• 312 syf.
    1940 yılında Ankara da doğan Zarifoğlu zengin bir eğitim dünyasına sahiptir. Üslubu , tarzı ve tavrı ile diğer şair ve yazarlardan ayrı bir yerdedir her zaman. Şiirlerindeki derinlik, yazılarında ki şairane düzen onun hayatı ve kişiliği hakkında da okuyucuya bilgiler sunmaktadır.
    Zarifoğlu, yaşadığı dönemin olaylarını net gören ve sancılar içinde ruhu yaşama direnen güçlü bir karakterdir. Onun; kitapları , şiirleri , denemeleri ve yazıları ruhunun yansıması ve samimiyetinin birer kanıtıdır. Abartıdan uzak yalın ve anlaşır bir dille her okuyucusuna hitap eden zarif bir şairdir. Okuyucusunu anlam ve kavrama konusunda yormayan anlatmak istediğini net anlatabilen bir üsluba sahiptir.

    Bir değirmendir bu dünya öğütür bir gün bizi. İsmini verdiği deneme kitabı ; Zarifoğlu'nun duyarlılığını , hassasiyetini , kendi iç dünyasındaki huzursuzluklarını , müslümanların her gün düçar olduğu acıların sancılarını yüreğinde hisseden modern dünyanın bunalımlarından kaçmak için yazılarına sığınan ve bu uğurda yazdığı denemelerinden oluşan eşsiz bir eserdir. Her sayfa da buram buram acı kokan Batı'nın kirli oyunlarını , kapitalist sistemin müslümanlar üzerinde oynadığı oyunları anlatan ve bu sistemde müslümanların İslam dünyasının nasıl bir tehdit altında olduğunu gözler önüne serer. Kendi yazdığı dönemden bugünün Müslümanlarına da yazılmış güzide bir eserdir.
    Müslümanlar için ilmihal okumalarının kuran ve siyer ışığında aydınlanmanın önemine vurgu yapar . Evlerimize kendi ellerimizle koyduğumuz televizyon ve kitle iletişim araçlarının tehlikelerinden ve bunun toplum üzerindeki etkilerinden bahseder. Kapitalist sistemin insanları nasıl hasta ettiklerini , ilaç sanayi sektöründe dönen oyunlara da atıfta bulunur.
    Batı'nın korkunç nice oyunlarını , İslam'a olan düşmanlıklarını, müslümanları nasıl yok ettiklerini yerine sahte bir yüzle saygı kisvesi görünümüne bürünüp içten içe İslami yok etmenin oyunlarını nasıl oynadıklarını da anlatır . Doğu Türkistan'daki Müslümanların içten nasıl bölündüklerini Rusya ve kızıl Çin şarlatanlarının hilelerini de yazar. Batı'nın korkunç ve kirli yüzü gün yüzüne çıkar .
    Evlerimizde , TV karşısında binlerce Müslümanın uğradığı zulümleri işkenceleri koltuklarımızda evlerimizde nasılda duyarsızca geviş getire getire rahatlıkla izlediğimizden yakınır yazar . Yıllar önce yazılmış ama bugünün Müslümanını ne iyi anlatır . Hangimiz bugün evimizde zulüm gören bir insana, müslümana , İslam'a yapılan düşmanlığa direnip elinden hiç birşey gelmezse bile elini açıp onlar için dua edebilecek kadar hassasiyetini korumuş durumda. Bir gece Teheccüd vakti tüm gönlünü samimiyetini de yanına alarak ellerini Mevla'ya açıp dünyanın her yerinde zulüm gören müslümanlar için ihlâsla dua et . Öyle içten bir dua olsun ki ruhen müslümanların üzerine yağan mermilere , bombalara siper ol gövdenle bir avuç duanla. Ola ki senin duan hatrına bir evlat yetim kalmaktan kurtulur , ola ki bir baba evlatsız kalmaktan. Ellerin gökte avucunda gözyaşlarınla ulaşırsın tüm acı çeken gönüllere.

    Görünüm olarak müslüman lakin davranış ve yaşayış olarak sınıfta kalıyor bugünün modern müslümanları. Derler ki : sahabileri görseniz bunlar müslümandır dersiniz. Lakin sahabiler bugün müslümanları görse vallahi bunlar müslüman değildir derler.
    Sürekli kolaya kaçma , rahata kavuşma , derdinde . Kurban kesmemek adına kendisine binlerce fetva çıkaran insanlar var bugün. Kur'an'ın sünnetin ehemmiyetini idrak edemeyecek kadar zişuur koflar dolu meydanlarda. Modernlik ve çağdaşlık adı altında islamı ve müslümanları gerici ilan edenlerde var. Bizde cihad edecek güç yok, lakin bir şeyi elimizle veya dilimizle düzeltecek takatimizde yok. Bozgunculukta ve kolaycılıkta üstümüze yok. Hele dedikodu gıybet varsa saatlerce süren anlamsız kelimeler yığını ile beş vakit namaza dururken aklımızda kalbimizde namazda duramazken bedenen artık huzurdayız . Onu da aradan çıkarıvermek adına .
    Gözden geçirmek lazım , kendimizi , yaşayış şeklimizi davranışlarımızı tutarsız/ tutulamayan yanlarımızı. En önemlisi de kalbimizi... İçim temiz demekle büyük hesap gününden sıyrılamayşımızı. Bugün hanelerimizi teknolojil saldırılardan koruyamayabiliriz.
    Lakin kalbimizi korumak elimizde orası bizim kurtuluşa giden tek yolumuz. Orası duzelirse davranışlarımız , hallerimiz, kelimelerimiz de düzelir .

    Kitap benim tavsiye listemde. Etrafta eline yeni kalem almış üç beş satır aşk şiirleri yazıp , aşıklıktan dem vuran , dünyadan insanlardan bir haber olan yazarları okumak yerine . Size birşeyler katan özünuze , geçmişinize sahip çıkmanızı telkin eden yazarlara yönelin. Bu neden Zarifoğlu olmasın.

    Keyifli okumalar
  • Yüce Allah her peygambere gönderdiği kavmin dilinde vahyi indirmiştir. Şu ayet meali bu gerçeği ifade etmektedir:  “İstisnasız her peygamberi kendi kavminin diliyle gönderdik ki onlara açık açık anlatsın; bundan sonra Allah dilediğini sapkınlık içerisinde bırakır, dilediğini de doğru yola iletir. O, güçlüdür, hikmet sahibidir.” (İbrahim 14/4) İbn Kesîr ayetin açıklamasında bunun Yüce Allah’ın halkına yönelik bir sünneti yani değişmez muamelesi olduğunu dile getirir. (bk. İbn Kesir, Tefsir, ilgili ayet yorumu) Yüce Allah bu sünneti doğrultusunda vahyini kimi zaman İbranice, kimi zaman Süryanice kim zaman da Arapça indirmiştir. Cebrail vasıtasıyla bütün bu dillerde inen ilahî kelamlar, Allah’ın zatıyla kaim kelamına delalet etmektedir. Vahyi indiren, alemdeki hiçbir türe benzemeyen kadîm olan Allah’tır. Allah hitabını peygambere bir cümle şeklinde bildirdiğinde ona uygun sesler yani Arapça’nın ya da bir başka dilin kalıplarına uygun lafızlar yaratır, ardı sıra onları muhataba işittirir” (Bâkıllânî, et-Takrîb ve’l-İrşâd es-Sağîr (nşr. Abdullah b. Ali Ebû Zenîd), Beyrut 1413/1993, I, 322; Ebü’l-Muin en-Nesefî, Tebsıratü’l-edille, DİB Yayınları, Ankara 2004, I, 372)


    İmam Matüridî, Kur’an’ın Arapça olarak yani lafız ve mana şeklinde Hz. Peygamber’e geldiğine “Hiç kuşkusuz, "Kesin olarak bunları ona bir insan öğretiyor" dediklerini biliyoruz. Oysa ona öğretiyor dedikleri kişinin dili yabancıdır, bunun dili ise açık seçik Arapça’dır. Allah’ın âyetlerine inanmayanlar yok mu, Allah onlara hidayet vermeyecek; onlar için elem verici bir azap vardır. Ancak Allah’ın âyetlerine inanmayanlar böyle bir yalanı uydurabilirler, asıl yalancılar onların kendileridir.” (Nahl 16/103-105) ayetlerini delil olarak getirir ve şayet sadece mana olarak gelseydi Yüce Allah insan tarafından öğretilmesini bir iftira olarak nitelemezdi diye yorum getirir.

    Bütün bunlar gösteriyor ki vahiy, peygamberin konuştuğu dille indirilmiştir. Son Peygamber Hz. Muhammed Mustafa (sav) Arapça konuştuğu için Kur’an o dilde gelmiştir. Ancak geçmişte Batınîler (Karmatiler ve İsmaililer) günümüzde ise bir kısım çağdaş araştırmacı, Kur’an’ın mana olarak geldiğini, daha sonra Hz. Peygamber’in kendi diliyle onu ifade ettiğini iddia etmişlerdir.  Yukarıdaki bilgiler doğrultusunda değerlendirildiğinde onların bu iddia ve kanaatlerinin isabetli olmadığı açıktır. Nitekim İmam Matüridî, Batınîlerin bu görüşünüTe’vilatü’l-Kur’an adlı tefsirinde eleştirmiş, reddetmiş ve Kur’an’ın hem lafız hem de mana olarak Allah tarafından Cebrail vasıtasıyla Hz. Muhammed’e indirildiğini net bir şekilde ifade etmiştir. (I, 74; III, 121, 541)

    Şu da bir gerçek ki, kaynaklarda geçtiği gibi Cebrail, Hz. Peygamber’e çoğunlukla insan suretinde gelmiş, onunla Arapça iletişim kurmuş ve Kur’an metnini de Arapça olarak getirmiştir. Yusuf Suresinin başında geçen “Biz onu Arapça Kur’an olarak indirdik” (Yusuf 12/2) ayetinin anlamını Ebü’l-Leys es-Semerkandî, “Biz Cebrail’i Kur’an’ı Arap diliyle okusun diye Muhammmed’e gönderdik” şeklinde yorumlamıştır. (bk. Tefsîrü’s-Semerkandî, nşr. Adil Ahmed- Ali Muhammed, Beyrut 1427/2006  III, 149.)

    “İşte, sakınsınlar yahut hatırlamalarını sağlasın diye onu Arapça bir Kur’an olarak indirdik ve onda uyarılarımıza tekrar tekrar yer verdik. Gerçekliğinde şüphe bulunmayan, her şeye hükümran olan Allah yüceler yücesidir. Sana vahyi tamamlanmadan Kur’an’ı okumada aceleci davranma ve "Rabbim! İlmimi arttır" de.” (Tâhâ 20/113-114) ayetlerinde geçtiği gibi Cebrail bizzat Kur’an’ı getirip okuduğunda Hz. Peygamber ezberleme veya kayıt ettirme gayretiyle acele ederdi. Bu ayette Hz. Peygamber’in aceleyle tekrar etmemesi veya hemen yazdırmaya yönelmemesi, Cebrail tarafından okuma işlemi tamamlandıktan sonra okuması veya imla ettirmesi emredilmektedir. Kıyame Sûresi 16-19 ayetlerinde de aynı hususa işaret edilir. (İbn Kesîr, Tefsir, ilgili ayet yorumu.) Bazı rivayetlerde buradaki acele etmesine yönelik uyarının; manasını açıklama, yazdırma veya acele hüküm verme şeklinde gelmesi yine Kur’an’ın lafız-mana bütünlüğü içinde geldiğini teyit eder. (Taberî,Tefsîr, ilgili ayet yorumu; Kurtubî,Tefsir ilgili ayet yorumu).

    Hz. Peygamber, gelen Kur’an ayetlerini Cebrail okuyup bitirmeden okuma veya yazdırma hususunda uyarıldığına göre, O, Cebrail’den Kur’an’ı Arapça olarak dinliyordu ve Arapça olarak tekrar ediyordu. Çünkü Tâhâ ve Kıyâme Sûrelerinde ifade edildiği gibi lafız olmaksızın mananın tekrarı veya aceleyle okunması söz konusu olmaz. Bütün bu gerçekler Kur’an’ın lafız ve mana olarak Hz. Peygamber’in konuştuğu dil olan Arapça geldiğini göstermektedir. Mana olarak geldiği iddialarının doğru kabul edilmesi durumunda, bir yandan Hz. Peygamber’in tercüman konumuna düşmesi diğer yandan ise gelen mananın orijinal değil, tercüme metin olduğu anlamına gelir. Bu durum Kur’an’ın diğer dillere tercümelerinin de Kur’an kabul edilmesini beraberinde getirir. Halbuki diğer dillere yapılan tercümelerin veya yorumların Kur’an kabul edilemeyeceği hususunda İslam alimlerinin ezici çoğunluğunun ittifakı bulunmaktadır. Nitekim bu gün İncillere yöneltilen en büyük eleştiri, tespit edilen ilk İncillerin Hz. İsa’nın konuştuğu dilde değil, Yunanca olarak yazılmış olmasıdır. Bu da İncillerin orijinalliğinin bulunmadığının delili olarak sunulmaktadır. Çünkü hiçbir tercüme orijinal manayı tam olarak yansıtamaz ve bu yüzdendir ki bilimsel çalışmalarda tercümeler, ikincil metin kabul edilir.

    Bununla birlikte şu gerçeği bilmekte de yarar vardır: Nasıl ki peygamberlere has olan ismet sıfatı imtihanı ortadan kaldırmadırmıyorsa, vahiy alması da peygamberi beşer üstü bir konuma çıkarmaz ve onun beşerî özelliklerini yok etmez. Bu konuda Yüce Allah bizi baştan uyarıyor ve Hz. Muhammed’e (sav) şöyle söylemesini emrediyor: “De ki: Ben sizin gibi bir beşerim. Şu var ki bana tanrınızın tek olduğu vahyolunuyor.”(Kehf 18/110) “De ki:  ‘Ben size Allah’ın hazineleri yanımdadır’ demiyorum. ‘Ben gaybı da bilmem’. Size, ‘ben bir meleğim’ de demiyorum. Ben sadece bana indirilen vahye uyuyorum.” (En’âm 6/50). Bu ayetlerde peygamberin vahiy alması dışında diğer insanlardan bir farkının olmadığı açıkça ifade edilmektedir. Zaten birçok ayette Hz. Peygamber’in sadece tebliğ etmekle görevli olduğu, kimseyi zorla Müslüman yapmak gibi bir yükümlülüğünün bulunmadığı vurgulanmıştır. Onun birinci ve öncelikli görevi insanlara doğruları göstermek ve yaptıklarının ne gibi sonuçlar doğuracağını haber vermektir.


    KUR’AN’IN MAHİYETİ KONUSUNUDAKİ GÖRÜŞLER


    Kur’an’ın Allah’tan insana intikali ve mahiyeti konusunda İslam düşüncesinde dört temel görüş bulunmaktadır:

    1.      Ahmed b. Hanbel’in görüşü: Kur’an, Allah’ın kelamıdır, mahiyeti konusunda konuşmak doğru değildir. Ancak onun bazı taraftarları, Mu’tezile’ye yönelik aşırı retçi tavırları yüzünden okunan, dinlenen ve ezberlenen Kur’an lafızlarının dahi yaratılmamış olduğunu iddia etme aşırılığına düşmüşlerdir. (Ahmed b. Hanbel, er-Red ale’z-zenâdıka ve’l-Cehmiyye(Ali Sâmi en-Neşşâr, Ammar Cem’î et-Tâlibî, Akâidü’s-Selef), İskenderiyye 1971, s. 77-78; Ebü’l-Muîn en-Nesefî,Tebsıratü’l-edille, I, 383).

    2.      Mu’tezile’nin görüşü:Kur’an lafız ve mana olarak yaratılmış ve Cebrail vasıtasıyla Hz. Peygamber’e indirilmiştir. Onlar, yaratıldığı yerin Levh-i Mahfuz, Cebrail veya Hz. Peygamber olduğu konusunda ihtilaf etmişler. Ancak ağırlıklı görüşleri, Kur’an’ın lafız ve mana olarak Levh-i Mahfuzda yaratıldığı ve elimizde bulunan Kur’an’ın, orada bulunan Kur’an’ın ifadesi olduğu şeklindedir. Onlara göre okuduğumuz, yazdığımız ve dinlediğimiz Kur'an Allah’ın kelamıdır ve fiilidir yani Allah’ın yaratmasıyla meydana gelmiştir. Bunun ötesinde ne Ehl-i Sünnetin söylediği gibi Allah’ın bir kelam sıfatı vardır ne de Kur’an’ın ezeliliği söz konusudur. Görülüyor ki, Mu’tezile lafız-mana ayrımına değil, sadece Kur’an’ın yaratılmasına odaklanmıştır. (Ebü’l-Muîn en-Nesefî,Tebsıratü’l-edille, I, 385)

    3.      Ehl-i Sünnet kelam mezhepleri olan Eş’arîler ve Matürîdîlerin görüşü: Allah’ın kelamı olan Kur’an yaratılmamıştır. Ancak lafız-mana bütünlüğü içinde yaratılıp Cebril’e verilen ve oradan Hz. Peygamber’e gelen okuduğumuz, dinlediğimiz ve ezberlediğimiz Kur’an yaratılmıştır. Arapça olarak yaratılmış olan bu Kur’an, Allah’ın ezeli kelamına delalet etmektedir. Matüridîler bu ikili durumu, kelam-ı nefsî ve kelam-ı lafzî diye tasnif etmişlerdir.  Kelam-ı nefsî, yaratılmamış olan Allah’ın kelamı; kelam-ı lafzî ise, Cebrail’e intikal ettiği andan itibaren yaratılmışlık vasfı kazanmış kelamdır. Eş’ariler ise bunu, yaratılmış varlıklarda bulunan kelam hâdistir ve Allah’ın ezelî kelamına delalet eder şeklinde formüle etmişlerdir. Bu kategoriyi Kerramiler,hikaye ve mahkiisimlendirmesiyle ifade etmişlerdir. İlk Ehl-i Sünnet kelamcıları olan İmam-ı A’zam Ebû Hanife ve İbn Küllab el-Basrî’nin bu görüşlerin oluşmasında ve şekillenmesinde katkısı büyüktür.  (bk. Ebü’l-Muîn en-Nesefî, Tebsıratü’l-edille, I, 368-369, 383-384; Şehristânî,el-Milel ve’n-nihal, nşr. Abdulemir Ali Mehnâ, Ali Hasan Fâgur, Beyrut 1410/1990, I, 108).

    4.       Karmatî ve İsmailî diye de isimlendirilen Batınîlerin görüşü: Kur’an bir tasavvur ve hayal olarak Hz. Peygamber’in zihnine/kalbine indirilmiş, Hz. Peygamber de kendi lisanı ile bu manayı ifade etmiş yani lafza dökmüştür. (bk. Matüridî,Te’vilatü Ehli’s-Sunne, nşr. Fatıma Yusuf el-Hıyemi, Beyrut 142572004, III, 121, 541) Batınîlerin bu görüşünü, son zamanlarda bazı çağdaş araştırmacıların da dile getirdiği görülmektedir.

    BATINÎ ANLAYIŞA YÖNELİK KISA DEĞERLENDİRME

    Batınîlerin Kur’an’ın manası Allah’a, lafzı Hz. Peygamber’e ait şeklindeki anlayışa gitmelerinde, klasik felsefeden mülhem alem ve insan anlayışının etkisi büyüktür. Onlara göre alem ay altı ve ay üstü şeklinde iki kategoriye ayrılır. Ay üstü alem, cisim ve cismanî olandan arınmış, oluş ve bozuluş kanunlarına tabi olmayan ruhaniyet ve sermediyet alemidir. Ay altı alem ise tam tersine oluş ve bozuluş kanunlarına tabi cisim ve cismanî unsurlardan oluşur. İnsanın bedeni oluş ve bozuluşa tabi cisim,  insanın nefsi/ruhu ise oluş ve bozuluşa tabi olmayan ay üstü aleme ait ruhani varlıktır ve oradan bilgi alabilme kabiliyetine sahiptir. Son akıl olan ve suretler veren akl-ı faal ile ittisal eden yani birleşen nefis/ruh, yetkinliğe erişir ve hakikat bilgisine sahip olur. Batınîler felsefeden mülhem aklı, kalem-i a’la veya Cebrail; nefsi ise levh-i mahfuz olarak isimlendirmektedirler.

    Batınîlere göre Kur’an ruhaniyet alanı olan ay üstü alemden gelmiştir. Orada cismanî yani maddenin özelliği sayılan seslerden ve şekillerden oluşan araz kabilinden lafızların bulunması söz konusu değildir. Öyleyse Kur’an mana olarak ruhanî alemden yine ruhanî olan Cebrail vasıtasıyla Hz. Peygamber’in ay üstü aleme ait ruhuna gelmiş, O’nun cismani tarafını teşkil eden ve bedeninin konuşma aracı olan ağız ve diliyle lafza dökülmüştür.

    Ehl-i Sünnet anlayışına göre ise alem, Allah’ın dışındaki her şeyi ifade eden bir yapının adıdır ve cevher, araz ve onların terkibi olan cisimlerden oluşmuştur. Dünya, ahiret, melek, cin, şeytan ve gök cisimlerinin tamamı alemin unsurlarıdır. Bu, cisimlerin kimisi latif görünmez, kimisi de kesif görünebilir. Dolayısıyla bütün alem cisimlerden müteşekkildir. Yeniden dirilmeden itibaren Ahiret hayatı da cismanî olarak gerçekleşecek ve devam edecektir. Ay üstü alemin ruhani olması diye bir şey söz konusu değildir. Melekler de görünmeyen cism-i latif varlıklardır. İmam Matüridî “Onlar cisimlerdir ama görünmezler” (Matüridî, Te’vilât Ehli’s-Sünne 1425/2004, IV, 560) diyerek meleklerin cisim olduğunu açıkça ifade etmiştir. Meleklerin cisim olduğunun göstergesi, Cebrail’in cisim olan insan suretine bürünebilmesidir. Dolayısıyla Batınîlerin alem anlayışı Ehl-i Sünnetin anlayışı ile taban tabana zıttır.

    Öte yandan nasıl ki insan, ruh ve beden birlikteliğiyle bir anlam ifade ediyorsa, kelime de mana ve lafız birlikteliği ile bir anlam ifade eder. Tek başına ruhun ve tek başına bedenin insan kabul edilmesi söz konusu olmadığı gibi, kelime de sadece lafza veya manaya indirgenemez. Lafızlar mana için bir kalıptır. Kalıp bozulduğu veya değiştirildiği takdirde mananın bütünlüğü ve ölçüsü kaybolur. Batınîler sanki tam da bunun gerçekleşmesini istemektedirler. Böylece lafızdan kopardıkları manayı istedikleri gibi kalıba sokma imkanına kavuşmaktadırlar. Diğer bir deyişle istedikleri kelimeye çıkarlarına ve durumlarına uygun bir anlam yükleyebilmektedirler. Nitekim tarih boyunca Batınîlerde görülen en önemli haslet, yerine ve zamanına göre kelimelere anlam yükleyerek insanların kafalarını karıştırmak olmuştur. Takiyye tam da bu işlemin adıdır yani istediği manayı istediği kalıba yükleyerek, kimini gizleyerek kimini açığa çıkartarak planlarını yürütmeleridir. Böylece onlar kendi kafalarına göre ikiyüzlülük de yapmamış olmaktadırlar. Halbuki yaptıkları tam da ikiyüzlülüktür.

    SÖZÜN SONU

     Son zamanlarda kutuplaşmaya yol açan İlahî kelamın dilsel mahiyeti üzerinden bir tartışma başladığı ve yürüdüğü görülmektedir. Tarihte kalmış, ümmetin çoğunluğunun görüşüne mazhar olmamış şaz bir takım görüşleri, bilgisi ve ilgisi olmayan halka taşımak bir aşırılık olduğu gibi, bu tartışma üzerinden bir tekfir propagandası başlatmak yani görüşleri ve yazdıkları üzerinden kişileri küfürle itham etmek de benzer bir karşı aşırılık gibi görünüyor. Meseleye Ehl-i Sünnt ve’l-Cemaat topluluğunun “Ehl-i Kıble tekfir edilemez” ilkesi çerçevesinde yaklaşmanın daha isabetli, orta yolu tutan ve kucaklayan bir tavır olacağında şüphe yoktur. Kaldı ki, Kur’an’ın mahiyetiyle ilgili tarihte yapılmış tartışmalarda hiçbir tarafın kazanç sağlamadığı görülen bir gerçektir. Yüzyıllarca süren bu tartışma, İslam dünyasında kutuplaşma ve parçalanmadan başka bir işlev görmemiştir. Bu gibi tartışmaların tek yararlı tarafı, ilim meclislerinde ve akademik ortamlarda fikir egzersizi veya beyin fırtınası şeklinde yapılmasıdır. Bu konuları, İlahiyat Fakültelerindeki derslerde öğrencilerle müzakere edilmesi de, bu çerçeveden değerlendirilmelidir Çünkü öğrenci bu gibi meseleleri öğrenmek ve bunlar üzerinden müzakere gücü kazanmak üzere oraya gelmiştir. Ancak bu gibi müzakereler asla dışarıya taşınmamalıdır. Sözgelimi bir tıp öğrencisinin kadavra üzerinde yaptığı işlemleri, dışarıya taşıyıp sağlıklı insanlar üzerinde denemeye kalkışması veya yaptığı işlemleri ilgisi olmayan insanlara aktarması ne kadar zararlı ve gereksizse, bu gibi tartışmaların ilim meclisi dışına yani bu konularla bilgisi ve ilgisi olmayan insanlara taşınması da aynı şekilde zararlı ve gereksizdir. Hasıl-ı kelam, ataların dediği gibi her taş yerinde ağırdır ve yine ilim geleneğimizin benimsediği gibi insanlara akılları, bilgileri ve ilgileri ölçüşünde hitap edilmelidir.
  • Sakal bırakan sarık saran böylece sünnete uyduğunu sanan birisinin kaba, kibirli olması ibadetlerinde lakaytlık göstermesi, bencil olması ve daha önemli pek çok konuyu ihmal etmesi onun sünnetten nasibi olmadığının göstergesidir.
  • 334 syf.
    ·Beğendi·Puan vermedi
    16 yaşındaydım, Fatih'de bir kitapçıya girdim. Bu aynı zamanda bir kitapçıya üçüncü kez gitmekti. Nasıl heyecanlıyım anlatamam, İnternetten az buçuk bakmıştım kitaplara ama o kitapçıya gittiğimde bir başka olmuştum. Her neyse sadece Seyyid kutup okumak istiyordum, kitapçı şöyle bir tuhaf baktı, "S. K yerine Muhammed Kutup okumayı denemelisin o daha çok yakındır yaşadığımız zamana" dedi. Israrlıydım, okuyacaktım, neden okumak istediğimi anlattım. Sempatizanlarının dewle dediği bir terör örgütünün teorisyenlerinin Seyyid kutubun fikirlerini kullandığını öğrendim, öğrendiğim zaman elimde de bu kitap vardı. Seyyid Kutubu tanıyordum, gençliğini, eğitimini, mahkumiyetini ve bunların yanında nasıl olur da onun fikirleri bir örgütün oluşum safhasında kullanılır diye düşünürken çok zaman geçmedi. Yazdığı kitapların büyük bir kısmında da ve bu kitapda da geçerli olan bazı kaideleri farkettim. Ve bu kaideleri insanların ölçüsüyle ne derece değiştiğini.

    Bir sabah uyandı, öğrenciydi ancak başka senaryolarda da yerini alarak camiye gitti. Ardından okula gidip, derslere takıldı. Arkadaşlara takılamazdı, arkadaşlar hep kötü yol üzerineydi. Kızların giyiminden nefret ederdi, ona biri bakacak diye korkardı. Ailesine bağlı, okulu bitince onlara bakmayı ve babasının yükünü hafifletmeyi düşünürdü. Annesinin kendisi için baktığı kızları beğense de belli etmezdi. Ben dört eş istiyorum, der ve güler ardından okulu bitinceye dek kızlarla ilgilenmeyeceğini söylerdi. Kitapları da severdi bilhassa İslami olanları. Seyyid Kutubu da henüz okumaya başlamıştı ki sakalını arada düzeltirken S. K'nın neden sakalsız olduğunu düşünüyordu. Üzerinde durmadı, hayatı onun için bunları düşünmeye vakit tanımıyordu. Kitaplarını okudukça, sünnetin görünümden ziyade fiiller üzerine olduğunu farketti. Değişti, inanılmaz bir köktendinciye dönüştü. O saf, dinine bağlı çocuk bir sabah yatağında uyanınca ruhu nefret ve heyecanla karışık, sakalı daha kısa uyandı. Kafkanın dönüşümü onun için biçilmiş kaftandı. Artık sabah namazına camiye gitmiyordu. Seyyid kutup okurken öğrenmişti, Darulküfürde olduğunu. İmamların arkasında kılınan namazın işe yaramayacağını düşünüyordu. Onlar Tuğyana batmış sapıklardı, ona göre.
    Ruhunu S. K'nın hapisteki bedeni gibi dış dünyaya kapatmış ve başta tüm ailesi olmak üzere herkesi tekfir ediyordu. Namaza durdu, okula gitti, yollar ve insanlar dar geliyordu. Dilindeki tesbihatle "Cihat etmeliyim, cihada gitmeliyim" diyordu. Seyyid Kutup için Cihadın biçimleri vardı, mesleğiyle cihadı benimsemişti o da. Ancak okul bitecek gibi değildi, her geçen gün Ortadoğuda ve Avrupa'da müslümanlara yapılan zulümleri takip ediyordu, içi hiç bir şey yapamamakdan yanan bir Müslüman olarak.
    Kimi zaman Müslümanım demeye utanırdı, Seyyid kutubun hapisle geçen hayatını ve inkar edenlerden olursa serbest kalacak olmasına rağmen, inkarcı olmamasına bağlı olarak utanırdı. Kafirlerin karşısında dimdik duran Basayevin asla giremez dedikleri karargaha girip, Lenin portresi önünde verdiği pozu almış ve duvarına asmıştı kararlıydı bir gün o da onlara katılacakdı ama ne zaman? Okula gittiğinde görünümüyle dalga geçenlere aldırmıyordu kendisi gibi yaşayan bir grup içine girmişti. Hepsinin derdi aynıydı cihada gitmek ve İslam dünyasını kafirlerden temizlemek. Seyyid kutubun , İslamda Cihad kitabı onlar için favoriydi. Cihadı tam da olması gerektiği gibi anlatıyor ve muvahhidleri anlatıyordu. Kendilerine layık görülen cariyelerin hayalini kurarken okudukları okulda peçeli bir kız öğrenci olduğunu görmüşlerdi.


    İnatçıydı, hocaların gözüne batmak için en ön sıraya oturuyordu. Aynı sınıftaydılar ancak daha önce hiç farketmemişti, kız sayısının da az olduğu bir sınıfta onun kim olduğunu kestiremiyordu. Derse giren hoca konsantre olamadığını söyleyince, ya da kıza karşı atak yapan başkaları olunca onu koruyamamanın verdiği mahcubiyetle sıkarken yumruğunu, sesini duyurmaktan korkmayan biri olarak kendini savunurdu, peçesi onun için bir kimlikdi ve kimliğini taşımaktan rahatsız bir insanın zavallı olduğunu söylerdi. Laiklik ve medeniyet kavramlarıyla sorulan sorulara inançlarım diye başlardı cevaplamaya. "Allah kadının rahmini kendine isim almışken ben neden onun şeriatine uymakdan çekineyim ki" derdi.


    Çok iyi takip ediyordu onu tırnakları kınalıydı, kitapları gazete ile kaplıydı, yürüyüşü düzgündü ve dimdik bakardı biriyle konuştuğunda. Bir gün onu bir tartışmanın içinde buldu, kendisi gibi kızlarla tartışıyordu. Ona hakaret etmeye başlayan bir grup olmuştu, araya başka erkeklerin de girmesiyle tartışma büyümüş ve elleri onun peçesine uzanmıştı. Böylesi bir hakaret kabul edilemezdi. Kadın, İslam'ın onuruydu. Tartışmanın içine girip hakaretler daha da büyürken kızın peçesi düşmüştü. Gülme sesleri içinde kavga büyüyordu başka gençler de dahil olmuştu. Ortalığın yatışması umurunda olmadan kolundan tutup çekti onu olaydan. Ne başörtüsü kalmıştı, ne de yüzünde peçesi. Boynuna sardığı ince geniş atkıyı kızın başına örttü, ikisi de konuşacak durumda değildi. "Bir daha böyle şeyler yapmamalısın" dedi, erkek. "Kendimi savunuyordum , İslam adına". Sustular ve kızı evine bırakmayı teklif etse de kabul etmedi, uygun değildi bu onlar için. Bir daha da onu okulda görmedi. Öfkesi içinde büyümeye devam ediyordu, cihatçı bir örgütle iletişime geçmiş ve onlara katılmışdı. Ailesi onun için dehşete düşmüşlerdi. Akrabaları onları ayıplıyordu.

    Afganistandaydı. Dağlara üzerinde mavi göğün ve kızıl toprağın, barut kokusuna aşık olmuştu. Cihada hemen gireceğini sanarken bir yıl boyunca eğitim içinde oyalanıyordu. Çok fazla Türk vardı, Allahın Kürdü, Zazası da oradaydı. Herkesi oraya çeken yegane şey Cihad sevdasıydı. Ufacık tencerede on kişinin yarı aç kalktığı, teçhizatın daima eksik olduğu, her çatışmada Pakistanlıların birilerini öldürüşü onu bezdirmişti. Gittiği bölgedeki halkın dilini bilmeyişi onu daha da üzüyordu. Onu yıkan şey ise yıl sonunda silah temizlemeyi dahi öğrenemeyişi olmuştu. Yine de pes etmeden beş yıl orada yaşam mücadelesi verdi oysa Cihad etmeye gitmişti. Mücahitleri aslan, kaplan sanıyordu ve tüm düşüncelerinin romantik oluşuyla pes ettiği bir noktada buldu kendini. Onun gibi onlarca Türk ile geri döndü. Cihad düşündüğü gibi değildi. Ailesi, sadece onun sağ olmasıyla ilgileniyordu. Okula geri dönmek istemese de ailesi ısrar etmiş o da kabul etmişdi sınavları vermek için okula gittiğinde derse giren hoca, yıllar önce o okulun koridorunda aşşağılan peçeli öğrenciydi. İnancını hiç kaybetmeden cihada devam etmiş ve hakkını almıştı. Ve ikisi de Seyyid kutup okumuştu, farklı anlayışlar üzerine yeşerecek bir inançla.
  • 224 syf.
    ·5 günde·Beğendi·10/10
    Muhammed İkbal Hz Peygamber(sav) için şöyle demektedir: "İslam peygamberini Eski dünya ile modern dünyanın ortasında durmuş görmekteyiz Hz Peygamber sallallahü ve sellem bildirmiş olduğu Vahyin kaynağı bakımından eski dünyaya, fakat bildirmiş olduğu Vahyin ruhu bakımından modern dünyaya bağlıdır." yazar Muhammed Abduh 'un bu sözünden esinlenerek Hz Peygamberin (sav)sünnetinin her çağda ,yeniden yorumlanması gerektiğini bildirmektedir. Kitapta sünnetin 21. yüzyıl şartlarında yaşanılabilir bir hale getirilmesi ve hayata geçirilmesi konusunda teorik ve pratik deneme çabaları anlatılmaktadır.