• Bid’at’ın Luğati Tanımı*
    Bid’at kelimesi “b d a” kökünden gelmiş olup “eşi ve benzeri olmayan bir şeyi yapmak, icat etmek” manasına gelir. Kelime, kök manasında ve türemiş şekillerinde “yenilik, icat etmek, sonradan meydana gelmek, benzeri olmamak” gibi birbirlerine çok yakın müterâdif manalar taşımakla beraber, farklı kelime guruplarıyla değişik anlamlar kazanmıştır.[1] Bu konuda bir fikir vermek amacıyla bu türemiş şekiller ve ifade ettikleri manalardan bir kaçını hatırlatmak istiyoruz:

    (بَدْعاً الشَّيْئٍ بَدَعَ -َ ): Bir şeyi benzersiz yapmak, icad etmek

    ( بَدَعَ الْبِئْرَ): Kuyu kazmak ve açmak

    ( بَدُعَ –َ بَدَاعَةٌ وَ بَدُوعاً(:Benzeri olmamak

    (أَبْدَعَ فِي...( İşini güzel yapmak

    ( أَ بْدِعَتْ اَلْأَبْلُ ): Hastalık, yorgunluk, zayıflık gibi arızalardan dolayı deve yolda kalmak

    ( أُبْدِعَتْ حُجَّةُ فُلَانٍ ): Fulanın delili hükümsüz kaldı

    ( أَبْدَعَ الشَّاعِرُ): Şair benzersiz şiir yazdı

    ( إِبْتَدَعَ... ): Yeniden bir şey peyda etmek, bid’at çıkarmak

    ( إِسْتَبْدَعَ –َ إِسْتِبْدَاعً ): Bir şeyi eşsiz bulmak

    ( اَلْبِدْعُ ج أَبْدَاعٌ وَ بَدْعٌ): Yeni iş, olay, şecaat ve şerefte üstün

    kişi, Moda

    ( اَلْبَدِيعُ ج بَدَائِعُ ): Sonradan ihdas olunan bid’at

    Bir şeyin benzeri yokken ihdas eden, yaratan, Allah’ın el-esmâu’l-hüsnâsından biri. Mükemmel, olgun, yeni tulum, semiz kişi

    Ezherî temel anlam olarak “yeni olmak” manasını: el-Kisâî “Hayırda ve şerde sahip olunan en son nokta” olarak ifade eder. Kelimenin ( أُبْدِعَتْ الْأَبْلُ ): Deve zayıflıktan, hastalıktan veya yorgunluktan dolayı yolda kalmak” şeklindeki kullanılışında, temel mana olarak “engellemek, alıkoymak” manası da bulunmaktadır. Nitekim hadisi tarifte bu anlam aynen kullanılmıştır:

    (إِنَّ رَجُلًا أَتَـَي النَّبِىَ (ص) فَقَال يَا رَسُولَ الله إَنِّي أُبْدِعَ بِى فَاحْمَلْـنِى...“Rasûlüllah’a bir adam gelmiş ve Yâ Rasûlüllah binitimin zayıf ve bitkin düşmesi beni yoldan alıkoydu, bana bir binit temin et” demiştir.[2]

    (el-Efvah), ( تَبْدَعُ ) kelimesini kullanarak şu şiiri nakleder:

    لِكُلِّ سَاعٍ سُنَّةٌ مِمَّنْ مَضَى/تَنْمِى بِهِ فِى سَعْيـِهِ أَوْ تُبْدِعُ

    Her çalışan için kendinden önceki kimselerden bir yol vardır (Sünnet vardır). O çalışmasında ya gelişir büyür veya geri kalır.

    Ebu Said, (أُبْدِعُ ) kalıbında “batıl olmak” manasının bulunduğunu ve kullanımdaأُبْدِعَتْ حُجَّةُ فُلَانٍ) :Falanın hücceti batıl oldu) denildiğini belirtir.

    El-Asmai ise, kök kelimede “doymuş olmak, semiz olmak” manasının bulunduğunu söyler.[3]

    Görüldüğü gibi (b d a) kelimesi ve türemiş şekillerinde anlatılan manaların hepsi şu ortak manada birleşmektedir: "Mevcut durumun dışında olmak". Yeni bir şey yapmak da, bir şeyi güzel yapmak ta, şaşırtıcı bulmak da, yolcu devesinin her hangi bir arızî sebepten dolayı yolda kalması da, delilin bâtıl olması da ve bir şeyin fazla olup doymuşluk derecesine ulaşması da hep mevcut durumun dışındaki hal­lere, davranışlara ve durumlara işaret etmektedir.

    Kelimenin Kur'an-ı Kerim'de kullanılışı ise: Hadîd suresi 27. ayette "ihdas etmek, uydurmak" manasına, Ahkâf suresi 9. ayette "ilk defa olmak, benzeri olmamak" anlamında, Bakara suresi 117. ayette ve En'am suresi 101. ayette "yaratmak" manasına olmak üzere dört yerde geçmektedir. Bunlardan son ikisinde Allah'ın yaratmasından söz edilmekte, Hadîd süresindeki ayette, Ehli Kitab'ın ruhbanlık ihdas etmeleri, Ahkaf suresinde ise, Hz. Peygamber’in nübüvvetiyle ilgili olarak O'nun ilk gönderilmiş peygamber olmadığı, Allah tarafından O'ndan önce de peygamber gönderildiği anlatılmaktadır.

    Hadislerde ise kelimenin kök ve türemiş şekillerinin kullanıldığı görülmekle birlikte, daha çok menfî manası ağırlıklı olarak kullanılmıştır. Ayrıca kelime, Muhdes (sonradan meydana gelmiş) kelimesinin müterâdifi olarak kullanılmıştır.

    Bid’at kelimesiyle çok kere eş anlamlı (müteradif) olarak kullanılan muhdes kelimesi hakkında da bilgi vermek yerinde olacaktır. Çünkü bir kısım hadislerde "Hades" ve "muhdes", "muhdesât" kelimeleriyle, bid’atlar anlatılmıştır.

    Muhdes ( محدث ) kelimesi, h-d-s ( حدث )kalıbından türemiştir. Kelimenin kök manası "Araz olsun, cevher olsun, bir şeyin sonradan ortaya çıkması, daha önce olmayan bir şeyin îcâd olması" demektir.[4] Kelimenin türemiş şekilleri dikkate alınınca, "eskinin zıddı yani yeni, yaşın genç olmasından kinaye olarak ifade edilmesi, icad etmek, ortaya koymak, vakıa, haber, hadis, yeni bir durum, konuşmak, bilgi vermek”.[5] gibi birbirine çok yakın manaları olduğu görülmektedir. Ortak mânâ ise, "önceden olmayan bir şeyin ortaya çıkması, yani yeni olarak zuhur etmesidir." insan olsun hayvan olsun yaşı genç olanlar için kinaye olarak kullanılması, ömür çizgisinde daha ilk zamana, yenilik haline işaret ettiği gibi, eskinin zıddı olmak, hatta Ezherî'nin ifade ettiği şekliyle احداث الدهر felaketler ve musibet manası da, mevcut duruma göre yeni bir duruma işaret etmektedir. Daha sonra terim olarak, "sünnette bilinmeyen ve mu'tad olmayan münker bir işin ortaya çıkması" olarak anlaşılmıştır. "Muhdesâtu'l-Umur" terkibiyle: "Selefi salihinin yapmadığı şeylerden ehli hevânın (kendilerince) icad ettikleridir" şeklinde tarif edilmiştir.

    Görülüyor ki hadislerde çokça geçen "muhdes-hades" kelimeleri de ifade ettikleri mânâ itibariyle, bid’at kelimesiyle müterâdif olarak menfî manada kullanılmıştır.



    --------------------------------------------------------------------------------



    [1] İbn Manzûr, Lisânu’l Arab, 1, 229-231; İbn Düreyd, Cemhere, 245, Tehânevî, Keşşâfu Istılâhâtı’ıl-Fünûn, 1,133; Zebîdî, Tâcu’l-Arûs, xx, 309; İbn Fâris, Mekâyisu’l-Lüğa, 1,209-210, Atıyye, Izzet Ali, el-Bid’a, s.157.

    [2] Trimizi, 4 c. sy: 413 no: 2809 Ahmet, Müsnet, 4/120, 5/272

    [3] Ibn Manzur, a.g.e., göst. yeri.

    [4] Râgıb, el-Müfredât, s.222; Ibn Manzur, Lisân, 1/796-797; ez-Zebîdî, Tâcu'l-Arûs, 5/206-212

    [5] Göst. yerler.
  • Gerçek şu ki, Kitap ve Sünnet'i bilen ve gereği gibi yaşayan hakiki bir Alevî, ancak Allah-ü Teâlâ'yı ma'bûd olarak tanır. Kendisini, İslâmiyetin bir ferdi olarak bilir, Peygamberimizi, en son Peygamber, Kur'ân-ı Kerim'i de son semavî kitap kabul eder.
  • Allah Rasûlü'ne gelen buyruklar, bir "Vahy-i Metluv" dediğimiz Kur'an-ı Kerim, bir de "Vahy-i Gayr-i Metluv" dediğimiz Sünnet diye iki şekilde anlaşılmalıdır.
  • Acıya o kadar aşinayız ki artık gözyaşları değil sözler akıyor. Yaşlılar içten dua ederken onları incelerim ve bir şey fark ettim; onların göz yaşları yoktur, ihtiyarların gözyaşları sözlerinden akar. 21.yy dışı genç içi yaşlı ne çok genci var. O kadar ağladık ve üzüldük ki akıtacak sözler kaldı bi tek.

    Bütün kitaplar ya empatinin ya da biyografinin ürünüdür. Kurguları, fantastik olanlar dışında hep hayatın içinden alıntılar, bu yüzdendir kalbe ve ruha kitap en iyi arkadaş.

    Kime sorsanız hayatımı yazsam roman olur derler. Roman olmanın önemini bilirler. En cahilinden tutun en bilgilisine herkes okumanın ve yazmanın bir çığlık olduğunu, bende varım, yaşıyorum ve yaşadıklarım bence çok zor, gücümü ayakta duyurmamı sağlayan bir çok şey var diye bir ifade şekli olarak romanı seçer.

    Anlatsak roman olur her birimizin hikayesi. Tıpkı parmak izleri gibi eşsiz hikâyelerimiz vardır, romanlaşacak hikayeler. Başlangıçta belki aynıdır bir başkasıyla hikayemiz orda şöyle bir söz duyulur "ama benim böyle bir farkım var, daha fazlasını yaşadım" der ve eşsiz hikayesini romanlastırır insan. Ama ile önceki benzerliği çürütmüş kendini ifadeye başlamıştır bile.

    Hikayeler de benzerlikten başlar yaşadıkça değişir. Tıpkı bir anne ve bebeğin arasindaki ilk bağ gibi. Ilk doğduğunda bebeğin topuk izi ve annenin parmak izi aynı olur. Zamanla bebekte erişkin olur ve işler değişir. Artık hayat, Allahtan rahime verilen ve ordan dünyaya sorunsuz gelen canıyla birey olarak yoluna devam eder.

    Waris de böyleydi. Annesine çok benziyordu. Zamanla coğrafyasının dayattığı acıları, inançları onu da buldu. Üstelik 3 yaşında bir bebekken. Bakın bebek diyorum kadın değil. Cinsiyet farkındalığı henüz başlamamış bir canlıyken, büyüklerin çokta iyi bildiği cinsiyet farklılığını yaşamaya aday bir bebek.


    Çoğu zaman midem bulandı, okuyamadim. Okurken yer değiştirdim durdum. Huzursuz oldum, şükür ettim, yeri geldi ağladım, tüylerim diken diken oldu. Sonra boşluğa daldı gözüm bunlar gerçek hala bunlarla karşılaşan binlerce bebek var, dünya hala bir bebeğin kız oluşuyla sessizliğe gömülüyor diye var olan dehşeti tekrar yaşadım.


    Dünyanın her yerinde farklı kültürler vardir ve bu farklar icinde ortak bir nokta kız çocuğu namustur algısıdır. Namus algısı kadından gecer. "Kırmızı Pazartesi" Gabriel Garcia Güney Amerika'nın kasabalarının birinde gecen namus cinayetini anlatırken, bir sözcükler dizi kurar "...bir sessizlik oldu, kız çocuğu doğdu sanki." Türkiye'den tutun Amerkaya böyle bir tabiri kadın yazısında ortak dile getirebiliyorsunuz. Dünyanın en eski tarihlerinden tutun günümüze her zaman kadın hakları ile ilgili tartışmalar ve çareler aranmıştır. Kıymetli ve çok zor bir şeydir kadın olmak. Toplum onu korumak istemiş ama neden. Hep erkeğe verilen kıymetin ürünü bu paravan değerler.

    Islamiyet öncesi kız çocuklarının diri diri gömülmesi geliyor aklıma. Bu düzeni değiştiren dinime şükür ediyorum. Şükür ederken aklıma her şeyini kızına danışan Peygamber (s.v.s) geliyor. Kızı Fatma (a.s) odaya girdiğinde ayağa kalkan bir Peygamber (s.v.s). Sonra erkek çocuk düşkünlükleri geliyor aklıma; Allah en sevdiği Peygamberimizin (s.v.s) soyunu kızından sürdürmüş. Tüm erkek çocukları ayaklanmadan göçüp gitti dünyadan. Apaçık kıymet verdi dinimiz. Kur'an-ı Kerim okunup anlaşılsa gerçek manasıyla yeryüzünde en kiymetli varlığa kadın dediğinin açık delilleri ile doludur. Cenneti o vaad edilen sonsuz güzelliği annelerin ayaklarına serecek kadar bir kıymet. Ve her uyarı ve korunma ayeti duygusallıktan, kırgınlıktan dolayı geldi. Kadın narindi ve onu ondan güçlü olan erkek korumalıydı. Böyle şükürlerin kaynağından bahsetmeden gecmek istemedim.

    Diğer yandan kültürlerin kızları sakınma ve koruma şekilleri farklıdır. Burda şunu diye biliriz;

    "Cografya kaderdir."

    Ibni Haldun

    Coğrafya kaderdir. Türkiye'de töre adına bir takım şeyler olur. Töre diyince akla kadın gelir, oysa töre toplum kurallarının yazısız sosyal hali olarak gecer. Kadın=Töre tabiri nerden çıktı. Tabi ki namus sadece kadındır algısından. Biz böyle kaderleri yasarken, yeryüzünde farklı adetlerle yine kadın olmaya dayatılan ağır bedeller var.

    Afrikada halen sürdürülen, hatta göç ettikleri batıda bile bu adetleri sürdüren insanlar var. "Kadın sünneti" Waris bunu büyük bir cesaretle dünyaya duyurdu. Hala bunun olmaması için savaş veriyor. Çeşitli çalışmaları var.

    Waris: Çöl çiçeği demek. Çölün ortasından acılarıyla yeşeren bir çiçek. Adının anlamı ile özdeşleşen kaderini antacak en guzel isme sahip olan Waris; adının anlamını kitaba veriyor. Güzelliği ile tüm dünyanın ilgisini ceken bir guzellik. Bir manken. Güçlü bir kadın, her şeye rağmen topraklarına bağlı ve sevgisini her fırsatta dile getiren bir vefa.

    Waris'e ne oldu?

    Waris 3 yaşındayken çöl ortasında sünnet edildi. Kadınlığı alındı. Allah onu kusursuz yaratmışken, yaratılan kul onda hata aradi ve onu sakat bıraktı. Bu olay esnasında binlerce kiz ölüyor. Sağ kalanlar ise çeşitli sağlık sorunları yaşıyorlar.

    Waris 12 yaşına gelince babası tarafından yaşlı bir adamin 4.cü karısı olarak 5 deve karşılığı satılıyor. Burda başına gelen korkunç olaya dur diyemeyen o küçük kız artık dur deyip, kaçıyor. Yazgısında büyük işler vardı çölü aşıp Amerikaya gelene kadar bir cok olay yaşıyor. En sonunda dünyanın merkezi olan bu yerde güzelliği ile keşfediliyor ve bu keşif ona coğrafyasındaki sessizlik sembolü kızların çığlığı olma imkanı veriyor.

    Tüm dünyaya ben sünnet edildim deyip, ilgiliyi coğrafyaya çekiyor. Ve artık cesur bir ses dimdik durup Tanrı'nın kusursuz yarattığında kusur aramayın diyor.


    Gercek bir hüznün hikayesi bu. Otobiyografik eserler okurken insan tuhaf oluyor. Kurgu yok ve direk gercekle başbaşasın üstelik bunu yaşayanın sözleri ile. Acaba yazarken nasıl ruhlara büründü? Şüphesiz can acıtıcı her sözü dışa akmasada içe akan yaşlarla dökmüştür.

    Farkındalıklar adına okunmalı! Okumak istemeyenler için filmide var izlenebilir. Rahatsız edicide olsa dünyadan gelen seslere kulak vermeliyiz. Bizi duymalarını isterken biz sağır olmaya kalkışmayalım.


    Keyifli okumalar!
  • Allah Teala , Kur'an i Kerim'de daha çok ana esaslardan ve kaidelerden bahseder. Ara ara da cüzi meselelere girer. Kuran daha çok usûl , sünnet ise o usûl üzerine ibtina eden tebyîndir.
  • ŞEHÂDET,

    Kur'ân-ı Kerîm'de:

    "Ey iman edenler!..
    Allah için hakkı ayakta tutan (Hâkimler, insan)lar,
    adâletle şâhidlik eden (Kimse) ler olun“
    emri beyan buyurulmuştur.

    Şehâdet;
    başkasına âid bir hakkı, kat'i bilgiye dayanarak,
    kazâ'nın (Yargı'nın) sıhhati için ihbar etmektir.
    Zannetmek veya tahmin etmek, şehâdet değildir.

    Zirâ Allah Rasulü (sav):
    "Eğer güneş gibi gördüysen şehâdet et,
    aksi takdirde yapma" emrini vermiştir.

    Şehâdet, iyice görüp anlama manasına gelen
    "Müşâhede'den" türemiştir"
    Şehâdet;
    Kur'ân, sünnet ve icma ile sâbit olan,
    kazâ (mahkeme) işlerinde delil kabul edilen bir ameldir.
    "Bir kimsenin, bir şahısda bulunan hakkını almak için,
    belirli lâfızla, hâkimin huzurunda ve hasmın muvâcehesinde vâki olan doğru ihbara şehâdet denir"

    Fıkıh günlükleri,
  • Bilginin İslamileştirilmesi kavramının detaylı olarak incelendiği bu kitapta ;
    Öncelikle İslam toplumunun başladığı ilk günden itibaren nasıl bir gelişmeyle devam ettiğini ve her dönem farklı kültürel kimliklere girdiğini ve yenilenerek geliştiğinden dem vuruyor. Lakin Koskoca İslam medeniyeti de ister istemez beşeri etkenlerle 17. yüzyıldan sonra sömürülmeye başlanıyor. ( İslam değil İslam'ı yaşadığını sanan toplumlar ! ) Özellikle Ortadoğu. Ekonomik nedenler bu sömürülmenin başında geliyor tabi ki.
    Velhasıl, İslam'ın modernleştirilmesi çalışmaları başlanıyor ve en önemli temsilcisi İsmail Raci Faruki. " Bilginin İslamileştirilmesi " kavramını açıklayan bu teori "modern düşüncenin doğru hususlarını, Kur'an-ı Kerim, sünnet ve sahih geleneksel düşüncenin verileri ile birleştirerek şekillendirmek ve bir kalıba dökmektir " ile tarif edilirken bir çok âlim tarafından türevleri ileri sürülüyor ve eleştiri de alıyor pek muhtemel.


    Fakat aydınlatıcı bulduğum modernleşme ilkeleri; öncelikle eğitim sisteminde temelden tevhid ve hakikat eğitiminden sonra beşeri bilimlerin verilmesi ve böylelikle toplumumuzda İnaç bütünlüğü ile kişiler yetiştirilirse zaten ele alınan her bilim islami bir bilim olarak değerlendirilecektir. Buna örnek olarak da " müslüman bilim adamının, kevni düzeni akıl yoluyla elde ettiği bilgi ile vahiylerden elde ettiği bilgiler arasında hiçbir fark yoktur. Çünkü her ikisinin yazarı da Allah'tır. "

    Yani bilgiler vahiy ve bilimsel bilginin uzlaşmasıyla islamileştirilir...