R K, bir alıntı ekledi.
13 May 11:38 · Kitabı okudu · Puan vermedi

Çevresinde insan kalmayınca hep öyle olurdu. Bir önem, bir kuvvet kazanırdı. Kendini bomboş bir ülkenin egemeni sanırdı.

Suçumuz İnsan Olmak, Oktay Akbal (Sayfa 84 - Can Yayınları)Suçumuz İnsan Olmak, Oktay Akbal (Sayfa 84 - Can Yayınları)
Hazal Özkaplan, bir alıntı ekledi.
08 May 23:58 · Puan vermedi

Belki bu aralar siz de zor bir zamandan geçiyorsunuz... Acı, ağrı, hayal kırıklığı, üzüntü,özlem sık sık ziyaretinize geliyor. Kendinizi çoğu zaman başarısız, güçsüz hissediyor; hiç düzelmeyeceğini, buradan sonrasının artık hep yokuş aşağı olduğu düşünceleri yapışıp kalıyor zihninize. Oysa ne hissettiklerimiz ne de düşüncelerimiz bizim elimizde. Aklımızdan geçenler ve bedenimize yansımaları bizim suçumuz değil.
İnsan olmak böyle bir şey.

Pembe Fili Düşünme, Zeynep Selvili Çarmıklı (Sayfa 177)Pembe Fili Düşünme, Zeynep Selvili Çarmıklı (Sayfa 177)
Serkan Mutlu, Uzun Yürüyüş'ü inceledi.
27 Nis 12:39 · Kitabı okudu · 2 günde · Beğendi · 9/10 puan

İnsanın yalnızca kendi gücüyle, bu dünyada var olması olanaklı değil mi?”

Kitabın kahramanı okuyuculara bu soruyu soruyor. Bütün kitap bu sorunun üzerine kurulu, süslü felsefe cümlelerden uzak, olabildiğince sade bir anlatımla şekilleniyor roman.

Daha ilk sayfalarda kafamda oluşmaya başlayan soru: Neden yürüyor bu adam, geçmişte ne yaşamış, bize kitap geçmiş hakkında ne gibi detaylar verecek... Arkadaşlarıma kitabın ilk sayfalarını anlattım onlarda da aynı tepki vardı: Neden yürüyor?
Bu sorunun yanıtı hem var hem yok gibi. Neden yürüyor; birey olmak için, kendi başınalık için, insan sesleri ona rahatsızlık verdiği için, toplumun dayattığı zorunluluklardan kaçmak için, yok olmak için.

“Şimdi sessizleşeceğim, gözlerimi kapatacak, bir süre hiçbir şey düşünmeyecek, hiç kımıldamayacağım. Bu benim yok olma alıştırmam olacak. Gözlerini kapadı, sessizleşti.”

Aslında bizim asıl merak ettiğimiz; ne oldu bu adamı bu noktaya iten? İşte bu sorunun cevabı yok bu kitapta.

“Ama yeter dedi kendi kendine, geçmişi düşünmek yok artık. Şu anda yerinden kımıldatılamaz gibi duran geçmişin bir gün bütünüyle geçip gideceğini umuyordu. Geçmişi hareket ettirmek, diye mırıldandı zamanı hareket ettirmek. “

Bu uzun yürüyüşte karşılaştıkları ne kadar zorlu olsa da yolundan dönmüyor karakter. Karakter diyorum çünkü ismi yok, bi ara Erkan ve Mahmut diyor zorunluluktan. Şimdi biraz onla beraber yürüyelim Türkiye’de.

Uyarı: Kitabın içeriği hakkında bilgi içerir.

Hırsızlıkla ve açlıkla karşılaşacağız önce ve yardım eden insanlarla. Çöp toplayıcısı Mahmut’ta tanışacağız, yardım etmeye çalışacak bize. Daha pek hayır demeyi bilmediğimizden gidiyoruz onun kaldığı yere. Sadık diye biri var orada. Şöyle diyor.

İnsanlar çöpünü atıp kapıyı kapayınca,” diyordu Sadık koltuğunda ileri geri sallanarak, “her şey dışarıda kaldı, mahremiyetimize döndük sanırlar. Bilirler ama bilmezden gelirler. Ama biz onları biliriz. Hem de çok iyi biliriz. Ne yerler, nasıl yerler, ne kullanırlar falan. Çoğunlukla aynıdır zaten, fabrika üretimi gibi, aynı serinin ürünü şeyler. Doğru mu?””

Tam da bu yüzden yola çıkmadık mı zaten mahremiyet için, makinanın çarklarından biri olmamak için.

Dilenciler var her yerde. Çoğu Suriyeli, savaştan kaçanlar. Yine bir soru kafamızda, hala bu yürüyüşümüze anlam verememişiz gibi “Ben hangi savaştan kaçıyorum?”

Açlıkla baş edemiyoruz bir türlü. Az bi paramız var. Yemek zorunda olmasak, diye düşünüyoruz, ne güzel olurdu. Her yer ses, şehir boğmaya başladı, çıkmalıyız buradan. Çıkamadık, hastanede açıyoruz gözlerimizi, birileri bizi fena dövmüş, doktordan öğreniyoruz çapulcuların arasına düşmüşüz. Şehir birbirine girmiş ama nedenini bilmiyoruz, suçumuz ne bilmiyoruz, pekte öğrenmeye çaba harcamadan biran önce yine yürümek için güçlenmeye çabalıyoruz. İyi bu doktor , hastane sonrası kalacak yer ayarladı bize, ama artık bir şeyleri öğreniyoruz, hayır , ‘hayır!’ demeyi öğrenemedik daha şimdilik hayır diyemediğimizden kaçıyoruz hastaneden.
“Kendine demek öğreniyorum diyordu, belki bir sonraki aşamada uzanmayı, hiç kımıldamadan saatler boyu uzanmayı öğreneceğim. Her halde başka şeyler de öğreneceğim. Sonra, tüm bu öğrendiklerimden sonra, belki öyle bir an gelecek ki bu kez hiçbir şey bilmemeyi öğreneceğim, azar azar günbegün bilmeyeceğim.”
Karmaşadan kalanlar takılıyor gözümüze, ALİ İSMAİL KORKMAZ ÖLÜMSÜZDÜR. ETHEM SARISÜLÜK YAŞIYOR. MEHMET AYVALITAŞ ONURUMUZDUR. BERKİN ELVAN, UYAN ÇOCUK bütün bunlar ne demek, polis, doktor, avukat niye benle konuşmaya çalıştı?

Şehirlerarası yolda yürümeye başladık, açız, bir yazı yine gözümüze ilişiyor “ Bu bostandan yemek helaldir.” Yiyoruz, bostanın sahibiyle tanışıyoruz. Uzun uzun sorular sormuyor bu adam. Yanımıza biraz üzüm alıp koyuluyoruz yine yollara. Öğrenmeye, kendimizi keşfetmeye devam ediyoruz.

“Yola çıkarken bedeninin bir soğan zarı gibi tek tek soyulacağını sanmıştı, ama aksine bir ağaç kütüğü gibi kat kat kabuk bağlamış, katılaşmıştı. Bu beden galiba fazla doluydu, fazla ağırdı, üst üste bir şeyle istiflenmişti.
Koşul gerçekten değişmişti. Ama tıpkı hastanede hissettiği gibi bu noktanın da ötesine nasıl gidebileceğini bilemiyordu: Bu nasıl bir koşuldu? Bu koşul nasıl aşılabilirdi? İnsan bedenini geride nasıl bırakabilirdi?”

Şehirden iyice uzaklaştık, kafamızı kaldırıyoruz her yer dağ, taş. Jandarmalara görünmemeye çalışıyoruz, kimlik soruyorlar çünkü, kimliksiz olamazmışız, yasakmış. Yakalandık, dayak yedik yine, ama aç kalmayı öğrendik gibi, zorla hastaneye getirdiler yine, korkuyoruz bizi tutsak ederler diye ama salıyorlar hastaneden. Yardım edilmesini istemiyoruz, çok mu şey istediğimiz?

Hayır demeyi öğrendik artık, önümüzde sadece yol var. İçimizde nasıl birikti yola çıkma arzusu, düşünmüyoruz, geçmişi düşünmek yok.

“Belleği belki artık hiçbir izi tutamıyordu. Ama aynı zamanda belleği sanki ağzına kadar doluydu da tam neyle doluydu, bilmiyordu. Ağzını açıp bir boşluk, diye mırıldandı, ama ne demek ki bu, dolu bir boşluk nasıl olabilirdi?”

Gözümüzü dağlara diktik belki orada yalnız kalabiliriz. Bir kız çocuğu var dağ başında. Ama onun nedenleri var orada olmasının. Savaştan kaçmış ailesiyle, bi o kalmış onlardan geriye. Yardım ediyoruz ona, o da bize. Silahlı askere benzemeyen kişilerle karşılaşıyoruz. Konuşuyorlar. Özgürlükmüş dertleri, bizim arayışımız da oymuş onlara göre.

“”Seni buraya özgürlük isteği getirdi” diye yorumladı “ben öyle anlıyorum, doğru mudur?”
Kendi kendine kafasında sözcüğü evirip çevirdi. Sözcükle kendi arasında bir bağ kuramadı. “Özgürlük değil” dedi.
“Değil mi? Nedir o zaman?”
“Bir hayat” diye yanıtladı, “galiba bir hayat arıyordum”.
“Hah işte. Sen öyle koyuyorsun, ben böyle koyuyorum. İkisi aynı şeyler. Hayat özgür değilse, hayat değildir. İnsan dağa niye çıkar? Özgür değilse çıkar, özgürlüğü için çıkar. Bu böyledir. Sen de buraya kadar doğrusun. Ama kanımca senin yolun çarpık bir yol olmuştur. Neden? Çünkü tek başına özgürlük olmaz meçhul adam, ondan. Tek başına kurtuluş olmaz, ondan.””

Bizim arayışımız bu değil ya da bizim özgürlüğümüz, tek başınalık istiyoruz. Bir topluluğa ait olmak istemiyoruz. Kendimiz mi olmak istiyoruz? O da değil. Çünkü hala toplumun parçaları içimizde, onlarda kurtulmak için toplumdan uzaklaşmak lazım sonra kendimizden uzaklaşmak lazım.

Hiçbir şey önermeden, hiçbir şey söylemeden manzaraya bakmayı sürdürüyoruz, daha doğrusu o sürdürüyor. Biz burada karaktere veda edelim. Watsap’tan bir sürü mesaj gelmiş. Yine bir çok gruptan.

Haydar Ergülen / Ayraç, Şubat 2018
***
Komik ama, değil, birden aklıma Oktay Akbal'ın Suçumuz İnsan Olmak romanı geliyor. Suçumuz... diye başlayan kalıp ne kadar yaygındır Türkçe'de. Suçumuz sevmek, suçumuz iyilik yapmak, suçumuz acımak, suçumuz yardım etmek ve suçumuz dünyaya gelmek... Suçun ortağı ya da suçortağı hep iyi şeyler yani. İnsan, sevmek, iyilik, acımak, yardım, dünyaya gelmek... Hemen tüm iyi şeylerin suçla özdeşlenmesi ilginç ya da garip değil mi?

Onur Özkan, bir alıntı ekledi.
 13 Eyl 2017 · Kitabı okumayı düşünüyor · Beğendi · 9/10 puan

Savunma...
"... Eğer suçumuz soygunculuğa, sömürü ve baskıya,
kaçakçılığa karşı çıkmak ise,
eğer suçumuz daha yüksek ücret istemek ise,
eğer suçumuz daha fazla ikramiye ve kıdem tazminatı elde etmekse,
eğer suçumuz emperyalizme ve faşizme karşı çıkmak ise,
eğer suçumuz kimsenin kimseyi sömürmediği, kimsenin kimseye
kul olmadığı güzel günler için mücadele etmek ise,
eğer suçumuz gerçek demokratlar ve yurtseverler olmak ise,
biz bu suçları kabul ediyoruz. İnsanoğlu daha iyiye,
daha güzele doğru yürüme mücadelesini vermektedir.
Bu mücadele içinde kalıcı olan, vazgeçilmeyecek olan
temel insan hak ve özgürlükleri olacaktır.
Hiçbir örgüt, hiçbir kimse, özellikle bir sendikacı
bu haklar için mücadele vermekten kaçamayacaktır..."

(Abdullah Baştürk'ün 12 Eylül döneminde mahkemedeki savunmasından.)

Zamanın İzinde, Ercan Kesal (Sayfa 269 - Ayrıntı Yayınları - 12 Eylül darbesi ardından Disk yöneticileri tutuklandı.Toplam sanık sayısı 1477’yi buldu.Hakkında idam istenenlerin sayısı ise 78’di.)Zamanın İzinde, Ercan Kesal (Sayfa 269 - Ayrıntı Yayınları - 12 Eylül darbesi ardından Disk yöneticileri tutuklandı.Toplam sanık sayısı 1477’yi buldu.Hakkında idam istenenlerin sayısı ise 78’di.)
Yorgun Düşler, bir alıntı ekledi.
28 Ağu 2017

Kadın değildi bu sözü söyleyen Oscar Wilde'dan alınmış bir misraydi: "Hepimiz çamur içindeyiz bazılarımız yıldızlara bakar."Nuri bu mısrada kendini buldu.Artis bu sözü şöylece söyleyip geçmişti.Belki de o da filmi yapanlar da taşıdığı önemi bilmiyorlardı. Üzerinde düşünmemiştim.Belki şu sinemayı dolduran kalabalık o sözü söyleyen artistin çıplak omuzlarını seyretmekteydi.

Suçumuz İnsan Olmak, Oktay AkbalSuçumuz İnsan Olmak, Oktay Akbal
Serpil Ağ, Ferrari'sini Satan Bilge'yi inceledi.
 25 Ağu 2017 · Kitabı okudu · 3 günde · Beğendi · 10/10 puan

Kimilerine göre hayatımız akıp gitmekte olan bir nehir, kimilerine göre de göz açıp kapayıncaya kadar geçen bir zaman dilimi. Bana göre de bir ân'dan ibaret, ta ki ebediyete intikal edeceğimiz o son ân'a kadar. Geçmiş yaşanmış ya da yarım kalmış yaşanmışlıklarla harmanlanmış karmakarışık, gelecek ise çözülmeyi bekleyen bir bilmece. Yani sırlarla dolu bir muamma.

Eskiden okumuş olduğum bir eserde, yazarın paylaştığı bir alıntıdan çok etkilenmiştim. Her ne kadar alıntıyı paylaşan yazar ile düşünce bazında ortak bir yargıya varmış olsam da, istem dışı alıntı belleğime kazılmıştı bir kere. Alıntıya göre, " Hayatımızın yarısını ana babalar, yarısını da çocuklarımız mahvediyor. " demekteydi. Ne zaman bu cümle zihnime dolsa, uzun uzun tefekküre dalarım. Ve her defasında da vardığım ortak karar, hayatımızı bilfiil kendimizin mahvettiği hakikati. Kabul ediyorum ebeveynlerimiz de, evlatlarımız da hayatımız hususunda söz sahibi. Bu hak onlara fıtratımızdan dolayı verilmekte. Lâkin, bu süreç biz izin verdiğimiz müddetçe etkili değil mi? Eylemlerimize olumlu ya da olumsuz müdahale de bulunuluyorsa, bu müdahale edenlerin mi, yoksa karışmalarına müsaade ettiğimiz için bizim suçumuz değil mi?

Eser de Julian Mantle' de hayatını mahvedenlerden. Ama ne ebeveyn, ne de çocuk değildir, hayatını karartmasına en önemli etken. Tam tersi önlenemez hırs ve emelleri uğruna, bedeninin iflas etmesine sebep olur. Daha fazla para ve daha yüksek bir mertebeye sahip olmak! Beden yıpranınca ruh sağlam kalır mı? Bedene oranla o da zamanla yıpranacak. Nice insanlar tanırım ki, yaşları hayatlarının baharında cıvıl cıvıl, enerjik olmaları gerekirken, bu gencecik yaşlarında enerjileri tükenmiş, biçare gibi etrafta dolanmaktalar. Ya çok çalışıp bedeni yormaktalar ya da olur olmaz düşüncelerle zihnin çökmesine sebep olmaktalar.

Neyse ki Julian 53 yaşında öğrenir, hayatın anlam ve değerini. Hatta öğrenmekle kalmaz, biz okurlara da öğretmenlik yaparak öğretir. Aslında dile getirdikleri o kadar basit detaylar ki. Belki içimizde hepimiz biliyoruz bile! Ama ne yazık ki, iş uygulamaya gelince, sınıfta kaldığımız su götürmez bir hakikat olmakta. Yaşamın değerini ölüm gelip de kapımızı çaldığı an anlarız. Oysa ki Seneca'nın, " Ey hayat! Ölüme şükret. Seni o'nun yüzünden seviyorum. " diyebilmeli insan.

Eser de olay örgüsü akıcı. Lâkin bana göre, bir solukta okunup bitirilecek bir eser değil! Benim nezdimde her cümlenin üzerinde tefekküre daldığım ve yaşamımda uygulamaya ihtimam gösterdiğim bir kaynak oldu. Dile getirilen cümleler bilinen cümleler olsa da, esere bir şans verilmeli! Bakarsınız, yaşamınız olumlu anlamda değişebilir... Kim bilir...

" Hep başın arkaya dönük mü, ilerlersin sen? Ya da; gördüğün şey hep geride kalan mıdır? Ya da; daha doğrusu geçmişe mi, senin yolculuğun? "
Italo Calvino ( Görünmez Kentler/ 76)