Yıllardır okumayı ertelediğim serinin ilk kitabı…
Dayak yediği her satırda sanki tanıdığım bir çocuğun canı acıyormuş gibi üzüldüm Zeze için. Zeze; neredeyse ailesinin her bir üyesinden tek tek dayak yemesine rağmen her zaman onları anlamaya çalışan, yaptıkları ya da yapamadıkları için küçücük yaşına rağmen onlar adına geçerli sebepler bulan çok akıllı bir “bızdık”.
Zeze, kalabalık aileye sahip olmasına rağmen aslında çok yalnız bir çocuktu. Yalnızlığını kendi kurduğu hayali dünyasıyla, içindeki kuşla ve portakal fidanıyla gidermeye çalışıyordu. Kendi yaşıtlarından ziyade büyüklerle her zaman daha iyi anlaşıyordu. Öğretmeni, Portekizli ve şarkıcı onun en yakın arkadaşlarıydı. Üçü de sanki onun içindeki kuşu görüyor gibi onu anlıyor, seviyor, ilgi gösteriyor, aslında diğerlerinden ziyade ona gerçek bir çocuk gibi davranıyorlardı.
Kitapta beni en etkileyen bölüm tren kazasının yaşandığı anlardan sonrasıydı. Portekizli dostunu kaybettiğini anladığı an çektiği acıyı, bu acıyı küçücük bedeninin kaldıramayıp hasta oluşunu derinden üzülerek okudum. Kitabın devam edeceğini bilmesem Zeze’nin üzüntüsünden öleceğini düşünüyordum. İyi ki kitap böyle bir sonla bitmedi.
Zeze ve onun gibi tüm çocuklar hep var olsunlar! Dünyadaki bütün çocukların ayağına taş değmemesi, kötülüklerin onlardan uzak olması dileğiyle…