• 688 syf.
    ·19 günde·Beğendi·8/10 puan
    DİKKAT HAYATIMDAN SPOİLER İÇERİR


    ÖN SÖZ

    Her romanın bir okuma zamanı vardır bende. Bu yüzden bu romanı hayatımın şu zamanına kadar okumayı hep erteledim. İnce Memed gibi, Tutunamayanlar gibi, Hugo'nun Sefiller'i gibi... Onlara sahaflarda rastlardım, tozlanmış raflarda ve bazen bir masanın üstünde, öyle alelade karşıma çıkarlardı. Dokunmaya korkardım. Henüz onlar için değişen bir şey yok. Onlar, hala ordalar. Beni bekliyorlar. Bilinmeyen dünyalarıyla kitapçılarda, raflarda, masalarda, sokaklarda, caddelerde, kafelerde, duraklarda, gece demeden, gündüz demeden, gün ışığının sokulabildiği veya sokulamadığı her yerde hatta duvar yazılarının uğrayabildiği yazılmaya müsait ve değişim olanağına sahip bütün yüzeylerde ve yüzlerde beni, benim onlara gitmemi bekliyorlar. Biliyorum. Oğuz Atay'ın koluyla sarmaladığı, bizim adına müsvedde demeye cüret ettiğimiz karalanmış hazinelerle TRT roman ödülünü kazanacağından bunca emin adımlarla bunu bütün arkadaşlarıyla paylaşmaya o kafeye gittiği o telaşlı günden, Yaşar Kemal'in kimsenin gidemeyeceği o imkansız zirvede kendi elleriyle yaktığı ateşten, feodalizmden, kendimden biliyorum. Yıllar önce, bana ithaf edilmiş bir şiirde çatık kaşlarıyla gökyüzünü boydan boya tarayan bu gizemli ve karanlık adamın adını buruşmuş bir defter yaprağından okuyordum. Şu an, tam olarak şu an, bir hayatın kapağını kapatmış bulunmaktayım. Artık büyü bozuldu. Bugün Raskolnikov'u tanıdım. Koca koca caddeleri doldurup korkunç kalabalıklar arasında kaybolan o münzevi halimle bu kez anlamlandırmayacağım o sefil, fizyonomik yargılarımı. Bugün, Şubat'ın başlarında güneyden gelecek kırlangıç kafilelerini beklemeye koyulacak kadar cesur bir adamım artık. Bugün Raskolnikov'la karşılaştım. Başını öne eğmiş, bir şeyler fısıldarken geniş, yuvarlak ve lekeli zimmerman şapkası bir su birikintisinin içine düştü. Başını kaldırıp; kapalı, sığ, karanlık gökyüzüne bakarken o alev alev koyu kestane renkli bakışları sert, keskin ve soğuk kuzey rüzgarını delip delip geçiyordu.



    Realistik Bakış Açısıyla,

    Durdu. Pencereden dışarıyı izliyordu. Açık bir Petersburg gecesi, her şey olağandı. Sanki günlerdir orda bekleyip sokağı izliyormuş izlenimine kapıldı bir an. Aşağıda tangır tungur, bir at arabası geçiyordu. Sürücüsü sarhoştu ve başka bir sarhoşu ezerek öldürüyordu. Sokak sakinleri, ölen adamı apar topar götürüyorlardı. Karşıda, sokağın girişindeki meyhaneden bir sarhoş kafilesi çıkıyordu. Birbirleriyle küfürleşip gülüşüyorlardı. Birbirleriyle iddiaya girip kazanan kaybedenle beraber, hep beraber, meyhanenin önündeki yaşlı atı öldürüyorlardı. Bir kadın, yoksulluktan yollara düşmüş; küçük, yarı çıplak çocuklarıyla dans edip şarkı söylüyordu. Bir katil, sokak ortasında bir fahişeye aşık oluyordu. Sokaktaki evlerden birinde yaşlı bir kadın, eceliyle ölüyordu.



    Romantik Bakış Açısıyla,

    Gözlerini kaçırdı sokaktan. Dolap büyüklüğündeki küçücük odada; annesi, kızkardeşi, Razumihin ve Sonya, oturuyorlardı. Gülüşüyorlardı. Duneçka'nın kucağındaki bebek; annesinin ördüğü örgünün yumağını iki eliyle kavramış, ağzına götürüyordu. Razumihin bangır bangır, bir şeyler anlatıp gülüyordu. İçine ferahlık dolmuştu. Sanki bu küçücük oda genişlemiş gibiydi. Karşısındaki, bir mutlu aile tablosuydu. Mutludu. Mutlu olmak için bu odayı doldurabilecek kadar nedeni vardı. O kirli, soğuk kiremitlerin üzerinden, Petersburg binalarının arasından beyaz parlak bir cisim yükseliyordu. Tam da o dakikada, hayır, tam da o saniyede, Raskolnikov, o gülücüklü ve aydınlık yüzünü çevirsin diye Tanrı, Ayı gökyüzüne sürmüştü. Birden odadaki herkesi, binadakileri, caddelerde ve sokaklarda gezen sarhoş ve başıboşları, dilencileri, ama önce yoksulları, meydanlardaki görkemli kalabalıkları, gezen, gezmeyen, dışardakileri, içerdekileri, suçluları, kürek mahkûmlarını, dünyanın bilinmeyen coğrafyalarında duyulmamış acılar çeken her kim varsa içinde zerre insanlık nüvesi taşıyan herkesi, bütün insanlığı kucaklamak istedi. Tutundu. Omzuna aile sıcaklığıyla bir el konmuştu. Yüzünü gökyüzünden çekip o tarafa baktı. Sonya, ona ruhani bir minnetle gülümsüyordu. Mutluydu, umutluydu. Herkesten fazlaydı onun yaşam hakkı. Artık gelecek onundu. Tanrı bunun için yarını yaratmamış mıydı zaten?



    Determinizm:

    Birden irkildi. Bedenini büyük bir dehşet dalgası sardı. Oda bomboştu. Tüm bunlar bir hayal miydi? Bu pencereden dışarıyı izlerken ardındaki o harika tablo bir ütopyadan mı ibaretti? Onlar, yok muydu burda? Bedenini bir titreme dalgası sardı. Bir daha baktı pencereden. Aşağıda, ay ışığında, Porfiriy'nin ona acımasızca gülümsediğini gördü. Kader yine galip gelmişti, olması gereken olmuştu yine. Artık kaçacak bir yer, savaşacak bir silah kalmamıştı. Pencerenin pervazına zar zor tutunabiliyordu. Boyun eğmeliydi. Kader, kendini göstermeyi bilmişti. O gün, o yoldan geçmeliydi, o caddeden yürümeliydi, o sokağı tanımalıydı, tüm bunları yaparkenki duygularını bile hissetmeliydi ve şimdi gökteki ay, ona her şeyi farkettirmeliydi. Doğal bir zorunluluktu bu, kaçış yoktu, özgür değildi. Yapmalıydı ve yaşamalıydı. Herkes, her şey, yeryüzündeki bütün nesneler saçma bir plan dahilinde ömürlük rutinlerini tamamlama çabasındaydı. O da bu döngünün bir parçasıydı sadece. Doğruldu. Başını göğe çevirdi. Hava kapanmıştı. Porfiriy gitmişti. Dudakları titreyerek zar zor, hırıltıya benzer bir sesle "böyle olmak zorunda," diyebildi.



    O Bir Nihilist:

    Daha fazla dayanamadı. Var gücüyle kendini sokağa attı. İyi değildi. Olağan şeyler düşünmeliydi. Aniden durdu. Durmaları hep aniydi. Bakışlarını göğe çevirdi. Acaba hala takip ediliyor muydu? Edilse ne olacaktı? Döngünün önceden karar verdiği noktaya hareket etmekten başka bir çaresi var mıydı? Peki bu döngünün şaşmaz doğrulukla işlediğini nerden biliyordu? Sonuçta kendisini ilgilendiren her konuda, bilinen her doğrunun tersi de her zaman mümkündü. Doğrunun kendisine ulaşmak, yanlışı göze almak olduğundan, emin olduğu tek şey, şu an kalabalık bir caddede insanların tacizkar bakışlarına aldırmadan tuhaf bir şekilde göğe bakarak yürümesiydi. "Ah şu konformistler!" diye söylendi.
    "Her şeyin en doğrusunu bildiklerini sanırlar. Yaptıkları tek şey canı sıkılanlanların koyduğu kurallara harfiyen uymak. Hepsi başkalarının sınırlarının kölesi. Aptallar!"
    Bakışlarını yola çevirip dimdik yürüdü. Artık kendini bu döngünün bir parçası olarak görmüyordu. Artık sadece kendi adımlarına güvenmek istiyordu. Ama onlardan da emin değildi. Kanala gidiyordu. Belki de bir doğruyla karşılaşmaya...



    Sürrealistçe...

    Yorgundu. İçinde kalmış ne varsa atmak istiyordu dışarı. Taşmak istiyordu. Şu kanalın yapamadığını yapmak, yutmak istiyordu kendini. Belki bu sayede yok olabilirdi. Belki bu sayede bu duygu dalgalanmasından kurtulabilirdi. Baharı beklemek istiyordu. Aniden, Petersburg'a daha önce hiç kırlangıç gelmediğini düşündü. Belki dilerse olurdu. Kimden dileyecekti ki. Belki de beklerse olurdu. Ne zaman? En iyisi susmayı düşündü. Ama susması için konuşması gerekirdi. Çünkü bu düşünceleri başka türlü def edemezdi. Beceriksizlik ediyordu. Ama yine de içinden geçenlere kulak vermek istiyordu. Duygularını düşüncelerinden kurtarabilirdi. Başarabilirdi. Bunun için sadece içinden geldiği gibi davranmalıydı. Aklındakileri def etmekten vazgeçti. Umursamazlığı seçti. Ve yürüdü. Sadece yürüdü.


    Raskolnikov kim?

    Geldik en zor kısma. Belki de şu ana kadarki en zor tanıtımı yapıyorum. Paragraflara sığmayan nice karakterlerle karşılaştım. O kitaplar, onları dizginlemekte zorlanıyor; o yazarlar, onlara bir türlü söz geçirmiyordu. Kitaplardan çıkarak ya benle beraber sessizce pencereden ötesini izler ya da odada dört dönerlerdi. Sorgulanıyorum. Küçücük bir çatı katında beş tane Raskolnikov tarafından acımasızca sorgulanıyorum. Uzun zamandır bu kadar dayak yememiştim. Daha fazla dayanamayacağım. Galiba itiraf edeceğim. Biliyorum. Müebbet yalnızlığa mahkûm edileceğim.

    "Yeter! Vurmayın artık! O gün, yüzünün yağmurdan ıslandığını sandığınız, durakta otobüs beklemeyen o kızın kalbini ben kırdım. Ben, Rodion Romanich Raskolnikov!.."
  • 697 syf.
    ·6 günde·Beğendi·8/10 puan
    Dikkat Spoiler İçerir!!!

    Suç ve Ceza kitabı ilk olarak 1866 yılında yayımlandı. Bu dönem toplumsal olayların moral bozuklukları yansıttığı önemli bir dönemdir.

    Dostoyevski'nin ilk eseri Balcaz'a ait olan Eugenie Grandet adlı esere yaptığı çeviridir. 1845 yılında Dostoyevski'nin kendine ait eseri İnsancıklar romanını yazıyor. Üniversite öğrenciliği yıllarında tasarlamıştır bu romanı. Daha sonrasında ise  kısa bir çöküş dönemi yaşıyor. Dostoyevski'nin ve Kumarbaz'la yeni bir çıkış yakaladığını görüyoruz. Ardından ise Suç ve Ceza kitabıyla adından söz ettirmeye başlıyor.

    Hegel'in düşüncelerinden etkilenen Dostoyevski kitabın bir bölümünde; "Bu ana düşüncenin özü şudur. İnsanlae doğa yasaları gereğince ikiye ayrılırn Birinci gruptakiler sıradan olanlardır. Bunların görevleri kendileri gibi olanların çoğalmasını sağlamak, para kazanmak, evlenmek mutlu olmak gibi. İkinci gruptaki olanlar ise; Yasaları çiğnerler ve yıkıcıdırlar ya da yeteneklerine bağlı olarak yıkıcılığa yakındırlar" diye belirtmektedir. Ve ayrıca Hz. Muhammed, Napolyon gibi olağanüstü yetenekleri olan insanlarında olduğunu belirtmektedir.

    Romanın konusu Çağdaş Rusya'dır. Dostoyevski içinde çok güç geçen yıllar olduğunu belirtmek isterim. Suç ve Ceza romanını yazdığı dönem için söylüyorum bunu. Şöyle ki Dostoyevski sürgün ve hapis hayatı döneminde İncil dışında başka bir kitabın okuması yasak olduğu bir ortamda Hegel'in yazmış olduğu bir eseri nerden bulduysa okuyor ve Suç ve Ceza kitabını okurken de bu anekdot üzerinde duruluyor. Kocakarı'yı öldürüp öldürmemekte kararsız kalan Raskolnikov kendinde bulduğu güçle Kocakarı'yı baltayla öldürüyor ve  rehin olarak bıraktığı değerli eşyaları bulup almak için çabalarken bu sefer bu Kocakarı'nın kız kardeşi geliyor ve Raskolnikov onu da baltayla öldürüyor. Ve müthiş bir heyecanla eşyaları alıp kaçmanın derdine düşüyor. Hatta bir ara eşyaları bırakmayı bile düşünmüştü. Tabii Kocakarı'nın komşuları kadının evine uğrayınca kapıya vurmaları bizim Raskolnikov’ü daha da telaşlandırması da ayrı bir konu...

    Raskolnikov bu Kocakarı'yı öldürmekteki amacı bana göre insanlık yararınadır. Çünkü bu Kocakarı tefecilikle geçimini sağlayan ve insanların malını alarak zor durumlarından faydalamam bir kişiliğe sahiptir. Ve bu Kocakarı'nın insanların mallarından ve zor durumlarından faydalanma hakkı olmadığını savunur. Kesinlikle okunmanızı tavsiye ederim dostlarım. Kitapla kalın dostlar

    #kitaptanalıntıları

    Her insanın çalabileceği hiç değilse bir kapı olmalıdır. İnsanın ne yapıp edip başvuracak bir yerinin bulunması gereken zamanlar oluyor.

    "Ne olacaksa olsun varsın! Eğer beni durdururlarsa, mahvoldum demektir; eğer durdurmazlar, geçip giderlerse, yine mahvoldum demektir: Yüzümü kesin hatırlarlar."

    İnsan yaşadıkça öğreniyor.

    "Kendimi sonsuzcasına mahvettim!"

    Şuna bak, yine ağlıyor! Ne var ağlayacak! Neden korkuyorsun, aptal! Hey Tanrım! Bunlarla ne yapacağım ben Rodion Romanoviç? O kadar kafasızlar ki!.. Ne yapılır bunlara!..

    Kimbilir, belki de korkuyorsunuz da daha kendiniz bile bunun farkında değilsiniz? Çünkü gençsiniz! Suçunu itiraf etmekten korkmak ya da utanmak hiç de size göre bir şey değil!

    #kitapgöçüsuçvecezaokuyorum #okudumbitti #kitaptanalıntıları #arkakapak #suçveceza #fyodormihayloviçdostoyevski #türkiyeişbankasıkültüryayınları #sayfa687
  • 240 syf.
    ·Beğendi·10/10 puan
    *SPOİLER İÇERİR*

    Kürk Mantolu Madonna romanını okuduğumda KYK yurdumun çalışma odasındaydım. Kitap bittiğinde tesiri o kadar şiddetli oldu ki bittikten bir yarım saat kadar sadece boşluğa bakıp düşündüm ve akşama kadar da bu böyle devam etti. Aynısını İçimizdeki Şeytan'da da yaşadım. İkisi de konu edindikleri olaylar bakımından son derece trajedik romanlardı. İkisi de harikulade iki aşk hikayesini toplumsal gerçeklik düzleminde çok iyi anlatıyordu. Her ikisi de okuyucusuna müthiş bir katarsis yaşatıyordu. Ancak Kuyucaklı Yusuf'a başlamadan önce diğer iki romanın bana hissettirdiklerini de göz önüne alarak beni diğerlerinden on kat daha fazla etkileyeceğini düşünemezdim. Üç gün önce kitabı bitirdiğimde öyle bir ruh halindeydim ki kurgusal bir metnin beni bu kadar kederlendirmesine hem şaşırdım hem de bir türlü kendimi romanın içerisinden çıkaramadım. Kuyucaklı Yusuf benim nezdimde bu yönüyle Sabahattin Ali'nin diğer romanlarından ayrılıyor.

    Çocukluğumdan beri en büyük korkum olan ve kabuslarıma hep konu olan şey anne ve babamdan herhangi birini kaybetme ihtimaliydi. Bu roman, baş karakterimizin ebeveynlerinin her ikisinin aynı anda ve gözleri önünde katledilmesiyle başlıyor. Çoğumuzun korkulu rüyası olan bu gerçeği Yusuf henüz 6 yaşında bir çocukken yaşıyor. Aslında Sabahattin Ali bu olayla birlikte en başından itibaren Yusuf'un çevresine karşı ilgisiz gibi görünen fakat içinde fırtınalar kopan bir çocuğa dönüşmesinin nedenlerini ortaya koyuyor. Yaşadığı bu travmatik olayın etkileri Yusuf'un her çağında etkisini gösteriyor. Bu olayın hemen ardından Yusuf'un hayatı olay yerine üç jandarma ile birlikte gelen ve kendisine acıyıp yanına alan Kaymakam Selahattin Bey'in evinde, kızı Muazzez ve hayata karşı fazla ihtiyatsız olan hedonist analığıyla birlikte; içindeki boşluğu doldurmaya çalışarak ve hayatın anlamını arayarak geçiyor. Yusuf, Selahattin Bey'in yanında "...bir sur harabesi üzerinde çıkan yabani incir gibi biraz sıkıntılı ve şekilsiz fakat serbest ve istediği gibi büyüyor."

    Şimdi şöyle beğendim, böyle beğendim faslını geçelim. Zira anladınız ki; hem bu kitabı hem de diğer iki eseri ben gayet beğendim. Gelelim 1K'da gördüğüm ve büyük ölçüde haksız olduğunu düşündüğüm bir-iki yoruma karşılık vermeye. Ben edebiyatçı değilim. Edebiyatla ilgim okumak ve "Ulan ne güzel şiir-romanmış" demekten öte değil; ancak kült olmuş diğer klasik eserlerle bu romanı karşılaştırmayı gayet iyi yapabileceğimi düşünüyorum. Evet, iyi karşılaştırabileceğimi düşünüyorum çünkü ben bu incelemeyi okuyan kişiye asla "Rasholnikov"u mu daha iyi tanıdın yoksa Yusuf'u mu diye bir soru sormayacağım. Hem Dostoyevsky'yle ortak hiçbir yönü olmadığını söyleyip hem de Dostoyevksy romanıyla bu romanı hiçbir yönden karşılaştırmayacağım. Evet karşılaştırmayacağım çünkü Suç ve Ceza 850 sayfalık bir roman ve değil bir karakterin en az 10 karakterin derinlemesine irdelendiği kült bir eser. Bu kadar çok sayfada da tanıtamasaydı zaten muhtemelen şimdi Dostoyevsky'nin ne kadar iyi bir yazar olduğunu değil beceriksizliğini konuşuyor olurduk. Evet Yusuf'u yeterince tanımamış olabiliriz; ancak düşüncem o ki 240 sayfada tanıyabileceğimizden -Böyle bir şeyi edebi açıdan gerekli görmememe rağmen- daha fazla tanıdığımızı düşünüyorum. Evet daha fazla tanıdık. Zira Yusuf'u ne arkadaşları ne kaymakam haliyle ne Şahinde ne de Muazzez tam anlamıyla tanıyor. Onun hakkında bilmemiz gereken tek şeyin dışarıya karşı kayıtsız gibi görünen fakat içinde fırtınalar kopan bir genç olduğu gerçeği. Hikayedeki işlevi bakımından bence sadece bunu bilmemiz bile yeterli. Zaten Yusuf'u çok iyi tanısak bile hangi bilinmezliği çözecektik ki? Muazzez'i önce Ali'ye gözünü bile kırpmadan verirken sonrasında neden onu kaybetmekten delicesine korktuğunu anlamamızı mı sağlayacaktı? Neden okula gitmeyi gereksiz gördüğünü ve hayatı boyunca sadece zeytin bahçelerinde çalışarak vakit geçirdiğini anlamamızı mı kolaylaştıracaktı? E biz bunların nedenlerini zaten Yusuf'u tanımamamıza rağmen bilmiyor muyuz? Bu cümlelerimle bu argümanın ne kadar yersiz olduğunu anlattığımı düşünüyorum. Çünkü bazen bazı yazarlar her şeyi, olayları düşünerek tertip ederler ve karakterleri olayların işleyişine göre tanıtmayı gerekli görürler veya görmezler. Tıpkı Charles Dickens'ın İki Şehrin Hikayesinde yaptığı gibi. Sdney Corton hakkında ne biliyorduk? Hayattan bezmiş biri olduğu ve mösyö Marki'ye çok benzediği dışında ne biliyorduk? Ben söyleyeyim; hiçbir şey. Peki bu kadarı bile hikaye için yeterli olmuş muydu? Bence evet.

    Yine aynı incelemede veya başka birinde bir başka "garip" yoruma rast gelmiştim. Yusuf'un altını değiştirdiği, kendisi büyüttüğü kızla on beş yaşında evlenmesinin "etik" olmadığını ve twitter profillerinde "İstanbul Sözleşmesi yaşatır" çerçevesi kullanan kadınlarımızın buna tek bir kelime dahi söylemediğini belirtmiş değerli bir okurumuz. Şimdi de günümüz etik değerleri ile mi değerlendireceğiz bu romanı? Günümüz kanunlarına, yasalarına bakıp romanda neyin yasadışı olduğunu neyin olmadığına mı bakacağız? Bunu yapmak gerçekten gerekli mi? Evet günümüz bakış açısıyla değerlendirdiğimizde on beş yaşında bir kızın abisi sayılablecek birisiyle evlenmesi absürt kaçabilir; ancak Allah aşkına çoğumuzun büyük annesinin daha 50 yıl öncesine kadar bile bu yaşlarda evlendiğini unutmasak daha iyi olmaz mı? Evet, şimdi bu normal bir şey değil; fakat bu daha yakın tarihe kadar bile ülkemizin bir normaliyken Osmanlı döneminde geçen bir romanda anormal olmasını beklemek ne kadar rasyonel olur. Bunun akılcı olanı o dönemin normalleri çerçevesinde incelemek ve değerlendirmek değil midir? Sabahattin Ali'nin bu gerçeği gözardı etmesi gerektiğini nasıl düşünebiliriz? "Altını değiştirdiği" deteyını da muhtemelen aralarındaki yaş farkına dikkat çekmek için vermişti bu okurumuz. O dönemdeki evliliklerde kadınlar ve erkekler arasındaki yaş farklarının ne kadar saçma olduğuna hiç girmeyeceğim; fakat Yusuf ile Muazzez arasında şimdi bile anormal karşılanmayacak bir yaş farkı vardı. Dolayısıyla hem dinen hem de kanunen evlenmelerinde bir sakınca olmayan bu iki karakterin evlenmesinin etik olup olmadığını tartışmak bizi hiçbir yere götürmez. Eserin kötü olduğunu da kanıtlamaz. İlla ki bu şekilde değerlendirmemiz gerekiyorsa ben de size şunu soruyorum; Karamazov Kardeşler’de baba ile oğulun aynı kadına aşık olup birbirine düşmesi ne kadar etik? Böyle bir şey insanlığa, edebe, ahlaka sığar mı ey okur? Koskoca adam bir kadın için oğluyla rekabet ederken hiç utanmamış mıydı? Bu adamlık mıdır? Dostoyevsky böyle bir şeyi nasıl yazar?

    Muhtemelen o okurla beni ortak noktada buluşturan tek şey "Kübra ile annesi" olmuştur. Bu iki kişinin hikayedeki rolü Şakir'in tecavüzünü anlatmaksa eğer evet ben de hemfikirim ki bu tek bir cümlede anlatılabilirdi. Hikayede bu ikiliye bu kadar çok değinilmesini ve neredeyse olayın merkezine girmelerini beklerken bir anda kıyısından geçip gitmelerini ben de anlamlandıramadım. Kesinlikle beğenmekle mükemmel olduğunu anlatmaya çalışmadığım bu romanın benim nezdimde kusurlarından birisi buydu. Ya farklı bir rol biçilmeliydi bu ikiliye ya da hikayedeki işlevini yerine getirmesi için kısaca değinilip bırakılmalıydı.

    Sistem eleştirisi yaptığını ve batılılaşmayı konu alan diğer romanlara karşın Osmanlı'daki mevcut sosyolojik ve siyasal düzeni eleştirdiğini söyleyenler mutlaka olmuştur. Evet yegane amacı bu olmasa dahi romanın böyle bir özelliğinin olduğu söylenebilir. Bazıları bunu ne denli yaptığını da eleştirmiş. Doğrudur. Belki de yeterince eleştirmemiştir; fakat didaktik bir eser olmadığı için böyle bir zorunluluğu olduğunu da düşünmüyorum. Geniş çaplı eleştiriler istiyorsak daha farklı tarihsel kaynaklar mutlaka vardır. İsteyen onları okuyabilir. Bu daha çok lirik bir eser ve bu özelliğini de hakkıyla yerine getirdiğini düşünüyorum. Kitap duygularıma oldukça etki etti ve ben bunu bu eseri daha fazla derinlemesine irdeleyerek bozmak istemiyorum. Yeşilçam filmlerinde buna benzer çok hikaye olduğunu söyleyenler de olmuş. Hikayenin basitliğine vurgu yapmak istemişler. Hatta birisi bir diziye çevrilse kimin hangi rolü oynayacağını tek tek yazarak bir cast ekibi bile kurmuş. Bu da doğrudur. Belki de bunun gibi bir sürü hikaye vardır; hem Yeşilçam’da hem de günümüz sinemasında; ama bu kitabın 1937'de yayımlandığını da göz önünde bulundurmak gerekir. Neredeyse 20 yıl sonra var olan Yeşilçam'la bu kitap arasında bir benzerlik kurmak ve bu hikayelerden çokça var olduğunu dile getirmek bu romandan hiçbir şey götürmez. Sadece Yeşilçam'ın ve günümüz sinemasının ne kadar az çeşitliliği olduğunu ve kendisini ne kadar tekrar ettiğini gösterir o kadar.

    Son olarak hikayenin sonuna değinelim. Okuduktan sonra “Ne oldu şimdi?” diyenler olabilir; fakat sevseniz de sevmeseniz de “Ben senden korkuyorum Yusuf” diyen Muazzez’in Yusuf’un kurşunuyla ölmesi yazarın kurgusal zekasını gösterir. Karakteri “kadın katili” olarak yargılasanız da yargılamasanız da. Ayrıca tam her şey güzel bitecek derken bir anda sonunun Muazzez’in ölümüyle olması çoğumuzu ters köşeye yatırmıştır. Ben bu noktada da tatminim. Bana ne kattı ne katmadı bilmiyorum. Mutlaka bir şeyler katmıştır; ama umurumda değil. Bu romanla ben sonuna kadar karakterlerle birlikte sinirlenmenin, onlarla birlikte üzülmenin, yine onlarla birlikte Selahattin Bey’in yasını tutmanın verdiği sonsuz hazzı yaşadım. Benim için sadece bu bile yeterli.
  • 687 syf.
    --Dikkat! Bu inceleme spoiler içerir.--

    Fyodor Mihayloviç Dostoyevski

    Rodyan Romanoviç Raskolnikov sayende çok şey öğrendim doğruyu yanlışı ayırmayı öğrendim.

    Hiç ertelenmeden mutlaka okunması gereken bir kitap...........
  • 700 syf.
    ·7 günde·Beğendi·10/10 puan
    Dostoyevski'nin 1866 yılında yayınlanan Suç ve Ceza kitabı, tanrısal özellikleri benimseyen Raskolnikov'un işlediği cinayet sonucu yaşadığı ruhsal ve bedensel çöküntüleri anlatır. Raskolnikov, hukuk öğrencisi olan;kibirli gururlu ve kendini üstün gören biridir. Maddi sıkıntılardan dolayı okulunu bırakır ve bu canını sıkar. Rehine verdiği kocakarıyı/tefeci kadını topluma bir faydası olmayan biri, bir bit olarak görmeye başlar ve onu öldürmeye karar verir, ondan çalacağı parayla hem kendini hem ailesini kurtarabileceği düşüncesine kapılır. İşte kitabın ince noktası budur: Eğer bir kimse değersiz,beşeri bir yaratığı öldürmekle yararlılığı inkar edilmeyecek bir iş yapmış olursa suç haklı sayılır mı? İnce eleyip sık dokuyan Dostoyevski, bu soruya bir cevap oluşturmaya çalışmış zannedersem.

    Ama elbette ki hiçbir şey Raskolnikov'un düşündüğü kadar basit olmaz. İstediği parayı alamadığı yetmezmiş gibi tefeci kadının kız kardeşini de öldürür. Çaldığı paraya hiç dokunmamış olması ise cinayeti para için işlemediğini gösterir. Peki o zaman cinayet neden işlendi? Raskolnikov kendini Napolyon gibi görmek istiyordu. Toplum yararına olacak şeyler için her şeyin yapılabileceğini düşünüyordu. Tanrısallığı benimsemiş olması da cabası. Ruhu ona" Onun canını ben vermedim öyleyse ben alamam" cümlesini fısıldar. Rüyasında köylü Mikolka'nın midillisini vahşice dövmesini görmesiyle salt bir canlı olduğunu anlar. Rüyasındaki Mikolka midillisini döverken sürekli" Benim malım,istersem öldürürüm" diyerek "Onun canını ben vermedim ben alamam" cümlesinin zıddını diyerek; Firavuni insan tipinin hayata ve eşyaya bakış açısını çok iyi bir şekilde özetlemektedir. Bu da Raskolnikov'un trajik sonuna neden olur. Raskolnikov tefeci kadını para için değil, kendisini nasıl yaşaması gerektiğine mutlak anlamda karar verecek konumda biri olarak gördüğü için tefeci kadını öldürme hakkını kendinde görmüş ve öldürmüştür. Raskolnikov, kendisinden Luzhin'i öldürmekle Katerina İvanovna'yı öldürmek arasında bir seçim yapmasını istediğinde Sonya korkar; çünkü kendini ilah yerine koyma gibi bir şey gizlidir soruda. "Beni kimin yaşayıp kimin öleceğine karar veren bir yargıç yapan kim?" Cevabını verir Sonya.

    Ve bir naçizane düşüncemi daha dile getirmek istiyorum: Kitaptaki çoğu karakter, Raskolnikov'un ruhsal yapısında hakimiyet kurmaya çalışan alt benlikleri temsil ediyor. Mesela; Marmeladov'a ve ailesine yardım etmesi, bir arkadaşına bakması,bir çocuğu yangından kurtarması Raskolnikov'un aslında duygusal ve hassas biri olduğunu gösteriyor. Bu yönü en iyi temsil eden kişi Sonya'dır. Sonya'da kendini birileri için feda etme, hiç düşünmeme, aşağılama; her şeyi karşılıksız yapma hâli öylesine fazladır ki en sonunda bedenini satar.

    Raskolnikov'un bir diğer yönü ise kendi çıkarını düşünen, duygudan yoksun biri olmasıdır. Bu yönünü de Luzhin'i temsil eder. Amaca ulaşmak için her türlü sınırı aşmayı mübah görür.

    N. A. Berdyaev'in de dediği gibi: " İnsanın ruh yapısı,insanların en aşağı düzeydekilerinin, en zararlısının dâhi keyfî öldürülmesini yasaklamaktadır." Raskolnikov'un ruhu da bu yasağa daha fazla karşı gelemez ve suçunu itiraf ederek cezasını çeker.
    Suç ve Ceza derin izler bırakan bir kitap olmasına nazaran Svidrigaylov'un intihar etmesi ve nedeninin izah edilmemesi, yeni sorulara yol açan gidişatta cevapların 'sonsöz'de iyi bir şekilde verilmemesi kitabın muhteşemliğine bir miktar zarar verdiğini düşünüyorum. Ama elbette ki bunlar Suç ve Ceza'nın bir şaheser olduğu gerçeğini değiştiremez.

    Herkesin okuması gerektiği bir kitap olduğunu düşünüyorum Suç ve Ceza'nın. Keyifli okumalar dilerim!^^
  • 704 syf.
    ·Puan vermedi
    -Spoiler İçerir-
    Inceleme-1

    Suç ve Ceza esasen çok yönlü olarak incelenebilir vasıfta bir eser. Çözümlenmesi kitaba ve kitaplara konu olabilir. Bu cercevede bir veya birkac yazi icerisinde analiz edilmesi olanakli degilse de; bazı kısımlar bakimindan birkac inceleme yazısında ele alınması yerinde olacaktır.

    Oncelikle Dostoyevski'nin kult eserlerinin karakterlerinin ana karakteristiklerini anlayabilmek adına; önceki eserleriyle bir kopuş anlamına gelen Yeraltindan Notları okumakta fayda vardır. Kimi edebiyat eleştirmenleri bu kitabı Dostoyevski'nin Suç ve Ceza, Delikanlı, Budala ve Karamazov Kardeşler olarak ilerleyen eserler serisinin 'önsözü' olarak nitelemektedir. Yeraltindan Notlar yazarin Gogol cizgisinden kopusunu ve kendisini bulmasini temsil eder. Felsefi derinligi Nietzche, psikolojik ayrinticiligi Freud'la yan yana anılır biçime girer. Dolayisiyla Yeraltindan Notlar; ufak hacmine karşın tabir-i caizse cürmünden fazla yer kaplamaktadır.

    İnsanlığın her yönden eylemsellik ve arayış içinde olduğu 19. yüzyılın aydın insanının karışık kafası, varoluşsal ve etik sorgulamaları, bu kaosun gündelik hayat içerisinde disavurum biçimleri neredeyse manifesto gibi ortaya konur. Bu yüzden diğer kült eserleri gibi Suç ve Ceza nin da Yeraltindan Notlar in gölgesinde okunması gerekir. Raskolnikov da tıpkı Yeraltindan Notlar kitabının ana karakteri gibi içsel-etik çırpınışlar içerisindedir. Varlığını özgün bir toplumsal-tarihsel düzleme konumlandırma arayışındadir. Buradaki en dikkat çekici nokta; Raskolnikov'un "cinayet" arka planını, kendisine kahramanlik atfedilen tarihsel kişiliklerle özdeşlik kurmak suretiyle kurgulamasidir. Bu kurgu cinayeti, cinayet olmaktan çıkaracak bir bakış açısını betimlemektedir. Roman içerisinde tefeci cinayetinin temelleri sorgulanirken sık sık Napolyon motifi kullanılmaktadır. Napolyon imgesinde cisimlesen tarihsel kişilikler milyonlarca insan öldurseler de bu "cinayet" olmamaktadır. Yerleşik kuralları diledikleri gibi ihlal edebilmekte hatta kaldirabilmekte ancak bu kuralların ihlali "suç" olarak gorulmemektedir, yaptıklarından ötürü de içsel bi azap duymamaktadirlar.

    Raskolnikova gore bu kişilikler sıradan değildir. İnsanlığın sıradan olmayanlar sınıfına ait oldukları içinde bu konularda tam bir beceriyle donatilmislardir. Oysa Raskolnikov cinayeti işlediği andan itibaren yerle bir olmuştur. Tefeci kadını zaman zaman hayalinde görmekte; Napolyonluk kimliğinden mevzi kaybetmektedir. Dolayısıyla "suç islemek" Raskolnikov'a ait doğal bir olgu olarak tezahür edememektedir. Bu gerçeklik Raskolnikov'un zihninde acı bir yüzleşme şeklinde gerçekleşir. Vicdan azabı duyuyor olmanın vicdan azabı kitabin satirlarina ince bir biçimde yansır. Kitabın bu satırları suç olgusunun anlamına ilişkin derin felsefi sorgulamalar içermektedir. Kanaatimce Sonya ile Raskolnikov arasında Sonya nin odasında geçen diyaloglarla beraber kitabin zirve noktasını teşkil etmektedir. Kendilerine kutsiyet, bilgelik ve beceri atfedilen tarihsel kişiliklerin kitlesel cinayetleri neden cinayetten sayilmamaktadir? Suç olgusu nesnel bir içerik mi taşımaktadır yoksa faile göre anlam kaymasına mi ugramaktadir? Raskolnikov'un açmazı belki de burada tasnifinden kaynaklanmaktadir. Suçun uğradığı anlam kayması; failin sıradan olup olmamasından ziyade egemen olup olmamasından kaynaklanmaktadır. Ve bu egemenlik kimi zaman en sıradan kimselerin dümenin başında olması şeklinde tezahür edebilmektedir. Politik egemenlikten sadır olan suç, suç olarak nitelenmezken, egemenliğin nesnesi durumunda olan halk tabakasından bir kimsenin toplumsal normları ihlal etmesi " yasaya karşı olma", "suç" olarak kavramak "zorundadir".

    Raskolnikov bireysel beceriler açısından sıradan bir kimse olmasa, hatta bakış açısında esasli bir motif olan Napolyon'dan bile daha üst doğal yeteneklerle bezenmiş olsa; bu yine de cinayetin ruhunda yarattığı çelişkileri ortadan kaldirmayacakti. Zira Raskolnikov'un sınıfsal konumu, bu konumunun kişinin benliğinde yarattığı eğilimler, sinirlar, gerçeklik ve olanaklar içerisine düştüğü psikolojik girdabın temelini oluşturmaktadır. Yazar tarafindan sınıfsal içerik açık bir biçimde göze sokulmamasina karşın bu hususun romanın ana kurgusunda ağırlığının bulunmadığını söylemek de mümkün olmayacaktır. Raskolnikov'un zihninde Lizaveta ile tefeci kadının ölümü arasında yapılan titiz ayrım bu hususu betimlemektedir. Kanaatimce ayrıca romanda yer alan servet sahibi sınıfa mensup karakterlerin (Lujin, Svidrigaylov gibi) tam bir etik çürüme içerisinde olmalarına karşın; kitabın ana karakterinin toplumun etik algısıyla her yönden çatışma icerisinde olan Sonya'nin önünde diz çökmesi bu sembolizmin zirvesini yansıtmaktadir. Ozellikle Marmeladov ve Katerina İvanovna'nin öznesi olduğu anlar roman içerisindeki sınıfsal bakışın en ağır yansitildigi satırlar olarak göze çarpmaktadır.
  • DİKKAT! KÜÇÜK BİR SPOİLER İÇERİR!!!
    .
    Yeter artık! -dedi kararlı, coşkulu bir tavırla; sonra sanki görünmez bir kara güce sesleniyormuş gibi, meydan okurcasına, çalımla ekledi.- Sanrılar, anlamsız korkular, saçma hayaller... hepiniz geri! Yaşam var ve ben şimdi yaşıyorum! Kocakarının ölmesiyle benim hayatım da sona ermedi! Mevlana kavuştun ve sonsuz uykuna yattın, anacığım, artık başkalarını rahat bırak! Aklın esenliği içindeyim, ışığa çıktım artık, irademi, gücümü kazandım. Göreceğiz, el mi yaman bey mi yaman! Bir arşınlık alan üzerinde yaşamaya nasıl razı olabilirim ben! Evet, gerçi şu anda kendimi halsiz hissediyorum, ama... hastalığım geçti.
    Fyodor Mihayloviç Dostoyevski
    Sayfa 233 - Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları