Ama artık iş işten geçmişti. Geçmiş her zaman ortadan silinebilirdi. Pişmanlık, unutkanlık, yadsımayla başarılabilirdi bu. Gel gör ki gelecek, kaçınılmazdı. Dorian’ın içinde, ihtiyaçları olan müthiş çıkış yollarını er geç bulacak olan tutkular, kötülüklerinin gölgesini gerçeğe dönüştürecek olan düşler yatıyordu.
Onu seviyorum, onun da beni sevmesini sağlamalıyım. Sen ki yaşamın tüm gizlerini bilirsin, söyle bana, nasıl bir büyü yapayım da Sibyl Vane beni sevsin? Romeo’yu kıskandırmak istiyorum. Tarihin ölmüş aşıkları bizim gülüşlerimizi duysunlar da hüzünlensinler istiyorum. Bizim ateşimizden bir soluk onların toprağına can versin, küllerini uyandırıp acı çektirsin istiyorum. Ulu Tanrım, ona nasıl tapıyorum bilsen, Harry!
Dorian Gray, “Ne hazin!” diye mırıldandı gözlerini kendi portresinden ayırmadan. “Ne hazin şey! İhtiyarlaşıp çirkinleşeceğim, iğrenç olacağım. Oysa bu resim sonsuza dek genç kalacak. Şu haziran günündeki yaşından öteye hiç gitmeyecek... Öbür türlü olabilseydi! Sonsuza dek genç kalan ben, ihtiyarlayansa şu resim olsaydı! Bu uğurda... Bu uğurda her şeyimi verirdim! Evet, koca dünyada vermeyeceğim hiçbir şey yok! Ruhumu bile satarım bu uğurda!”