Sadece çocukluk ve ölüm vardır, derdi Gaustin.
Ölümden söz etmemek için çocukluktan söz ediyorum. Sadece orada, çocukluğumuzda, fiilen ölümsüzüz. Çoğu durumda.
Yağmur yağana dek orada uzun bir süre kalıyo-rum. Iki karga bana eşlik ediyor. Borges mezar taşı için tek bir dize seçmiş. Onca kelime yazdıktan sonra geriye neyin kalacağını nasıl seçersin?
Taşın üzerine bırakılanı defterime not ediyorum:
Don’t be afraid!
Korkacak bir şey yok…
Borges ve babam.
Her sonbahar gelecek bahar, ölmez sağ kalırsam, şunu da, şunu da dikeceğım derdi. Baharda bana telefon ederdi: Yüz otuz dokuz tane kardelenim var, onları görmeye gel. Tam sayılarını daima biliyordu, sanki her birinin sapını ayrı ayrı tanıyordu, hangisi ne zaman baş göstermiş, hangisi küsmüş, hangisi neşeli. Sümbüller de çiçek açtı - yetmiş beş mavi, otuz beyaz ve yirmi sekiz tane pembe, onları görmeye gel. Şimdi gelemem, baba. Ama bu yıl kirazda iş yok. İnşallah ayva bol olacak.
Onun yaşadığı dünyadan gelen haberler bunlardı. Yaşamak istediği dünyadan.
Çiçekler aslında ölülerin gizli periskopları değil midir? Acaba ölüler dünyayı toprağın altında çiçeklerin saplarından mı izlerler?
Evet, babam bahçıvandı. Şimdi bir bahçe.