kukla oynatıcıları da açığa çıkardı. Bu itibarla devletimiz yeniden güçlü günlere yelken açabilecektir. Bunu için milletimizin birlik ve dirliği, istikameti için önemli adımlar atılmalı maşa, kukla ve hain üreten bataklıklar kurutulmalıdır.

Bu da en mühim olarak eğitimden geçmektedir. Bu milletin varlığı iki şeye bağlıdır. Millilik ve doğru İslamiyet. Yani Müslüman milletimize İslamiyet’in doğru öğretilmesi. Zira bin seneden beri Müslüman milletimize ve devletimize Ehl-i sünnet itikadı denilen inanış sahiplerinden asla bir ihanet ve ayaklanma sadır olmamıştır. Doğru yoldan çıkınca artık millilikte bozulmakta vatanını milletini bayrağını rahatça satabilmektedir. Son olay bunun en açık göstergesi olmuştur.

Zira kökü dışarda mezhepsiz, radikal (Abduh, Afgani benzeri kişiler) ve ılımlı İslam (F.G. ve avanesi) denilen bozguncu tipler her zaman kullanılmaya açık olmuşlardır.

Oysa örnek şahsiyetlerimiz Ahmed Yesevi, Mevlana, Yunus Emre, Akşemseddin, Somuncu Baba, Hacı Bayram-ı Veli, Aziz Mahmud Hüdayi gibi mutasavvıflarımız Alparslan, Çağrı Bey, Bilge Kağan, Fatih Sultan Mehmed, Yavuz Sultan Selim, Kanuni, II. Abdülhamid Han gibi hakanlarımızı gençlerimize öğretmek eminim onları bu vatanın, bayrağın, ezanın, milletin, dinin gerçek sevdalısı kılacaktır.

Bu itibarla devletimiz, milliliğe büyük önem vermeli ikincisi de 1100 yıllık mensubu bulunduğumuz dinimizin gençlerimize en iyi şekilde öğretilebilmesi için gereken adımları atmalıdır. Yeni din, yeni yorum diyenler her zaman bozguncular olmuştur. Bunlar Yunus Emre’nin;

Peygamber yerine geçen hocalar

Bu halkın başına zahmetli oldu

Özdeyişine uygun olarak halka ve millete hep zahmet vermişlerdir

Rahmetli Erol Güngör 1978’de:

“ABD, SSCB’ye karşı şimdilik İslam dünyasını kullanıyor. (Müslümanlardan tarafmış gibi davranıyor.) Eğer SSCB biterse, o zaman dünya tek bloklu olur ve ABD’nin tek düşmanı İslam olur” diyordu.

Tarih şuurunun ne kadar önemli olduğunu ünlü mütefekkirimizin bu ifadeleri yansıtmıyor mu? Gençlerimize tarih şuurunu ve model tarihi şahsiyetlerini de en doğru bir şekilde öğretmek devletimizin vazifesi olmalıdır.

Cenabı Hak ülkemizi ve milletimizi bir büyük, belki tarihin en büyük fitne ve belasından ve peşinden gelecek yabancı tasallutundan, işgalinden muhafaza eyledi.

Millete de ders çıkarmayı, ibret almayı, birlik ve beraberliğini muhafaza etmeyi nasip eylesin.

Prof. Dr. Ahmet Şimşirgil

Ömrümün Defteri Böyle Kapansın
Bu iletimi değerli https://1000kitap.com/osmanyalciner ' e ithaf ediyorum.


Bu fukara sadece edebiyat değil, sinema hastasıdır aynı zamanda. Dolayısıyla artistlerin de. Evini bilmediğim artist çok azdı bir zamanlar.

Bayramlarda evlerini ziyaret eder el öperdik. Zeki Müren’e Cağaloğlu yokuşunda rastlamıştık. Arabasının önüne attık kendimizi tabii. Kendisi arka koltukta oturuyordu. Belki 1974 belki de 75. Şevrole İmpala’ydı araba hiç unutmam. Kanatlısından. Tam seksen beş lira toka etmişti şoförü. Seksen beş lira aga. Dile kolay. Hemen ilk lokantaya daldık. O zamanlar Sirkeci’deydi ambarlar. Simsarlar bağıra çağıra yük bulurdu. Dolayısıyla çoktu seksen beş lira Sirkeci için. Birer mercimek çorbası içmiş, birer de kokoreç yemiştik. Tam yedi kişi. Lahmacun vardı da, çiküfteyi bilmezdi İstanbullu o zaman. Azdı nüfusu ya ondan.

Hümeyra TV’nin kralıydı. Ya Yaş Otuz Beş şarkısı ya da Sessiz Gemi şarkısı çalardı. Bir ara Fikret Hakan’la evlendiğini okumuştum Ses dergisinden. Galiba boşanmışlardı dediğim tarihlerde. Çok sonra, meşhurluk yılları bitip unutulduğu zamanlarda Teşvikiye’de bir pasajda rastladım kendisine. Sultanı Yegâh diye bir plakçı dükkânı işletiyordu (İsimden tam emin değilim). AVM değil, pasajlar modaydı o zaman. Garibimin gücü bu kadarına yetmiş, bodrum katından ancak tutabilmişti dükkânı. Ah ablam benim ya, ben onu görünce tanıdım ya hemen, heyecanlandım, o, benim onu tanımamdan o kadar mutlu olmuştu ki, gözleri aydınlanmıştı. Fikret Hakan’sa şarkı söylüyordu evlendiği yıllarda. Cemo’yu, Löberde’yi severdik Allah için. Teyp yoktu, 45’lik plaklara okumuştu.

Bir bayram sabahı Cüneyt Arkın’ın evinin kapısını çaldık. Yine o yıllarda. Tamam sabah, çok da erken, iyi de abim niye küfür ediyorsun ki sen bize? Kırdık camlarını biz de.

Levent metrosu var ya? Sarıyer’e giderken sağda olanı. Alın onu sağınıza, sağdan ilk caddeden sapın, sağdan ikinci ya da üçüncü villa Güzide Kasacı’nındı. Az şeftalisini yemedik kadıncağızın. Helal etsin canım benim. Keşke elini öpüp helallik alsaydım. Böyle Bir Kara Sevda Kara Toprakla Biter, diye bir parça var ya, hani Ezel dizisiyle tekrar meşhur oldu ya, ilk meşhur eden odur billahi.

Bu caddenin biraz ilerisinde Levent camisi vardır. Solda. Zengin ve ünlülerin cenazeleri kalkardı. Biz illaki olurduk. Cenazelerde yakalara takılan fotoğraflar olur ya, ilk orada karşılaşmıştık. Biz de takardık. Merhumun bir fotoğrafı bir de toplu iğne, hepi topu bu olurdu soykası. Başka soykalarını da dağıtırlardı bazen. Giysi ve ayakkabılarını çoğunlukla. İlk kez burada bir sahaf ihtiyarla tanıştım. Bu cenaze yaka fotoğraflarını topluyordu. Meğer bunların koleksiyonunu yapıyormuş. Tam öykülük değil mi yani?

Sadri Alışık ve Çolpan İlhan çifti var ya, hani Atilla İlhan’ın kız kardeşi Çolpan, Şişli camisine yakın otururlardı. Abide-i Hürriyet caddesi üstünde. Kerem Alışık, yaşıtımızdır. Kıl herife hiç hazzetmezdik. Hareket çekerdi arabalarının penceresinden.

Birkaç sokak ileride, biraz arada, sapada, Bomonti’ye doğru, Neriman Köksal otururdu. Şu Fosforlu Cevriye canım. Zar zor biriktirip almış evi. Ses dergisi öyle yazıyordu. Fosforlu Cevriye, hani şu Suat Derviş var ya, onun eseridir, ciddi ciddi aşıktım ben ona. Allah'ım ne kadar çok hayalini kurdum onun, o çocuk yaşımda. İlk Nazım Hikmet gıcıklığım onla başladı. Kıskançlık ayol.

Filiz Akın, sıkı eğitimi vardır ha. Yine Ses dergisinden. Türker İnanoğlu’yla evliydi ve Topağacı’nda otururdu. Topağacı aga, ötesi var mı? Hem de bir apartmanda. Oğlu İlker İnanoğlu’nu hiç görmedik.

Filiz Akın çok önemlidir Türk sineması için. Bir sınırı ortadan kaldırmış, bir tabuyu yıkmıştır. Niye mi? Arz edeyim. Ona kadar Türk sinemasında Türkan Şoray, Fatma Girik, Hülya Koçyiğit hegemonyası vardır. Onlar filmlerin iyi kadınlarıdır. Kötü kadınlarsa hep sarışındır. O zamanlar ecnebi filmlerin pek izleyicisi yoktu. Dolayısıyla sarışın kadınlar, tüyü ve kanı bozuk, yuva yıkan vamp kadınları oynarlardı. Zavallı Neriman Köksal, Fosforlu Cevriye hariç hep vamp kadını oynamıştı. İşte bu Filiz Akın, biraz da kocası Türker İnanoğlu sayesinde yıktı bunu. Onun sayesinde sarışın kadının da iyi olabileceğini düşündük.

Vamp sarışın dedim de, aklıma Eva Bender geldi. Güzel kadındı Allah için. Tarkan filmlerinde oynadı hep. Kah kötü büyücü oldu kah kötü fahişe. Halit Refiğ’in eski eşidir. Halit Refiğ bir eşektir benim gözümde, Türker İnanoğlu gibi dirayetli çıkmamıştır. Bir de faşist diye beğenmez onu. Eva Bender’in erken yaşta öldüğünü okuduğumda içimde bir şeyler kopmuştu ve odur budur sevmem Halit Refiğ lavuğunu. (Affınıza sığınıyorum)

Tarkan, ne filmlerdi yarabbi. Kartal Tibet oynardı. O kadar aradık da bulamadık nerede oturduğunu. Tarkan çizgi romanını Sezgin Burak çizerdi. O çizmeden evvel tek bir Tarkan ismi yoktu bu memlekette billahi. Hatta Tan ismi de. Benim uzaktan akrabam olur. Tarkan değil, Sezgin Burak canım. Ben Gazetecilik ve Halkla İlişkiler Yüksek Okulunda okurken, 1978’de intihar etti. Oysa bana bir sözü vardı, Çerkes Ethem’in Kuvayı Seyyaresini çizecekti. Olmadı. Yetmedi ömrü. Ne zaman Eyüp Sultan Camisine gitsem, onun Maryo’nun Kuşları macerasını hatırlarım.

Yılmaz Köksal’ın Bağlarbaşı’nda bir apartmanın altında plakçı dükkânı vardı. O dükkâna çok yakın bir Lunapark vardı. Aslında bir panayırdı. Biz cümbür cemaat o parkta çalışırdık. O parkta ne günler yaşadık yarabbi, ne aşklar yaşanmıştı, nasıl unutulur ki?

“Orhan, baldız Aynur’a abayı yakmıştı. Bunu bir kendi bir de bira muhabbetlerinde açıldığı Feyzi ve ben bilirdik. Seviyor musun harbiden Aynur’u demiştik de, gözleri dolmuştu. Sen ne diyorsun moruk, adı geçince var ya, içimde panayırlar kuruluyor, binlerce çocuk koşuşturuyor. Ve o gün, bu park çocuklara bedava iyi mi, demişti”

Sezgin Burak’tan söz ettim ya, Yıldırım Gencer’den söz etmezsem kemikleri sızlar. Çünkü o, Sezgin Burak’la yakın akrabadır. Dolayısıyla benim de akrabamdır. İyi bir Apsuva’ydı. İç Levent’te, Etiler Lisesine doğru, şimdiki Ak Merkez, otururdu. Tek katlı, koca bahçeli bir evi vardı. O evi de ziyaret etmiştik. Kendisi yoktu. Küçücük bir köpek vardı bizi karşılayan. Dört nala kaçmıştık evinden.

Madem Etiler’e yaklaştık, Ayhan Işık’tan bahsetmezsek ayıp olur. Ayhan Işık rahmetli İzmirliydi aslen, ama Bebek yokuşunun ortalarında, Bebek'e inerken sağda bir köşkte yaşardı. Eğer film çevirmiyorsa illaki bahçesindeki havuzun kenarında güneşlenirdi. Zaten güneş çarpmasından öldü. Biz de çok kızdırırdık rahmetliyi. Çocukluk işte. Evinin bahçe parmaklıklarına dayanır para isterdik. Vermeyince de, Ayhan Işık, tahta kaşık, kıçı bulaşık, diye kızdırırdık.

Yanlış hatırlamıyorsam 1979 senesiydi. Rahmetli oldu o yıl. Nubar Terziyan (Ermeni'dir kendisi) gazeteye bir ilan vermiş. Demiş ki, evladımı kaybettim. Allah rahmet eylesin. Yaklaşık böyle bir şey işte. Sonra ne oldu biliyor musunuz? Ayhan Işıkı'ın ailesi, bir karşı ilan verdi. Hani Nubar Terziyan Ermeni ya. İlanda şöyle diyorlardı yaklaşık. Bizim Nubar Terziyan'la alakamız yoktur. O, (yani N.T) Ayhan Işık'ın ne babası ne de amcasıdır. Biz Türk’üz. Te Allah'ım ya, gerek var mıydı Nubar Terziyan'ı da öldürmeye? Adamın içi yanmış, insanlarla acısını paylaşmak istemiş.

Hülya Koçyiğit’in evini hiç bilemedik. Kendisi Selim Soydan’la evliydi. Hiç ayrılmadılar. Allah herkese böyle bir evlilik ihsan etsin. Susuz Yaz filminde müthiştir. E, dile kolay Berlin Film festivali Altın Ayı ödülünü almıştır. Erol Taş hayatının oyununu çıkarmıştı. Semtten Muammer Abi anlatmıştı. Meğer bu Hülya Koçyiğit’in bir yüzen arabası varmış. Hem karada hem de Boğazda yüzermiş. Biz görmedik. Bu Muaammer Abi var ya, ilkokulu bile bitirememiş, acayip kara kalem otomobil resimleri yapardı. Kökleri Girit’e dayandığından Kıbrıs harekâtına en çok o sevinmişti. Beni Kıprıs'a götürün, orada iyileşirim, diye diye ölmüştü rahmetli. Öyle güzel otomobil resimleri yapardı ki, 30 model Desoto’nun kız gibi silueti göz kamaştırırdı. Laf onundur.

Erol Taş’ın bir kahvesi vardı. Duyduk, hadi gidelim dedik. Bu çok geç zamanlarımda olmuştu. 90’lardı galiba. Cankurtalan’daydı. Nargile tellendirip kahve içmiştik. Garibim, benim gibi iplik fabrikasında işçilik yapmış. O Cankurtaran’da ben Bomonti’de. Kangren oldu. Uzuvlarını kaybetti rahmetli. Kendisiyle hiç karşılaşmadım maalesef.

Türkan Şoray, Keriman Halis Ece’den sonraki en güzel Çerkes’tir o. İç Levent’te otururdu. Rüçhan Adlı ile yaşardı. Galatasaray’ın as başkanıydı Rüçhan Adlı. Sonra Cihan Ünal çaldı kalbini. Evinin tam karşısında çocuk yuvası vardı. Galiba Rüçhan Adlı’nın eviydi o. Aklımız ermezdi çocuk yuvasının ne olduğuna. Anası varken çocuk yuvaya mı bırakılırmış, derdik. Cahillik işte. Medineli olmak ne demek daha anlamamıştık o zaman. Bayramlarda çikolatalarını çok yağmaladık. Çok imzalı fotoğrafları geçti elimizden ama bilemedik kıymetini. Elini öpmek, helalleşmek isterim.

Fatma Girik Yeni Levent’e doğru otururdu. Tövbe bir kez bile rastlaşmadık. Sonra Şişli Belediye Başkanı oldu. Anasını ağlattı Şişli’nin. Ben şahsen başarılı buldum ablamı.

Ha, bir de Lido havuzu vardı. Beşiktaş, Ortaköy’de. Hani şu Reina var ya, onun yeri havuzdu işte. Taş bebek gelecekmiş, dedi kim dediyse. Koştuk gittik görmemiz lazım diye. İyi paraydı girmek. Gelmedi tabii. Taş bebek dediğim Gönül Yazar ayol.

Yıldırım Önal vardı bir de. Yarabbim ne sesi vardı. Gelmiş geçmiş en değerli tiyatrocularımızdan biridir. Tennessee Williams'ı o tanıttı bize. Aynı oyunda üç role çıkar, üçünü de başarıyla canlandırırdı. O kadar fakirdi ki, Gültepe’de sınıfsız bir otelde kalırdı. Çok tavla oynamışlığımız var rahmetliyle.

Yılmazlar oteliydi galiba. Sahipleri Bayburtluydu. Oğulları benim Yeni Levent Lisesinden arkadaşımdı. Tıpkı Mahir Günşiray gibi. Adamcağız alkolikti maalesef. Arzu Okay, komşumuzdu o zaman Mecidiyeköy’den. Anacığı Güvenevler’de otururdu. Sık sık anacığını ziyarete gelirdi. Çok güzeldi çok. Tüm abilerimiz aşıktı ona. Erkin Koray da komşumuzdu Mecidiyeköy’den. Pink Floyd’un Roger Waters’a kadar olan dönemini ondan öğrendik. Garibandı çok. Sonra ne olduysa oldu, gençler tuttu elinden ve çıkardı. Odur budur, ne varsa gençlerde var diyoruz.

Kadir Savun, o da Mecidiyeköy’e gelirdi. Galiba kızı oturuyordu. Bir de bilardo salonu açılmıştı. Turnuva yapılırdı sık sık. Fesuphanallah, İllaki Erkin Abi olurdu. Bir keresinde Kadir Savun da vardı. Hiç unutmam, 1982 senesiydi. Mevsimlerden hazandı. Televizyon da açıktı. Belki de radyoydu. Spiker, Yıldırım Önal öldü, diye anons yaptı. O anı asla unutamam. Koskoca Kadir Savun dizini döve döve ağlıyordu. Erkin Abi, Kadir Savun’u teselli ederken kendi de ağlıyordu. Aslında hepimiz ağlıyorduk. Ben hele, koyuvermiştim. Tavla yoldaşımı kaybetmiştim.

Bazı arkadaşlarım bazı öykülerimi okuyunca, bu amma da arabesk olmuş lan diyor. Ben de, benim hayatım arabesk moruk, ne bekliyordun ki, bırak şimdi dırdırı, Zeki Müren’den, Aldığım Her Nefesin Birisi Senin, parçasını çal bakem. ))) Kapanacaksa ömrümün defteri böyle kapansın, diyorum. Şaka tabii.

Datça’da bademler toplanır, Yozgat’ta henüz çiçek değildir ve ‘mavi gökyüzü’ kurşun rengindedir…
“Dudağında yarım bir sevdanın hüznü”, Bahtiyar ölür!..

“Zeytin ağaçları söğüt gölgesi, Bende çıkar güneş aydınlığına” diyen Sezai doğar Diyarbakır’da 1933 ve Geyve’de Mona Roza, İstanbul’da Muazzez banka reklamında ölür 2013!..

Şehzadebaşı’nda bir mahalle ve ‘Huzur’da Mümtaz yaşar; Ahmet Hamdi beş parasız ölür!..

Şehzade Mehmet Manisa’da çiçekten…

Ve Sinan mabet yapar, Süleymaniye’de; Süleyman ölür!..

Süleymaniye kalır; “Giçdi bu demde cihandan pir-i mimaran Sinan” ölür!..

Dersim’de Seyit Rıza… Diyarbakır’da Şeyh Said; Ali Saib’e; “Seninle mahşer günü mahkeme olacağız!.. Boynuzsuz keçinin ahını, boynuzludan alırlar…” diyerek, koyar postasını, pervasız gider darağacına… Arkadaşları da ölür!..

Hart’ta Şeyh Eşref topa tutulur ve kale düşer… Gelini de ölür!..

‘Frenk Mukallitliği ve Şapka’ uydurma bir bahanedir… Atıf Hoca’nın celladı ipi çeker!.. Kızı Melahat ölür!..

Zamanında yaşayanlarca; “Raşid halifeler ve Ömer Bin Abdülaziz hariç, Nureddin’den daha temiz hayat yaşayan, ondan daha ahlâklı hayat süren adaletli bir sultana rastlamadım” denilen; Kudüs ve Kostantiniyye’nin fethi için yanıp tutuşan “Melik-ül-adil” Nureddin Mahmut Zengi ölür!..

Söğüt’te imparatorluk doğar; Doğu Roma’nın başkenti Kostantiniyye İstanbul olur…

Gebze Hünkâr Çayırı’nda Fatih ölür!..

Balıklı Göl’e bakar mancınıklar… İbrahim atılır ateşe, Ayn Zeliha’nın gözyaşı, göl olur… Sivrisinekten Nemrut ölür!..

Bir çocuk düşer ana rahmine, Çeçenya’da Cevher Dudayev ölür!..

Karl Marks, ‘Sterlin’sizdir… Çocukları yoksulluktan ölür; ikisi intihardan!.. Das Katipal’ın telifi, yazarken içtiği tütüne yetmez… Jenny von Westphalen ölür!..

Gorbaçov gelir, komünizm çöker!.. Mihail gider, Gorbaçov kalır ve komünizm ölür!..

“Muhallebicinin Oğlu”nda Suat, yaşarken ölür!..

“Son Ders”te, Ferhan; Saffet Ercan olur ve Hakan Aymaz ölür!..

Hasan El Benna ölür… İhvanü’l-Müslimin zindana gider ve Seyyid Kutup asılır!..

Kavalalı ülkesinin diktatörü düşer…
‘Arap Baharı’ olur… Binler ölür!..

‘Amerika’nın 44. başkanı siyah olacak… Onun gelmesinden kısa süre sonra ülke büyük ekonomik krize girecek’ diyen kahin Baba Vanga; Obama’yı görmeden ölür!..

‘Dersim’in Kayıp Kızları’ bulunur; sürgün ince bir hastalıktır; Ahmet Kaya ölür!.. Muhiddin Arabi, Malatya’yı terk eder…

Şam’da Sultan Selim Cami’sinde mezar kazılır…
Sultan Vahdettin, San Remo sürgününde ölür!..
Ve İmamı Azam zindanda...
Yıldırım Beyazıt, Ulu Cami’nin temellerini attırır; Çubuk’tan sonra kim bilir; belki de kahrından ölür!..

“İsrafil surudur hücum borusu
Şehit olanların yoktur sorusu
Diri bekliyorduk işin doğrusu
Kopmuş güller gibi soldun mu yahu” der Haşim baba ve Çanakkale’de oğlu Muhammed Ali ölür!..

Kan emiciler ve işbirlikçileri kalır!.. Gazze’de kız ve oğlan çocukları ölür!..

Kafayı çeker biri, surlarda Sarai Sierra ölür!..

Bir tarafta Menderes, bir tarafta Deniz ve ardından sonbahar olur…
Polatkan, Zorlu, Yusuf ve Hüseyin yaprak gibi düşer!..
12 Eylül olur; ilk giden Necdet’tir darağacına… Öbür yandan Mustafa!..
Biri ‘Şafak Türküsü’ olur; diğeri mektuplarda nişan!..
Saçlarındaki yıldız kopar, Berfo Ana ölür!..

‘Sen benim neler çektiğimi bilsen, bunu bilmekten ölürdün’ der Nalan’a ve ‘Ah ulan Rıza’nın peşinden baharda Yusuf ölür!..

‘Bir cuğara yakayım’ der Neşet Ertaş ve ‘yalan dünya’da Kırşehir ölür!..

Ramazanda, açlıktan memesine süt gelmeyen anne, raylara atar kendini; üzerinden banliyö treni geçer ve bir zengin Müslümanın iftarı gazetelere haber olur aynı gün!..
Memede bebek ve raylarda anne ölür!..

“Sükut kıvrım kıvrım uzaklık uzar”, yeryüzü boşalır; zaman ölür!..

“Görünmez bir mezarlıktır zaman
şairler dolaşır saf saf
tenhalarında şiir söyleyerek
kim duysa/korkudan ölür
-tahrip gücü yüksek-
saatlı bir bombadır patlar
an gelir
Attilâ İlhan ölür.”

“Karanfil sokağında bir camlı bahçe
Camlı bahçe içre bir çini saksı
Bir dal süzülür mavide.”
Jack London ölür… Baudelaire ölür, Federico Garcia Lorca ölür, Ahmed Arif ölür!..

Asma bahçeleri kalır ve Babil’de, Kral II. Nabukadnezar ölür!

“Ah ne fayda, ah ne fayda, kefen beyaz ah ne fayda”; “Güvercin Gerdanlığı” dağılır, bir beyaz güvercin uçar ve Bensalem açığa çıkar; Simaranya’da Samim ölür!..

Mümtaz Mahal ölür, Şah Cihan kalır ve Tac Mahal olur; Şah Cihan ölür!..

Patrona Halil ayağa kalkar, laleler solar ve At Meydanı’nda, atların ardında, ‘Muşkara’lı Damat İbrahim, parça parça ölür!..

Hak eden değil, itaat eden makam bulur her dönem… Ve bir dönem, dedesinden sonra en adil kabul edilen Ömer Bin Abdülaziz ölür!..

Malazgirt kalır; 1072’de Alparslan ölür!..

Bir sayha kopar, ardından ‘Karye’de Habib-i Neccar ölür!..

“Ah Hüseyin vah Hüseyin!..” Kıyarlar Hüseyin’e; Kerbela ölür!..

“Allah, Ebu Zer’e merhamet etsin. O yalnız yaşayacak, yalnız ölecek ve yalnız diriltilecektir.” Gölde balık, çölde Ebu Zer ölür!..

Ya sen bana gel, ya ben sana gideyim der gönlü yanık fakat ne gelebilir ne gidebilir. ‘Sen üzülme gül yüzlüm, sen üzülme selvi boylum, sen üzülme özüm’ der ve üzüntüden aşık ölür!..

Leyla’nın mezarı aşka boyanır, Mecnun ölür!..

‘Tanrı istemezse yaprak düşmezmiş’ diyen baba Müslüm Gürses bir ‘Veda’ bırakarak ölür!..

Gece gündüze döner; ay, seneye… Uzun ince yol biter ve Veysel ölür; sazı kalır!..
İstediğin kadar konuş; söz uçar, yazı kalır…
Kaybolur rakam ve sene, kronolojik sıra çöker…
16 yılda, 1000 yıl sürecek 28 Şubat ölür!..

Anneler ölürse, çocuklar yaşar; çocuklar ölürse, anneler ölür…
Ben ölürsem, annemde ölür!..

Ve ilkbahar… Bademler çiçek açar… Çağla döker… Datça’da badem vakti olsa da şimdi…
İlk önce kelebekler ve ardından her sene 1 Haziran; bahar ölür!..

Olaylara Birde Bu Ayetin Işığı Ile Bakmak
Müminler sadece İman ettik demeleri sebebiyle kendi hallerine bırakılıvereceklerini, imtihana tâbi tutulmayacaklarını mı zannettiler? (Ankebût 29:2, Suat Yıldırım)

Alperen Tekin, bir alıntı ekledi.
30 Ağu 2017 · Kitabı okudu · İnceledi · Beğendi · 8/10 puan

Türk tarihine geçen bazı Masonlar
33. Osmanlı Padişahı V. Murat
Kızılay ve Çocuk Esirgeme Kurumu kurucularından Mehmet Ali Baba
TBMM Başkanı Kazım Özalp
Başbakan Hasan Saka
Başbakan Suat Hayri Ürgüplü
Şeyhülislam İzzettin Efendi
Şeyhülislam Musa Kazım Efendi
Şeyhülislam Hayri Efendi
Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel
Ahmet Rasim
Hüseyin Cahit Yalçın
Namık Kemal
Zeki Alasya
Reşat Nuri Güntekin
Mehmet Emin Yurdakul
Ziya Gökalp

Geçmişten Günümüze Masonluk Tarihi, Zeki YıldırımGeçmişten Günümüze Masonluk Tarihi, Zeki Yıldırım
ebruli, bir alıntı ekledi.
20 Tem 2016 · Kitabı okudu · 7/10 puan

İnsana verilmiş olan bu isimlerden başka bir isimle kendisine hitap olunursa kızar ve onu reddeder. Bir insana bile kendiliğimizden ad koyma yetkisine sahip olmazsak, nasıl olurda bu konuda Allah hakkında cür'etkârlığı gösterebiliriz?

Kur'an'da Uluhiyet, Suat YıldırımKur'an'da Uluhiyet, Suat Yıldırım
ebruli, bir alıntı ekledi.
19 Tem 2016 · Kitabı okudu · 7/10 puan

Yarasa, güneşi göremiyorsa, kusur güneşte değil, yarasanın görüşündedir.

Kur'an'da Uluhiyet, Suat YıldırımKur'an'da Uluhiyet, Suat Yıldırım
ebruli, bir alıntı ekledi.
18 Tem 2016 · Kitabı okudu · 7/10 puan

Mahlûklar var'dır diye "Allah var"dır demeyi bile uygun bulmayacak kadar aşırılığa varanlar olmuştur.

Kur'an'da Uluhiyet, Suat YıldırımKur'an'da Uluhiyet, Suat Yıldırım