• Ah Muhsin Ünlü süper bir insanmış
    Bence Alper abi ondan daha süper bir insan
    Bendense bi bok olmaz
    İkisi de yolda Ebu Bekir'i görseler en azından selamlaşırlar
    Ben bir araba fırça yerim
    Kesin der ki bana, "oğlum manyak mısın sen niye bu kadar içiyorsun? "
    Ah Muhsin Ünlü ara sıra yalan söylüyordur muhakkak
    Alper abi söylemez diyor ama herkes ara sıra yalan söyler
    Ben en çok anneme yalan söyledim hala durup durup söylüyorum
    Annem beni döverken mesela gözleri kocaman oluyordu
    Öyle zamanlarda bile durmadan yalan söylüyordum
    Ah Muhsin Ünlü Azrail'i yolda görse selam verirmiş
    Sanıyorum Ah Muhsin Ünlü yolda kimi görse selam verir
    Ben yolda Azrail'i görsem derim ki "Anam babam niye bu kadar geciktin? "
    Alper abiye anlatsam şimdi bunları eminim kıçıyla güler
    O bana deli gibi gülerken ben ona "Abi" derim, "gülme bu hiç komik değil! "
    Ah Muhsin Ünlü şanslıymış annesi ölürken o kocamanmış
    Alper abi biraz şanssız annesi öldüğünde o küçükmüş
    Bense hepten boku yedim annem hala yaşıyor
    Annem yaşıyor ve yaşlanıyor biliyorum bir gün ölecek
    Ben yaşıyorum ve her gün annemin bir gün öleceğini düşünüyorum
    Annemin her gün tansiyonu çıkıyor beli ağrıyor saçları ağarıyor
    Benim de saçlarım ağarıyor annem gözümün önünde yaşlanıyor
    Dedim ya en şanssız benim kimse beni ipine takmaz
    Annem çay getirdi az önce fazla uzaklaşmış olamaz
    Ne tuhaf anneler çocukları üzüntüden ölürken bile
    Çocukları üzüntüden ölürken bile çay getirmekten vazgeçmiyor ne tuhaf
    Siz bir görseniz annemi ne demek istediğimi anlarsınız
    Annem hepinize çay koyar öleceğine inanamazsınız
    Ali Lidar
    Sayfa 82 - İthaki Yayınları
  • Bizzat Kur’an’ın 'Allah ile aldatmak' diye andığı bir büyük zulüm karşısındayız Bu zulmün küresel düzeyde en dikkat çekici göstergesi süper zulümlerin imparatorluğu olan süper güç ABD’nin dünyayı talan aracı olarak kullandığı Dolar’ın üstündeki o bilinen sözdür:

    "In God we trust!" yani Allah a güvenip dayanırız biz!

    Evet süper bir devletin parasının üstündeki bu söz bazılarınca dindarlığın Tanrı’ya saygının bir göstergesi gibi tanıtılır Kur’an açısından baktığımızda gerçek bunun tam tersidir Kur’an dindarlık belge ve ifadelerinin insanlar arasında bir değer ölçüsü olmasını yasaklamakta dindarlığın (takvanın) sadece Tanrı ile insan arasında bir değer ölçüsü olması gerektiğini bildirmektedir Takvanın kimde olduğunu da sadece ve sadece Allah bilir.

    O halde en masum niyetlerle de olsa dindarlığın bir insanlar arası değerbelirleyici' olarak öne çıkarılması Kur’an’a göre bir insanlık suçudur; dine-imana hakarettir Allah ile aldatmanın en şerir şeklidir

    Süper sömürgeci güç bu şerri dünyanın gözünün içine baka baka yaymaktadır ABD
    parasının üstündeki sözün Kur’anî ve İslamî vicdanla değerlendirilmesi şöyle yapılabilir: ABD parasının üstündeki bu ifadeyle demek istemektedir ki beninsanları dünyayı sömürdüklerimi iki şevle aldatırım; Para Tanrı.
  • “Tıpkı insan kendini kötü hissettiğinde radyoyu kulağına dayayıp iki kanal arasına getirerek sadece radyonun cızırtısını duyduğunda ve başka hiçbir şey duymamak için sesi sonuna kadar açtığında olduğu gibi; kendini güvende hissedersin çünkü başka hiçbir şey duymayacağını bilirsin.”
    Mark Haddon
    Sayfa 16 - Türkiye İş Bankası
  • 98 syf.
    ·Puan vermedi
    Severek okuduğum bir sayı olmuş.
    Özellikle sanat baslığı altindaki resimlerin restorasyonu teknolojilerini öğrenmek güzeldi.
    Bilim insanları bölümünde hemsire Florence Nightingale vardı.
    Sindirim sistemine yolculuk konusu özet seklinde güzel görsellerle hazırlanmış.
    Kamuflaj gizlenme sanatı başlığında görünmezlik sağlayan elbiseler konusuna değinilmiş.

    Ulaşım başlıği altinda
    Elektrikli otobüs ve sürücüsuz araclar teknolojisinin geldigi son nokta anlatılmış.

    Tarih'de Berlin duvari vardı.
    Totem agacının yapilişi ve maliyeti hakkinda bilgiler vardi.

    En ilgi çekici bölüm
    sÜper
    KİMİSİ DOĞAL, KİMİSİ İNSAN YAPIMI…
    DÜNYANIN EN GARİP VE EN MUHTEŞEM
    MADDELERİNDEN ON TANESİNİ KEŞFENIN anlatıldiği bölum idi.

    Ferro sıvıları
    plütonyum-238manyetik sıvı

    SU GEÇIRMEZ TEKSTIL
    Vantablack

    Sıcak buz
    Sodyum asetat ısıyı depolayıp salabiliyor


    YOK EDILEMEYEN
    AGIR GAZ
    Kükürt hekzaflorür

    GRAFEN
    AEROJE Dünyanın en hafif
    malzemesi: Yoğunluğu
    havanın sekizde biri
    kadar

    HAFIZASI
    OLAN META
    Nitinolteli

    DOKUNMATIK
    PATLAYICI Azot triiyodüre

    GALYUM BÜYÜSÜ
  • 456 syf.
    ·4 günde·Beğendi·8/10
    Homo Deus; önceki kitabının ( Hayvanlardan Tanrılara: Sapiens ) devamı niteliğinde geçmişten günümüze insanın zihinsel evrilimini ve sosyal olarak yaşamını konu alan, sonrasında ise teknoloji ile birlikte bir üst versiyon olabilecek süper insan/ tekno insana gidişin olabileceğini anlatan kitapta dinler hakkında yorumlar barındırarak farkındalığı artıracak çarpıcı tespitler yapan çok güzel bir kitap. İnsanın dünyaya bakış açısı olarak dinler ve dünyanın insanın etrafında döndüğünü hissettiren hümanizm ileri ki boyutta ise dataizm bilginin hüküm sürdüğü bir dünya inanışı nesnel internet bağı ve bilginin özgürlüğüne inanılması. Kitap güzeldi, tavsiye ederim. Farklı bakış açıları barındırıyor.
  • 200 syf.
    ·1 günde·Puan vermedi
    Ustalık Gerektiren Kafaya Takmama Sanatı

    Bukowski’den bahsederek başlamış anlatmaya, yazarlara yazma serüvenlerine en çok da yazmaktan başka bir şeyi kalmayana kadar yazmaya devam edenlere, bu hikayeye hayranım. Ve nasıl kimi aşk öyküleri her ısıtılışlarında ve her tekrar servis edilişlerinde satarsa ben de böyle bir açlık ile tüketiyorum bu çokça benzerleri anlatılan anıları. “İki şansım var, ya bu postanede kalacağım ve delireceğim... ya da istifa edeceğim, yazarı oynayacağım ve açlıktan öleceğim.” İşaretletilen yerlerden ilki. Dediğim gibi yazmaya duyulan tutku, sonsuz güçlükler ve nihayetinde ulaşılan mutlu son benim peri masalım olduğundan belki de, son derece dikkat kesilmiş bir şekilde başladım okumaya ve öyle de devam ettim.

    “Çabalama.” Alışılmış olan öğütler ile ters istikamette buluşacağının ilk izini yine Bukowski’nin mezar taşında bırakmış yazar. Ve hemen arkasından şu an hali hazırda düşünüyor ve inanıyor olduğu şeylerden bahsetmeye başlamış. Bugün içinde yaşadığımız kültür takıntılı bir biçimde gerçek dışı pozitif beklentilere odaklanmıştır diyor ve kendimizi birden bire bizi sarmalayan beklenti yumağının içinde buluyoruz. Daha mutlu, daha başarılı, daha güzel, daha doğal, daha seksi, daha zeki, daha kültürlü, daha sıcak, daha mesafeli, daha ve bir milyon daha daha... Daha’ların yan etkileri üzerine sıcak bir düşünce geliyor bundan sonra. Daha güzel olmayı umarken, günden güne daha çirkin bulmuyor muyuz kendimizi? Ya da daha iyi bir işe girmek için didinirken, kazancımızı arttırma düşleri kurarken gerçekten de daha da ufalmıyor mu banka hesabımız? Durmadan başka şeyin hayalini kurarken hayal ettiğimiz kişi olmadığımızı söyleyip durmuyor muyuz kendimize?

    Evet işte tam olarak böyle yapıyoruz ve olmak isterken, istediğimiz kişiden gittikçe uzaklaşıyoruz. Böyle olmasını istemiyoruz. Uzaklaşmak istemiyoruz. Ama tüm bunları seyre dalıp öyle olmayan bir benin planlarını yapmaya başladığımızda kendimi bir başka noktada buluyoruz, yazarın cehennemden geri bildirim döngüsü diye bahsettiği yerde. Alan Watss’ın “tersine yaşa” felsefesinde. Pozitif bir deneyimi arzu etmenin kendisinin negatif olduğu ve negatif deneyimi kabul etmenin pozitif deneyime götürdüğü yolda ve elbette Albert Camus’un sözlerinde.

    “Mutluluğun nedenini aramaya devam ederseniz asla mutlu olamazsınız. Yaşamın anlamını ararsanız asla yaşayamazsınız.”

    Peki asıl anlatmak için didindiği kısım neresi? Besbelli sorunlara aldırmamamız gerektiğinden bahsetmiyor. Aksine hangi soruna aldırmak istediğimizi seçmemiz için yüreklendiriyor bizi. Süregelen hayatımızda sorunlar ile boğuşurken ve bir yandan da sonsuz istek yağmuruna tutarken kendimizi, bu isteklerin beraberinde getireceği sorunlara istekli olup olmadığımızı soruyor ve en nihayetinde de gerçekten o şeyi isteyip istemediğimizi... Gerçekleri yüzümüze bütün keskinliği ile söyleyen bir süper kahraman fantezisinden bahsediyor ve şöyle diyor.

    “Bu harika olurdu. Ve hastalıklı. Ve hüzünlü. Ve moral düzeltici. Ve gerekli. Neticede hayat hakkındaki büyük hakikatler kulağa en tatsız gelenlerdir.”

    Bana ne söylerdi diye sormadan edemiyor insan? Kapımı çalsa ve iyi günler dileyip gitmeden önce duymaktan hoşlanmayacağım halihazırda biliyor olduğum iyileştirici neyi söylerdi bana? Şimdilik Mark’a söylediklerini hatırlamakla yetineceğim.

    “Sorunsuz bir hayatı umut etme. Öyle bir şey yok. Bunun yerine iyi sorunlarla dolu bir hayat dile.”

    Mutluluğun bu son derece iyi gizlenmiş formülünün de burada olduğunu söylüyor. Sorunları çözmeye çalış. Orada değillermiş gibi yapmak, onlardan kaçmak, kendi boynuna ipi dolayan kurban olmak sadece keyifsiz hissettirir. Ve sonunda sorumluluğu alman gerekir. Olumsuz duygular eyleme geçme çağrısıdır, nedeni bir şey yapmamız gerektiğidir. Bir şey yapma yolunda hangi soruna katlanmaya razıyız? Sonuçta mutluluğa uzanan yol engebelidir ve utançla döşenmiştir. Sonunda eğer sorunu istemiyor, razı olmuyor o şeyi istemeye devam ediyor ama ulaşamıyorsak gerçek bir şeyi istediğimiz ama onu istemediğimizdir. Mücadeleyi değil ödülü istemişizdir. Süreci değil sonucu. Ancak yazarın da söylediği gibi hayat böyle yürümez.

    Ama ödül her birimiz için orada öylece durmuyor mu? Her birimiz istisna, kusursuz başarı örneği olabilecek yürüyen potansiyeller miyiz? Böyle olmamız daha mı iyi? Daha basit sıfatları kabul etmek, kansere çözüm bulacak kişi değil de öğrenci olmak, baskının yükünü azaltmak sahi o kadar korkunç mu olurdu? Her zaman, her koşulda enleri mi kovalamalıyız? Acımızda bile... Peki öyleyse? Yaşamın temel deneyimlerinin tadını daha fazla çıkarmalısınız diyor yazar. Basit bir dostluğun hazları, bir şey yaratmak, ihtiyacı olan birine yardım etmek, güzel bir kitap okumak, sevdiğiniz biriyle yemek yemek...

    Bunların hemen ardından gelen öz farkındalık ve sorgulamalar ile ilgili bölüm beni pek tatmin etmedi. Aslında gündelik yaşamımızın buhranına iyi gelen sade anlatımı sevmiştim ancak belki de bu konu spesifik olarak ilgilendiğim için sorgulamanın derinliğini yeterli bulmadım. Ancak öğüdü yine de hoş, kendine sor. Kendine sor ve sormaya devam et. Kendi kabuğunu aç, altta yatan sebebi bul. Alanda sık sık içsel ve dışsal motivasyondan bahsederiz. Yazar bunlardan iyi ve kötü değerler olarak bahsetmiş ve pek çok ruh sağlığı uzmanının da onaylayacağı üzere içsel motivasyonu, iyi değerleri baz alarak hedefler koymanın kişinin mutluluğu açısından getirilerini anlatmış. Bilirsiniz sonsuz kontrol gücüne sahip değiliz ve dışsal değerler bizim kontrol alanımızın dışına çok rahat çıkabiliyor...

    Pek çok şeyden bahsedilmiş ve ben de kitaptan bahsederken pek çok yere dağıldım ancak artık toparlamam gerek. Kendi hayatımızın sorumluluğunu almak, kerelerce yanılmak, devam etmek, ne kadar değişken olduğumuzu hatırlamak, kendimizi bulmamak, tanımlamamak, değişmek, öğrenmek, ilerlemek, başarısız olmak ve iyileşmek. Evet bu. Okurken çok tatlı yer yer gülümseten ve çok derin olmasa da hayatım ile ne yapıyorum, kendim ile ne yapıyorum, ne kadar süre daha böyle yapacağım diye düşündürten benim için tek solukta biten keyifli bir kitaptı. Samimi bir arkadaşınızla yapılan hoş sohbet tadı aldım. Pek çok yerin altını çizdim, alıntı yaptığı her cümleyi sevdim. En çok da başlamak ve devam etmek üzerine olanları. Öyleyse...

    “Yerine çakılıp kalma. Bir şeyler yap. Devamı gelecektir.”

    Bir şeyler yapalım.
  • Eski kölelik artık mevcut değil; şimdi zincirlenmiş değilsin ama görünmez zincirler mevcut; çocukların, yaşlı ebeveynlerin, hasta karın, işin.
    İnsan henüz özgür değil. Sekiz saat çalışıyor ve hâlâ eve dosyalar taşıyor. Evde geç saatlere kadar çalışıyor, Pazar günleri çalışıyor. Yine de masasındaki dosyalar büyümeye devam ediyor ve bunun bir sonu da yok gibi. Herhangi bir ofise gir ve bu insanları göreceksin, bu insanların masasını göreceksin. Onları özgür olarak adlandırabilir misin?
    Tek bir olasılık var; her şeyi yapabilecek bir süper teknoloji ve insanlar yaratıcı olmak için tamamıyla özgür olacaklar. Gitarını çalabilir, şarkını söyleyebilirsin. Resim yapabilir, heykel yapabilirsin. Bu dünyayı güzelleştirecek bin bir tane şey yapabilirsin. Güzel bahçeler, göletler yapabilirsin.
    Bu dünyayı güzel kılmak için yapılacak çok şey var. Eğer bir Tanrı varsa, Adem ile Havva'yı cennetten kovmanın yanlış olduğunu; bu insanların çok daha iyisini yaptığını düşünerek, o bile kıskanmaya başlayabilir. Eğer bir Tanrı varsa, bir gün kapını çalıp, "İçeri girebilir miyim?" diye sorması sürpriz olmayacak.
    Osho
    Sayfa 138