• 335 syf.
    ·Beğendi·8/10
    Okuduğunuz her kitabın yazarını tanıma şansınız yoktur. Bunlardan zaten kimi diridir, kimi ölü. Diri olanları da karşınıza öyle sıklıkla çıkmaz. Genellikle kitap fuarlarında yakalarız onları. Ya da çok görmek istiyorsak bir şekilde iletişim kurmaktan başka çaremiz yoktur. Bazıları da çok nadiren de olsa okurun ayağına gelir. Böyle bir okur olmak da herkese nasip olmaz. Peki, nasıl oluyor da okur yazarın ayağına gideceğine yazar okurun ayağına geliyor? Tabii ki oteller sayesinde. Oteller okurla yazarı buluşturan bir fuar görevi görebiliyor. Yalnız bunun için yazarla okurun aynı frekansta buluşması şart. Kitaplara meyli olmayan birinin otele gelen yazarla iletişimi “müşteri” mertebesinde kalırken bir kitap kurdu olan çalışanın yazara karşı ilgisi had safhada olacaktır. Bundan böyle okur bulunmaz bir nimet gibi peşini bırakmayacaktır yazarın. Ondan faydalanmak, bir şeyler kapabilmek için elinden geleni yapacaktır. Bu, ister kendi düşünce çizgisinde olsun ister çok uç bir noktada olsun değişmeyecektir. Eğer o yazar kendini yayın dünyasında kabul ettirebilmişse o yazardan öğrenilecek çok şey var demektir. Ayla Yazgan da böyle yazarlardan biridir.
    Yazgan ismini otelde çalışmadan önce hiç duymamıştım. (Gerçi edebiyatımızdaki binlerce yazarın hepsinin ismini bilmek mümkün değil. Daha çok öne “çıkarılanları” tanıyoruz, biliyoruz.) Doğal olarak, otele geldiğinde de farkında değildim yazar olduğunun. (İnsanın alnında “yazar” diye yazmıyor ya!) İş arkadaşım söyledi bana. Daha sonra internetten araştırdım, kitaplarını inceledim. İkinci gelişinde iki kitabını alıp imzalattım. Odasına girip kendisiyle sohbet etme şerefine nail oldum. Otelde kaldığı müddetçe küçük küçük sohbetler ettik. Onu daha sonra Kuşadalı değerli şair ve öykücü Şükran Günay ile tanıştırmak benim için büyük bir mutluluk, belleğimde taşıyacağım ender anılardan biri olacaktı.
    Yazgan’ın önce Saltanat Ateşinde Enver isimli tarihî romanını okudum. Üslubu, olayları anlatış tarzı, kullandığı Türkçe takdire şayandı. İmzalattığım kitaplardan bir diğeri olan Yaşam Yolu’nu ise yeni bitirdim. Yarım bıraktığım, daha sonra tekrar başa sarıp bitirdiğim bu roman onun edebiyatımızda izleri kolay kolay silinmeyecek, sağlam bir yer edindiği fikrini aşıladı zihnime. Diğer yapıtlarını es geçmenin hayatımda bir eksikliğe yol açacağını düşündüm.
    İmge Kitabevi tarafından basılan Yaşam Yolu Yazgan’ın kendini eğrisiyle doğrusuyla okuruna açtığı, içini döktüğü bir roman. “Otobiyografik roman” nitelemesi yapılabilir bu roman için. Ner var ki anlatılan her şeyi gerçekmiş gibi düşünmek okuru yanıltır. Çünkü Yazgan Akşam gazetesinden Can Gazalcı’ya verdiği röportajda “Otobiyografik temellere dayanıyor, ama kurgu. Yaşamımdan önemli esinteler var.” diyor. Tabii, gerçek ile kurguyu ayırt etmek okur için kolay değil. Gerçi böyle bir çabaya hiç gerek yok. Zaten yaşananların çoğunun gerçekle bağlantısı olduğunun ayırdına varıyor okur. Çünkü yazar tamamen kurgusal romanlardaki gibi hayalî karakterler meydana getirmemiş. Karakterleri yakinen tanıdıklarından, çevresinden seçmiş. Uydurma bir roman kaleme almamış. Gerçeklerle bağlantısı kopmayan, yaşanmışlıklardan beslenen yarı kurgusal bir roman hazırlamış.
    Yazar ağırlıklı olarak annesi Ünzüle’ye değinmiş kitabında.onun kendi üzerinde bıraktığı etkileri, onunla yaşadığı çatışmaları, onun nasıl bir karaktere sahip olduğunu, onunla arasındaki aşılmaz duvarları anlatmış. Sadece Ünzile’nin değil, babası Reşat’ın, erkek kardeşi Mehmet Ali’nin, kız kardeşi Leyla’nın ve çevresinden daha birçok kişinin de karakteristik özelliklerini incelemiş, mercek altına almış. Yakından tanıdığı kişilerle ilgili yazdıklarına bakılırsa derin bir gözlem gücü, yeteneği olduğu anında göze çarpıyor. Kitabından anlattığı sıradan olaylar dışında kalan gözlemleri, sorgulamaları, karakter analizleri daha çok ilgimi çekti açıkçası. (Zaten aynı söyleşide “Beni rahatsız edecek kadar gözlem gücüm vardır. Özellikle bazı akrabalarım da hiç hoşlanmaz bundan. Bu yüzden beni dış kapının arkasına atmışlardır bazen.” diyor.)
    Yaşam Yolu’nun bu kadar ayrıntıyla anlatılmasında Reşat’ın erken yaşlılık döneminde tuttuğu defterin ve iyi bir anlatıcı olarak nitelenen Ünzile’nin de büyük bir payı var. Ünzile’nin yaşlandıkça anlattıkları ve Reşat’ın tuttuğu defter Yaşam Yolu’nun zeminini teşkil ediyor. Bütün bunlar usta bir edebiyatçı olan Ayla Yazgan’da birleşince Yaşam Yolu’nun doğması kaçınılmaz oluyor böylelikle.
    Yazar çok özenli bir dil kullanmış kitabında. Okudukça yazarın Türkçeye ne kadar hâkim olduğunu anlıyorsunuz. Seçtiği kelimeler, kullandığı üslup yazarın ne kadar donanımlı olduğunu gösteriyor. Birden çok olayı hiçbir tekrara düşmeden, farklı kelimeler seçerek anlatması hem kendi Türkçenizin gelişmesini sağlıyor hem de sürekli aynı kelimelerin kullanılmasından doğan bıkkınlığı önlüyor. Türkçeyi özenle kullanan yazarların gitgide azaldığı bir dönemde Yazgan’ın ana diline sahip çıkması herkese örnek olmalı. Çünkü Türk dili ancak ana dili Türkçe olanlar tarafından özenle korunur, başkaları tarafından değil.
    Yaşam Yolu’nda bir ailenin Selanik’ten Anadolu’ya uzanan öyküsü anlatılıyor. Bir subay olan Reşat’ın iş gereği birçok şehre tayini çıkar. Bu duraklar bölüm bölüm anlatılmış. Yazgan yaşadığı çevreyi anlatırken Türkiye’nin 1960’larda askerî darbelerle başlayan siyasi ortamına da değinmiş. Bir subay kızı olduğu için ailesinin darbelerden nasıl etkilendiğini gözler önüne sermiş. Gerçi baba her ne kadar kendi hâlinde olsa da ve darbelere aktif olarak katılmasa da yaşananlar aileyi etkilemiş hasbelkader. Kitabında anlatmıyor ama eşi Ogan Tan da çok işkenceler görmüş 70’li yıllarda. Bunu bir sonraki kitabına saklıyor yazar. (Bir sonraki kitabı Yıldızına Tırmanırken eşinin ve kendisinin yaşadıklarıyla ilgili daha ayrıntılı bilgi içeriyor.)
    Yazgan Yaşam Yolu’nda daha çok annesiyle bir hesaplaşma, bir çatışma içine girmiş. Türk edebiyatında ana karakterin annesini bu kadar irdelediği, annesinin olumsuz huylarını bir bir ortaya döktüğü bir roman yok bildiğim kadarıyla. En azından ben okuduğum onca roman içinde anne-kız edebiyatı türünde bir yapıtla hiç karşılaşmadım. Yazgan yine Gazalcı’ya verdiği cevaplarda anne-kız edebiyatının Batı’da örneğinin çok olduğundan bahsediyor. Türkiye’de anneye kutsallık atfedildiği için anne ile hesaplaşma içine girmekten kaçınıldığından yakınıyor. Bu konuda İsveçli yönetmen İngmar Bergman’ın “Fanny ve Alexander” filmini örnek gösteriyor. Bir papaz olan babasından çok eziyet gören Bergman’ın bu filminde bir üvey babanın oğluna yaptığı kötülükler konu edilir.
    Ailesine hiç toz kondurmayan insanlar böyle bir romanı ellerine aldıklarında Yazgan’ı yadırgamış, kınamışlardır kuvvetle muhtemel. Oysaki anne ve babanın da insan olduğu, kusurları olabileceği o kadar basit bir gerçek ki! Annemize ve babamıza tapacak mıyız Allah’a tapar gibi? Yazgan’ın yaşadıklarını bir terapiste anlatır gibi okurlarıyla paylaşmasını hayıflanacak bir davranış olarak görmek doğru değil. Nitekim bu bir romandır ve romancının ne anlatıp ne anlatmayacağına karar vermek okura düşmez. Ben de okurken Ünzile’ye haksızlık edilmiş gibi bir izlenime kapıldım ilk önce, fakat derinlemesine düşündükçe “Niçin gerçek hayatta böyle bir karakter olmasın?” diye sordum kendi kendime. Çünkü günahlarıyla sevaplarıyla o da bir insan. Bir insanın anne veya baba olması onu kusurlarından arındırmaz, şahane bir insan yapmaz ki! “Anne var, annecik var; baba var, babacık var.” şair Şükran Günay’ın dediği gibi.
    Peki, bu kadar üzerinde durduğumuz Ünzile nasıl biri? Bu karakterin özelliklerini kitaptan takip edelim.
    Erken yaşlarda duygularını dışa vurmakta cimri olmayı öğrenmiş, hiçbir zaman sesli gülmeyen, kahkaha patlattığı hiç görülmeyen, en acı sözleri beden dilini devreye sokmadan söyleyen, rütbe ve prestij merakı üst düzeyde olan, partilere ve eğlencelere düşkün, çocukları arasında rekabet yaratmak için kışkırtıcı yorum ve eleştirilerde bulunan, vicdanının sesini iyice kısmış, halka yukarıdan bakan, kendini korumak için kalkan olarak kullandığı gerekçeleri olan, kendini üzecek her şeyden kaçmasını bilen, sivri dilli biridir Ünzüle. Bu özellikler doğal olarak kızı Ayşe’yi de etkileyecek, ancak nasıl ki hiçbir çocuk tamamen anne ve babasına benzemiyorsa o da Tanrı tarafından bahşedilen kendine özgü özellikleriyle var olacak. Özellikle annesinde görmediği vicdan denen ağırlığı taşımasını bilecek, empati kurarak insanlarla arasındaki mesafeleri aşabilecek.
    Ayşe’deki insani özellikler Ünzüle ile taban tabana zıtlık gösteriyor. Ünzüle empatiden o kadar yoksun ki öğle uykusunu bozmamak için çalan kapıyı, telefonu açmaz. Sorunları başından savmak için kendisi dışındaki herkesi türlü bahanelerle suçlamaktan çekinmez.
    Baba Reşat ise Ünzüle’den farklı olmasına farklı ama içki düşkünlüğü en olumsuz yanlarından biri. Eve nadiren ayık gelen Reşat gidilen eğlencelerde, balolarda çok içtiği zaman zıvanadan çıkarak hem kendisini hem aileyi rezil ediyor. Kendine bir türlü benzetemediği, olmasını istediği adam olamayan oğlu Mehmet’i dövmekten vazgeçmiyor. Yazgan, Reşat’ı “mutsuz” bir kişilik olarak betimlemiş.
    Yaşam Yolu ile ilgili daha anlatılacak çok şey var. Baştan en ince ayrıntısına kadar ilerlenen bu yol henüz bitmiş değil. Yazgan yeni bir romanla (Bu yazı yazıldığı sırada Yıldızına Tırmanırken henüz basılmamıştı.) bitmemiş yolun üzerinde yürümeye devam ediyor. Ve öyle görünüyor ki ömrü vefa ettiği müddetçe başından geçenleri roman tadında paylaşmaya devam edecek. Ne diyelim, elinden düşmesin kalemi, vakitsiz.
  • 190 syf.
    ·5 günde·Puan vermedi
    Bu hikaye kitabında Şükran ablamız bizi bize öylesine saf ve temiz anlatmış ki her hikaye annemin anlattığı gibi geldi. Annemde böylesine bir sürü hikaye anlatır ben ve kardeşlerim heyecanlı biçimde dinlerdik.
    "Tütün"hikayesinden alıntı.
    Bir gün bilemedi nedendir, kaşıntı sarfı her yerini. Silkindi, silkindikçe silkindi, tepeden tırnağa pireler düştü yağmur gibi. Delirecekti, bilemedi nedenini. Ağabeyi de yoktu. Bu, kovadan boşalırcasına düşün küçücük canlıların tütün piresi olduğu bile bilmiyordu. Gördüğü tek şey, koskoca bir ordu gibiydiler ve başından aşağı dökülen küçücük yaratıkların ardı arkası kesilmiyordu.
    Kaşındıkça küçük kız, onlar da yere, üstüne başına düşüyorlardı...
  • Sen Alman, ben Türk gibi bir kavram yoktu aramızda. Gelişi ve gidişi yine toprak olacak olan iki can.
    Şükran Günay
    Sayfa 59 - Etki yayın
  • Erkeğin elinin kiri, kadının yüz karası demişler ya?!.
    Şükran Günay
    Sayfa 51 - Etki yayın
  • Temiz ve ahlaklı topluma ulaşmanın yolu, galiba analarımızın eğitimi ile mümkün olacak.
  • Her sabah, ayaklarım o tarafa doğru sürüklüyordu beni...
  • Az canlar mı yandı? Anam gibi, benim gibi nice canlar ömür boyu acı çektiler.
    Şükran Günay
    Sayfa 29 - Etki Yayın