• Emanetten Mülke Kadın, Beden Siyaset adlı kitabın müellifi Nazife Şişman'a feminizmi, kadın haklarını sorduk.

    21. Yüzyıl modern kargaşa içerisinde kadın, "kendini tanımlama" çabaları içerisinde bir çok ideoloji ve felsefe tarafından tartışıldı. Batı'nın kendi içerisinde geçirmiş olduğu sürecin bir sonucu olan feminizmin bugün Müslüman toplumlarda yansıması nedir, nasıldır ve aslen feminizmin çabası haklı mıdır? 

    Biz de bu kargaşanın bir yerlerine savrulmamak adına Türkiye'de "vahy" noktasından hareketle analizlerde bulunan "Kadın, Beden Siyaset" adlı kitabın müellifi Nazife Şişman'a sorduk..

    İslam geleneği literatüründe kadın ve erkek üzerinden tevhit kavramı nasıl yorumlanabilir?

    İslam geleneğinin özünde tevhid vardır. Ama tevhidin tezahürlerinden biri de insanların çiftler halinde yaratılmasıdır. Ayetlerde sık sık buna atfen tefekküre çağrılır müminler. Mutasavvıflar çiftler halinde yaratılmayı Esma’ül-hüsna’nın tecellisi olarak yorumlamışlardır. Celal sıfatının daha ziyade erkeklerde; cemal sıfatınınsa kadınlarda tezahür etmesi üzerinde durmuşlardır. Hem bu ikilik hem de kesret; esasında vahdetin yaratılış alemindeki tezahürüdür. Bu sebeple erkek ya da dişi olarak yaratılmış olmayı biz müminler bir tecelli ve bir imtihan zemini olarak telakki ederiz.

    Özünde doğaya hakimiyeti savunan bir ideolojinin ürünü olduğunu savunduğunuz feminizm tam anlamıyla nedir?

    Genel olarak feminizm denince, kadınların da erkeklerle eşit siyasal, ekonomik ve toplumsal haklara sahip olmasını savunan bir akım anlaşılır. Sanayi devriminin ortaya çıkardığı iktisadi eşitsizlik ortamında kadınların ezilmesine karşı çıkan; ekonomik sosyal ve siyasal eşitliği savunan bir toplumsal hareket olarak ortaya çıkmıştır. Fakat yirminci yüzyılda feminizm bundan öte bir anlam kazanmıştır. Kadın hakları mücadelesi artık sadece toplumsal hayatın her alanında erkeklerle eşit olmaktan ibaret değildir. Bir tek feminist akımdan söz etmek mümkün olmadığı için bir kaç cümle ile feminizmin tarifini yapmak zor. Çünkü radikal ve varoluşçu feminizmden liberal ve ekofeminizme kadar geniş bir yelpazeye sahip.

    Ama hepsi için ortak söyleyebileceğimiz bir şey var. Feminizm bir cinsellik siyasetidir ve insanın varoluşunu kadın veya erkek olma noktasında temellendirir. Yani feministlere göre tarihin motoru cinsiyetler arası çatışmadır. Bu yaklaşım sadece politik bir hareketten ibaret değil. Bu nedenle daha geniş bir felsefi, sosyal, kültürel ve ekonomik dönüşümün parçası olarak değerlendirilmeli.

    Feminizm geniş bir yelpazeye sahip dediniz. Mesela radikal feministlerden Kate Millet ve Shulamith Firestone aile müessesi ortadan kalkarsa kadınların ezilmesi de sona erer diyorlar özet olarak. Bu görüşlerini neye dayandırıyorlar?

    Radikal feminizm aileyi kadın erkek arasındaki hiyerarşik ilişkinin zemini olarak görüyor. Yani ailede erkek üstün kadın da aşağı konumda olmaya mahkum. Çünkü kadın çocuk dünyaya getirmek zorunda olduğundan kamusal alanda kendisini geliştirmeye fırsat bulamaz. Bu nedenle ancak aile ortadan kalkarsa kadının nihai özgürleşmesi sağlanmış olacaktır radikal feministlere göre. Ama bu sadece bir örnek. Anneliği aşırı derecede önemseyen, fakat aile kurumuna yine de karşı çıkan feminist akımlar da var.

    Aslında aile feminizmin karşı çıktığı kurumlardan sadece biri. Temelde din de feminizmin hedefinde değil mi?

    Tabii dinler, özellikle İbrahimî dinler, yaratıcı - yaratılan arasında bir hiyerarşiye dayanır. Kullar arasında da dereceler, mertebeler vardır. Mesela Kur’an asıl kıymetlendirmenin takva ile olacağını söyler. Ama yine de toplumsal hayatta bir mertebelendirme söz konusudur. Yaşlı – genç, kadın – erkek, çocuk – ebeveyn nihai manada kul olma bakımından eşit olsalar da toplumsal hayatta bir takım mertebe ve kademelere tabidirler. Mürşid ile mürid, baba ile evlat “eşit” değildir. Biri yol gösterir; diğeri tabi olur. İşte bu tür bir mertebelendirmenin (hiyerarşinin) kadınların aleyhine işlediğini iddia eder feministler. Onlara göre İbrahimî dinlerin “Tanrı”sı hep kadınların aleyhine hükümler vermiştir. O yüzden kadınların eşitliği ve özgürleşmisi için din gibi kurumlardan özgürleşmek gerekir. Görülüyor ki feminizm tamamen seküler bir çerçeveden hareket ediyor. Yani “hayat, bu dünya hayatımızdır” diyen bir çerçeveden yaklaşıyor meselelere.

    Modern toplumların benimsediği bu kuram, sadece doğduğu Batı Avrupa’yla mı sınırlı kaldı?

    Öncelikle vurgulayalım; feminizm sadece bir kuram değil. Aynı zamanda bir toplumsal hareket, bir cinsellik siyaseti. Her toplumsal hareketin arka planında onu hazırlayan iktisadi ve siyasi/toplumsal/kültürel şartlar dikkate alınmalı demiştim bir önceki sorunuza cevap verirken. Sanayi devrimi sonrası iktisadi yapıdan teknolojinin ve kentleşmenin ortaya çıkardığı değişimlerin hepsinden tüm dünyadaki kadınlar etkilendi. Bu sebeple kadınlar arasında bir tecrübe ortaklığı oluştu. Böyle olunca da kadınlar için bütün dünyada ortak sorunlara ortak çözümler olabileceğine dair bir kanaat oluştu. Yani bütün kadınlar kadın haklarından bahsetmeye başladı.

    Müslüman kadınların da kadın hakları ile ilgili düşünürken feminist dili kullanması; aynı hak mücadelesini sürdürmesi normal mi o zaman?

    Bu sorunuza bir kaç aşamada cevap vermek isterim. Birincisi biraz önce de vurguladığım gibi feminizm ve kadın hakları hareketi belli bir tarihsel zemine sahip. Bu konuda düşünce ve pratik üreten zemin, kavramları da belirliyor elbette. Nasıl ki kapitalist ekonomiyi kavramlaştırırken Marksist terminolojiye veya liberal iktisatçıların nosyonlarına müracaat ediliyorsa, kadınla ilgili toplumsal, siyasal ve iktisadi bir takım değerlendirmeler yaparken de Batıda gelişmiş bu düşünce geleneğine atıf, adeta kaçınılmaz oluyor. Çünkü feminizm sadece bir hareket değil, bir düşünce akımı aynı zamanda. “Kadın”ı bir kategori olarak ortaya çıkaran sanayi sonrası dönemin içinden çıkmış, aydınlanma sonrası genel düşünce geleneği içine yerleştirilebilecek bir fikir akımı. Buradan ikinci noktaya geçebiliriz.

    Şuraya geleceksiniz her halde. Batıda ortaya çıkmış bir fikir akımı ise neden yerel değil de evrensel bir şeyden bahseder gibi bahsediyoruz feminizmden?

    Evet. Batının özel şartları içinde ortaya çıkmış olmasına rağmen feminizmden evrensel bir hakikatmiş gibi bahsediliyor. Neden? Çünkü kapitalizm küreselleşti ve kadın erkek kutuplaşmasını ortaya çıkaran vasat her yere hakim oldu. Geçim ekonomisinden üretim, ardından da tüketim ekonomisine geçiş, kadınların hayatında ciddi zorluklara yol açtı. Bunların izalesi için de Batıda geliştirilmiş tecrübe ve kavramlar tek çözümmüş gibi tedavüle girdi. Aynen liberalizmin “tarihin sonu” iddiası gibi feminizm de Batılı kadının tecrübesini ve geldiği noktayı, kadınlar için bir izlek olarak sundu. Çünkü feminizm, ortak bir kadınlık durumu üzerinden konuşan, evrensellik iddiasında bir ideoloji. Bu ideoloji, bir cinsellik siyaseti ve kadınlarla erkekler arası bir mücadelenin tarihe asıl rengini verdiği ön kabulünden yola çıkıyor. O zaman Müslüman bir kadın feminist olamaz mı diyorsunuz?

    Evet; açıkça böyle diyorum. Çünkü cins temelli feminist bakış, nihai olarak sekülerdir ve “hayat nedir” sorusuna verilen başka bir cevabın günümüzdeki son aşamasıdır. Bu manada feminizmin kavramlarını kullanan bir dindar kadın hemen feminist olmaz belki. Ama feminist bakış açısını külli bir dünya görüşü olarak benimsemek, varoluştaki tevhide vurgu yapan bir dinin mensupları için çelişkili bir durum arz eder. Ama yine de şunu unutmamalıyız, çağdaş dünyada kadınlar pek çok adaletsizlikle karşılaşıyor ve bu durumda kadın haklarından bahsetmek kaçınılmaz oluyor. Bu durumda hemen “feminist” yaftasını yapıştırmak da doğru ve adil değil. Çünkü dindar kadınların feminizmin kavramlarını kullanmalarıyla feminist bakış açısına sahip olmaları ayrı şeylerdir. Birbirine karıştırılmamalı.

    Batının geçirmiş olduğu süreçler sonrası bugün geldiği konumu kadın üzerinden değerlendirdiğimizde Doğuda nasıl bir tabloyla karşılaşırız?

    Bu sorunun cevabı için bir kaç ciltlik kitap yazmak gerekir. Doğudan kastettiğiniz İslam dünyası ise; biz modernleşirken kendimizi İslam ve kadın’ı tartışırken bulduk. Çağdaş dönemde dinimizle tarihimizle kültürümüzle ilgili ciddi bir hesaplaşma ve sorgulama yaşadık. Bugün de bu sorgulamalar devam ediyor. “İslam kadınları eziyor” şeklinde bir klişeye cevap vermekten yorgun düşüyoruz. Bu da bazen bizi savunmacı yapıyor. Zaten günümüzde “Müslüman kadın”, pek çok siyasal anlaşmazlığın üzerine bina edildiği sembolik ve kültürel bir zemin gibi işlev görüyor. İslamcılar da Modernistler de neo-oryantalistler de politikalarında Müslüman kadın imgesini kullanıyorlar. Ve hangi çerçevede ele alınırsa alınsın, “Islam ve kadın” problemli bir alan olarak sunuluyor. Böyle problemli bir alanda düşünce ve pratik üretmek, Müslümanları oldukça zorluyor.

    İkincisi ise küreselleşen dünyada Müslümanların cinsiyet ilişkileri, sadece Müslümanları değil “herkes”i ilgilendiriyor. Mesela Batıdaki üniversitelerde İslam ve kadın konusu çok büyük yer buluyor. Tabii ki bu ilgi sadece akademik sahada kalmıyor. Siyasi bir işlev de görüyor. Töre cinayetleri, İslam’ın namus anlayışı ile bağlantılandırılıyor. Kadınları ikincilleştirdiği iddiasıyla Fransa’da orta öğretim kurumlarında başörtüsü yasaklanıyor. Her gün her yerde pek çok haksız ve zalimce uygulama varken ve hiç kimsenin kılı kıpırdamazken, Nijerya’da bir kadına recm cezası uygulandığı için bütün dünya ayağa kalkıyor. Avrupa’da vatandaşlık anketi dolduran Müslümanlara “eşcinseller” konusunda ne düşündüğü soruluyor. Bu listeyi daha da uzatmak mümkün.

    Peki Müslüman kadınların haklarıyla “herkes”in ilgilenmesi ne manaya geliyor? Bu ilgi bize neye mal oluyor?

    Aslında bu ilgiden çıkan sonuç şu: Müslümanların kadın erkek ilişkileri ve cinsel ahlak anlayışları, oluşturulmaya çalışılan ve adına “yeni küresel ahlak” denilen normlar açısından bakıldığında, sorun teşkil ediyor. Ve Müslümanlardan bu sorunu çözmesi bekleniyor. Şu eşcinsellerle ilgili biraz daha hoş görülü olun; daha evrensel değerlere uymak için biraz “yeniden yorum” yapın; mesela erkeğin kavvamlığının eşitliğe engel olduğu için bertaraf edin vs. Böyle teklifler/zorlamalar altında günümüzdeki Müslümanlar. Biz Müslümanlar olarak cinsiyet; kadın erkek eşitliği; Müslümanların cinsiyetlerarası münasebetleri gibi konuları ele alırken işte böyle bir atmosferin içinden konuşuyoruz.

    “İslam’da kadın ve erkek hakları” şeklinde iki ayrı fenomen var mıdır, yoksa iki cinsin karşılıklı tamamlayıcı hakları mı söz konusudur.

    İslamda kadın hakları tartışmasının konjonktürel arka planından bahsettim biraz önce. Bu konu bizim mevsim normalleri içinde konuşabildiğimiz bir konu değil. Savrulmalar yaşıyoruz. Mesela bazıları “İslamda kadın hakları vardır” şeklinde bir klişeyi söylemenin yeterli olduğu kanaatinde. Halbuki bunu söylemek yetmez. Pek çok konuda olduğu gibi kadın konusunda da adaleti tesis için yeni şartların gerektirdiği yeni içtihatlar yapılmalıdır. Ama bu tavır bizi zaten İslam tarihi boyunca kadınları ezen içtihatlar yapılmıştır gibi bir noktaya da savurmamalıdır. Çünkü bu savrulma bizi İslam tarihini bir yanlışlar tarihi; kadınların eziliş tarihi olarak gören isabetsiz bir tavra hapseder.

    Çağdaş Müslümanlar bu konuda iki uç yaklaşımı sergiliyor. Ya İslamın kadın haklarıyla ilgili bir sorunu yoktur deyip çağın beraberinde getirdiği sosyal değişmelere gözlerini kapatıyor. Gözünü kapattığı için de bir takım problemlere dikkat çeken ve adil taleplerde bulunan kadınları feministlikle suçlama kolaycalığına kaçıyor. Ya da modern söylemi olduğu gibi kabul edip; kadınların bugün geldiği noktayı ideal kabul edip Müslüman kadınları da bu noktaya çekmeye çalışıyor. Her iki sığlıktan da azade şümullü ve içeriden bir bakış geliştirebilmek için öncelikle “kadın meselesi”nin ciddiyeti kabul edilmeli. Ve şuna da ayrıca dikkat çekmek isterim. Artık bizim kadın meselesini değil; değişen; rol kaybına uğrayan; sorumluluktan kaçan; kaybettiği iktidarı şiddet ile telafi etmeye çalışan “erkek meselesi”ni konuşmaya başlamamız gerekiyor.

     

    Hülya Kurgan konuştu
  • Gözleri siyah atkılı, genç kadına takılıp kaldı. "Kerim'le Rusça konuşurken, gözlerini ondan ayırmıyordu. Kerim ona Rusça kısa, sert bir şey söyledi, askerse buna daha da sert bir karşılık verdi. Afgan asker alçak, arabulucu bir sesle söze karıştı. Ama Rus asker, onlan irkilten bir şeyler haykırdı. Baha'nın yanımda kaskatı kesildiğini hissedebiliyordum. Kerim genzini temizledi, başını öne eğdi. Sonra, açıkladı: Asker, genç hanımla kamyonun arka tarafında yarım saat baş başa kalmak istiyordu. Genç kadın atkıyı yüzüne çekti. Ağlamaya başladı. Kocasının kucağındaki bebek de öyle. Kocanın beti benzi attı; bu yüz şimdi gökyüzünde asılı duran ay kadar soluktu. Kerim'e, 'Bay Asker Efendi'ye söyle de biraz merhamet göstersin, dedi; onun da bir annesi, belki bir kız kardeşi yok muydu; hatta belki bir karısı? Rus, Kerim'i dinledi, sonra peş peşe bir şeyler haykırdı. "Bunun karşılığında geçmemize izin verecek," dedi Kerim. Kocanın gözlerine bakamıyordu. "Ama yüklü bir bedel ödedik zaten. Parasını aldı ya," dedi koca. Kerim'le Rus asker konuştular. "Diyor ki... her fiyatın bir vergisi varmış." Bunun üzerine Baba ayağa kalkü. Şimdi onun baldırına yapışma sırası bendeydi, ama Baba bir silkinişte elimden kurtuldu, bacağını çekti. İri gövdesi, ayışığmı kapamıştı. "Bu adama bir şey sormam istiyorum," dedi. Kerim'le konuşuyor ama doğruca Rus askere bakıyordu. "Utanma duygusunun nerede olduğunu sor." İkisi konuştular. "Savaştayız, diyor. Savaşta utanma olmazmış." "Yanıldığını söyle. Savaş onuru ortadan kaldırmaz. Tam tersine, barış zamanından çok daha fazla onur gerektirir.*1 Her zaman kahraman olmak zorunda m«m?diye sordum 118 içimden, kalbim küt küt atarken. Bir kez olsun boş veremez misin? Oysa biliyordum, yapamazdı doğası böyleydi. Bu kez sorun, doğasının hepimizi Ölüme götürecek olmasıydı. Rus asker, dudaklarında belli belirsiz bir gülümsemeyle Kerim'e bir şey söyledi. "Ağa efendi," dedi Kerim, "bu Rus-si bize benzemezler. Saygıdan, şereften filan anlamazlar." "Ne dedi?" "Kafana bir kurşun sıkmaktan büyük bir zevk alacakmış... en az şey kadar..." Kerim'in sesi gidiverdi, başını askerin göz koyduğu genç kadına doğru salladı. Asker bitmemiş sigarasını fırlattı, tabancasının kılıfinı açtı. Baba'nm ölümü böyle olacakmış demek, diye düşündüm. Sonu böyleymiş, demek? İçimden, okulda öğrendiğim bir duayı okudum. "Söyle ona, bu rezilliğe izin vermeden önce, bana bin tane kurşun sıkması gerekecek," dedi Baba. Gözümün önünde altı yıl önceki kış günü canlanıverdi. Köşe başında durmuş, çıkmaz sokağa bakıyorum. Kemal'le Veli, Hasan'ı yere bastırıyor. Assefin kalçasındaki kaslar geriliyor, gevşiyor; kalçaları öne arkaya deviniyor. Ve ben uçurtma için kaygılanıyorum. Bu nasıl bir yüreksizlikti böyle? Bazen, ben de ciddi ciddi merak ediyordum: Baba'nın gerçekten de öz oğlu muydum? Buldog suratlı Rus tabancasını kaldırdı. "Baba, lütfen otur," dedim, kolunu çekerek. "Baksana, ateş etmeye hazırlanıyor." Baba elime vurdu. "Sana hiçbir şey öğretemedim mi?" diye kükredi. Sıntan askere döndü. "Söyle şuna, beni ilk atışta öldürse iyi eder. Çünkü yıkılmazsam, bu Allah'ın belasını ellerimle parçalarım!" Kerim'in çevirdiği sözleri dinlerken, askerin kılı kıpırdamadı; hâlâ sırıtıyordu. Silahının emniyet kilidini açtı. Namluyu Baba'nm göğsüne doğrulttu. Güm güm atan yüreğim ağzımda, yüzümü ellerime gömdüm. Silah patladı."

    Uçurtma avcısı
  • 395 syf.
    ·5 günde·10/10
    Bu kitap Türk Devrimini en başından beri titizlikle inceleyerek akademik bir üslupla okuyucularına sunuyor dipnot alıp okunması gereken kaynak bir kitap.
  • tarihin en gizemli ve sırlarla dolu adamlarından birisidir. hakkındaki ortada dolaşan negatif söylemlerin lozan ile ilgili olanlarını bir yazıda şöyle anlatmışlardır.

    alıntıdır: burhan bozgeyik - milli gazete

    hayim naum: lozanda bizi teslim, pardon temsil eden yahudi

    tarihimizdeki büyük hatalar

    bir yahudi’nin lozan heyetine dahil edilişi... yaklaşık 33 senedir yakın tarih üzerine araştırma yapmaktayım. bu sahada yazdığım eserlerin sayısı 20’yi geçti. ayrıca 12 ciltlik ve 6 ciltlik yakın tarih ansiklopedilerinin hem metin yazarı, hem a’dan z’ye yayına hazırlayıcısı olarak çalıştım. demem o ki, bu kadar mesâime rağmen hâlâ bir meseleyi çözebilmiş değilim. o da şu: hayim naum isimli yahudi, lozan’da türkiye’yi temsil eden heyete nasıl dahil oldu? kim dahil etti? adam türkiye’nin temsilcisi, ama vazifesini yapar yapmaz mısır’a gidiyor ve orada “hahambaşı” olarak hizmetine kaldığı yerden devam ediyor. işte bu nokta yakın tarihimizin “kara deliklerinden” birisidir.

    hayim naum, türkiye’yi temsil eden heyete nasıl girdi, bilinmez. ama bilinen bir husus var, onun işin içine girişinden sonra türkiye’de çok şey değil, âdetâ iğneden ipliğe “her şey” değişti. öyleyse biz bilinmeyenler üzerinde değil de bilinenler üzerinde kafa yoralım. belki böylece bilinmeyenleri de bir nebze olsun bilme imkanına kavuşmuş oluruz.

    lozan’daki görüşmelerin birinci safhası 22 kasım 1922- 7 şubat 1923 tarihleri arasında cereyan etmiştir. o tarihe kadar türkiye’deki “manzara-i umumiye” şu şekildedir:

    a) idare şekli: idarenin her noktasında islâm mührü gözükmektedir. tbmm, 23 nisan 1920’de dinî bir merasimle ve duâlarla açılışından 9 gün sonra, 2 mayıs 1920’de anayasa maddesi mahiyetinde bir kanun çıkarmıştır. “3 numaralı kanun”un 1. maddesinde kurulacak bakanlıklar belirtilmektedir. buna göre protokolde 1. sırayı işgal eden bakanlık, “şer’iye ve evkaf vekaleti”dir. yani “şeriat ve vakıflarla ilgili konuları deruhte edecek bakanlık” ayrıca yine bu kanunla kurulan bakanlıklar arasında “adliye ve mezahip” bakanlığı vardır. (bknz:prof. dr. suna kili- prof. dr. a. şeref gözübüyük. türk anayasa metinleri, s. 88,türkiye iş bankası kültür yayınları. ankara: 1985)
    bakanlıkların adlarından da anlaşılacağı üzere o tarihte, şer’î kanunlar yürürlüktedir. mahkemeler dört mezhebin içtihadına göre hüküm vermektedir. “adalet ve mezhepler bakanlığı” da bunun yerine getirilmesini denetlemekle mükelleftir.

    tbmm’de 20 ocak 1921 tarihli ve 85 numaralı kanunla kabul edilen, “teşkilat-ı esasiye kanunu”nun, yani “anayasanın” 2. maddesinde şöyle denilmektedir: “icra kudreti ve teşri’ selahiyeti milletin yegane ve hakiki mümessili olan büyük millet meclisi’nde tecelli ve temerküz eder.” (a.g.e., s. 91)

    bu anayasa maddesine göre, “şeriata uygun kanun çıkarma yetkisi” tbmm’ne aittir.
    1921 anayasasının 7. maddesi ise aynen şu şekildedir:
    “ahkâm-ı şer’iyenin tenfizi [şeriat hükümlerinin uygulanması], umum kavâninin vaz’ı [bütün kanunların çıkarılması], tadili [değiştirilmesi], feshi, ve muâhede ve sulh akti ve vatan müdafaası ilânı gibi hukuku esasiye büyük millet meclisi’ne aittir. kavanin [kanunlar] ve nizamat tanziminde muâmelât-ı nâsa erfak [uygulamaları insanlara en uygun] ve ihtiyacatı zamana evfak ahkâm-ı fıkhiye ve hukukiye ile [zamanın ihtiyaçlarına en uygun fıkhî hükümler ve esaslar ile] âdâp ve muâmelât esas ittihaz kılınır. heyeti vekilînin [bakanlar kurulunun] vazife ve mesuliyeti kanun u mahsus ile [özel bir kanunla] tayin edilir.” (a.g.e., s. 92)

    b) idarecilerin konuşmaları: anayasa, kanunlar ve idare şekli işte bu şekilde iken, o devrin idarecileri de bu kanunlara uygun konuşuyorlardı.

    ne olduysa, hayim naum’un işin içine girmesinden sonra oldu. türkiye’deki siyâsî ve kültürel tablo birdenbire ve 360 derece ters şekilde değişmeye başladı.

    ingilizler; “türkiye islâmiyetle alâkasını kesmeli!” diyorlardı.
    hayim naum isimli yahudi’nin lozan’da türkiye’yi temsil eden murahhas heyeti’ne nasıl dahil olduğunun tam olarak açığa çıkmadığını belirtmiştik. yakın tarihimizde tam olarak açığa çıkmayan bir başka husus da bu yahudi’nin temaslarıdır. ingiltere bu konuyu “devlet sırrı” gibi saklamaktadır. ancak bu konuda açığa çıkmış bazı bilgiler mevcuttur. necip fazıl tarafından yayınlanan büyük doğu mecmuası’nın 6 ekim 1950 tarihli nüshasında bu yahudi’nin temasları hakkında mühim açıklamalar yer almıştır. o tarihte, lozan’da türkiye’yi temsil eden heyetin başkanı ismet inönü hayatta idi ve yazılanlara en ufak itirazı olmamıştı.
    bu dergide yazılanlara göre, hayim naum, lozan konferansı’ndan önce amerika ve ingiltere’de birtakım mahfillerde temaslarda bulunarak onlara şöyle demişti:
    “siz türkiye’nin mülkî tamamiyetini kabul ediniz. onlara ben islâmiyeti ve islâmî temsilciliklerini, ayaklar altında çiğnetmeyi taahhüt ediyorum.”
    büyük doğu mecmuası’nda yer alan “lozan’ın içyüzü” başlıklı yazıda bu yahudi’nin yaptıkları ve onun temasta bulunduğu kişilerin sözleriyle ilgili şöyle denilmektedir:
    “ingiliz murahhas heyeti reisi lord gürzon, nihayet en manidar sözünü söyledi.
    dedi ki:
    “‘türkiye islâmî alâkasını ve islâm’ı temsil rolünü kendi eliyle çözer ve atarsa, bizimle hulûs birliği etmiş olur ve hıristiyan dünyasının hürmet ve minnetini kazanır; biz de kendisine dilediğini veririz.’
    “lozan’da türk murahhas hey’eti başkanı bulunan ve henüz hakiki kasıtları anlamayan ismet paşa, bir aralık bütün hıristiyan emellerinin türkiye’yi mazisindeki ruh ve mukaddesatı kökünden ayırmak olduğunu sezdiği halde, şu gizli ivaz ve teminatı veriyor ve diyor ki:
    “‘eskiden beri kökleşmiş ve köhne engellerden...yani an’ane-i islâmiyetten kurtulmak hususunda besledikleri –yani ismet’in beslediği- azmin inkar edilmez delilidir.
    “harfi harfine iktibas ettiğimiz bu sözlerle, türk başmurahhasının, yani ismet’in, eskiden kökleşmiş ve köhne olmuş engellerden kurtulmak hususunda türk milletine beslediği kat’î azimle ne kastettiğini ve bunu hangi maksat altında islamiyet düşmanlarına ivaz [karşılık olarak verilen şey, bedel] diye takdim ettiğini sormak lazımdır.
    “lozan muâhedesinden sonra, ingiltere avam kamarası’nda, ‘türklerin istiklâlini ne için tanıdınız?’ diye yükselen itirazlara, lord gürzon’un verdiği cevap:
    “‘işte asıl bundan sonraki türkler bir daha eski satvet ve şevketlerine kavuşamayacaklardır. zira biz onları, maneviyat ve ruh cephelerinden öldürmüş bulunuyoruz.’
    “artık bunun üzerine her şey apaçık anlaşılıyor değil mi?
    “türklere dinlerini ve din temsilciliğini feda ettirmek şartıyla, sun’î istiklal işinde gizli anlaşmanın müessiri tek kelime ile yahudiliktir. buna me’mur-u müşahhas kimse de, şimdi mısır hahambaşısı bulunan hayim naum’dur. bu hayim naum bu korkunç teşebbüse evvela amerika’da türkler lehinde bir seri konferans vermek ve emperyalizm şeflerine, türk maddesini serbest bırakmaları, buna mukabil ruhunu, tâ içinden ve kendi öz adamlarına yıktırmaları fikrini telkin etmek suretiyle başlamıştır.” (büyükdoğu, 6 ekim 1950, sayı: 29)

    bu uyanık yahudi’nin yaptıkları ve sebep olduğu neticeler öyle bir yazıya sığmaz. “bir kişiden ne çıkar” denilmesin. tarihte pek çok örneğinin görüldüğü gibi, “bir kişi” çoğu defa milyonlara, hatta yüz milyonlara tesir etmiştir. hayim naum da bunlardan biridir. bu açıkgöz yahudi’nin pek çok gayesi vardı. gayelerinden bir tanesi de “beleş vatan sahibi olmak”tı.

    hayim naum’un heyete girişinden sonra neler oldu?
    lozan görüşmelerinin birinci safhasında (20 kasım 1922-7 şubat 1923), türkiye’yi temsil eden heyet büyük ölçüde, tbmm’de alınan kararlar çerçevesinde konuşmuş ve hareket etmişti. ne var ki, hayim naum’un heyette “resmen” yer alışından sonra durum değişecekti. 7 şubat- 6 mart 1923 tarihleri arasında devam edecek olan ikinci tur görüşmeleri esnasında ortaya bambaşka bir tablo çıkacak ve bu yeni tablo tbmm’de de şiddetli tartışmalara yol açacaktı.
    lozan görüşmelerine gidilmeden hemen önce tbmm’de hâkim olan hava şuydu:
    ülkede hâkim olan kültürel yapıdan aslâ tâviz verilmeyecekti. zaten bunun gündeme getirilmesi bile düşünülmüyordu.
    misak-ı millî sınırlarından aslâ vazgeçilmeyecekti. (yani musul, kerkük, kıbrıs, batı trakya, adalar, hatay anavatana dahil olacaktı.)
    yunanlılar; izmir, uşak, manisa, denizli başta olmak üzere pek çok şehri, kasabayı, köyü yakıp yıkmış, ege bölgesini viraneye döndürmüştü. bunlardan mutlaka harp tazminatı alınmalıydı.
    24 temmuz 1923 tarihinde imzalanan ve ekleriyle birlikte 143 madde olan “lozan barış sözleşmesi”ne baktığımızda, tbmm’nin ilk görüşünden büyük sapmalar olduğu görülür. meselâ, sanki zaferi yunanlılar kazanmış gibi, batı trakya’yı ve 12 ada’yı yunanlılar almış, harp tazminatı için, “üzerine bir bardak soğuk su için!” denilmiş ve tek kuruş tazminat verilmemişti.
    öte yandan uyanık ingiltere, kıbrıs’a ve ırak’ın petrol bölgesine, musul ve kerkük’e kısa zamanda el koyacak şekilde bir statü tespit ettirmiş, hatay bile anavatan sınırları dışında bıraktırılmıştı.
    lozan’ın bu halini, tbmm’nin tasdik etmesi mümkün değildi. bu tasdik ancak, anlatması çok uzun sürecek, birinci meclis’in tasfiyesinden sonra mümkün olmuştur.
    lozan antlaşması’ndan hemen sonra, idarede söz sahibi olan parti, islâmiyeti bütünüyle devre dışı bırakmayı, hatta islâm dininin yerine hıristiyanlığı kabul ettirmeyi tartışmıştır. bu konuda yüzlerce sayfa tutarında konuşmalar kayıtlara geçmiştir.

    kapalı kapılar ardında yapılan görüşmelerden bir kısmı da hocalar üzerineydi. 19 ağustos 1923 günü kazım karabekir’in evine yemeğe gelmiş olan ismet inönü, “lozan’dan sonra yapılacak işler üzerine” görüş beyan ederken şöyle demişti:
    “hocaları toptan kaldırmadıkça hiçbir iş yapamayız. bugünkü kudret ve prestijimizle bugün bu inkılâbı yapmazsak hiçbir zaman yapamayız.” (uğur mumcu, kâzım karabekir anlatıyor, s. 97)
    lozan’dan sonra türkiye’de neler olup bittiği sır değildir. manzara-i umumiye şöyledir: bu ülkede hakim olan bin yıllık tarih ve kültür kanlı gözyaşı dökmektedir. hayim naum ise hahambaşı koltuğuna oturduğu mısır’da son derece mutludur ve avuçlarını oğuşturarak olup bitenleri seyretmektedir.

    gelecekte hür tarihçilerin bu konuyu daha da derinlemesine araştırdıklarında ortaya çıkacağı üzere, esrârengiz bir simanın, yani hayim naum’un lozan’da türkiye’yi temsil eden heyete dahil edilmesi tarihimizdeki büyük hatalardan biridir