• 477 syf.
    ·4 günde·Beğendi·8/10
    Yazarın okuduğum ilk kitabıydı. Dili gerçekten hafif ve anlaşılırdı. Dümdüz yazılmış, ruhsuz, sıkıcı tarih kitapları gibi değildi. Gayet akıcıydı. İncelememe başlıyorum.
    Kimdirler bu Sümerler? Haklarında ne biliyoruz? Tarih kitaplarında gördüğümüz işte çivi yazısını bulmuşlar bilgisi dışında ne biliyoruz? Bazılarımız biraz daha detay bilgisine sahiptir. Mesela Gılgamış, Tufan, insanın yaratılışı destanlarının onlara ait olduğunu, şehir devletleri kurduklarını, hukuk sistemlerinin olduklarını, Astronomi, Matematik bilimlerinde gelişmiş olduklarını, çok tanrılı bir dine inandıklarını biliyorlar. Bunların dışında bence bir çoğumuz haklarında pek bir şey bilmiyoruz. Gerçekten bilmememiz bizim açımızdan kötü bir durumdur. Çünkü bu insanlar bize ışık tutmuş, tarihe yön vermişlerdir. Toplum genel olarak din adamları, askerler, köleler, çiftçiler olarak sınıflanmıştır. Sümerler, edebiyat, siyaset, tarım, mimari konusunda kendilerini geliştirmişlerdi.

    Örneğin tarihte bilinen ilk siyasi meclis onlara aittir. Meclisleri 2 yapıdan oluşuyordu. İlk yapı ihtiyarlar meclisinden oluşuyordu. İkinci yapıda ise silahlı tutan insanlardan oluşuyordu. İhtiyarlar genelde barıştan yanadırlar. Diğer meclis yapısı ve kralları savaş veya bağımsızlık düşünürler.
    İlk hukuk kürarlarının onlara ait olduğunu düşünürsek haliyle ilk mahkeme kararı da onlara aittir. İlk görüşülen ve sonuçlanan mahkeme bir kadının kocasının, kadının gözlerinin önünde 3 kişi tarafından öldürülmesini ve kadının bu suçu sakladığı için yargılanmasını ve kocasının karısına maddi anlamda bakmadığı için kadının suçu saklamasından dolayı suçsuz bulunmamasıyla ve diğer 3 kişinin suçlanmasıyla tamamlanmıştır.

    Sümerlilerin çok tanrılı bir dine inandığını söylemiştim. Onlara göre her eylem için birer tanrı gerekliydi. Tanrılar hiyerarşik bir yapıdaydılar. En başta Kral Tanrı Enlil onun yanında baş vezir olarak Enki vardı. Sümer tanrılarının bazıları ve tarihte Sümerlilerden etkilenen diğer mitolojilerdeki karşılıkları aşağıdaki gibidir:

    Anu veya An: Gök tanrısı, önceleri baş tanrıyken sonra yerini hava tanrısı Enlil almıştır. Yunan mitolojisinde bu tanrı Zeus, Mısır mitolojisinde Horus, gök ve Işık tanrısıyken Amon’da Gök tanrısıdır.
    Enlil: Hava tanrısı, tanrıların babası, tapınağı Ekur Nippur kentindeydi. Hava Tanrısı olarak yine yunan mitolojisinde yine Zeus vardır. Zeus hem gök hem hava tanrısıdır. Mısır mitolojisinde ise bu tanrı Shu’dur.
    Enki: Bilgelik tanrısıdır. Yunan mitolojisinde bu tanrıya karşılık gelen bilgelik ve savaş stratejisi tanrısı olan Athena’dır.
    Nimmah (Ninhursag): Ulu hanım, ana-tanrıçadır. Yunan mitolojisinde bu Gaia’dır. Mısır’da direk karşılık gelen bir tanrı yok yan özellikleriyle yer alan birden fazla tanrı var. Ana tanrıçanın yanında cinsellik, aşk tanrıçaları var.
    Nanna (Sin (mitoloji)): Ay tanrısıdır. Yunan mitolojisinde direk karşılığı olan bir tanrı değildir. Mısır mitolojisinde ise Knosh’dur.
    Utu (Şamaş): Güneş tanrısı, ay tanrısı Nanna'nın oğlu. Yunan mitolojisinde yoktur. Mısır’da ise Ra’dır.
    Ecem (Kueen) : Kraliçe Soylular tanrıçası. Yunan ve Mısır mitolojisinde yoktur.
    İnanna (İştar): Aşk ve Bereket Tanrıçasıdır. Yunan mitolojisinde Afrodit Aşk ve güzellikken, Hera Bereket Tanrıçasıdır. Mısır’da ise Hator Neşe ve Aşk tanrıçasıyken Bereket Tanrıçası İsis’dir.
    Peki sadece Sümer mitolojisinde yer alan Tanrı ve tanrıçaların isimleri ve özellikleri mi diğer mitolojilere esin kaynağı olmuş ve benzemektedir? Hayır. Sümer mitolojisindeki yaratılış, tufan ve gılgamış destanı bir çok dinde ve mitolojide benzerlikler içermektedir.

    Sümer mitolojisinde yer alan yaratılış kısmı kitapta şöyledir:
    "Gılgamış, Enkidu ve Ölüler Diyarı"nın girişinin bir kısmı şu beş dizeyi içerir:
    Gök Yer'den uzaklaştıktan sonra,
    Yer Gök'ten ayrıldıktan sonra,
    insanın adı konduktan sonra;
    An (gök-tanrısı) göğü ele geçirdikten sonra,
    Enli! (hava-tanrısı) yeri ele geçirdikten sonra

    Yazarın bu dizeler hakkındaki yorumu:
    Bu dizelerin çevirisini yaptıktan sonra, bir çözümlemeye giriştim ve şu kozmogonik kavramları içerdikleri sonucunu çıkardım:
    1. Bir zamanlar gök ile yer birdi.
    2. Gök ile yerin ayrılmasından önce bazı tanrılar vardı.
    3. Gök ile yerin ayrılması üzerine, gök-tanrısı göğü ele geçirdi, ama yeri ele geçiren hava-tanrısı Enlil oldu.

    Tevratta yer alan benzer yaratılış ayetleri:
    1)Başlangıçta Tanrı göğü ve yeri yarattı.
    2)Yer boştu, yeryüzü şekilleri yoktu; engin karanlıklarla kaplıydı. Tanrı'nın Ruhu suların üzerinde dalgalanıyordu.
    3)Tanrı, "Işık olsun" diye buyurdu ve ışık oldu.
    4)Tanrı ışığın iyi olduğunu gördü ve onu karanlıktan ayırdı.
    5)Işığa "Gündüz", karanlığa "Gece" adını verdi. Akşam oldu, sabah oldu ve ilk gün oluştu.
    6)Tanrı, "Suların ortasında bir kubbe olsun, suları birbirinden ayırsın" diye buyurdu.
    7)Ve öyle oldu. Tanrı gökkubbeyi yarattı. Kubbenin altındaki suları üstündeki sulardan ayırdı.

    İncilde yer alan benzer yaratılış ayetleri:
    1)Başlangıçta Tanrı göğü ve yeri yarattı.
    2)Yer boştu, yeryüzü şekilleri yoktu; engin karanlıklarla kaplıydı. Tanrı’nın Ruhu suların üzerinde hareket ediyordu.
    3) Tanrı, “Işık olsun” diye buyurdu ve ışık oldu.
    4)Tanrı ışığın iyi olduğunu gördü ve onu karanlıktan ayırdı.
    5)Işığa “Gündüz”, karanlığa “Gece” adını verdi. Akşam oldu, sabah oldu ve ilk gün oluştu.
    6)Tanrı, “Suların ortasında bir kubbe olsun, suları birbirinden ayırsın” diye buyurdu.
    7) Ve öyle oldu. Tanrı gökkubbeyi yarattı. Kubbenin altındaki suları üstündeki sulardan ayırdı.

    Kur’an yer alan benzer yaratılış ayeti:
    Enbiya Suresi, 30.ayet: O inkar edenler görmüyorlar mı ki, (başlangıçta) göklerle yer, birbiriyle bitişik iken, Biz onları ayırdık ve her canlı şeyi sudan yarattık. Yine de onlar inanmayacaklar mı?

    Sümerlilerde insanların yaratılışı ile ilgili tabletlerde bulunmuştur. İnsanların nasıl yaratıldığını anlatan dizeler Kur’an’daki gibi kilden yapıldığı anlatılır. Dizeler şöyledir:
    "Ey oğul, kalk yatağından, .. .'dan bilgeliğini göster,
    Tanrılara hizmetkarlar biçimle, kendi eşlerini (?) kendileri üretsin."
    Enki konu üstüne düşünür, "iyi ve soylu şekilleyici"lerin başına geçer ve annesi Nammu'ya, ilksel denize şöyle der:
    "Ey ana, sözünü ettiğin yaratık var edildi,
    Onun üstüne tanrıların suretini (?)yerleştir;
    Dipsiz derinliğin yüzeyindeki kilden yüreğini yoğur,
    lyi ve soylu şekilleyiciler kili berkitecekler,
    Sen, sen onun uzuvlarını ortaya çıkar;
    Ninmah (toprak-ana tanrıça) senin üstünde çalışacak,
    (Doğum) tanrıçaları sen biçimlerken yanında olacaklar;
    Ey ana, (yeni doğanın) yazgısını belirle, Ninmah onun üstüne tanrıların suretini (?) yerleştirecek,
    Bu insandır ..... "

    Tevratta insan yaratılışını anlatan ayet:
    Yar.2: 7 RAB Tanrı Adem'i topraktan Yarattı ve burnuna yaşam soluğunu üfledi. Böylece Adem yaşayan varlık oldu.

    Kur’an’da insan yaratılışını anlatan ayetler:
    "Andolsun biz insanı çamurdan (süzülmüş) bir hülasadan yarattık. Sonra onu (Hz. Âdem'in nesli olan) insanı sarp ve metin bir karargahta (rahimde) bir nutfe (zigot) yaptık. Sonra o nutfeyi alaka (yapışan şey) hâline getirdik, derken o alakayı mudga (bir çiğnem et) yaptık, o bir çiğnem eti kemik(lere) çevirdik (ve) o kemiklere de et (kaslar) giydirdik. Sonra onu başka yaratılışla inşa ettik (can verdik, konuşma verdik)..." (Mü'minun, 23/12-14).

    Sümerlilerin Tufan destanıyla benzerlikleri bulunan dinler ve ayetleri
    Sümerlilerin Tufan destanı: Hz.Nuh’a karşılık gelen isim Ziusudra adında bir kraldır. Dindar bir adam olan Ziusudra bir gün bir duvarın yanında duruyordur. Destana göre tanrısal bir tarafından şehirlerin sular altında kalacağı ve ona uygun bir gemi yapması gerektiğini anlatan bir uyarı duyduğunu toplumda yaşayan herkese anlatır. Bununla ilgili bulunan tabletlerdeki çözülebilmiş yani zarar görmemiş kısımlar şöyledir:
    Tufan ..
    Öyle karar alındı
    O zaman Nintu .... gibi gözyaşı döktü,
    Kutsal lnanna halkı için bir ağıt tutturdu,
    Enki kendi kendine karar aldı,
    An, Enli!, Enki ve Ninhursag .... ,
    Göğün ve yerin tannlan An ile Enlil'in adını söylediler.
    O zaman kral Ziusudra, .... 'nın paşişu'su,
    Dev bir .... inşa etti;
    Alçakgönüllülükle, itaatle, saygıyla, o .... ,
    Her gün uğraşarak, durmadan ... . ,
    Her türlü düşü görerek .... ,
    Göğün ve yerin adlarını anarak .....
    .... tanrılar bir duvar .. .. ,
    Ziusudra, duvarın yanında durarak, dinledi.
    "Solumda, duvarın yanında dur .... ,
    Duvarın yanında sana bir söz diyeceğim, sözümü dinle,
    Öğütlerime kulak ver:
    Bizim .. 'mızla bir tufan ibadet merkezlerini silip süpürecek;
    insanoğlunun tohumunu kurutmak için….,
    Karar böyle, tanrılar meclisinin sözü.
    An ve Enli! tarafından verilen emirle ....
    Krallığı, kanunu (sona erdirilecek)."

    Tufan ilgili bazı tabletlerdeki dizeler okunamaz haldedir. Okunduğu kadarıyla tufan 7 gün 7 gece sürmüştür. Sonra güneş tanrısı Utu ortaya çıkmıştır. Ziusudra güneş tanrısının önünde diz çöküp ona kurbanlar sunar. Olayla ilgili olan dizeler şöyledir:
    Olağanüstü kuvvetli fırunaların hepsi, bir olup saldırdılar,
    Aynı anda tufan ibadet merkezlerini kapladı.
    Yedi gün, yedi gece hoyunca, Tufan ülkeyi kasıp kavurdu,
    Fırtınalar koca gemiyi azametli dalgalara çarpıp dururken,
    Işığını yere göğe saçan Utu çıktı. Ziusudra koca geminin bir penceresini açtı,
    Kahraman Utu ışınlarını koca geminin içine saldı.
    Kral Ziusudra, Utu'nun önünde yerlere kapandı,
    Bir öküz kesti kral, bir koyun kesti.

    Devamında Ziusudra’nın tanrılar tarafından sonsuz yaşamla ödüllendirildiği anlatılır. Ölümsüz olan Ziusudra, ileride değineceğim Gılgamış destanında kral Gılgamış tarafından ölümsüzlüğü nasıl elde edileceğiyle ilgili ziyaret edilir.

    Tevratta Hz.Nuh’un Tufanıyla ilgili ayetler:
    Yar.6: 9 Nuh'un öyküsü şöyledir: Nuh doğru bir insandı. Çağdaşları arasında kusursuz biriydi. Tanrı yolunda yürüdü.
    Yar.6: 10 Üç oğlu vardı: Sam, Ham, Yafet.
    Yar.6: 11 Tanrı'nın gözünde yeryüzü bozulmuş, zorbalıkla dolmuştu.
    Yar.6: 12 Tanrı yeryüzüne baktı ve her şeyin ne denli bozulduğunu gördü. Çünkü insanlar yoldan çıkmıştı.
    Yar.6: 13 Tanrı Nuh'a, "İnsanlığa son vereceğim" dedi, "Çünkü onlar yüzünden yeryüzü zorbalıkla doldu. Onlarla birlikte yeryüzünü de yok edeceğim.
    Yar.6: 14 Kendine gofer ağacından bir gemi yap. İçini dışını ziftle, içeriye kamaralar yap. D Not 6:14 "Gofer": Ne çeşit ağaç olduğu bilinmiyor. Selvi ağacı olduğu sanılıyor.
    Yar.6: 15 Gemiyi şöyle yapacaksın: Uzunluğu üç yüz , genişliği elli , yüksekliği otuz arşın olacak. D Not 6:15 "Üç yüz arşın": Yaklaşık 135 m. 6:15 "Elli arşın": Yaklaşık 22.5 m. 6:15 "Otuz arşın": Yaklaşık 13.5 m
    Yar.6: 16 Pencere de yap, boyu yukarıya doğru bir arşını bulsun. Kapıyı geminin yan tarafına koy. Alt, orta ve üst güverteler yap. D Not 6:16 "Bir arşın": Yaklaşık 45 cm.
    Yar.6: 17 Yeryüzüne tufan göndereceğim. Göklerin altında soluk alan bütün canlıları yok edeceğim. Yeryüzündeki her canlı ölecek.
    Yar.6: 18 Ama seninle bir antlaşma yapacağım. Oğulların, karın, gelinlerinle birlikte gemiye bin.
    Yar.6: 19 Sağ kalabilmeleri için her canlı türünden bir erkek, bir dişi olmak üzere birer çifti gemiye al. Yar.6: 20 Çeşit çeşit kuşlar, hayvanlar, sürüngenler sağ kalmak için çifter çifter sana gelecekler.
    Yar.6: 21 Yanına hem kendin, hem onlar için yenebilecek ne varsa al, ilerde yemek üzere depola." Yar.6: 22 Nuh Tanrı'nın bütün buyruklarını yerine getirdi.

    Tevrattaki sonraki ayetlerde Rab tarafından 40 gün 40 gece yağmur yağdığını ve tufanın 40 gün sürdüğünü sonuçta gemi dışındaki bütün canlıların yok olduğu yazar.
    İncildede buna benzer ayetler vardır.

    Kur’an’daki Nuh tufan ile ilgili ayetler:
    “Andolsun ki Nuhu kavmine gönderdik te, onların arasında bin seneden elli yıl eksik kaldı. Onlar zalim kimseler iken nihayet tufan onları yakaladı. Fakat Nuhu ve gemi halkını kurtardık. Ve bu hadiseyi âlemler için bir ibret kıldık” (Ankebut: 14-15)

    “Nihayet azabımız gelip kazan kaynadığında Nuh’a dedik ki; Herbirinden ikişer çift ve üzerine azap sözümüz geçenler müstesna ehlini ve iman edenleri gemiye bindir. Ve zaten onunla beraber iman edenler pek azdı.Nuh dedi ki; Gemiye binin, onun akıp gitmesi de durması da Allah’ın ismiyledir. Şüphesiz ki Rabbim Gafurdur ve Rahimdir. Ve gemi onları dağlar gibi dalgaların arasında götürdü. Ve nihayet şöyle denildi: Ey yer suyunu yut, ve ey gök suyunu tut. Su çekildi, iş bitirildi ve gemi cudinin üzerine oturdu. Ve zalimler topluluğu helak olsun denildi.” (Hud :40-44)
    Gılgamış destanı Sümerlilerin bilinen en ünlü destanıdır. Bunun bir kaç versiyonu vardır. Ölümsüzlükle ilgili olarak olanı şöyledir: Gılgamış arkadaşı Enkidu ile bir canavarı öldürmeye gider. Çok güçlü bir canavar olan Huvava’yı arkadaşı ile birlikte öldürür. Tanrılar bu davranışlarından ötürü Enkidu’yu ölümle cezalandırır. Enkidu tanrılar tarafından Gılgamış’ı alt etsin diye gönderilmiş bir varlıktır. Gılgamış arkadaşının öldüğünü gördükten dünya hayatının geçici olduğunu, kahramanlıkların, savaşların boş olduğunu anlar ve ölümsüzlüğü bulmak için yollara düşer. Daha önce tanrılar tarafından ölümsüzlük ile ödüllendirilen Ziusudra’a gelir ve ölümsüzlük için ondan yardım ister. O da yardım edemeyeceğini söyler. Ama Ziusudra’ın karısı ona gençlik için bir bitki olduğunu ve yer altı dünyasında bunun bulunduğunu söyler. Gılgamış gidip bu bitkiyi bulur. Bir yerde dinlenirken bitkiyi bir yılana kaptırır.

    İncelemeyi çok uzattığımı biliyorum. Özetliyorum. Sümerliler bir çok uygarlığı etkisi altına almıştır. Bilinen en eski uygarlıktır. Ondan sonra gelen uygarlıklar savaş yolu ile ondan öğrendiklerini kendileri için değiştirmiş ya da aynen almıştır. Peki herkes Sümerlilerden öğrendiyse Sümerliler kimden öğrendi? Dinlerin ortak ayetlerinin olması, birbirinden etkinlenmiş olması tesadüf mü? Sümerliler durup dururken mi bu mitolojik olayları yazdı? Tanrıların arabaları kitabının yazarı Erich Von Daniken sadece Sümerliler değil geçmişte yaşayan teknolojisi asla bizimki kadar gelişmememiş olan insanlara bunları öğretenlerin uzaydan gelmiş varlıklar olduğunu söylüyor. Bu bana biraz ilginç geliyor. Diyelim ki bu doğru ama o uzaylılara bu teknolojiyi kim öğretti? Sonsuz döngü gibi İnsanların dinler arasındaki benzerliklerini yalan, değiştirilmiş şeklinde de değilde tek bir kaynaktan, Tek bir yaratıcıdan gelme olduğunu düşünüyorum. Sümerlileri anlatan bu kitabı daha iyi anlamak için size birkaç kitap önereceğim. Onlarıda okuduğunuzda Sümerliler ile benzerlikler noktasında daha çok ipucunu yakalayacaksınız.
    1)Kur’an (Kitapta geçen olaylara bakmak için. Örn:Hz.Musa, Hz.Nuh, İnsanın, dünyanın yaratılışı,)
    2)Tevrat (Kitapta geçen olaylara bakmak için. Örn:Hz.Musa, Hz.Nuh, İnsanın, dünyanın yaratılışı,)
    3)İncil (Kitapta geçen olaylara bakmak için. Örn:Hz.Musa, Hz.Nuh, İnsanın, dünyanın yaratılışı,)
    4) Anonim - Gılgamış destanı
    5)Kathleen Sears - Mitoloji 101
    6)Muazzez İlmiye Çığ- Kur’an İncil ve Tevrat’ın Sumer’deki Kökeni
  • 152 syf.
    ·2 günde·Beğendi·8/10
    Tarih : M.Ö. 2000 ler
    Yer : Mezopotamya

    Öncelikle kitaba ismini veren Ludingirra beyefendinin Sümerli bir şair, yazar olduğunu belirterek başlayalım.

    Ve elbette Muazzez İlmiye Çığ hanımefendiye emekleri için büyük bir teşekkür , kendisini zaten bir çoğumuz ismen de olsa tanırız.

    "Ben bir Sümerli öğretmen , şair ve yazarım. Yaşım yetmiş beşi bulduğundan öğretmenliği bıraktım çoktan. Fakat şair ve yazarlığım ölünceye kadar sürecektir herhalde"

    Kitap bu cümlelerle başlıyor. Tabi önsözde Muazzez hanımın verdiği kıymetli bilgilerin ardından.

    Sümerli şairler genellikle isim kullanmadan yazmışlar, bunun istisnası Ludingirra , Enheduanna ve Dingiraddamu isimli şairlermiş.

    Devir tablet devri, kil tabletlerle korunarak bugüne ulaşan ve başta Muazzez hanım olmak üzere kıymetli Sümerologlar tarafından çevrilen yazılar bize dönem hakkında çok önemli bilgiler sunuyor.

    Kitapta Ludingirra , çocukluğundan , öğretmenliğinden , evliliğinden , yaşadığı şehirden , kısaca kendi hayatı ve döneminden bahsediyor ve bunu 75 yaşından sonra bir çeşit hatırat olarak yazıyor. Amacının hem geleceğe bir eser bırakmak hem de kaybolmakta olan Sümer dilinin böylece unutulmaması olduğunu söylüyor.

    Dönemin bir diğer medeniyeti Akadlar, bir süredir Sümerleri kısmen de olsa işgal etmiş, yönetimi ele almış ve Akadca dili egemen olmaya başlamıştır.

    "Ülkemiz yavaş yavaş bölüşülüyor. Yabancılar aramızda özgürce yaşadıkları halde nedense rahat batıyor kendilerine. Ülkede karışıklıklar hep onlardan çıkıyor. Kendi insanlarımızın da birbirinden üstün olma tutkusu düşmanların eline iyi bir fırsat veriyor."

    Ne kadar tanıdık değil mi? Hem bizim ülkemiz hem de dünyanın pek çok yerinde karşımıza çıkan bu örnek ? Bugün için kısmen Suriye meselesi özelinde ele alabiliriz. Fakat bence mesele daha da derin bir şekilde yaşanmaktadır. Şu kadarını söylemek isterim, bugün malum bir AVM kültürü hayatımızın içinde büyük yer tutmaktadır, olmasın mı peki ? Olsun tabi. Lakin dilimiz bu konuda yara alıyor mu ve kendi kültürümüz , buna bir bakalım..

    Bugün ağırlıklı olarak İngilizce isimli AVM'lerde , yine bu dilin ağırlıklı olduğu yemek katında yediğimiz yemeklerin türüne kadar, sinema katında izlediğimiz Hollywood ağırlıklı filmlerle , giyim ve diğer mağazaların yine başka bir modanın hakimiyetinde ve yoğun olarak aynı dille adlandırılması , bizim bir bakıma "işgal" altında olduğumuzu göstermeye yetmiyor mu? İşte kitabın da etkisiyle, zaten malum olan bu mesele hakkında bir kere daha düşündüm. Dillerini koruyamayan milletlerin tarihten nasıl silindiği , tek neden bu olmasa da gerilemeye nasıl katkıda bulunduğu meselesi sanırım her devirde önemini koruyor.

    Kitapta mitoloji unsurları , çok tanrılı inanışlar , kadın-erkek ilişkileri , yaşam tarzları çok bilgilendirici şekilde işlenmiş , Ludingirra bize büyük bir eser bırakmış.

    "Bizim ulusumuz arasında bir kadınla zorla beraber olmak çok fena sayılır. Kanunlarımızda böyle yapanlara ağır cezalar var."

    İnsan ilişkileri ve yaşam tarzı yönünden pek çok şeyin bugün de benzer olduğunu , hatta bazı açılardan bugünden ileri olduğunu öğrenmiş oluyoruz. Tarih bir tekrardan ibaret dedirten pek çok kısım var kitapta.

    Sümerlerin Türklerle aynı soydan ya da Türk olduğu tezine katkıda bulunması açısından da meraklısı için bu ve başkaca eserler çeşitli bilgilerle dolu.

    "Biz ozan ruhlu bir milletiz herhalde ki , her konuyu şiir şeklinde yazmaktan çok hoşlanıyoruz."

    Yazarın diğer kitaplarını da okumayı düşünüyorum. Özellikle tarihe meraklı kişilere kesinlikle önereceğim bir kitap, büyük keyif aldım okurken. Herkese iyi okumalar..
  • 232 syf.
    ·1 günde·Beğendi·8/10
    Yazarın okuduğum ilk kitabıydı. Kitabı gerçekten ilginç buldum. Çokta sevdim. Zaten sevdiğim için kitabı birkaç saat içinde bitirdim. İncelememe başlamadan önce okuyacaklar için bir uyarıda bulunmak istiyorum. İncelemeyi okurken dininizi, dilinizi, ırkınızı bir tarafa bırakıp okuyun. Sadece ilginç bir parça, bir hikâye okuduğunuzu varsayın. Üzerine düşünüp, düşünmemeniz size kalmış.

    Yazarın kitapta anlatmak istediği tam olarak şudur: Eski uygarlıkların, toplumların yaptığı bir takım tapınakların, inandıkları dinlerin, efsane olarak günümüze gelen destanların bir hayal gücü eserinden çok dayandırdığı benzer faktörler var. Nedir bunlar? Uzaylılar. Garip değil mi? Yazarın düşüncesine göre örneğin Mısır Piramitlerinin mükemmele yakın olan dizaynının, tonlarca ağırlıkta olan taş blokların yerleştirilmesinin, ölümden sonra yaşam fikrine inanıp eşyalarıyla ve hizmetkarlarıyla gömülen firavunların çıkış noktası, inanç fikri tamamen uzaydan gelmiş olan canlıların onlara öğretmiş olmasıdır. Peki yazar bu düşüncesini destekleyecek kanıtlar sunmuş mudur? Kitapta araştırılması gereken 82 tane kanıt tespit ettim. Kanıtların bir kısmını anlatmaya çalışacağım. Gerisini size araştırmanız için bırakacağım.
    1) Piri Reis ve onun çizdiği harita:
    Piri Reis’in bu haritası 1929 yılında Topkapı Sarayı’nda tesadüfen bulundu. Harita tam değildi. 1 parçası bulunmuştu. Piri Reis’in 1513 yılında çizdiği Afrika, Amerika ve Güney Kutbu’nu gösteren haritanın o dönemde çizilmiş olması yazara imkânsız gelmektedir. Bunun sebeplerinden bir tanesi Güney Kutbu’nun 1912 yılında Robert Falcon Scott tarafından ya da Scott’un başka bir rakibi olan Norveçli kâşif Roald Amundsen tarafından 14 Aralık 1911 yılında keşfedilmiş olmasından önce çizilebilir? Piri Reis’in haritası kıtanın buz altında kalmış sahil kesimlerini de gösteriyordur. Ancak kıta üzerindeki buzullar haritanın çizilmesinden tam 6 bin yıl önce erimiştir. Bilim adamlarının bu konu için 2 tane açıklaması var. Piri Reis ya bu haritayı gemi ile gezerek çizmiş ya da o dönem var olan haritalardan yararlanmıştır. Gezerek çizmiş mantıklı görünse o dönemde gemi ile tüm dünyayı gezmek var olan gemi teknolojisi ile imkansızdır. Piri Reis’in öteki haritalardan yararlanmış olması da zordur. Çünkü o haritaların çoğu yanlış çizilmiştir. Piri Reis’in o dönem çizdiği harita günümüz teknolojisi ile uydudan bakılıp gözlenmiş ve bire bir aynısı olduğu görülmüştür. Hatasız olarak bu haritanın çizilmiş olması ancak uzay çalışmalarıyla sağlanabilir. Hala Piri Reis’in bu haritayı nasıl çizdiği çözülememiştir.
    Yararlandığım kaynakları:
    https://www.sabah.com.tr/...eisin-harita-sirri/6
    https://www.dunyabulteni.net/...en-adam-h238850.html
    http://www.acikbilim.com/...rktika-macerasi.html
    https://www.youtube.com/watch?v=tUry2aMFUWw
    Piri Reis haritası:
    https://evrimagaci.org/...eis-ve-haritasi-1928
    2)Peru’nun Nazca şehrinde bulunan garip çizgiler
    Nazca’nın Ica Çölü‘nde 800 düz çizgi, 300 geometrik şekil, 70 hayvan ve bitki motifi var. Bazı düz çizgilerin uzunluğu neredeyse 50 km’ye yaklaşıyor. Hayvan ve bitki motiflerinin büyüklüğüyse 15 ve 365 metre arasında değişiyor. Peki bu çizgiler, motifler ne işe yarıyor? Yazara göre bu çizgiler hava alanı pistidir. O dönemde yaşayan insanların uzaydan gelen canlı varlıkların uzay araçlarının dünyaya inmesini sağlaması için yapılmıştır. Yazar haklı mıdır? Bilemeyiz. Bazı Amerikalı bilim adamları yöre halkının çölde su ve tarım için yaptığı ayinlerle ilgili olduğunu düşünüyor.

    Nazca’da bulunan bazı çizgilerin ve şekillerin resimleri:
    https://i.hizliresim.com/M15Qva.jpg
    https://i.hizliresim.com/QPE57V.jpg
    https://i.hizliresim.com/Xb7GX6.jpg
    https://i.hizliresim.com/bvA1GV.jpg
    Yararlandığım kaynaklar:
    http://www.bilimgenc.tubitak.gov.tr/...emli-nazca-cizgileri
    https://www.bizevdeyokuz.com/nazca-cizgileri-peru
    3) H.S Bellamy ve P.Allan ‘The Great Idol of Tiahuanaco’ (Thiahuanaco’nun Büyük Putu)
    Yazarın bu büyük put hakkındaki kitaptaki bazı ifadeleri aynen şöyledir:
    “Bir baska akıl almaz kalıntı da, Eski Tapınakta bulunan yedi buçuk metre boyundaki Büyük Put’tur. Tek parça kırmızı kum taşından yapılan put, yaklaşık olarak yirmi ton ağırlığındadır. Ancak asıl büyük şaşkınlık, putun üzerindeki yüzü aşkın sembolün kazılmasındaki ustalık ve düzgünlükle, saklandığı tapınağın ilkelliği arasındaki çelişkiden doğmaktadır. Aslında tapınağa ‘eski’ denmesinin nedeni, yapımında kullanılan ilkel tekniktir. H.S. Bellamy ve P. Allan, ‘The Great Idol of Tiahuanaco’ (Thiahuanaco’nun Büyük Putu) adlı kitaplarında putun üzerindeki sembollerin anlamlarını deliller göstererek açıklamışlardır. Varılan sonuçlar, temeli küre biçimli bir dünya olan çok büyük bir astronomi bilgisinin puta aktarıldığını göstermektedir. Sembollerin belirttiği olaylar, Hoerbiger’in 1927′de, yani putun bulunmasından beş yıl önce, yayınlandığı ‘Gezegenler Teorisi’nde sözü edilen olayların aynısıdır. Gezegenler Teorisi’nde, bir gezegenin dünyamızın çekim alanına girdiği ve aradaki uzaklık azaldıkça, dünyanın dönüş hızının da azaldığı ileri sürülür. Teoriye göre, gezegen sonunda parçalanmış ve ay oluşmuştur. Putun üzerindeki semboller, bir gezegenin 288 günlük bir yılda dünya çevresinde 425 tur yaptığını belirtir. Bu olağanüstü olay, Hoerbiger’in görüşünü doğrular görünmektedir. Beilamy ve Allan putta, uzayın 27.000 yıl önceki durumunun anlatıldığını belirtmekte ve «Puttaki yazılar ileriki kuşaklara olanları anlatacak bir kayıt izlenimini veriyor.» demektedirler. Yüksek değeri olan bu antik esere ‘eski bir tanrı heykeli’ deyip geçemeyiz…… “
    Thiahuanaco’nun Büyük Putu resmi:
    https://i.hizliresim.com/lQ2Xpr.jpg
    Yararlandığım kaynaklar:
    http://aasmaestefan.blogspot.com/...nler-teorisi-ve.html
    http://ilmarsivi.blogspot.com/...indeki-kalntlar.html
    https://www.aysetolga.com/...in-kapisi-tiahuanaco
    4) Thiahuanaco’nun Güneş Kapısı:
    Yazarın ifadeleri: “Güney Amerika’nın arkeolojik harikalarından biri de yine Tiahuanaco’daki Güneş Kapısıdır. Tek parça taştan yaratılan bu dev eser, yaklaşık olarak üç metre yükseklikte ve beş metre genişliktedir. Ağırlığı 10 ton kadar tahmin edilmektedir. Kapının üzerinde üç sıra olarak dizilmiş 48 kare biçimi şekil vardır. Şekillerde, uçan tanrıyı temsil eden bir varlık gösterilmektedir.”
    Güneş Kapısının resmi:
    https://i.hizliresim.com/bvA1am.jpg
    Yararlandığım bazı kaynaklar:
    https://www.aysetolga.com/...in-kapisi-tiahuanaco
    http://kosmosmacerasi.com/...6/tanrilarin-kapisi/



    5) Thiahuanaco’ya bir gemiden gelen Dünyanın büyük anası olmak isteyen Oryana adlı kadın:
    Yazarın ifadeleri: “Esrarengiz Tiahuanaco şehrinden söz eden efsaneler, buraya yıldızlardan altın bir geminin geldiğini söylerler. Gemiden, dünyanın Büyük Anası olmak isteyen Oryana adlı bir kadın inmiştir. Oryana’nın yalnız dört perdeli parmağı vardır. Büyük Ana Oryana, 70 çocuk doğurduktan sonra yıldızlara dönmüştür. Gerçekten de Tiahuanaco dolaylarında dört parmaklı varlıkları gösteren çok çok eski resimler bulunmuştur. Kesin yanı bilinmeyen bu resimlerin ne olduğunu ya da efsanenin nereden doğduğunu bildirecek hiçbir kayıt yoktur.”
    Bu kadının yer aldığı İngilizce veya Türkçe kaynak bulamadım. Ancak İspanyolca olan birkaç kaynak bulabildim. O ifadeleri Türkçeye çevirip anlatmaya çalışacağım.
    O ifadeler:
    “İnsandan başka, yaratılan her şeyin en büyük düşmanı zamandır. Daha da kötüsü düşman, eğer uygunsa, bu şeylerin yaratıcıları, gerçeklerini ve bulgularını bir araç veya destek yoluyla kaydetmeyi başaramadıklarında, diğer zamanların bilge adamlarının, elbette insanlığa bir miras olarak bırakmak isteyecekleriydi. Bu kötülük tarih boyunca pek çok eski uygarlığın bilgisini tartıştı, örneğin İndus'un gizemli kültürüyle, Nazca'yla veya Tassili'yle olduğu gibi. Tiahuanaco da bu talihsiz listede sadece bir örnek. Oryana garip fiziksel bir görünüşü olan "yıldızlardan geliyor" diye düşünülen bir kadındı. Çünkü uzun bir kafaya, büyük sivri kulaklara, ellerinin sonunda dört parmağına sahipti. Oryana başka bir efsanedir ve hikayesi, herhangi bir dini inancın sahip olması gereken tüm malzemeleri yerine getirir: Kötülüğünün bir sonucu olarak korkunç bir "ilahi ceza" tarafından bozulan ve yok edilen sona eren yaratıcı bir tohum. Buna benzer örnekler, şu anki İncil geleneklerinden Sümer Ziusudra'ya ve Kolomb öncesi kültürler söz konusu olduğunda, Quiche Maya Popol Vuh'unda binlerce insanı buluruz.”
    Bulabildiğim Oryana’ya ait olduğu söylenen siyah beyaz örnek bir resim:
    https://i.hizliresim.com/OrnbG5.jpg
    Yararlandığım kaynak:
    http://arquehistoria.com/...a-detiahuanaco-15993

    İncelemeyi de çok uzatmak istemiyorum. Yazara katılıyor muyum? Uygarlıkların yaptığı tapınakların, bıraktığı eserlerin anlamlarını, neden yapıldıklarını anlamadığımızda genelde onların dinlere uygun olarak inşa ettiklerini düşünüyoruz. Kitapta bir çok yerde uçan gemilerin yer aldığı eski destanlardan, Tevrat ayetlerinden bahsedilmektedir. O ayetlerin geçtiği numaraları da sizinle paylaşacağım. Ben yazarın düşüncelerini cidden ilginç buldum. Sizinle paylaşacağım 82 kanıtın bulunduğu listeyi tek tek araştıracağım. Yazarın diğer kitaplarını da okumaya çalışacağım. Ben zaten uzaylıların olduğuna inanan biriyim. Koca evrenin sadece bizim için yaratılmış olamaz diye düşünüyorum. Sizinle Cansu Canan Özgen’in Öteki Gündem programında yaptığı Uzaylıların kaçırdığı insanların yer aldığı bir video paylaşacağım. Okumayanlar için kesinlikle bu kitabı okumasını tavsiye ediyorum. Yanlış, eksik bildiğim bir şey varsa lütfen benimle paylaşın.

    Bahsettiğim video:
    https://www.youtube.com/watch?v=AXkWkM1PJMc

    82 maddelik listem:

    1. Piri Reis ve Dünya haritası +
    2.Peru- Nazca kültürü ve çizgileri
    3.H.S Bellamy ve P.Allan ‘The Great Idol of Tiahuanaco’ (Thiahuanaco’nun Büyük Putu)
    4.Thiahuanaco’nun Güneş Kapısı
    5.Thiahuanaco’ya bir gemiden gelen Dünyanın büyük anası olmak isteyen Oryana adlı kadın
    6.Cuzco şehrindeki görekemli savunma surları
    7.İnka kale ilerisindeki Sacsayhuaman
    8.Sodom ve Gobi çölü tarihi
    9.Gılgamış Destanı
    10.Sümerler ve kralların tahtta kalma süreleri ( 10 sümer kralı 456 bin yıl)
    11.Akad tabletleri
    12.Helwan’da dokunmuş kumaş
    13.Galvanik ilkelere göre çalışan kuru elektrik pilleri Bağdat Müzesinde
    14.Kohistan’ın dağlık asya bölümündeki bir mağarada takım yıldızların 10 bin yıl önceki resimleri
    15.Sodom ve Gomora’da patlamış olan atom bombası
    16.Kohistan, Fransa, Kuzey Amerika, Sahra, Güney Rodezya, Peru, Şili’de bulunan mğara resimleri (Gökten gelen tanrılar)
    17.Henri Lhote’un isim babalığıyla Büyük Merih tanrısı adını alan ve dalgıç elbisesine benzeyen elbiseler giyen bir yaratığın resmi bulunmuştu.
    18.Tassilli mağarasındaki ve Kaliforniya’nın Tulara Bölgesi Büyük Merih tanrısı benzer resimler (Madde 17 Kal)
    19.İran’da Siyalk bölgesinde bulunan bir çömleğin üstünde kocaman dik boynuzları olan bilinmeyen türden bir hayvan resmi vardır
    20.Güney Afrika’daki Brandbergli beyaz kadın resmi
    21.İsveç ve Norveç mağara resimlerinde görülen tanrıların hepsinin tek tip, tufak kafaları vardır.
    22.Kafası boynuzlu, güzel elbiseli insan resimleri Val Camonica’da da (Brescia İtalya) mağara duvarlarını süslemektedir.
    23.Tevrat (Yaratılış bölümü İ), 26 (Yaradılış bölümü İ,1-2), (Yaradılış bölümü vi,4), (Yaratılış bölümü xix,1-28),
    24.Tiahuanaco efsanelerinde, eskimo destanlarındaki devler
    25.Tevrat (Hezekeiel I-iv)
    26.(Exodus (Çıkış) xxv.10), (Exodus,xxv,40)
    27. (2.Samuel vi,2) Davukd, sandığı Uzza ile birlikte bir öküz arabasına bindirir. Ancak yolda tökezlenir ve sandık düşecek gibi olur ve Uzza atılarak sandığı tutar ve yıldırım çarpmış gibi birdenbire ölür. Sandık kuşkusuz elektrik yüklüydü. (Tanrı Musa’ya kendisiyle, sandığın üzerindeki kefaret örtüsü aracılığıyla konuşabileceğini söyler mevzusu )
    28. (Exodus xxxiii,20-23)
    29. Davud’un altı parmaklı ve altı tırnaklı bir delve savaştığı, (2 Samuel xxi, 18-22)’de uzun uzun anlatılır.
    30. Lut Gölü yakınında bulunan Kumran yazıları, Tevrattaki yaradılış bölümüne benzer
    31. Musa Apokalips’inde (33.bölüm) Havva’nın göğe baktığı ve dört parlak kartalın çektiği şıktan bir savaş arabası gördüğü anlatılır.
    32. Lamek Yazıtları
    33. Ezeon Geber’deki sikkeler
    34. Eskimo Mitoloji (pirinç kanatlı kabileler )
    35. Kızılderili efsaneleri ( ateş ve meyve getiren ateş kuşu)
    36. Maya Efsanesi Popul Vuh:tanrıların her şeyi, evreni, pusuladki dört yönü ve dünyanın küre biçiminde olduğunuu bildiklerini anlatıyor.
    37. Pleaiadas takım yılızından gelen tanrılar
    38. Mahabharata’nın yazarı, bir ülkeyi on iki yıllık kuraklıkla cezalandıracak silahın bilgisini nasıl biliyordu
    39. Ramayana’da Vimanalar’ın yani uçan makinelerin, cıva ve püsküren rüzga yardımıyla çok yükseklere uçtuğu yazar. Bhima, Vimanasıyla güneş kadar parlak bir ışının üzerinde uçuyor ve fırtınaların gök gürültüsü sesi çıkıyor
    40. Samsaptakabadha
    41. Tibet kitapları Tantyua ve Kantyua da, gökteki inciler adı verilen, tarih öncesi uçan makinelerden söz eder. Samarangana, Sutradhara’da, kuyruklarından ateş ve cıva püskürten hava gemilerine ayrılmış bir çok sayfa vardır
    42. Eski Sanskrit kitaplarını basit birer mit olarak reddetmek de imkansızdır
    43. Tutmosis yazı parçası
    44. (Hezekiel xii,2.)
    45. Ninurta, yani Sirus, evrenin yargıcıydı ve ölümle cezalandırırdı. Sümer tabletlerine bak.
    46. Meksika’daki Maya Tapınağındaki ele geçen mezar kapağı
    47. Perudaki 20 bin tonluk tek parça olan ters kayaya bak
    48. Meksika’da Chicken Itza’da El Kastillo
    49. Bolivya’da Santa Kruz yakınlarındaki beton yollar
    50. Rodezya’daki ortaya çıkan duvar resimleri
    51. Kuzey italya’daki uzaylı fikgürler
    52. Rusların yaptığı araştırmada orataya çıkan astronot duvar resimleri
    53. Mısır Tanrısı Ra ve gemisi
    54. Memfis’te Tanrı Ptah bak.
    55. Edfu’daki kapı ve tapınakların üzerinde kanatlı güneş ve sonsuzluk işareti taşıyan şahin resimleri hala vardır.
    56. Mısır’daki çok kanatlı tanrı resimleri
    57. Im-Hotep Sonsuzluk evi
    58. Şam’ın biraz kuzeyinde Baalbek Terası uzanır
    59. Charles Piazzzi smith 1884’te yayınladığı 600 sayfalık our inheritance in the great pyramid ( büyük piramit’teki mirasımız ) adlı kitabında, piramitle dünyamız arasında tüyler ürperten bağlantıları açıklamış
    60. Heredot’a 11.340 yıllık geçmişleri olduğunu söyleyen mısırlı rahipler. 341 heykelin 341 kuşağı temsil ettiğini söyleyen rahipler
    61. Jericho’daki 8 bin yıllık büstler
    62. Lussac’taki ( Poitou, Fransa) tarih öncesi taşlar da özellikle dikkat çeken kalıntılar arasındadır. Üstlerinde, şapkaları, ceketleri ve kısa pantolonlarıyla gösterilmiş modern insan resimleri çizilidir.
    63. Lascaux Mağaralarındaki taş çağı resimleri
    64. Şili kıyılarının 3050 kilometre açığındaki küçük kara parçasıın her yanına yüzlerce dev heykel saçılmış. Çelik kadar dayanıklı volkanik kayalar, terayağı keser gibi kesilmiş; 10 bin tonluk kaylar dağlardan koparılmış. Yükseklikleri 10 ila 20 metre arasında değişen 50 tonluk heykeller, hareket ettirilmeyi bekleyen robotlar gibi durmaktadır.
    65. Mitolojnini yaratıcı tanrısı, eski ve ilkel bir ilah olan Viracocha’dır.
    66. Kukulkan ( Tüylü Yılan ) maya dini
    67. 1935 yılında Palanque’de büyük bir ihtimalle Tanrı Kukumatz’I ( yucatan’da kukulkan ) gsöteren bir taş kabartma bulundu
    68. Tikal’deki 193.150 metre küp kapasiteli 13 su deposu
    69. Mayaların Chichken’deki gözlem evi
    70. Chicken Itza kutsal kuyusu
    71. Tanrı quetzlcoatl
    72. Antrikitera makinesi
    73. Marcahuasi çöl platosundaki kayalarda, 10 bin yıl önce güney amerika’da kesinlikle yaşamamaış olan aslan ve deve gibi hayvanların kaba çizgileri verilmiş resimleri bulunmuştu.
    74. Lübnan’daki Hacer el kıble
    75. Ur’daki bulunan altın plakalar
    76. Rusya’da arkeologlar, 2 yandan kalın kolonlarla desteklenen dik açılı bir çerçeve üzerine yan yana dizilmiş on toplan oluşan bir hava gemisi kabartmasına rastladılar.
    77. Birtish Museum’daki Babil tableti üzernde ay tutulmaları yazar
    78. Kumming’de göğe doğru tırmanan silindir biçimi, roket benzeri makinelerin oyma resimleri bulundu.
    79. Laputa astronomları
    80. Kentuckyli basit bir çiftçinin oğlu olan Edgar Cayce, beyinler arası iletişim
    81. Exobiyoloji nedir
    82. Huntsville roket yapılma alanı
  • Betikevi
    Betikevi Dünya Tarihi 101-Bir Çırpıda Uygarlıklar Tarihi'yi inceledi.
    248 syf.
    ·3 günde·Beğendi·9/10
    Kişioğlu geçmişi anlamak için ne denli derine inerse insin sonuna ya da başına ulaşması olası değil. Her taşın altında ayrı bir yaşanmışlık ile karşılaşıyor. Üstelik çoğu da bir şekilde yazılı geçmiş tutmamış olduğundan dolayı birçok gizem ve çözülemeyen olaylar, anlaşılamayan uygarlıklar ile dolu ellerimiz ve belleğimiz. Süregelen bir araştırma bugünkü günde de var ve bitmeyecek.

    Dr. Tom Head'in bilinen ilk topluluklardan olan Olmekler, Akadlar, Sümerler, Hititlerden başlayıp Mısır, Vikingler, Roma İmparatorluğu ile ilerleyen ve günümüz devletlerine dek gelen yalın anlatımı ve birçok önemli olayı ele alış biçimi size kendinizi Lucy filmindeki gibi duyumsatıyor. Bittiğinde asırların tozları ile kaplanıyorsunuz. Çok ilgi çekici ve bilinmesi gereken bilgiler var. Eğer ki siz de benim gibi geçmişe hızlı bir göz atmak istiyorsanız mutlaka okumanızı öneriyorum. Gerçekten tüm dönemleri yalın bir şekilde anlatmış. Genel ekin olarak bilinmesi zorunlu konular da cabası.
  • 608 syf.
    ·8 günde·Puan vermedi
    Bu tarz kitaplarda spoiler uyarısı bana göre gereksiz olsa da, sitede yaşanan sıkıntılar mevcut galiba. O yüzden en baştan uyarayım. Spoiler vardır.

    Bir zamanlar Katolik bir rahibe olan Karen Armstrong’un, Tanrı inancını nasıl bıraktığı ile ilgili bir önsözle başlıyor kitap. Manastırdan ayrıldıktan sonra intiharı da düşünmüş burada bahsetmese bile. Önsöz biraz daha uzun olsa ve detaya girseydi daha sevindirici olurdu benim açımdan. Ama konumuz birinin ya da birilerinin inanç tarihi değil tabii ki. Konumuz insanlık tarihi boyunca kimilerine göre en büyük soru işaretlerini doğuran ve çoğunluğa göre de en kesin ve tek cevap olan Tanrı’nın tarihi.

    İlk durak doğal olarak Sümerler. İnanç tarihine merakınız varsa eğer, diğer birçok konuda olduğu gibi inanç tarihinde de en önemli durak Sümerlerdir. İbrahim ve onun soyundan gelenlere şöyle bir göz gezdirdikten sonra Paganizm, Buddha, Aristoteles ve Platon’un Tanrı görüşleri kısaca inceleniyor giriş bölümünde. Eğer bu konuya merakınız varsa bir diğer tavsiyem de Paganizm. Yazıya ihtiyaç duymayan Pagan inançlarındaki ritüellerin, diğer dinlere etkilerini görmek açısından oldukça faydalıdır.


    Tek Tanrıcılığa giriş bölümünde Yahudilerin Yehova’sı karşılıyor bizi doğal olarak. Nerede ortaya çıktığı tam olarak bilinmese bile, başlarda Firavun’un üstüne afetler, lanetler gönderen, sevdiği kulları hariç herkese gaddar ve acımasız olan bir kabile savaş tanrısından, çağlar geçtikçe doğan yeni ihtiyaçlar nedeniyle, çoğunlukla çeşitli peygamber ve din adamlarının yorumlarıyla beraber daha merhametli ve tüm dünyayı kapsayan bir Tanrı’ya evrilmesi anlatılıyor.

    Sina dağı ve on emir olayları sırasında Yehova’nın (ya da diğer insanların desek daha uygun olur tabii ki), diğer Tanrı ve Tanrıçaları da kabul ettiğini görürüz. Tarihler kaçı gösterirse göstersin ana, baba ve ataların inancı öyle kolay kolay terk edilemiyor. Zaman geçtikçe Yehova’nın diğer Tanrıları nasıl bir bir ortadan kaldırdığı anlatılırken, Yehova, Tanrıçaları da es geçmiyor tabii ki. Kadına toplumsal anlamda vurulan en büyük darbelerden biri burada başlıyor.

    “İlk başlarda kadınlar güçlüydü ve kendilerini kocalarıyla eşit görmekteydiler. Hatta, Deberah gibi bazıları savaşlarda ordulara bile komuta etmişlerdi. İsrailliler Yudit ve Ester gibi kimi kadın kahramanları saygıyla anmaya devam etmişler, ancak, Yahova'nın, Filistin'in ve Ortadoğu'nun diğer tanrı ve tanrıçalarını başarılı bir şekilde ortadan kaldırıp, tek Tanrı konumuna gelmesinden sonra, onun dini neredeyse tamamen erkeklerce sürdürülmüştür.”

    Tanrıların ve dinlerin ortalarda görülmediği avcı-toplayıcı zamanlarında, eşitlikten ziyade kadınların erkeklere göre daha üstün bir konumda olduğu düşünülüyor. Erkek av arkadaşları ile goygoy yapacak da, ayda bir mamut avlayıp türün devamını sağlacak da, ölme eşeğim ölme. Türün devamını kadın sağlarken, anaerkil ya da anaerkile yakın toplulukların daha fazla olduğu görüşünde birleşiliyor. Her ne kadar kadının geri plana atılıp, eve tıkılması ve çocuk sorumluluğunun sırtına yüklenmesi Tarım Devrimi ile başlasa bile bu konuda nihai darbe bu nokta sonrası iniyor. Öncesinde oldukça etkin, yaygın ve güçlü Tanrıça inançları varken (kitapta değinilmese bile bulunduğumuz topraklarda binlerce yıl hüküm süren Tanrıça Kybele (Kibele) inancı da buna güzel bir örnek), Yehova sonrası, yaratıcı ve her şeyin üzerindeki güç erillik kazanmıştır. Bu da Yahudiliğe ve ardından gelen tüm büyük dinlere yansıyıp, toplumsal bazda bir cinsiyet ayrımcılığına sebep olmuştur. Çünkü bazı ilkel ve kapalı toplumların inançları hariç, büyük dinlerin hepsi tamamen erkeklerin çıkarına olan inançlardır.



    “Philon'un İskenderiye'de kendi Platoncu Yahudilik anlayışını açıkladığı ve Hillel ile Şamay'ın Kudüs'de tartıştıkları sırada, Kuzey Filistin'de karizmatik bir kişilik olarak ortaya çıkan, sahip olduğu bazı insanüstü dinsel güçler yoluyla şifa dağıtan bir adam insanları İrşada başlamıştı. Adı İsa olan bu kişi hakkında çok az şey biliyoruz.”

    Nâsıra’lı İsa’nın hikayesi bu kitapta en merak ettiğim bölümdü. Eski bir rahibe olmasından dolayı Hristiyanlığa bakış açısı merak uyandırıcıydı benim için. Hem de doğal olarak konuya daha hâkim olmasını beklediğim için güzel bilgilerle karşılaşmayı bekliyordum.

    Paganist bir dünyadan, Yahudiliğin Yehova’sından ayrılma sancıları ile başlıyor Hristiyanlık inancı tarihine. Yazar Yahudiliğin Yehova’sını anlatırken, anlatımı biraz fantastik bir kitap okuyormuş gibi hissettirmişti. Hristiyanlık bölümünde ise bu yok. Hristiyan peygamberinin varlığı hakkında ne kadar az şey bildiğimizden bahsettikten sonra, asıl öğretilerin Pavlus’tan geldiği anlatılıyor. Mucizelerden ve olaylardan ziyade farklı teologların, İsa, Tanrı ve Teslis hakkındaki teolojileri üstünde durulmuş. Özellikle Yunan filozoflarının görüşleri ve Budist inancı ile Hristiyan teolojilerinin karşılaştırıldığı yerler oldukça iyiydi. Roma İmparatorluğunun inanç tarihi üstünde de duruyor yazar. Hristiyan inancının aştığı en büyük eşik Roma’nın bu inancı kabul etmesi iken bunun üstünde gerektirdiği kadar durmamış bana göre.



    İslam konusunda ise kitap beni düpedüz hayal kırıklığına uğrattı. Zaten bilmediğim hiçbir şey söylemezken, yanlış açıdan bakılan ya da üstünde gerektiği kadar durulmayan birçok konu mevcut. Birkaç tane de kaynağı nereden olduğu belirtilmeyen yanlış bilgiye rastladım.

    İlk olarak İslam öncesi Arap toplumuna hakim olan aşiret kültürüne eğilmiş yazar. İslam peygamberinin mensup olduğu Haşimi aşiretinin güç kaybından bahsediliyor. Din kültürü derslerinde ya da din eğitimi, sohbeti yapan yerlerde ve TV programlarında bahsedilmez bunlar. Genel olarak Müslümanların İslam öncesi Arap toplumuna dair bildiği tek şey “kız çocuklarını canlı canlı gömüyorlarmış” bilgisinden öteye gidemiyor. Ki bunun doğruluğu da oldukça tartışmalıdır bu arada. Teist biri kendi başına da bunu araştırma ihtiyacı duymuyor. Çünkü sistem buna izin vermiyor. Daha sonra İslam inancını yaymaya başlamasından itibaren İslam peygamberinin, Yahudilerle olan ilişkilerine değiniliyor genel olarak.

    İslam peygamberinin ölümü sonrası büyük sayıda dinden dönmeler hakkında sadece bahsedilip geçilmiş. Çıkan savaşların adı dâhi verilmemiş. Okuyup merak eden varsa “Ridde savaşları” olarak geçer. Güçlü bir siyasi birlik olduğundan, rahat bir şekilde bastırılmış gibi bahsedilmiş kitapta. Peygamberin ölümü sonrası güçlü bir siyasi birlik de yoktur, o kadar rahat ve kolay da bastırılamamıştır isyanlar.

    İlerleyen yıllarda ortaya çıkan iki anlayış ve kazananına da inanılmaz az yer ayrılmış. Dini akıl ile yorumlamak isteyen Mutezile ile katı geleneklere ve hadislere bağlı olan alimlere değinmiş, geçmiş hemen. Mutezilenin yenilmesi ve ortaya çıkan hadis derleyicilerin 1-2 tanesini söylemiş. Şu an İslam dünyasına %80 hâkim olan Ehl-i Sünnet ve bu anlayışın temelini oluşturan Kütüb-i Sitte isim olarak bile geçmiyor kitapta.

    “On beşinci yüzyılda Sünni ulema "içtihad kapısının kapandığını" açıkladı.”

    Bu ifade de komple yanlış. Kaynak belirtmemiş zaten. Burada bahsedilmese bile İslam aleminin en büyük alimlerinden Suyuti’nin 15. yüzyılda müctehidlik sevdası olmuştur. Sonrasında çok tepki görünce bu sevdadan vazgeçmiştir. Sonrasında müctehid sevdasına düşen de olmamıştır. Onu mu baz aldı acaba diye düşündürdü. Ama Sünni ulema bugün bile içtihad kapısı kapandı demez. Ama şartlar o kadar ağırdır ki, o kapı teoride kapanmadıysa bile pratikte sonsuza dek kapanmıştır.


    Sonrasında filozoflar ve feylesofların tanrı görüşlerini ve dini, akla ve mantığa oturtma girişimleri inceleniyor. Düşünce ve felsefeye savaş açan Gazali’den bahsedilse bile, çok üstünde durmamış yazar. Bir sonraki bölümde din, akla ve felsefeye uymayınca mistisizm’e yönelen tarih mercek altına alınıyor.

    Son bölümler ise özellikle 19. yüzyılda Tanrı’ya savaş açan felsefeciler ve bilim insanlarına ve Tanrı kavramının geleceğine dair incelemeler içeriyor.

    Güzel bilgiler bulabileceğiniz bir başlangıç kitabı olabilir ama sadece o kadar. Sadece bunu okuyup, tamam daha fazla bu konu hakkında okumayacağım, denirse yanılgılara düşürebilecek bir kitap.

    İyi okumalar.
  • 512 syf.
    ·Beğendi·10/10
    400 çadırla başlayıp 14 milyon kilometre kareye ulaşmış Osmanlı İmparatorluğu çöktü. Avusturya-Macaristan çöktü, Çarlık Rusya’sı çöktü, daha öncesi İskender İmparatorluğu, Çin İmparatorluğu, Doğu Roma ve Kutsal Roma Cermen İmparatorlukları çöktü. Bunların hepsi hakkında az ya da çok bilgiye sahibiz. Ancak Mu Kıtası’nın çöküşü farklı nedenlerden kaynaklanıyor. Verilen tarihler yukarıda sayılanlardan çok daha öncesi tarihlere denk geliyor. Acaba bu yüzden mi Mu kıtasının gerçekliği hakkında şüpheye düşülüyor? Ya da acaba dünya tarihinin değişmesi işlerine gelmeyenler mi insanların yazılı tarihe inanmasını istiyor? Doğrudur ya da değildir... Bilemiyoruz, ancak bildiğimiz bir şey var ki Atatürk’ün Mu konusuyla ilgilenme şekli tamamen bilimsel olmaklığıyla emperyalist batı merkezli tarih anlayışına da bir başkaldırıdır. Bir önceki kitapda -Atatürk ve Kayıp Kıta Mu’da- ne görmüştük? Atatürk’ün 1930’larda yaptığı tarih ve dil çalışmalarıyla o zamana kadar ki bilinen tarihi alt üst ettiğini; Türklerin binlerce yıl önce Orta Asya’da ileri bir uygarlık yarattıklarını, zorunlu nedenlerle göç etmek zorunda kalarak ileri uygarlıklarını dünyaya yaydıklarını görmüştük. Bunlar bizim açımızdan sonuçlarıydı. Mu kıtasıyla alakalı olarak da Atatürk açısından, ömrünün son anlarında dahi Türklerin izlerini aradığını öğrenmiştik. Tabi ki her çalışmasında olduğu gibi tarih ve dil çalışmaları da Atatürk sonrası dönemde üzerinde durulmamış, tarihin hengamesi içerisinde unutulacağı düşünülerek raflara konulmuştur. Bugün hep denir ya ülkemiz Atatürk’ten sonra onun gibi bir devlet adamının eksikliğini çekmiştir diye... Aslında ülkemiz bir bilim insanı tarafından yönetilmenin eksikliğini çekmiştir. Görülüyor ki Atatürk bir bilim insanı titizliğiyle çalışan bir devlet adamıdır. Bugün kaç tane devlet görevlisinin ya da politik figürün bu titizlikte çalıştığını söyleyebiliriz ki... Önce okumak sonra sorgulamak ve düşünerek kararlaştırıp sonuca ulaşmak... Başarının sırrı bu kadar basit aslında. Peki... Konumuza giriş yapalım o halde. En başta her şey nasıl başlamıştı? Tahsin Bey, Mayalarla Türkler arasındaki yakınlığa dair çalışmalarına 1926 yılı Yunanistan’ında başlamıştı. 1932 yılında Atatürk’e gönderdiği bir raporunda Kolomb öncesi Amerikan halklarının, özellikle de Mayaların dillerinde Türkçe bir takım sözlere rastladığını iddia ediyordu. Aynı yıl zaten Atatürk de Mu, Mayalar ve Türkler üzerine çalışmalarına başlamış bulunuyordu. 1934 yılında Ankara’ya gelerek Atatürk’e bu konuda ayrıntılı bilgiler sunan Tahsin Bey, Atatürk tarafından Meksika büyükelçiliği görevine atanarak konuyu yerinde inceleme fırsatı bulmuştur (1935). Tahsin Bey yaptığı araştırmalar neticesinde Churchward’ün Hindistan’da bulduğu Naakal Tabletleri ve Arkeolog Niven’ın Meksika’da bulmuş olduğu tablet incelemelerini okuyarak konu hakkında Atatürk’e ayrıntılı raporlar yazmaya başlamıştır. Bu raporlardan bazıları bugün kayıptır. -İlk altı rapor- Geriye kalan raporlardan ise özellikle 7. ve 14.rapor enteresan bilgiler içermektedir ki bu raporların içeriği ve Atatürk ile Tahsin Bey arasındaki neden oldukları gerginliğe bir önceki kitap incelememizde değinmiştik. Atatürk, en başından beri bu kıtanın varlığı ya da ezoterik bir geçmişi taşıdığıyla ilgilenmemiştir. Amacı Türk Tarih ve Türk Dil Tezleri’ne dayanak noktası oluşturabilmektir. Nispeten başarılı da olmuştur. Zira elde edilen sonuçlara bakıldığında bazı Amerikan halkları ve Türk dili arasında şaşılacak derecede benzer kelimeler bulunmaktadır. Kesin bir kanıt olur mu elbette olmaz. Yine de buradaki görülmesi gereken ve tarafımızca alınması gereken ders şudur ki, sorgulamadan inanmak bağnazlıktır. Ayrıca Atatürk’ün bu çalışmalarının bilimsel olmadığını söyleyerek alaya almak da bilimsellikten tamamen uzak yaklaşımlardır. Atatürk’ün bir kitabı okurken altını çizdiği şu söz durumu açıklamaya yetmektedir: “Ortak bir dil, ortak bir kökeni kanıtlamıyorsa en azından ortak bir geçmişi gösterir.” Atatürk’ün yaptığı ve yaptırdığı çalışmalar; Mayalar, İnkalar, Kızılderililer ya da Mulular Türk olmasalar bile aynı ortak geçmişten geldiğimizi gösteren ciddi bulgular ortaya koymuştur. İşte geldik bu bulguların neler olduğuna. Dediğimiz gibi Kızılderililer ya da Kolomb öncesi Amerikan halkları Türk olmasalar bile Türklerle bağları olduğuna dair kesin kanıtlar vardır. Birazdan okuyacağınız bu kesin kanıtlar gerçekten de şaşırtıcı ve bir o kadar da merak uyandırıcıdır. İşte karşınızda Amerika'daki Türk izleri... Bilim insanları Amerika'ya ilk göçlerin MÖ 40000 - 30000 arasında gerçekleştiğini söylerler. Doğal olarak da bu ilk göçlerden sonra da birçok göç hareketi meydana gelmiş olmalıdır. MÖ 5000lerde mongoliytler ve MÖ 3000lerde de Ön Türkler Bering Boğazı yoluyla Amerika kıtasına geçmişlerdir. Arkeolojik bulgular da bu bilgileri doğrulamaktadır. MÖ 5000 öncesi geçişlerin tamamının da Bering Boğazı yoluyla yapıldığı görülmektedir. Çünkü Amerika kıtasının herhangi bir kara parçasına en çok yaklaştığı bölge burasıdır ve tarihlenen veriler buzul çağının yaşanmış oluğu döneme denk gelmektedir. Bizim özellikle son zamanlarda "Tüfek,Mİkrop ve Çelik" kitabıyla yakından tanıdığımız Jared Diamond; "Sibirya'nın ilk sakinleri Alaska'ya ister yürüyerek ister kürek çekerek gelmiş olsunlar, Alaska'da insanların yaşadığını gösteren ilk sağlam kanıtlar MÖ 12000 yılına aittir." demektedir. Bu noktada çıkan sonuca bakarsak Sibirya'nın en kuzey doğu bölgesinde kendilerine "Saka" diyen Yakut Türkleri yaşamaktadır. Atatürk de Kızılderililerin olduğu gibi Kolomb öncesi Amerikan halklarının Türklüğü tezi üzerinde fazlasıyla kafa yormuştur. Ancak bu tez Atatürk'ten çok çok önce hatta temeli 16.yüzyıla kadar uzanan bizzat batılı bilim insanlarınca ortaya atılmış bilimsel bir iddiadır. Neden bilimseldir? Öncelikle dil benzerliği. Kızılderili dilinde 300'den fazla Türkçe sözcük mevcuttur. Efsanelerin benzerliği. Türklerin Ergenekon Destanı ile Kızılderililerin Kapaktokon Destanı neredeyse birebir aynıdır. Bizdeki Dede Korkut onlarda Er Akkoca'dır. Türk ve Kızılderili yaradılış efsanesi oldukça benzerdir. İnançları eski Türk inancıyla örtüşmektedir. Giyimlerimiz ve el sanatlarımız arasında hiçbir fark yoktur. Yönetim anlayışı ve daha birçok benzerlik... Sizce bunların hepsi birer tesadüf mü? Sizce bunları iki kültürün karşılaşması sonucu birbirinden etkilenmelerinin bir sonucu mu? Eğer bakış açınız buysa sizi daha fazla kitap okumaya ve paragraf sorusu çözmeye davet ediyorum; çünkü anlam ve sonuç çıkarmadan yoksunsunuzdur. Yine de bu bulguları yeterli bulmuyorsanız buyrunuz 2008 yılında yapılan DNA testleri sonucu, Doğu Asya Yenisey ve Altaylardaki Türklerin nesiller boyu değişmeden aktarılan Y kromozomlarının, Kızılderililerde de olduğu kanıtlanmıştır. Peki ya diğer Kolomb öncesi uygarlıklar... Bugün artık Kolomb öncesi Amerikan uygarlıklarının Asya'dan Amerika'ya geçenlerce kurulduğu kesindir. Ve bu göçerler içerisinde Türkler de bulunmaktadır. Örneğin Mayalarda bulunan tek Tanrı inancı, ruhun ölümsüzlüğü düşüncesi, ahiret kavramı, cennet ve cehennem, Tanrı'nın daireyle sembolize edilmesi eski Türklerde de vardır. Mayalarda Gök ve Yer Tanrıları vardır. Benzer bir anlayış Sümerler ve Türklerde de vardır. Mitolojide dağlar gibi kutsal sayılan ağaçlar da vardır. İslamiyet'de nar, zeytin, hurma ve incir ağaçlarının yanı sıra Adem ve Havva'nın yasak meyve yedikleri yaşam ağacı da bunlardan biridir. Palmet motifi de hayat ağacı ile doğarak İslam-Türk sanatına hurma ağacı şeklinde geçmiştir. Mayalarda her 52 yılda bir felaket beklenir, Türklerde her 59 yılda bir. Mayalar ve Türklerde ok ve yay gibi hafif silahlara dayanan savaşılık ve laik devlet yapısı vardır. Mayalarda 300'den fazla Türkçe kelime vardır. Her ikisi de sondan eklemeli bir dildir. Bunun gibi daha birçok örnekle artırılabilir. Ancak bu işe bir de karşı çıkanlar vardır ki onlar Mayaların Türk olamayacağı tezini Mayaların insan kurban etmesine bağlamaktadırlar. Çünkü eski türklerde insan kurban etme ayinleri yoktur. Burada bizim de kendimize yönelik sormamız gereken soru şudur: "Biz Mayaları nereden biliyoruz?" Hiç öyle yukarı aşağı bakmayın, cevap basit; "SİNEMA" sektöründen. Bize izletilen Mayalar, insan kurban eden ve kanlı ayinler düzenleyen vahşi bir topluluktur. Peki gerçekten de öyle midir? Mayalar tarihlerinin yalnızca küçük bir döneminde insan kurban etmişlerdir. Ancak bu ritüel Maya uygarlığının klasik sonrası döneminin sonlarında ortaya çıkmıştır. Yani bugün dahi medeni insanlığı şaşırtacak bir hal alan görkemli Maya uygarlığının çöküş döneminde. Bunun nedeni her ne kadar tam olarak bilinemese de genel olarak bilim insanları bu kanlı ayinlerde Tanrı Kukulkan'ın rolü olduğunu düşünmektedir. Yani efsaneye göre halka "barış, refah ve büyük bilgelik getiren sakallı beyaz adam Kukulkan" (Azteklerde Quetzalcoatl), Maya kenti Chichen Itza'yı terke zorlanmıştır. Ayrılmadan önce de bir gün geri dönüp dünyayı kötülükten kurtaracağına söz vermiştir. Bu adamın gidişinden sonra da ülkeyi şeytani bir dalga kaplamıştır. İşte Mayalar'ın bu çöküş dönemi insanları da -ki Aztekler de- insan kurban etmeye başlamışlardır. Efsane böyle. 15.yüzyılda Yeni Dünyayı yağmalayıp, sömüren emperyalist Batı, kanlı işgalini bu şekilde haklı göstermeye çalışmaktadır. Her zaman olduğu gibi Hollywood üzerine düşeni layıkıyla yerine getirmektedir. Artık finali yapmanın zamanı geldi sanırım. Bakın, hepimiz için gerçek şudur ki bilinmeyene dair insanlarda her zaman bir merak ve korku vardır. Ve bilinmeyenin üzerine gitmek, onu sorgulamak yıkılması oldukça zor –ki bizim gibi toplumlarda imkansız- bir durumdur. Böyle bir durumun dünya geneline hakim olduğu bir zaman dilimidir Atatürk’ün yaşadığı yıllar. Bir anlamda dünyaya karşı yeniden bir ayaklanma hareketidir bu. Yazılı tarihi sorgulamaktır. Kadim tarihi her zaman merak etmişimdir. Uzak geçmişte ama çok uzak geçmişte neler oldu? Komplo teorisi adı altındaki hikayeler gerçekten yaşandı mı? Yaratıcımız, bizim bildiğimiz şekliyle olandan çok çok önce insanlıkla iletişime geçti mi? Ve daha bir sürü şey... Merak uyandırıcı ve konu itibariyle de biz insanların geçmişine ışık tutucu şeklinde olunca bu konuların peşine düşmemek elde değil. Kabul etmek gerekir ki hem benim açımdan ki bence hepimiz açısından bu konuların detayına girildiğinde anlantılanların gerçekliğine dair bir ipucu çıkmasını çok istiyoruz. Böylece hani o, bilim adamlarındaki merak ve heyecanı biz de kendi ilgi alanımızda yaşayabilir ve ilgi çekici olmayan hayatımıza biraz da olsa heyecan katabiliriz. Yaşamı pozitif kılan da biraz bu merak unsuru sanırım. Merak ettiğimiz konuların karanlıktan aydınlağa çıkışında eğer ki beklediğimiz sonucu almışsak duyduğumuz heyacan müthiş bir hazza dönüşür. Mu kıtası benim oldukça ilgimi çeken ve içinde barındırdğı bilgilerle her okuduğum sayfada daha fazla heyacan duymama sebebiyet veren bir konu. Ancak elbette ki eldeki bilgilerle bu heyecanın da bir sonu var. Ama bilimin aydınlatıcı gelişimi devam ediyor ve belki de MU'ya dair varlığını kanıtlayıcı bilgiler elde edilebilir. Böyle bir olayın insanlıkta uyandıracağı merak ve heyecanın tarifi imkansızdır. Bu bildiğimiz anlamda tarihi tamamiyle değiştirecektir. Ben açıkcası tarihin emperyalist batı kültürüne göre şekillendiğine inanıyorum. Ancak bilim dünyasında her ülkenin namussuz insanları olduğu kadar namuslu insanları da vardır. Bu ülkenin namuslu yazarlarından biri olan Sinan Meydan kendi üzerine düşen sorumluluğu layıkıyla yerine getirmiştir ve getirmektedir. Biz bize düşen sorumluluğu yerine getiriyor muyuz asıl sormamız gerekn soru budur işte. Atatürk’e ya da Cumhuriyet tarihine atılan her iftirada Sinan Meydan yetiş mi diyeceğiz yani! Her iftiracıyı Sinan Meydan’a ya da Cumhuriyetimizin diğer namuslu yazar ve insanlarına mı şikayet edeceğiz? Yoksa artık, işgal İstanbul’unda Mustafa Kemal’in yaptığı gibi herkesin olmaz bu iş bitti” dediği yerde “geldikleri gibi giderler” mi diyeceğiz? Karar da sonuçlarına katlanmak da bizim seçimimiz. Sevmediğiniz bir partiye ya da lidere oy veren insanları ötekileştiremeyiz. Sevmediğiz o partiye oy verenlerin de hatta o partinin sevmediğiniz liderinin de bu ülkenin bu milletin bir ferdi olduğunu unutmamalıyız. Bugüne kadar ötekileştirdik de ne oldu? Hangi taraf kazandı? Kazananın olmadığı gibi hepimiz kaybettik. Kaybetmeye de devam ediyoruz. Öyle kuşatılmış bir haldeyiz ki karar vermemiz gereken asıl soru şu; Tek dünya devletinin bir ferdi olarak tüm inançlarımızdan arınmış bir şekilde köle olarak mı yaşayacağız yoksa üniter bir Türk Devleti olarak Türk’ün ve İslam’ın bayrağını kıyamete kadar dalgalandırmaya devam mı edeceğiz? Anlıyorum, zaman ve dünya hep aynı kalmaz. Değişim, hayatın kanunudur. Geçmişe ya da geleceğe bakarsak geleceği kaçıracağımız kesindir. Geçmişten ders alarak bugün çalışıp geleceği planlamak... İşte benim sayfamın girizgahındaki cümlenin özü budur: “Atatürk gibi düşünmek...”
  • İNCELEMEEEEE
    TARİH VE DİL TEZLERİ PROJESİ
    Tarih yazmak tarih yapmak kadar önemlidir. Gerçekten de öyle değil mi? Hele ki son zamanlarda her isteyenin kendine göre bir tarih uydurabildiği zamanımızda. Sosyal meydanın bu kadar etkin kullanılmasının en etkileyici yanlarından birisi de bu bence. Çok kısa bir sürede insanları sokağa dökebiliyor, farklı toplumsal grupları birbirlerine etkin bir biçimde düşman edebiliyorsunuz. Ve tarihi kullanmak bunu çok daha kolay bir hale getirebiliyor. Çünkü eğitim sistemimiz o dereceye varmış durumda ki kimse tarihini bilmiyor. İşin en ilginç tarafıysa kendiniz öğrenmeye kalktığınızda bunu başarabilecek seviyede olmadığınızı fark ediyorsunuz. Bazen bunu bile fark edemiyorsunuz. Ne çeşit bir eğitim yöntemi izlemişler üzerimizde bilmiyorum ama özellikle son 30-40 yılın yetişenlerine baktığımızda bunu çok rahat bir şekilde görebiliyoruz. Tarih okuyan arkadaşlar bana kızabilirler ama gerçek şudur ki tarih okuyanların da çok az bir kısmı tarihçi sıfatını hak edebilir potansiyele erişebiliyorlar. İlber Ortaylı bir keresinde şöyle demiş; "Gençler, hem gezmeyi, hem okumayı ihmal etmeyin. Bilmek için ikisi de lazım. Sorguladığınız ya da merak ettiğiniz her şey hakkında kitap okuyun. Sadece ders kitaplarıyla gerçekleri öğrenemezsiniz." Bu sayfayı takip edenlerin kitaplara bir tutkuyla bağlı olduklarını biliyorum. Zira buraya kadar okumazlardı zaten. Fotoğrafı beğenip geçerlerdi. 1935’de Moskova Büyükelçimiz Vasıf Çınar, Çankaya’ya gelir. Mustafa Kemal dalgın dalgın kitap okuyordur. Vasıf Çınar bir anda “Paşam bu denli kitap okuyarak kafanızı yoruyorsunuz, siz Samsun’a çıkarken böyle kitap okuyarak mı çıktınız” demez mi! Mustafa Kemal gülümser ve “Bu tür lafları çok sık duyuyorum, işi gücü yok herhalde kitaplarla uğraşıyor diye dedikodumu yapıyorlarmış, çocukluğumda da böyleydim, elime üç beş kuruş geçince muhakkak yarısını kitaba verirdim, eğer aksini yapsaydım Atatürk olamazdım” der. Gerçekten de Atatürk gibi olmak istiyorsanız size verilenle yetinemezsiniz. Daha fazlasını istemeli daha fazlasını arzulamalısınız. Daha etkin mücadele etmelisiniz. Mücadele mi? Bu da ne demek şimdi? Savaşta mıyız kardeşim! diyorsunuz muhtemelen. Evet, savaştayız. Kültür savaşındayız. Mustafa Kemal’in dediği gibi “Bu sandıklar çok mühimdir, savaşta onlarla cephane taşımıştık, şimdi o savaş bitti, kültür savaşımız başladı, bu yeni savaşımızın cephanesi kitaplardır”. Ve maalesef biz o savaşı kazanmadık ama mücadele etmeyi de bırakmadık. Bizi yetiştiren kendi eğitim sistemimize rağmen direnmeye devam ediyoruz. Bakın size başka bir şeyden bahsedeyim. Mustafa Kemal. 1930 yılında Galatasaray Lisesi’ne gelir. Tesadüfen o gün orta son sınıf öğrencilerinin tarih-coğrafya sınavı yapılıyordu. Sınav salonuna girdi, öğrencileri tek tek ayağa kaldırıp şu soruları sordu: “ -Attila’nın Romalılarla harbi sırasında Afrika’dan İspanya’ya geçen ilk Arap ordusu kaç kişiydi? Bunların içinde karç Türk bulunuyordu? Bu ordu nereye ayak bastı? Hangi istikamete doğru gitti? İlk olarak hangi şehri zaptetti? -Sevr ve Lozan antlaşmalarını mukayese ediniz? -Şimendifer siyaseti nedir? -Batı Anadolu’nun ehemmiyeti nedir? -Etilerle(Hititler) Mısırlılar arasındaki muharebeyi anlatınız?
    -Asur, Elan ve Akad medeniyetlerini Mısır medeniyetiyle mukayese ediniz?”
    Bu soruları üniversite tarih öğrencilerine sorarsak sizce ne cevap alırız? İşte bu yüzden Tarih ve Dil Tezleri Projesini geliştirdi. Bu projenin temel amacı Türk tarihinin ve Türk dilinin öz güzelliğini ve zenginliğini gözler önüne sererek Türkleri “barbar-dolikosefal-sarı ırktan” diye aşağılayan emperyalist ve ırkçı batı merkezli tarih anlayışına bilimsel yöntemlerle baş kaldırmak diğer yandan çok uluslu ümmet imparatorluğundan vatandaşlık bilincini esas alan bir ulus devlete geçiş sürecinde bu yeni devlete tarihsel ve kültürel derinlik kazandırmaktır. Atatürk’ün okuduğu 5000’e yakın kitaptan 879’u tarihle ilgilidir. Günümüz siyasilerinden oldukça farklıdır o. Çünkü bugün milletin egosunu tatmin etmeye çalışan bir tarihi söylem peşine düşmüş durumdalar. Ancak Atatürk, tarihi anlayarak ve analiz ederek okuyup bütün bu tarih birikiminden Türk devrimine tarihsel bir derinlik kazandırmak için faydalanmıştır. Onun tarih anlayışı millet anlayışını da yansımıştır. “Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye halkına Türk milleti denir. Türk milletini Kürt, Çerkez, hatta Laz veya Boşnak olarak adlandırmak geçmişin baskı dönemlerinin ürünü yanlış adlandırmalardır. Aslında bunların hepsi “genel Türk topluluğu gibi” aynı geçmişe, tarihe, ahlaka ve hukuka sahiptirler. Türk Tarih Tezi bu gerçeği ortaya koymuştur.” 1932’de 1.Türk Tarih Kongresi toplanmıştır. Atatürk bu kongreye büyük önem vermiş, her fırsatta katılmış, bildirileri dinleyerek notlar almıştır. 1937’de 2.Türk Tarih Kongresi toplanmıştır. Dünyada altı gün süren bir bilimsel kongreyi baştan sona izleyen tek devlet başkanı belki de Atatürk’tür. 90 kadar bildirinin tamamını okumuş, hatta bir gecede 10-15 bildiri okuyarak Türk Tarih Kurumu’na görüş ve düşüncelerini bildirmiştir. Ve tabi ki Türk Tarihi çalışmaları Türk Dili çalışmalarını da zorunlu kılmıştır. Osmanlı döneminde 19.yüzyıla kadar Türkçenin bir dilbilgisinin olduğu dahi düşünülmemiş, bu konuda hiçbir çalışma yapılmamıştır. Zaten 8.yüzyıldan itibaren Türklerin Müslüman olmalarıyla Arapça ve Farsça ağırlık kazanmaya başlamış, Türkçe unutulmaya yüz tutmuştur. “Türk demek dil demektir” diyen Atatürk, Türk dilinin sadeleştirilmesi ve köklerinin bulunması için 535 edebiyat 397 dilbilim kitabı okumuştur. Atatürk, Türkçenin yüzyıllar içerisindeki kayıp köklerini ararken dünya dillerine yönelmiş, değişik dillerin etimoloji sözlükleri, klasik sözlükleri ve gramerlerini derinlemesine incelemiştir. Temmuz 1932’de program ve tüzüğünü kendisinin hazırladığı Türk Dil Tetkik Cemiyeti’ni kurmuştur. 1936’da Türk Dil Kurumu’na dönüşen bu cemiyet yerli ve yabancı sayısız uzmanla çalışmış, Türk dilini dünya dilleri arasındaki yaraşır yerine eriştirmişlerdir. Bu yola bine yakın kitap okumuş olan Atatürk, Güneş Dil Teorisi’ni geliştirmiştir. Bu teorinin amacı, Sümerler, Hititler, Etrüskler gibi eskiçağ uygarlıklarının dillerinin kökeninde Türkçenin yer aldığını kanıtlayarak Türk Tarih Tezini dilbilimle desteklemektir. Yapılan tüm bu çalışmalar, on yıl gibi kısa bir sürede antropoloji ve tarih öncesi arkeoloji dünyasında Anadolu halkı ve Türklerle ilgili önyargıların kırılmasını sağlamıştır. Türklerin sarı ırka mensup olduğuna yönelik genel kanı çürütülmüş ve Anadolu insanı sınıf atlamıştır. Türk Tarih Tezi çalışmaları sayesinde Türk insanı Orta Asya’dan Anadolu’ya uzanan binlerce yıllık kökleriyle tanışmış, ilk atalarının uygarlık kurucusu olduğunu öğrenmiştir. Türk Dil Tezi çalışmaları sayesinde ise 600 yıl kadar unutulan, unutturulan, Arapça, Farsça sözcüklerin istilasına uğrayan Türkçe derlenmiş, tarama ve türetme çalışmalarıyla adeta yeniden diriltilmiştir. Türk Tarih ve Dil Tezleri; Charles Darwin, eski İngiliz Başbakanı William Gladstone, bir diğer İngiliz Başbakanı Winston Churchill’in Türkler hakkındaki aşağılık görüşlerine ve ırkçı Batıya adeta bir baş kaldırıdır. Her devrimi gibi bu da unutturulmaya çalışılmış belki de unutturulmuş olan Atatürk, yeniden Türkiye’nin kurtuluş reçetesi olacaktır… Unutmayın Türk Milleti, Atatürk son söz değil dünya durdukça ön sözdür…