• 1 Osman Gazi
    2 Orhan Gazi
    3 I.Murad
    4 I.Beyazid Yıldırım Beyazid
    5 I.Mehmed
    6 II. Murad
    7 Fatih Sultan Mehmet
    8 II.Beyazid
    9 Yavuz Sultan Selim
    10 Kanuni Sultan Süleyman
    11 II. Selim
    12 III.Murad
    13 III. Mehmed
    14 I.Ahmed
    15 I. Mustafa
    16 Genç Osman
    17 IV. Murad
    18 İbrahim
    19 IV. Mehmed
    20 II. Süleyman
    21 II.Ahmed
    21 II.Mustafa
    23 III.Ahmed
    24 I. Mahmud
    25 III.Osman
    26 III. Mustafa
    27 I.Abdulhamid
    28 III. Selim
    29 IV. Mustafa
    30 II. Mahmud
    31 Abdulmecid
    32 Abdulaziz
    33 V.Murad
    34 II.Abdulhamid
    35 Mehmed Reşat
    36 Mehmed Vahdeddin
  • (ö. 1067 /1657) d.i.a dan
    XVII. yüzyıl Türk ilim dünyasının müsbet düşünceyi temsil eden büyük siması ve çeşitli konulara dair pek çok eserin müellifi. 1017 Zilkadesinde (Şubat 1609) istanbul'da doğdu. Hayatına ait orüinal bilgiler bizzat kaleme aldığı otobiyografilerine
    ( Süllemü '1-vüşül, vr. 271 · vd.; Mizanü 'i-hak, s. 129 vd.) ve yeri geldikçe öteki eserlerine serpiştirdiği kısa notlara dayanmaktadır. Asıl adı Mustafa, babasının adı Abdullah'tır. Ulema arasında Katib Çelebi, Divan-ı Hümayun mensupları arasın­da Hacı Halife diye tanınır. Babası Enderun'dan yetişerek silahdarlıkla alakali bir görevle çırağ edilmiş, devrin alim ve şeyh­lerinin meclislerine katılarak ilme karşı büyük ilgi içinde olmuştur. Katib Çelebi beş yaşında iken babasının özel olarak tuttuğu Isa Halife yi-Kırımi'den ilk dini
    bilgileri aldı ve Kur'an'ı kısmen ezberledi. Daha sonra ilyas Hoca'dan dil bilgisi, Böğ­rü Ahmed Çelebi adlı hattattan yazı dersIeri aldı (Müstakimzade, Tuh{e,s.98). Katib Çelebi on dört yaşına geldiğinde
    babası ona maaşından 14 dirhem harçlık bağladı ve yanına aldı. Böylece Divan-ı Hümayun kalemlerinden Anadolu Muhasebeciliği Kalemi'ne girerek burada hesap kaidelerini, erkarn ve siyakat yazısını öğ­
    rendi. Ertesi yıl Abaza Paşa isyanını bastırmak için Erzurum'a giden orduyla birlikte babasının yanında Tercan (Fezleke, 11. 54 vd.). 1 035'te (1626) Bağdat seferlerine katıldı. Her iki seferde de savaşın bütün safhalarına ve sıkıntılarına şahit oldu. Bağdat'ı alamayıp muhasarayı kaldırmak zorunda kalan ordunun geri dönüşü sı­rasında çekilen kıtlık ve karışıklıklardan oldukça etkilendi. Musul'a geldiklerinde 1035 Zilkadesinde (Ağustos 1626) baba-
    sını, bir ay sonra da Nusaybin'de amcası­nı kaybetti. Bir süre Diyarbekir'de kaldı. Babasının arkadaşlarından Mehmed Halife tarafından Süvari Mukabelesi Kalemine tayin edildi. 1037 (1628) yılında Erzurum muhasarasında bulundu ve birçok sıkıntıyla karşılaştı. İstanbul'a dönünce Kadızade Mehmed Efendi'nin derslerine devam etti. Düzgün bir ifadeye. tesirli bir hitabet gücüne sahip olan bu zatın etki-
    sinde kaldı (Mizanü'i-hak, s. 130). 1039'da (1630) Hüsrev Paşa'nın maiyetinde Hemedan ve Bağdat seferlerine katıldı. Bu seferler sırasında uğradıkları veya zaptettikleri Gülanber Kalesi. Hasanabad, Hemedan. Bisütfın gibi şehir ve menziller hakkındaki gözlemlerini Cihannüma (s.
    300-303) ve Fezleke (ll, ı 18 vd.) adlı eserlerinde anlattı. Ayrıca bizzat bulunduğu Bağdat'ın muhasarasını ve savaşın safhalarını oldukça canlı bir şekilde tasvir etti (Fezleke, ll, 128 vd.). Daha sonra İstan­bul'a dönen Katib Çelebi yine Kadızade'­nin derslerine devam ederek tefsir. İ]f­
    ya'ü'ulumi'd-din, Şerh-i Mevakıt, Dü-
    rer ve Tarikat-i Muhammediyye okudu. Tabanıyassı Mehmed Paşa'nın kumandasındaki ordu ile tekrar Şark seferine gitti (ı 633- ı 634 ); ordunun Halep'e çekilmesinden istifade ederek hac farlzasını yerine getirdi.Ardından Diyarbekir'de kışla­makta olan orduya katıldı. Burada bazı alimlerle sohbet etti ve ilmi tartışmalar yaptı. 1635'te IV_ Murad'ın Revan Seteri'nde bulundu. Bu sefere ait gözlemlerini oldukça geniş biçimde anlatan Katib Çelebi (Fezleke, ll, 164 vd.) daha sonraki hayatı­nı hemen tamamen ilmi çalışmalara verdi. Kendi ifadesiyle "cihad-ı asgardan ci-had-ı ekber" e döndü. Kendisine kalan küçük bir mirası kitaplara yatırdı. Halep'te
    iken sahaf dükkaniarında gördüğü kitapların isimlerini yazmaya başlamıştı. Daha ziyade tarih, tabakat ve ve feyat türü eserleri okumayı seven Katib Çelebi. 1636
    yılına gelinceye kadar bu tür kitaplardan birçoğunu okumuş bulunuyordu. Ertesi yıl zengin bir akrabasının ölümü üzerine kendisine düşen oldukça büyük bir mirasın üç yük kadarını (300.000 akçe) yine kitaplara verdi: geri kalanla da Fatih Camii'nin kuzey tarafında bu cami ile Yavuz Sultan Selim Camii arasında bulunan evini tamir ettirdi ve aynı tarihte evlendi. Tamamen ilim ve telifte uğraştığından IV. Murad'ın Bağdat Seferi'ne katılmadı.
    Devrinin fazileti ve geniş bilgisiyle meş­hur alimlerinden A'rec Mustafa Efendi'-nin derslerine devam ederek onu kendisine üstat kabul etti. Hacası da Katib Çelebi'ye diğer talebelerinden ayrı bir teveccüh gösterdi. Ondan el-Endelüsiyye fi'l-
    'aruz, Hidayetü'l-]fikme (dördüncü babın sonuna kadar), Müla]].]].aş fi'l-hey'e şerhini ve Eşkdlü 't-te'sis'i okudu (Cami'u'l-mütan, vr. 50). Bu arada Ayasofya Camii dersiamı Abdullah ve Süleymaniye Camii dersiamı Keçi Mehmed efendilerin
    derslerine devam etti (Fezleke, ll, 239). 1642 yılında Vaiz Veli Efendi'den İbn Ha-cer ei-Askalani'nin Nu]].betü'l-fiker adlı eserini okudu ve yine ondan Elfiyye derslerine başladı. İki yılda usul-i hadis ilmini tamamladı (Mizanü'l-hak, s. ı 36) Ermenek müftüsü Molla Veliyyüddin'den Tellişü'l-mittef'ı, Ali b. ömer el-Katibi'nin mantıka dair eş Şemsiyye'sini okudu. On yıl kadar geceli gündüzlü ilimle uğraşan
    Katib Çelebi bazan kendini tamamen bir kitaba verir, her şeyi unutur, odasında güneşin doğmasına kadar mum yanar ve bundan hiç yorgunluk duymazdı. Ayrıca bazı talebelere ders veren Katib Çelebi
    ( Süllemü 'l-vüşül, vr. 42·) 1645 Girit seferi münasebetiyle harita yapımıyla da ilgilendi. Bu sıralarda mukabele başhalife­siyle kadro meselesi yüzünden tartışınca memuriyetten ayrıldı. Diğer öğrenciler yanında kendi oğluna da çeşitli konularda ders veren Kati b Çelebi, hastalığı sıra­sında tedavi yollarını öğrenmek amacıyla bir yandan tıp kitaplarını okurken bir yandan da manevi çareler aramak için esma ve havas kitaplarını inceledi: zira temiz bir gönülle edilen duaların şifa lı tesirlerinden emindi (Keş{ü'?-?Unün, 1, 725 vd.; ll,
    1137). Müslüman olan Fransız asıllı Mehmed İhlas!' nin yardımıyla bazı eserleri Latince'den Türkçe'ye çevirdi. 27 Zilhicce 1067 (6 Ekim 1657) sabahı vefat ederek Zeyrek Camii civarındaki kabristana gömüldü. Ölümünden iki yıl sonra müsveddelerinin ve teliflerinin çoğunu satın alan İzzeti Mehmed Efendi'nin belirttiğine göre Ka-
    tib Çelebi himmet sahibi, iyi huylu, az ko-mnuşan, hakim meşrepli bir zattı. Uşşaki­zade onu "rindle rind, zahidle zahid, küçükle küçük. büyükle büyük bir zat" olarak nitelemektedir. Vakur bir kişiliği olan Katib Çelebi hicivden pek hoşlanmazdı. Çiçek yetiştirmek gibi ince bir zevk ve merakının bulunduğu, hatta katmer, salkımlı
    mavi sümbüller yetiştirdiği bilinmektedir. Hanefi mezhebinde ve İşraki meşre­binde olduğunu söyleyen müellif (Süllemü 'l-vüşül, vr. 27 ı •ı. İşrakiliğin İslami ilimler içinde tasavvuf menzilesinde felsefe
    ilimlerinden biri sayıldığına işaret ettikten sonra nefs-i natıka için en yüksek mertebenin Allah'ı tanımak olduğunu, bunun için de biri ehl-i nazar ve istidlal, diğeri riyazet, mücahede ve tarikat saliklerinden olmak üzere iki yol bulunduğunu belirtmektedir. Fakat zamanında tekkelerin meczupların ve değersiz kişilerin ziyaretgahı haline geldiğini söyleyen Katib Çelebi ölülerden yardım dilemenin anlamsızlığını , mezarlara konan mumların ve yakılan kandil yağlarının mumculara ve mezar bekçilerine yarayacağını belirterek bu tür boş inançları eleştirmekten çekinmemiştir. Taassubun her çeşidine karşı çıkmış. bunun bir iç savaşa yol açacak kadar şiddettendiği bir devirde gereksiz taassu bu hem şeriata hem akla dayanarak önlemeye çalışmıştır. Gerek hayat hikayesinden gerekse devrinin kaynaklarından aşırı derecede kitaba düşkün olduğu anlaşılan Katib Çelebi en çok tarihi ve biyografik eserlerle meş­gul olmuş. tarihi bir olayı aydınlatmak için birçok kitap karıştırmıştır. Arapça Fezleke'sini yazarken elinden 1300 eserin geçtiğini belirtmekte. bunu Takvimü't-tevarih'i için de tekrarlamaktadır. Şeh­rizade Mehmed Said. onun tarih bilgisi ve sahip olduğu tarih kitapları bakımından
    kendinden önce ve sonra gelen tarihçileri geçtiğini söylediğini nakletmektedir (Tarih-i Nevpey da, vr. 20b). Nitekim Katib Çelebi Fezleke'sinin ikinci faslım tarihin lugat ve ıstılah olarak tarifi ne, konusuna ve faydasına ayırmıştır. Savaşlarda serdarların işledikleri hataları onların tarih bilmemesine bağlayan müellif. devlet adamlarının ve iktidarda bulunanların tarih ve coğrafya okumalarının lüzumunda
    ısrar etmektedir (Fezleke, ll, 4 vd., ı 18; Tuhfetü '1-kibar, s. 81). Ayrıca tarih yazarken duyguları bir yana bırakıp tarafsızlı­ğa bağlı kalmayı da savunur. Katib Çelebi tarihten başka ilimlerle, bu arada coğ­rafya ile de ilgilenmiş. Batılılar'ın ve Yunanlılar'ın bu alanda islam coğrafyacıla­rından ileride olduğunu belirterek bu eksikliği gidermek için Cihannümd'yı yazmaya karar vermiştir. Müellif, kainattaki hakikatleri anlamak hususunda hey' et (astronomi) ilminin önemi üzerinde durmuş. hey' et ve teşrih (anatomi) bilmeyenin Allah 'ı tanımaktan aciz kalacağını bir hadise dayanarak belirtmiştir ( ilhtımü'i mukaddes, vr). Katib Çelebi, ilgilendiği değişik ilimler hakkındaki düşünceleri yanında toplumun
    düzeni ve devamı için ilmi vasıta kabul etmekte, alimleri toplumun kalbi sayarak bilgiye dair hiçbir şeyin küçük görülmemesi gerektiğini belirtmektedir. Osmanlı Devleti'nde Batı kaynaklarına başvuranların belki de ilki olan Katib Çelebi, aşağı­da adları verilen tercümelerinden başka
    Aristo'nun felsefesinin şerhinden Meteom kitabının sekizinci meselesini (Cihannüma, s. 73), Jovans'ın Theatrum orbis terrarum adlı eserini (a.g.e., s. 257) ve Philippus Cluverius'un eski ve yeni coğ­rafya kitaplarına giriş olmak üzere yaz-
    dığı eserini de Türkçe'ye kazandırmıştır
    (a.g.e., TSMK, Revan Köşkü, nr. 1624, vr.
    3b). Bu arada faydalandığı eserleri eleş­
    tir rnekten çekinmemiştir. Zekeriyya ei-
    Kazvlnl'nin Aşarü '1-bilad'ı, All Mustafa Efendi'nin Künhü'l-ahbar'ı ve Mir'ô, tü'l-avalim'i ile Hadidi'nin manzum Osmanlı tarihi onun tenkit ettiği kitapların başlıcalarıdır. Özellikle biobibliyografik eserlerini kaleme alırken fişler ve bazı kısaltmalar kullandığı anlaşılan Katib Çelebi (Süllemü'l-vüşül, vr. 54' vd.) edebiyat ve üslüptan çok manayı ön planda tutmuş. sözü uzatmaktan kaçınmıştır. Secie eserlerinde pek az yer vermiş, fakat bazan cinas ve teşbihler kullanmıştır.
  • IV. Murad çok sık tebdil-i kıyafetle gezen padişahlardan biridir. Marmara Denizi’ ne Yedikule'den Sarayburnu'na bakan surların önünde bugün bir sahil yolu vardır fakat eskiden sahil yolu yoktu. Sahil yolu 1955’te yapıldı. Orada sahil yolundan önce sur duvarları önünde çok dar bir kumsal vardı. Tabii kumsalda da kayıklar beklerdi. İnsanlar zaman zaman o kayıklara binip, Sarayburnu’nun Marmara Denizi tarafında dolaşırlardı. IV. Murad’ın yolu o gün oraya düşüyor. Müşteri bekleyen kayıkçılardan birinin kayığına atlıyor ve Marmara’da başlıyor kayıkla gezinmeye. Kendisi tebdil-i kıyafet ve yalnız gözüküyor ama korumaları uzaktan takip ediyorlar. Kayıkçıyla birlikte bir hayli açılıyorlar. Kıyıdan iyice uzaklaştıkları bir sırada adam önce bir tütün sarıp yakıyor. Arkasından kadehler ve testi çıkarılıyor. Yasak olan ne varsa adam kayığına zulalamış. Kayıkçı müşterisine de teklif ediyor ama IV. Murad ne tütünü kabul ediyor ne de içkiyi. Adam en son diyor ki, “Ben çok güzel taş okurum.” Yani fal bakarım demeye getiriyor ama o da yasak.
    Bütün bu yaşadıkları karşısında iyice sinirlenen padişah, “Bak bakalım, ben kimim,” diyor. Adam bir bakıyor ve hemen anlıyor karşısındakinin kim olduğunu. Tabii ter dökmeye başlıyor ve af dilemeye başlıyor, “Sultanım ben nereden bileyim... Aciz kulunuzu affedin,”diyor. IV . Murad diyor ki, “Seni bir şartla affederim. Birazdan beni denizin kenarına çıkardığında hangi sur kapısından gireceğimi bilirsen seni affedeceğim.”
    İstanbul surların bir sürü kapısı var; Ahırkapı’dan mı, Çatladıkapı’dan mı girecek sultan... Adam da zeki biri belli ki, “Efendim ben gireceğinizi düşündüğüm kapının ismini bir kâğıda yazsam, siz kapıdan girdikten sonra baksanız. Ben şimdi size bir kapı derim, siz de başka kapıdan girersiniz,” diye aradan şüpheyi kaldırmayı teklif ediyor.“Tamam,” diyor IV. Murad. Adil bir insan olduğunu gösteriyor. Kayıkçı kâğıda ön gördüğü kapıyı yazıyor ve IV. Murad katlıyor, atıyor cebine. Kıyıya yanaşıyorlar.
    Adamı tutuyorlar tabii.
    Evet, kıyıda bekleyen korumalar bir işaretle adamı aralarına alıyorlar. IV . Murad hiçbir kapıya yaklaşmıyor. Oradaki bir duvarın önüne geliyor. Askerlere, “Şurayı yıkın,” diyor. Yıkıyorlar ve oradan giriyor içeriye. Geçtikten sonra cebindeki kâğıdı çıkarıyor ve başlıyor okumaya. Kâğıtta, “Yeni kapınız hayırlı olsun sultanım,” yazıyor. Kapının adı bugün hâlâ Yenikapı’dır.
  • Bizim tarihimizde askeri eğitim görmediği ve sancağa çıkmadığı hâlde IV. Murad gibi bir dâhi vardır. 17. yüzyılın en büyük mareşalidir. O devirde dünya üzerinde ona denk düşecek bir başka deha yoktur. 12 yaşında tahta çıkan bu genç adam, 19'unda devlete hâkim oldu. 28 yaşında da öldü. Bu kadar kısa sürede de Bağdat ve Revan Fatihi olarak adını tarihe yazdırdı. 27 Temmuz 1612’ de dünyaya gelmişti. Mekanı Cennet olsun. Hayırlı Cumalar