Burada, bulunduğum yerde, yeşil çayırların üzerine ince bir bahar yağmuru yağıyor. Tepenin üzerine incecik bir sis düşmüş.
Eğer istersem, bellerine kadar otlara dalmış dedemi ve babamı aşağı doğru inerken görebilirim. Gözlerden uzak inek ve koyun çanları duyuluyor. Bir yerde, ağaçların arasına gizlenmiş bir guguk kuşu ötüyor, sesi hayati ve hafif. Korkacak bir şey yok.
Babam omuzlarında tonlarca geçmiş taşıyan bir Atlas'tı.
Şimdi, o aramızdan ayrılınca, tüm o geçmişin çatırdayarak üzerime usulca yıkıldığını, beni tüm öğle sonralarının arasına gömdüğünü hissediyorum. Çocukluğun sessizce yıkılıp dağılan öğle sonraları. Ve yardım için çağıracağım kimsem yok.
Yine söylüyorum, birinin elini tutarken onun öldüğünü hissetmek tuhaf bir duygu. Aramızdan ayrılanlar nereye gider? Şu Gitme o güzel geceye usulca'nın aksine geceye usulca gidiyordu babam... Dylan Tomas'ın bu dizesinin ve ardından gelen o Öfkelen ışığın ölümü karşısında'nın kulağa ne kadar güzel geldiğini fark ediyorum... Oysa babam gerçekte sakince ve öfkelenmeden, daha çok Stoacıların usulüne göre, Zenon'un öğrettiği gibi ölümden korkmadan, ondan merhamet dilemeden ölüyordu.