• Ne zaman ki şehirler; ulemalar şehri, fazilet durağı, mutluluk kapısı, güzellikler yurdu... gibi kavramlar yerine; kendini, arsa, parsel, imar planı, inşaat gibi birkaç kuru kelimeyle anlatmaya başlamışsa, insanların huzuru, itibarı, zenginliği de bunlara sahipliği ile eşdeğer olmaya başlamıştır.
    (...)

    Tüm büyük şehirler, metropole dönüşünce asaletini yitiriyor; insanı yutan, boğan bir heyulaya, bir homongolosa benziyor. Dingin ve erdemli duruşunu yitirip; ezen, yıpratan bir binalar, betonlar, fabrikalar yığını haline geliyor. Kurt kanununun işlediği, düşenin parçalandığı, güçlünün zayıfı ezdiği her türlü belanın ve cinnetin yuvası haline gelmiş metropollerin belirgin bir özelliği var; kimse kimseyi tınmaz, takmaz, tanımaz. Sosyal yaşam burada yerini bireyselliğe bırakmıştır; yani yalnızlığa.

    Gemisini kurtaran kaptan felsefesi egemendir. Hatır, gönül, saygı ve imece gibi kavramların yok olduğu, bireylerin ayıplanma korkusu taşımadığı arı kovanı şehirler, büyük şehir falan değil, bir kumkuma cehennemidir.
  • 187 syf.
    Walter Benjamin’in (1892-1940) felsefe, yazın ve özellikle estetik alanındaki önemi 20. yüzyılın ikinci yarısında giderek artmıştır. Yapıtlarının temel sorunsalı geleneğin çözülmesiyle birlikte sanatın yeni biçim ve işlevler kazandığı konusu ve bunun nasıl ele alınması gerektiği şeklindedir. Eserlerinde, toplumdaki ortak değerlerin çözülmesiyle modern sanatta alegorinin gelişimi arasındaki ilişkiyi incelemiştir. Kısaca geleneğin çözülmesiyle birlikte sanatın yeni biçim ve işlevler kazanması Benjamin’in eserlerinin başlıca konusu olmuştur. Siyasi anlamda kurtuluşu giderek sosyalist devrimle özdeşleştirmiştir. Değerlendirdiğimiz Son Bakışta Aşk, Benjamin’in özellikle edebiyatla ilgili denemelerinden oluşmaktadır. Benjamin’in farklı dönemlerde, farklı konularda yazdığı, farklı eserlerinde yer alan yedi denemesi ve Nurdan Gürbilek’in yazdığı sunuş yazısından oluşmaktadır.
  • Kurgu, doğru şeyleri bize anlatıp duran bir yalandır.

    Neil Gaiman - Sunuş yazısından
    Ray Bradbury
    Sayfa 16 - İthaki
  • 288 syf.
    ·9 günde·Puan vermedi
    Bir Ömür Nasıl Yaşanır?

    Mehmet Zahid Kaya

    ORTAYLI, İlber, Bir Ömür Nasıl Yaşanır ?, söy. Yenal Bilgici, Kronik Kitap, İstanbul, 2019.

    21 Mayıs 1947’de Avusturya’da dünyaya gözlerini açmış ancak henüz iki yaşındayken Türkiye’ye göç etmiştir. Ankara Atatürk Lisesi’ni sonra sırasıyla Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’ni ve Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi’ni bitirmiştir. Tarihçilerin Kutbu olarak adlandırılan ve Türkiye’ye tarihin nesnel bir bilim olarak kabul görmesini sağlayan Halil İnalcık’ın tedrisatından geçmiştir. Viyana Üniversitesi Slavistik ve Orientalistik Bölümü'nde eğitim görmüştür. Yüksek lisans çalışmasını Chicago Üniversitesi'nde Halil İnalcık ile yaptı. Ankara Siyasal Bilgiler Fakültesi'nde 1974 yılında doktor oldu. 1979 senesinde de "Osmanlı İmparatorluğunda Alman Nüfuzu" çalışmasıyla doçent olmuştur. 1982 tarihinde istifa etmiştir. Bu dönemde Viyana, Berlin, Paris, Princeton, Moskova, Roma, Münih, Strazburg, Yanya, Sofya, Kiel, Cambridge, Oxford ve Tunus üniversitelerinde misafir öğretim üyeliği yapmıştır. 1989'da Türkiye'ye dönerek profesör olmuştur. Osmanlı ve Rus tarihi ile ilgili makaleleri yerli ve yabancı dergilerde yayınlanmıştır. 2002 senesinde Galatasaray Üniversitesi'ne, iki yıl sonra da Bilkent Üniversitesi'ne konuk öğretim üyesi seçilmiştir. 2005 senesinde Topkapı Sarayı Müzesi başkanı olmuştur. Ortaylı 2012'de yaş haddinden emekli olmuştur. Görevi Ayasofya Müzesi başkanı Haluk Dursun'a devretmiştir. Birçok kitabı bulunan İlber Ortaylı, şu an Galatasaray Üniversitesi ve Bilkent Üniversitesi'nde Türk Hukuk Tarihi dersi vermektedir. Bugün herhalde Türkiye’de tarih ile ilgilenen olsun olmasın İlber Ortaylı’yı tanımayan yoktur. Sosyal medyada gezinen capsleri ile de çoğu gencin gönüllerinde yerini almıştır diye düşünüyorum. Özellikle son dönem de bu tarz capsler ile genç nesiller arasında konuşulan ve daha da tanınmaya başlayan İlber Ortaylı Türkiye’nin yüksek kültürlü entelektüel profesörlerinin başında gelmektedir.

    Kitabın dili sade ve anlaşılır, okuyucunun rahatlıkla anlayabileceği bir biçimdedir. Bu noktada Yenal Bilgici’nin ve kitabı okuyucunun önüne sunan yayınevinin de emeği göz ardı edilmemelidir. Genellikle İlber Ortaylı’nın üslubu çoğunlukla duru olmakla beraber yer yer süslü bir hal de almaktadır. Okura ve dinleyiciye nasıl hitab edeceğini bilen ve deneyimlerini aktarırken zaman zaman nüktedanlıkta yaparak onları canlı tutan İlber Ortaylı, aktarmak istediklerini sağlam temellere dayanarak anlatmıştır. Ki bu temel, sizin de tahmin edeceğiniz gibi yaşadığı hayatın ta kendisidir. İki yüz seksen sekiz sayfa olan kitap İlber Ortaylı’nın ön sözü ve Yenal Bilgici’nin sunuş yazısından sonra toplam sekiz bölümden oluşan, ayrıca söyleşide bahsedilen bazı isimler ve gerçekten yararlı olan indeksten oluşmaktadır.

    Kitabı ele almadan önce sadece bir kişisel gelişim kitabı olarak değil aynı zamanda Türkiye tarihini de yakından ilgilendiren siyasi, kültürel vb. konularla da haşır neşir olunacağı belirtilmeli ve buna göre değerlendirilmelidir. Ancak adından da anlaşılacağı üzere Bir Ömür Nasıl Yaşanır? kitabı bizlere aslında genel olarak bu ‘ömrü’ en verimli hangi şekilde değerlendirebileceğimizin tüyolarını vermektedir. Yani kitap ismi ile müsemmadır. Bu noktada şu unutulmamalıdır ki yazarın kendisi bu tüyolardan bahsetmeden önce bize şunu da söylemiştir “Herkes kendi talihinin mimarıdır, “faber estsuae quisque fotunae.” Yani aslında verilen temelin yapı taşlarını okuyucunun -dinleyicinin- ta kendisinin yerleştireceğini söylemektedir.

    Kitap yukarıda da belirtildiği gibi sekiz ayrı bölüme ayrılmış ve okuyucunun -dinleyicinin- daha çok içtimai, ruhsal ve kültürel noktasına gayet açık, doyurucu ve net bir şekilde temas etmektedir.

    Günümüzde piyasada olan çoğu popülist kişisel gelişim kitabından önce okunması gereken bir kitaptır. Bunun nedeni ise hatibin -yazarın- tarihe olan göz ardı edilmemesi gereken teması ve realist bir yaklaşımla Türkiye’nin içtimai hayatına değinmesinden kaynaklanmaktadır. Bu noktada alanında çıkacak kitaplara da bir örnek teşkil etmesi bakımından kayda değerdir. Özellikle lise ve üniversite çağında öğrenim gören genç kesimin bunun yanında orta yaşta olan insanların da faydalanabileceği bir kitaptır.

    Umulur ki raflarda yerini almaya devam eder…
  • 192 syf.
    ·2 günde·Beğendi·10/10
    Dini, etnik, siyasi, bilim vb. çeşitli yobazlık türleri var. Yobazlar da kendilerini ulvi bir şekilde nitelendirip, her derde deva çözümler sunmaya çalışsa da, görünenle gerçekler aynı mı? Yoksa bireysel ve/veya toplumsal çıkarlar için bazı kavramlar kullanılıyor mu? Roger Garaudy de yobazlık kavramını sorguluyor. 'Yobazlık' adlı eserinde ilerisi için neler yapılması gerektiğine dair düşüncelerini de açıklıyor.

    Kitabın içeriğinde öncelikle yobazlık kavramına açıklık getirildikten sonra, birinci bölümde: Batı'daki Yobazlıklar anlatılıyor. Bu konunun içeriği ise: Bilimci Yobazlık, Stalinci Yobazlık ve Vatikan Yobazlığı adlarını taşıyor. İkinci bölümde ise: İslamcı Yobazlığın Sebepleri anlatılıyor. Bunun da alt başlıkları: Cezayir, İran, Suudi Arabistan, İsrail ve Ortadoğu da yaşanan yobazlıklar. Üçüncü bölümde ise: İslami Yobazlıkların Ortak Paydası, dördüncü bölümde ise: Yobazlıkla Nasıl Mücadele Etmeli? Başlıklarına sahip konular işleniyor.

    Mutlak ve tek doğrunun kendisi olduğunu ifade eden görüşler, başka mutlak ve tek doğru ile çatışma yaşadığında iki mutlağın çatışması yeni bir mutlak görüş mü ortaya çıkartır ya da çatışma olmadan da işbirliği mümkün mü? İnsanlığın iyiliği, güzelliği için çalışmak yerine dini, siyasi, kültürel, ekonomik, teknolojik üstünlük kurma sevdası, başka yerde birilerin de mutsuzluğuna yol açabiliyor mu?

    Kitap içinde özellikle 'İslam dünyasındaki yobazlık depremin ana üssü olan Suudi Arabistan'a öncelik tanıyacağız (s.12)' diyerek önemli bir saptamada bulunuyor. Garaudy de bunu yaparken, dışarıdan ya da Batı'dan değil 'Kur'an'ın mesajlarından hareketle (s.12)' yapacağını ifade ediyor.

    Kitabın Fransızca adı Integrismes (Entegrizm) olmakla birlikte, kitabı tercüme eden Cemal Aydın sunuş yazısında, bu adın ve içeriğinin Fransız kamuoyu için bile yeni bir kavram olduğunu ifade ederek, bu yüzden de daha anlaşılabilir olsun diye, kitabın adını 'Yobazlık' olarak çevirdiğini söylüyor. Ama bunun yanında 'tutuculuk, bağnazlık, gericilik' kelimelerin de seçilebileceğini de belirtiyor. Zaten Roger Garaudy de kitabın 14.sayfasında bu kelimenin Fransızca kaynaklara nasıl geçtiğini örneklerle anlatıyor.

    Batı'da yobazlık ve bilimci yobazlığın, Fransa'da başlayan Aydınlanma hareketi ve bunun neticesinde ortaya çıkan siyasi, bilim, felsefe ve dine bakış açılarını da anlatıyor.

    Batı'da doğmuş, orada yetişmiş, öğrenim görmüş bir fikir adamının Batı'nın içinden yaptığı analizleri okuyoruz. Roger Garaudy, her türlü yobazlığa, tutuculuğa karşı DonKişotvari bir söylem içinde giyotine kafasını uzatarak, inandığı doğruları bizlerle paylaşmış.

    Roger Garudy, çeşitli yobazlıklar hakkında bilgi verdikten sonra bir çeşit manifesto yayımlıyor. Topluma ve okuyucuya da çağrı yaparak din, siyaset, kültür baronlarının kendi egemenliklerini sürdürmek için toplumu ateşe bile atacağından bahsediyor.

    Roger Garudy bu kitabı 1990 yılında yazmış ama içindeki bilginin ağırlığı hala etkisini sürdürüyor ve görünen o ki, bu gidişle hiçbir zamanda eskimeyecek. Cemal Aydın da herkesin anlayabileceği bir şekilde kitabı çevirerek, okuyuculara önemli bir eseri kazandırmış oluyor. Yobaz ve yobazlık sultası hala etkisini sürdürüyor. Mutlaka okunması gereken bir kitap, tavsiye ederim.

    Not: Ben 1990'lı yıllarda farklı yayınevi ve farklı çevirisini okumuştum. O kitabın adı da: Entegrizm O zaman da beğenmiştim. Elimde 2 baskı da var. Bu sefer de hatırlama anlamında buradan okudum ve biraz da alıntı ekledim. Cemal Aydın o eski çeviri de, bazı yerlerin sıkıntılı olduğunu, bu kitaba yazdığı sunuş yazısından öğrendim. Okuduğum kitap Türk Edebiyatı Vakfı Yayınları, 1.baskı 2016 tarihlidir. Bu kitabın yeni baskısını ise yine Cemal Aydın çevirisi ile Timaş yayınları çıkartıyor. Ama bana göre zarf da mazruf kadar önemlidir. Roger Garudy'in şimdi külliyatını Timaş yayınları çıkartıyor (ama kitap kapak tasarımları çok kötü).

    Bu kitabı 29 - 30 Ekim 2019 tarihleri arasında okuyup inceleme yazısı ise 25 Şubat 2020 tarihinde 1000Kitap sitesine eklenmiştir.
  • Mektup, günlük ya da anı, okumayı pek çok sevdiğim türlerdendir. Neden seviyorum? Sanırım seviğim yazarların –özel hayatı da dahil- her şeylerini merak ettiğimden. Garip bir zevk… Fakat şunun da farkındayım: Bu türler, aynı zamanda, fevkalâde yanıltıcıdır! Yazarı hakkında gizli kapaklı bilgiler edineceğinizi ya da onun gerçek yüzünü göreceğinizi zannedersiniz; fakat büyük bir kumpasla karşı karşıyasınızdır: Okuduğunuz satırlar, yayınlanacağı bilinciyle/niyetiyle kaleme alınmış; dolayısıyla, yazarının kendisine biçtiği bambaşka bir kimlikten başka bir şey değildir!

          Bu noktada benim aklıma o meşhur söz gelir: “Je est un autre.” (Rimbaud)  Onun yanına, yine çok sevdiğim şu deyişi eklerim: “L’apparence est trompeuse.” Bana göre bu iki söz, pek çok yazarın mektup, anı ya da güncesine (yayımlanacak gözüyle yazılanlara elbette) epigraf olmalıdır. “Ben bir başkasıdır.” ve “Görünüş aldatıcıdır.”, bu türden kitaplar için biçilmiş iki sırma kaftan.

           Yakın zaman önce yayımlanan (Şubat 2014,YKY) “Yalnız Seni Arıyorum”/”Nahit Hanım’a Mektuplar” (Orhan Veli) kitabı, okuduğum ve anladığım kadarıyla, yukarıda sözünü ettiğim türden bir yanıltıcılığı hâiz değil; çünkü Orhan Veli, bu mektupları, yayımlanmak amacıyla yazmamış. Ya nedir? Âşık olduğu kadına, her şeyiyle dökmüş içini. Pek çok erkeğin söylemeye gönül indirmeyeceği/söylemeyi gururuna yediremeyeeği parasızlığını dahi her fırsatta dile getirmiş. 
               

    NAHİT HANIM KİMDİR?

                     Kitabın editörü Murat Yalçın’ın kaleminden naklediyorum: “Sanat ve edebiyat ortamlarında ‘Nahit Hanım’ diye bilinen Nahit Gelenbevi, Ankara ve İstanbul’da öğretmenlikle geçirmiş ömrünü (1909-2002). Eğitimci Halil Vedat Fıratlı ve Arif Damar ile evlilikler yaşamış. Çocuğu olmamaış ama Samet Ağaoğlu ‘Rönesans gibi kadın’, Cemal Süreya ise ‘Cumhuriyet dönemi küçük burjuva duyarlığının anası’ diye söz etmiş ondan. Nihayet dönüp baktığımızda, edebiyat mahfillerinde ‘Orhan Veli’nin sevgilisi’ diye ünlenmesinin yanı sıra, 1930’lardan 1940’lara, tam altmış yıl boyunca evini bir sanat albümüne çevirmiş; hakkında şiirler (Sabahattin Ali, Orhan Veli, Arif Damar, Gülten Akın) ve yazılar yazılmış; Atatürk’le üç defa dans etmiş bir hanımefendi portresiyle karşı karşıya olduğumuzu görürüz.  …” (s.7-8. Not: Murat Yalçın’ın bu sunuş yazısından, mektuplara ulaşılması ve yayımlanma süreci de öğrenilebilir.)

         Sabahattin Ali de âşıktır Nahit Hanım’a. Orhan Veli, 5 Nisan 1947 tarihli mektubunda şöyle der: “…Aramaızda şüphesiz hiçbir kötü şey yok. Aşk bahsindeki düşünceleriyle beni senin elinden alması bahsine gelince; hiç de öyle olduğunu sanmıyorum. Beni hiç kimse senden uzaklaştıramaz.” Nitekim, Sabahattin Ali, Nahit Hanım’dan karşılık alamaz. (s.44)     Kitaba, Cemal Süreya’nın o enfes “99 Yüz” kitabındaki “Nahit Hanım” portresini de almışlar. Usta şair ve nâsirin şu paragrafı, pek güzel özetlemiş: “Bir sanat albümü Nahit Hanım’In evi. 1930 dendi mi, Hasan Âli Yücel, Sabahattin Ali, Peyami Safa çıkar; 1940 dersin, Orhan Veli, Oktay Rifat, Melih Cevdet, Sabahattin Eyuboğlu… 1950 dedin mi, Edip Cansever, Metin Eloğlu, Alp Kuran; 1960, Gürdal Duyar.” (s.16)  



    AH ŞU PARASIZLIK VE AŞK BELASI         

         Orhan Veli’nin, dokuz mektupta “canım sevgilim” diye hitap ettiği; “yalnız seni arıyorum” (s.23) dediği; bana, Ahmed Gazâlî’nin o enfes “Mâzursun” şiirindeki “Ben sensiz bin gece kan ağladım / Sen bir gece sensiz kalmadın, mâzursun.” mısralarını hatırlatan, “Senini duyacağım. Ara sıra elini tutacağım. Sen bunların nasıl bir saadet olacağına akıl erdiremezsin. Çünkü her zaman kendinin yanındasın.” (s.62) diye yandığı bu mektuplar, sırılsıklam bir aşkın belgeleri bence. Peki aynı karşılığı Nahit Hanım’dan görebiliyor muyuz? Onun mektuplara verdiği karşılıklar yok bu kitapta; fakat Orhan Veli’nin mektuplarından apaçık anlaşılıyor: Hayır! Öyle görülüyor ki, Orhan Veli, bu yasak aşkın cefasını tek başına çekiyor. (Nahit Hanım, bu mektuplaşmalar esnasında, Halil Vedat Fıratlı isminde bir eğitimciyle evlidir. Anlaşılan, mektuplardan birini okumuştur Halil Vedat Bey.  Orhan Veli, 1 Eylül 1949 tarihli mektubunda, bu hususa şöyle temas eder: “...mektubunu açıp okumak nezaketsizliğini gösteren bir insana karşı suçlu olma. Üstelik bu nihayet seninle benim aramdaki bir hadisedir. Halbuki zevcinizin maşukaları dillere destan. Yalnız sen mi kabahtli olacaksın? [s.137] Orhan Veli’nin daha önceki -22 Ocak 1947- mektubundan, Nahit Hanım’ın, kocasından “…hürmet ve muhabbetle bahsetme[diğini]…” öğreniyoruz. [s.31])     Peki nedir bu hasretin nedeni? Nahit Hanım’ın Ankara’da, şairimizin İstanbul’da olması. Mesafeler mesele mi? Paranız yoksa mesele; hem de büyük, çok büyük türden… Orhan Veli’nin hâli, içler acısıdır: “Mektubumu ayın 27’sinde yazdım. Fakat parasızlık yüzünden ancak bugün atabiliyorum.” (s.43). “Değil eğlenmek gezmek, herhangi bir insanla konuşmak imkânından bile mahrumum. Çektiğim sefaleti, çektiğim sıkıntıları bir bilsen… Bir çorap alamadığıma üzüldüğüm, birçok günlerimi sabahtan akşama kadar aç geçirdiğim bir sırada, sen tutturmuşsun, ‘Nasıl yaşadığını biliyorum.’ diyorsun.” (s.58). “Çay-kahve içemiyorum. Cigarayı da azalttım. …bu perhize maddi şartların çok yardımı oluyor. … Yazılarıma para verecek birkaç muvafık gazete var. Fakat çok sefil ücretler uğruna köle olmak istemiyorum.” (s.73). “Benim Ankara’ya gelemeyişim sadece parasızlık yüzünden. İktisadî imkânlarım seninki gibi olsa, burada bir dakika durmam.” (s.75). “İsterdim ki … hemen Ankara’ya gelebileyim. Ama vaziyetimi bir düşün. İki günden beri yağan yağmura ve soğuğa rağmen üstümde beyaz bir ceket var. Papucum yok, gömleğim yok, kravatım yok, pardösüm yok.” (s.89-90). “Bir pardösü, bir ayakkabı, bir de yol parası tedarik edebilirsem ilk fırsatta gelmek isterim.” (s.99). “ ‘Günlerce bir postaya mektup atacak kadar paran olmuyor mu?’ diyorsun. İnan, günlerce olmuyor.” (s.104)     Ben, karamsarlığa eğilimli; fakat aynı zamanda ondan korkan biri olduğum için, umutla bitirmek istiyorum: “Sen her zaman ‘İstersen her şey olur.’ dersin. Galiba kaderimizi arzularımızla yeneceğiz.” (s.109)