• Ölüm cezası alacak kadar suçlu değildi ama özgür kalacak kadar da masum değildi.
    Alexandre Dumas
    Sayfa 102 - Timaş Yayınları
  • 484 syf.
    ·Beğendi·10/10
    Serenad romanı benim duygu yoğunluğunu en üst düzeyde hissettiğim romanlardan biri oldu. Max ve Nadia’nın yürek burkan aşkına şahit olmak gerçekten beni çok duygulandırdı diyebilirim. Kitabın kahramanın bir kadın olması da beni ayrıca sevindiren ve heyecanlandıran bir olay oldu. Livaneli’nin kendisininde söylediği gibi “Bu kitaba aşk romanı demedim. Aşk çok kirletildi.” Sözü kitabın sadece imkansız ve duygusal bir aşk romanı olmadığı kendi tarihimize nasıl yabancı olduğumuzu “Struma” ve “Mavi Alay” olaylarının nasıl örtbas edilip saklandığını göstermesiyle ülkece gerçek karnemizi önümüze koyuyor yazarımız. Ve bir halkın suçlu olmayacağını tek suçun kan ve savaşı görmeyen kendi rahat koltuklarında insanların ölüm emrini veren kendine devlet diyen insanların asıl suçlu olduğunu bizlere söylüyor.

    “HİÇBİR İKTİDAR MASUM DEĞİLDİR.”
  • 140 syf.
    ·Beğendi·Puan vermedi
    incelemede Spoiler vardır!

    Arefe gecesi kız çocukların ellerine al kına yaktığı, aile erkeklerinin yani baba ve oğulların bayram namazına gittiği, onlar dönene kadar heyecanla bayram sofrasının hazırlandığı, gece kınalı elleriyle yatak içinde kikirdeyen kardeşlerin bayramlıklarına bakıp bakıp uyuyamayışı, bayram sofrasından sonra babadan başlanarak sıra ile el öpülen, küçüklere harçlık verilen çoğumuzun bildiği hatta o zamanların özlendiği aile ortamlarından biri anlatılıyor. (Ben pek yaşamadım 7 yaşından sonra yurtlarda kaldım)
    'Seher' kızların en büyüyü, tekstil işçisi, dört yıldır çalışıyor, ufak ufak çeyizlerini alıp hazırlıyorlar annesiyle, bir yandan da aile geçimine katkıda bulunuyor, kardeşlerin eksiklerini alan, yardım eden ve hepsinin çok sevdiği fedakar abla.
    İş yerinde yaklaşık sekiz aydır çalışan esmer, uzun boylu, gayette yakışıklı bulduğu bir kahpe var, ismi; Hayri.
    Hayri sessizce Seher'i süzüyor, izliyor bakıp gülümsüyor ve o bakıyor diye ilgisini çeker oluyor Seher'in de, yoksa başı önünde işe gidip gelen ürkek korkak sessiz gencecik bir kız; Seher.
    Ne yapıp edip Hayri o bayram tatilinde Seher'le buluşmak için randevu almayı başarıyor.
    Seher... İlk aşk, ilk sevda yangını, ilk titreklikle korksa da, aşka ne engel olur ki? Annesinden bir bahane ile izin koparıp Hayri'nin yanına gidiyor. Bir pastanede muhallebi, çay önünde kaçamak bakışmalar, kısık seslerle geçen ilk buluşma heyecanıyla kalbi sanki ağzında dönüyor eve.
    Bayram tatili dönüşü iş yerinde Hayri'ye daha da hayran bakan onu yakışıklı bulup 'beni seçti' diye sevinen, evlilik hayalleri kuran, gözlerini kapayıp 'evimiz söyle oldun esyalarımız böyle olsun' hayaliyle gülümseyen masum kız; Seher.

    Bir iş çıkışında 'seni mahallene kadar götürelim, çekinme arabadakiler arkadaşlarım' deyip, gayet kibar davranarak, tecrübesizlik, cahillik ya da zarar geleceğini düşünmeyerek dahası sevdiğine güvenerek Hayri'ye inanmayı seçip arabasına binen, aracın ormanlık alana sürülüp o güvenip, gönlünün aktığı erkek ve onun 'arkadaşlarım' dediği kişiler tarafından tecavüze uğrayan, baygın halde getirilip evine yakın bir sokan arasına atılan, yanmış Seher.
    Baygınlıktan ayılınca yırtık pırtık elbisesiyle, kanlar içindeki haliyle, gidecek başka bir yer bilmeyip, en güvenli limanı yine evi bilip sanıp oraya doğru yol alan, korkudan, başına gelenlerden sesi boğazında düğümlenip kalan Seher.
    Kapıyı açar açmaz olanı biteni anlayıp kızına gözyaşlarıyla sarılıp direkt banyoya götüren anası
    Dışının kirini toprağını kanını bir bakraç suyla yıkarken kızının içinin acısını gözyaşlarıyla söndürmeye çalışan, güzeller güzeli Seher'in o upuzun olan saçlarına yüzünü bastırıp ağlayan Sultan Ana.
    Ablasını o halde gören, korkudan tir tir titreyen iki küçük kız kardeş...
    Banyoda yavrucağını bebek gibi yıkarken bu olanlara ve daha sonra olacakları bilerek haykıran ve o haykırışıyla kızının düğümlü dilini çözen, sonra ikisinin de hıçkırıklara boğulduğu o çok da yabancısı olmadığımız Sezen Abla'nın Ünzile şarkısı hikayelerinden birinin yaşandığı evlerden biri...
    Seher'i mahallede öyle görenler ve evden duyulan haykırışları hemen koşup yetiştirenlerden dolayı olayı öğrenip koşup eve gelen baba, abi ve erkek kardeş.

    Sonrası mı?
    Ben diyeyim iki seçeneği vardır bu hikayenin;
    Namus, kız çocukların, kadınların bacak arasında algılandığı, bekaret denilen o zar evladının canından kıymetli tutulduğu, tecavüze uğramışsa dahi telli duvaklı gelin giderek bozulmadı diye kızın suçlu bulunacağı, bunu yapan yaşatan erkeklerden ziyade kadının namusuz ve kirli, kirlendi gözüyle bakılacağı, ya bir mal gibi elden bir an evvel çıkarılmak istenilen, sanki dursa küflenecek ve herkes tarafından farkededilecek etrafa kötü koku yayacakmış gibi bir an önce kel kör topal babası dedesi yaşında denilmeksizin bir de başlık parası alınarak kız çocukların evden defedildiği, atıldığı ya da bir araya gelinen aile meclisi denilen gaddarlar ordusunda kıza çıkan ölüm, öldürülme kararıyla son bulan hikaye.

    İkinci karar milyon kere daha iyidir o kızlar için benim nazarımda ve düşüncelerimde. Bu yüzden midir bilmiyorum izlediğim filmlerde, duyduğum hikayelerde ve bu romanda da Seher ölüme giderken gözünü bile kırpmıyor, bir an önce ölmek istiyor. Çünkü 'satılmak', 'atılmak' sevmediğin birinin karısı olmak bin kez ölmektir bir kez alnına silah dayanıp çekilmesinden.
    Ceza almaz ya da daha az yatar çıkar diye Seher'in ölümünü en küçük kardeş Engin'e yaptırıyorlar.
    Bir ona kıyamıyor Seher, kendine kıyıyor hatta babasına yalvarıyor 'kurbanın olayım baba kardeşim küçüktür ellerini kana bulamayın' diye.
    Ensesinin üzerine dayanan silahtan çıkan tek el kurşun ile kanlar içinde yere yığılıp göçüp gidiyor bu dünyadan Seher.
    bu hikayeler gerçektir, kaç Seher kızın acısını taşır içinde, bunu bilirim...

    Siz de bildiniz mi coğrafyamızdan, dünyamızdan?

    Şimdiiii... okumadığınız bir kitap hakkında yok bilmem nerede canlı bomba olan kalleş terörist kızın hikayesini yazmış, bu kitaptaki kız o Seher'miş diye nasıl diyebiliyorsunuz?
    Bu yaraya, bu acıya böyle dikkat çeken bunun durdurulmasını isteyen bir insanın ve bu kadar içten kalemi olan birinin yüreğinin naifliğine inanıp, bu yazıyı yazarak da bana yönelteceğiniz her eleştiriye aha da buradayım diyorum. kendimden emin olarak vicdanımın sesini duyarak bu yazıyı yazıyorum. Çünkü insanı bir tek kendi vicdanınin sesi sağır eder...
    Acı bir hikayeyi ele almış, çok da güzel yazıp anlatmış, aktarmış okuyucuya.
    Ben ağladım, Seher kız ve niceleri için.
    Bu bir kitaptır. El bombası, mermi, mayın falan değildir. Gelirinin de oralara gitmiyor. Yoksa devlet, kültür bakanlığı niye onaylasın bassın ki? Yoksul Öğrencilere bağışlamış kitabin gelirini...
    Eğer bir kitap bir mayın ediyorsa vicdansız yüreklerinizdeki kötülükleri patlatsın da bu ırkçılık, bu faşizm, bu insanın insana ettiği zulümler bitsin herkes herkese gerçekten sevgiyle sarılsın isterim.
    Atalarına bak kimsenin eli, arı duru değil fakat çocukların ellerinin temiz kalması bizim elimizdedir...
  • Ah serinleten, tazeleyen acı içecek, sirkeden daha ekşi içecek; ah, sevilenin yanlış anlamasıyla tazelenmek! Ah, suçlu biri gibi acı çekmenin ıstırabında bulunan avuntu! Öyleyse masum olanın acı çekmesi kim bilir nasıldır!
  • Gelirim dediydin.. Gelmedin. Gelseydin, burada bahar gelmeden açan çiçekleri gösterecektim sana.. Ve yaz gelmeden yetişen meyveleri..
    O kadar güzel açıyor ki çiçekler burada.. Yüzleri öyle masum, dilleri öyle samimi.. O kadar güzel meyveler yetişiyor ki burada.. Saçları gün ışığı, gözlerinden sevgi damlıyor her bakışlarında.. Bazen yağmur yağıyor yanaklarından şıpır şıpır, inciler dökülüyor gözlerinden pıtır pıtır.. Bazen yüzlerinde gökkuşağı beliriyor.. Bazen de güneş utanıyor doğmaya, onlar sımsıkı sarılınca dualarına.. Ve ardın dan.. Ardından dallar çiçek açıyor, çiçekler meyveye duruyor, bahar geliyor..
    Mevsim bilmiyor burada çiçekler, aylar sevgi olunca.. İklim bilmiyor meyveler, günler hoşgörü olun ca.. Aylardan sevgi, günlerden hoşgörü olunca her mevsim bahar kokuyor.. Gönüllerde çağlayanlar gibi ferahlık çağlıyor, güller çevresine gülücükler dağıtıyor, gamzeler çakıyor.. Bir yaprak hışırtısı.. Bir ırmak çağıltısı.. Bir kuş cıvıltısı.. Sonra tatlı bir meltem.. Etrafa gül kokuları yayılıyor..
    Hoşgörü, çok güzel ve çok özel bir kelime.. İnsanları engince kucaklamak, sımsıcak karşılamak demek.. Dayanmak, katlanmak, tahammül etmek demek.. Affedilebileceğimiz her şeyi affetmek, farklı düşüncelere saygı göstermek, kusurlara göz yummak demek.. Hoşgörü, kabul edilmesi mümkün olmayan düşünceler karşısında yumuşaklıkla hareket.. Hoşgörü, merhamet etmek.. İnsana, mesleğine ve fikrine bakmadan saygı göstermek.. Herkesi kendi konumunda kabul ederek, ‘‘Yaratan’dan ötürü yaratılanı sevmek’’ demek..
    Hayata hoşgörüyle bakınca insan, hadiseler yumuşuyor.. Yapılan iyi hareketler değer buluyor.. Ortaya konan güzel işler daha bir iyi görünüyor.. Gül yaprağına yazılan gülden ifadeler gibi göz kamaştırıy or.. Kumrunun yuvasına dönüşü gibi mutluluk veriyor.. Hoş davranışlar güzellikleriyle büyüyor büyüyor, yerlere göklere sığmaz oluyor.. Hatalar büyütülmüyor, dikkate alınmıyor, görülmez oluyor.. Kusurlar küçülüyor küçülüyor, bir iğnenin deliğine sıkışıp kalıyor, rahatsız etmiyor..
    Burada, güzel baktığı için güzel gören, güzel gördüğü için güzel düşünen, güzel düşündüğü için hay atından lezzet alan, birbirinden güzel ve birbirinden değerli dostlar var.. Ama ne dostlar.. Hoşgörüyle bakanın geniş olur yüreği.. Yüreği geniş dostlar.. Hoşgörüyü onlarda gördüm ben.. Gelseydin bir bir anlatacaktım sana.. Dikensiz gülü herkes görür.. Bakmasını bilip de dikende gül gören ‘’hoşgörü bakışını’’ anlatacaktım sana..
    Gelirim dediydin.. Gelmedin.. Gelseydin burada öğrendiklerimi anlatacaktım sana bir bir.. Hoşgörü, iyilikleri iyilikleriyle alkışlayan, düşeni kaldıran el diyecektim.. Kötülükleri iyilikleriyle savan, gönüllerden coşan sel diyecektim.. Ne baharı belli ne de yazı, kışta çiçek açan dal diyecektim.. Hoşgörü, zorda kalmışların haline dil ve en güzeli de, sevgiyi bilenlere gül diyecektim..
    Saygı görmek istemeyen, hoşgörü ve müsamaha ummayan var mıdır dünyada?.. Ya da sevgi bekle meyen? Küçük bir çocuk, yaramazlıklarından ötürü anne ve babasından müsamahalı olmalarını ister.. Yerinde duramayan bir öğrenci, okuldaki taşkınlıklarından dolayı öğretmenlerinden hoşgörü bekler.. Suçlu, karakolda polislerden, mahkemede hakimlerden af diler.. Küçük büyüğünden, müs tahdem müdüründen, memur amirinden, asker komutanından her zaman hoşgörü ve müsamaha ister.. Kim istemez, etrafında sevgi ve hoşgörü meltemlerinin esmesini.. Ve kim beklemez, muhabbet hisleriyle kucaklanmayı..
    İnsan için en büyük teselli ve ümit kaynağı affedilmektir, merhamettir, hoşgörüdür.. Hepimiz, dünümüzün ve bugünümüzün sevgi, saygı ve hoşgörü ikliminde geçmesini arzularız.. Yarınlara da öylesine emin ve endişesiz yürümek isteriz.. Ama sevgi de, saygı da, hoşgörü de liyakat ister.. İnsanları sevmeyen sevilmeye layık değildir.. Başkalarını affetmeyenin af beklemeye hakkı yoktur.. Etrafındakileri hoşgörüyle kucaklamayanın müsamahaya liyakati olamaz.. Bu dünya etme bulma dünyası değil midir? Eden bulur.. Yeren yerilir.. Seven sevilir.. Affeden affedilir.. Hoşgören de hoşgörülür..
    Affedilmenin yolu affetmekten geçer.. Bağışlamasını bilmeyen bağışlanmaz.. Taşlanmaya götürülen bir günahkar karşısında eli taşlı kalabalığa, Hazreti İsa aleyhisselam şöyle seslenmişti:
    — İlk taşı, hiç günahı olmayan biri atsın!
    Bu sözden sonra artık bu işe kim yeltenebilir?.. Taşlanacak başı varken, başkasını taşlamaya kim cesaret edebilir?..
    Affetmenin ve hoşgörmenin ölçüsü bellidir.. Bu insani değerler, layık olanlar için geçerlidir.. Başkalarının hakkının söz konusu olduğu bir yerde müsamaha göstermek, kimsenin hakkı değildir. İnsanlara acı çektirmekten zevk alan kişileri hoşgörmek ve onları affetmek, insanlığa karşı bir saygısı zlıktır..
    ‘‘Geleceğin dünyası kinin, nefretin, şiddetin, kavganın, savaşın üzerine değil, sevginin, hoşgörünün, birbirimizi kabullenmenin üzerine bina edilecektir.’’ İşte bu yüzden, yeni nesle verilebilecek en büyük armağan onlara hoşgörü bakışını ve affetmeyi öğretmek olacaktır.. Tarlada izi olmayanın har manda yüzü olmaz.. Öğretmen okulda, annebaba evde çocuğa karşı hoşgörülü olmalı.. Eğer bir çocuk hoşgörü ile yaşarsa, sabırlı olmayı öğrenir. Sabır acıdır, meyvesi ise tatlı.. Hoşlanmadığına sabredemeyen, hoşlandığını elde edemez ki..
    İçimin en iç yanı.. Bunları anlatacaktım sana uzun uzun.. ‘’Hiç kimseye hor bakma, incitme, gönül yıkma’’ diyen dostlardan; hoşgörüyü bir muska gibi giysisine değil yüreğine takan kahramanlardan bahsedecektim.. Sana ümitlerimizi, solmayan günlerimizi anlatacaktım.. Açılan kapıları, kapıları açanı.. Hoş gelenleri.. Hoş bulduk diyenleri.. Özlenen gelince, özleyenin gözlerindeki gökkuşağının renklerini anlatacaktım..
    Yürek taş gibi olunca kalpler kırılır, gönüller yıkılır.. Toprak gibi olunca dostluklar kurulur, güller açılır.. O halde saygı toprak, sevgi güldür.. Hoşgörü ise bir gül bahçesinin adı..
    Gelirim dediydin.. Gelmedin.. Gelseydin kucaklayacaktım seni doyasıya.. Taa gönle uzanasıya.. Çayımızı kendi ellerimle her zamanki gibi yine ben demleyecektim.. Çay, yalnızlığa hüzün taşır.. Sohbete ise muhabbet.. Muhabbet demleyecektim.. Ve gül bahçesinde hoşgörüyle olgunlaşan muhabbet güllerini anlatacaktım sana..
    Yılmaz SADIKLI
  • Dedikleri gibi, suçlu kovalanmadan kaçar. Benim içinse hep tersi geçerli olmuştur: Kovalanan masum kaçar.