• 333 syf.
    ·5 günde·Beğendi·4/10
    Unutulmaz Gece hakkında biraz beklenti icerisine girdim sanırım. Bundan dolayı ilk kital kadar über süper beğendim diyemesem de genel olaram bakılınca yazarın bu kitabını da beğendim.

    Tarihi aşk kitaplarında aşina olduğumuz durum burada da var. Eğer ki daha önce okumamış kimseler varsa aramızda şöyle izah edeyim. İngiltere'de geçen bir hikayeyse ve konunun kilit noktası burasıysa aristokratların içinde bulunduğu sosyete, davet edildikleri partiler, genç kızların sosyeteye takdim edileceği balolar ve de şatafat ille de bulunur.

    Unutulmaz Gece kitabı da böyle bir minvalde başlıyor. Ana karakterlerden biri olan Hayden biraz, nasıl anlatsam, tam isim yakıştıramıyorum ama böyle hani bir parça karanlık bir parca masum bir parca da hödük bir karakter. Çoğu yerde sinir etmedi değil ama yine de böyle sevdim adamı. Sayfalar ilerledikçe ve kitap ortalandıkça artık Hayden'in geçmişi ile alakalı hikayeyi tam anlamıyla anlamış oluyoruz. Neler olduğu ne gibi bir şeyler yaşadığı hakkında gevezelik etmek istemiyorum çünkü siz de okuyup kendiniz öğrenirseniz oldukça şaşıracak belki de aaa bunu tahmin etmiştim ama diyeceksiniz. O yüzden fikirlerimi kendime saklayarak spoilerden kaçınıyorum.

    Lotti, bir önceki kitaptan hatırlayacağınız gibi hâlâ haylaz hâlâ hayalperest hâlâ akıllı kunduz kızımız. Şu an baş döndüren genç bir kadın olmuş. Kıvrak zekası, mizacının getirisi pervasızlığı çoğu yerde ayağına dolanıyor. Ama her zaman işin içinden de kolaylıkla sıyrılıyor. Hayden'in aksine güneş gibi parlıyor. Adamımız karanlık, dert kumkuması, soğuk, mesafeli olsa da kızımız zıttı bir karakter. Eh etme bulma dünyası tencere kapak pek bir yakışmışlardı birbirlerine.

    Kitabın konusundan da bir parça bahsedeyim, karakterleri çekiştirdiğim yeterli. Hayden, ilk karısını öldürmekle suçlanır, doğruluğu ıspatlamamış bu olayda sosyetenin diline düşmek ciddi bir durum. Bir suç olsun olmasın kan kokusu alan köpek balıkları gibi dakikalar içerisinde her yere yayılır ve konunun baş kahramanı suçlu ilan edilip dışlanır. *konusu bir tık klişe, benzer konuya sahip farklı kitaplar da okumuştum* Dedikodular ne kadar can sıkıcı olsa da, güneş gibi dünyasına doğan Lotti sayesinde Hayden, hayatındaki her şeyin değişmesine şahitlik edecektir.

    Takıldığım bir yer var aslında. Yani yazar konuyu daha iyi de işleyebilir ve daha sevdirerek yazabilirdi. Hayden'in geçmişi ile ilgili daha vurucu şeyler olabilir, konuyu daha farkli ele alarak ilk kitabın üzerine daha iyi yazabildi. Belki de Lotti karakteri öyle sevildi ki buna da bir hikaye yazayım bir de zor çözülecek aslında oldukça kolay görülen bir erkek karakter ekleyip kitap yazayım demiştir. Ha, kital hakkında kötü diyemem, aksine sevdim, ortalama bir kitap, kendini okutturuyor. Ama böylesi derin bir konu bulup sarsacak eklentiler eklerken yüzeysel ele almak, bilemedim, daha iyi de yazabilirdi bence.

    Yine de yazarı okuyun derim. Kesinlikle alıp şans verin. ♡
  • - 25 üyeye ulaşmış olan AB, ikinci dalga genişleme ile katılacak aday ülkelerin eklenmesiyle kıt‘asal bir jeopolitiğe erişecektir. AB nihaî büyüklüğüne ulaştığında 10.400.000 km2 olan Avrupa’nın yaklaşık %70’i AB üyesi olmuş olacaktır. Bu son genişleme ile AB, dünyanın dördüncü büyük coğrafyasına sahip coğrafî bütünlüğü hâline gelecektir. Bu coğrafyanın demografik yapılanmasına baktığımız zaman, ikinci genişleme sonucunda bugünkü sayılar ile 482.994.437’e ulaşacağını görmekteyiz. Bu geniş coğrafyaya yayılan, dünyanın en kaliteli nüfuslarının birisine, belki de en kalitelisine ve dünyanın en büyük GSMH’na sahip olan AB’nin 2010’dan sonraki temel hedefi yayılmak değil, mevcut yapı üzerinde derinleşmek olacaktır. AB açısından hızlı sayılabilecek olan bu genişleme sürecinden sonra gerekli olan süreç, “kurumların istikrara kavuşması süreci” olarak da adlandırılabilir. Çoğu eski birer sosyalist ülke olan yeni katılımcıların getireceği sorunlar yanında Brüksel, AB’nin ortak siyasal iradesini oluşturmak için belirli bir süreye ihtiyaç duyacaktır. Çünkü, toprakların genişliği, kaliteli nüfus ve ekonomi, önemli millî güç unsurları olmak ile birlikte bunların toplamı AB’yi kendiliğinden siyasal ve askerî cücelikten kurtarıp, süper güç olma yoluna sokmayacaktır. AB’nin nesnel güç unsurlarına uygun bir siyasal irade oluşturabilmesi gerekmektedir ki, bunun için kurumsal derinleşme sürecinin yaşanması kaçınılmazdır. Bu süreç içinde Türkiye’nin AB’ye girmesi demek, AB’nin jeopolitiğinin kökten değişmesi, kıt‘asal jeopolitikten ayrılarak AB’yi küresel angajmana zorlayan yeni bir jeopolitiğe kayması demektir. Yani AB bir anda Kafkasya, Orta Asya, Orta Doğu ve Basra Körfezi ile komşu hâle gelecek, bu bölgelerin sorunları ile ilgili tavır almak zorunda kalacaktır. AB böyle bir jeopolitiğe hazır değildir. Belki de hiçbir zaman hazır olamayacaktır. Bundan dolayı AB’nin en azından kendisini kıt‘asal jeopolitikte istikrara kavuşmuş hissetmeden, ki bahsettiğimiz süreç 2020- 2025’ler civarıdır, Anadolu coğrafyasını içine alması düşünülemez. Türkiye, ikinci genişlemesini yapmış ve onun sorunları ile boğuşan AB’ye nerede ise jeopolitik maliyetin ötesinde iki genişlemenin toplam maliyetine yakın bir politik, sosyal, kültürel ve ekonomik maliyet yükleyecektir. Nüfusu 70 milyona çıkmış bir Müslüman Türkiye’nin AB içinde Almanya’dan sonra en büyük karar alıcı olmasına, küçük bir Müslüman Bosna-Hersek yönetimine tahammül edemeyen Avrupa’nın tahammül etmesi pek mümkün görünmemektedir. Ayrıca bu nüfusun AB’nin oldukça türdeş olan ve Hristiyan kültür geleneği üzerine oturan kültürel dokusunu Müslümanlık ile tahrip edeceği de ortadadır. Sosyal açıdan kendi içinde yüksek işsizlik sorunu ile mücadele eden AB’nin Türkiye’den gelecek bir iş gücü yükü ile boğuşmak istememesi de doğaldır. Üstelik, mevcut Gümrük Birliği Anlaşması AB’ye herhangi bir ekonomik maliyet yüklemeden hatta Türkiye’ye vermeye söz verdiği kredileri dahi vermeden, (AB’nin Akdeniz ülkelerine verdiği malî yardım ve kredilerin tutarı Türkiye’ye verdiklerinden daha Özetle, Türkiye çok zor bir süreçten geçmektedir. Türkiye son on iki yılını, yoğun bir bunalım süreci içinde geçirmiştir ve bunalım hâlen sona ermiş değildir. Bunalım çok boyutlu ve yaşamın bütün alanlarını kapsayıcı bir niteliğe sahiptir. Türkiye, politik,ekonomik, sosyal, ahlâkî, kültürel, etnik ve askerî boyutları içeren bir krizden geçmektedir. Yaşanan kriz, devlet ve toplumsal yapıyı sarsmış, değerler sisteminde yıpranmalara neden olmuştur. Ancak kriz sadece son on iki yılı kapsamamaktadır. Yaşanan kriz, seksen yaşındaki Cumhuriyet'in son elli yılına yayılan, yapısal nitelik kazanan sürekli bir buhranın en ağır hâlidir. Bu krizin son yıllarda içinden geçtiğimiz aşamasının toplumumuzun bütün alanlarını ne kadar ağır yıprattığını; ülkemizin Vietnam ve Nikaragua kadar riskli bir ülke hâline gelmiş olması açık bir şekilde göstermektedir.
    Krizin yarattığı en büyük tahribat, Türkiye Cumhuriyeti’nin yurttaşlarının beyinlerinde ve yüreklerinde meydana gelen tahribattır. İnsanımız, ülkesine, devletine, geleceğine ve kendisine olan güvenini yitirmektedir. Türk Devleti ve halkı bir irade zaafı süreci içerisindedir. Genel bir kötümserlik havası Türkiye’nin üzerini kaplamıştır. Mevcut siyasal elit, hemen hemen bütün unsurları ile Türkiye’nin sorunlarını kendi yetenekleri ile aşmaya muktedir bir ülke
    olmadığı düşünce ve inancındadır. Türkiye’yi bir iç sömürge olarak gören ve 19. yüzyılda Hindistan’ı sömüren İngiliz seçkinleri gibi Türkiye’yi sömüren ve sömürülmesine alet olan çürümüş Türk siyasal seçkinleri, esasen krizin asıl sorumlularıdır. Öte yandan Türk iş adamı krizin ağırlığı altında ezilmiş, millî kimliği silikleşmiş, özgüvenini ve ülkesine olan güvenini yitirmiştir. Sorunların Türk siyasal eliti tarafından halledilemeyeceği inancı ile başka bir yönetici elit arayışı içine girmiş ve Avrupa Birliği’ni yeni yüksektir) ekonomik ilişkilerini nerede ise efendi-parya ilişkisi çerçevesinde sürdürmesini sağlamaktadır.
    Netice olarak, AB’nin Türkiye’yi 2025’lerden önce içine alması pek mümkün görünmemektedir. Eğer 2025’lere kadar AB kendi içinde arzu ettiği ortak siyasal iradeyi oluşturabilir, süper güç olma yolunda bazı temel adımları atabilir ise, bu geçen süre içinde iyiden iyiye yıpratılan Anadolu’nun, -Türkiye’nin değil- AB’ye girme süreci belki başlayacaktır. Çünkü, Avrupa Anadolu’yu tarihsel olarak Avrupa’nın, Yunan’ın, Roma’nın coğrafî bir uzantısı olarak görmektedir. Ayrıca, süper güç olma iddiasını gerçekleştirme yolunda olan bir AB’nin artık kıt‘asal jeopolitiği terk ederek Orta Doğu, Basra Körfezi, Kafkasya ve Orta Asya ile komşu olması gerekmektedir. Bu arada 2025’e kadar AB dışında tutulan ancak sürekli yeni AB talepleri ile “reformlar” yapan Türkiye, enerjisini bu “reformların” ürettiği sosyal, politik sorunları aşmak için sonuna kadar harcayacaktır. AB dışında tutularak ama sürekli yeni umutlar ile oyalanacak olan Türkiye, bir etnik sorunlar yumağı, hatta cehennemine dönüşecektir. Modern Avrupa böyle bir politika izlemez, diyen Türk aydınları, Yugoslavya’nın dağılma tarihini ve Yugoslav iç savaşı sırasında AB üyesi ülkelerin politikalarını hatırlamalıdırlar.
  • 350 syf.
    ·7 günde·Beğendi·10/10
    George Orwell’ in hayatının karanlık bir döneminde yazdığı bir kitaptır bu. 1948 yılında yazımı tamalandığı için ve gelecek ön görüsü olduğundan ismi 1984 olmuş. Distopya kitaplarından en iyilerinin içindedir kesinlikle.3 dünya savaşını ve öncesini öngörüyor sanki. 3 süper güç tarafından yönetilen bir dünya var ve bu 3 ülke de diktatörlük ile yönetiliyor. Her yerde bulunması zorunlu tele-ekranlar var. Hem alıcı hem verici görevi görüyor. Hislerinizi bile analiz edebilecek düzeyde. Ve ülkede ki en büyük suç da Büyük Birader denilen yöneticiye ve sisteme karşı itaatsizlik. Eylemsel tepkilere bir sınıra kadar müsade ediliyor . Ama eyleme geçmeyip düşüncenizde karşı çıkıyorsanız en büyük suçu işlemişsiniz demektir. Kahraman Winston Smith etrafında dönen olayları ele alıyor. Sonunda sistem galip geliyor. Son sayfaya kadar Julia nın hain olmasını O’brian ın kardeşlikten olmasını ümit etmiştim. Sistem galip geldi, winston ve Julia mağlup oldu. Bir toplum uzun yıllar bir karabasan yaşadı. Kesinlikle okunmalı .
    Celal Üster’in kıymetli yorumunu okuyup üzerinde düşünmek gerekir. Can yayınlarına çok başarılı çeviri ve anlatımı için teşekkür etmek isterim.
  • Orası Saray değil, Ev. Beyaz Ev! Saray bizde.

    BEYAZ SARAYDA YAŞAM..! Siz Demokrasinin ne oldugunu biliyormusunuz ?
    1981 yılında ABD Başkanlığı görevine başlamasından yaklaşık bir ay sonra dönemin ABD Başkanı Ronald Reagan ve eşi Nancy Reagan, Beyaz Saray’da akşam yemeğini yedikten sonra hiç beklemedikleri bir sürprizle karşılaşırlar.

    Görevli garson yemeğin hesap faturasını getirmiştir. Baş kahyanın bir garsonla gönderdiği hesap faturasında sadece o akşamın değil son bir ayın bütün yemeklerinin hesabı da yer almaktadır.

    Sadece yemekler de değil…
    Ağırladıkları kişisel misafirlerin, bir aydır kullandıkları kuru temizleme hizmetinden, diş fırçası, diş macunu, temizlik ve parfümeri malzemelerine kadar bütün kişisel malzemelerin ücreti de miktarlarıyla beraber kaydedilmiştir.

    Ronald Reagan, hesabın büyüklüğüne şaşırsa da görevlinin getirdiği faturayı gülümseyerek alır ve muhasebeye maaşından ödenmesi talimatı verir.

    Kocasının aksine Nancy Reagan’ın şaşkınlığı çok daha büyüktür. Anılarında, ‘kimse bize Başkan ve Eşinin Beyaz Saray’da yaşarken yedikleri yemeklere ve kullandıkları günlük malzemelere para ödemek zorunda olduklarından bahsetmemişti’ diye anlatıyor o şaşkınlık anını.

    ABD eski Başkanı Bill Clinton’un eşi Hillary Clinton‘ın, bu yıl yayınlanan “Hard Choices” kitabının tanıtım ve imza gezilerinden birinde, Beyaz Saray’dan ayrıldıkları zaman, ‘borç içinde ve beş parasız olduklarını’ söylemesi, sosyal medyada büyük yankı yapmıştı.

    Hillary Clinton, sekiz yıl kaldıkları Beyaz Saray’dan taşınınca Washington DC’de ve New York’ta mortgage kredisiyle iki ev aldıklarını, bu kredi ile kızları Chelsea’nin Stanford Üniversitesi parasının kendilerini, 2001 kışında 12 milyon dolar borcu olan bir aile haline getirdiğini anlatacaktı.

    Peki, 8 yıl boyunca yıllık ortalama 500 bin dolar maaşı olan ve kira gideri olmayan bir aile niçin Beyaz Saray’dan beş parasız ayrılacaktı?

    ABD Başkanları Beyaz Saray’a kira ödemez ama onun dışındaki herşey maaşlarından kesilir.

    Beyaz Saray, devletin ABD Başkanı için tahsis ettiği misafirhanedir ve orada 4 ya da 8 yılını geçirmek zorunda olan her aile, kendilerinin ve kişisel misafirlerinin bütün masraflarını kendisi karşılamak durumundadır.

    Sadece resmi devlet konuklarının ağırlanma masrafını Amerikan vergi mükellefleri öder.

    Geri kalan kişisel mutfak giderleri, hizmet ve malzemelerin ücreti Başkan ve ailesine aittir.

    Başkan takım elbiselerinin kuru temizleme ücretini kendisi ödemek zorundadır.

    Konutun başkan ve ailesinin kaldıkları kısmındaki temizlikçi, garson ve hizmetçilerin çalıştıkları süredeki saat ücretini de başkan öder.

    Kısacası, kira ve elektrik faturası dışında kendileri için harcanan her kuruşu devlete ödemek zorundadırlar.

    Çünkü, ABD bir monarşi değil bir cumhuriyettir ve bu konut da bir ‘saray’ değil bir evdir.

    Washington DC’de ‘’1600 Pennsylvania Avenue’’ adresinde bulunan dünyanın bu en ünlü evinin adı Türkçe’ye yanlış şekilde ‘Beyaz Saray’ diye çevirilmiş olsa da, aslında İngilizce’deki orijinal adı ‘White House‘ yani ‘Beyaz Ev‘dir.

    Ve ABD’ye devlet başkanı seçildi diye kimse, devletin parasını keyfince harcayamaz. Sadece bu ev içinde de değil her yerde…

    ABD Başkanı, şehir dışı tatil masraflarını, haftasonlarını geçirmek istediğinde Camp David’teki dinlenme evinin haftasonu masraflarını kendi cebinden karşılamak zorunda.

    Yine örneğin başkan, ABD Başkanlık uçağına, devlet delegasyonundan olmayan tek bir kişi bile bindirecekse, (kardeşi bile olsa), bir ticari yolcu uçağının ‘first class’ uçak bileti miktarınca devlete para ödemek zorundadır.

    Gerald Ford’tan George W. Bush’a kadar 6 başkan döneminde bu evin ‘baş kahyası (chief usher)’ olmuş Gary Walters’ın deyişi ile, başkan ve ailesi bu evin 4 veya 8 yıllık kira sözleşmesine sahip kiracılarıdır.

    İstedikleri yemekler pişirilir, malzemeler ve ürünler istedikleri markalardan seçilir ama parasını Amerikan halkı değil, Başkan ve ailesi maaşlarından öder.

    Ve doğal olarak fiyatın yüksekliğine alışmaları zaman alır.
    Çünkü başkanlar ve ailelerine verilen hizmet 5 yıldızlı otel kalitesinde olduğu gibi başkanın bunlar için ödeyeceği para da 5 yıldızlı otel fiyatları düzeyindedir.

    Devlet konutu diye cüzi ücretlendirme yapılmaz. Walters, ‘yemek, hizmet ve malzemelerin pahalı olduğundan yakınmayan tek bir first aile hatırlamıyorum’ diyor.

    George W. Bush’un eşi Laura Bush da, “Spoken from the Heart” adlı anı kitabında, Beyaz Saray’da yaşamanın ne kadar pahalı olduğundan yakınıyor.

    Onu en çok zorlayan konulardan biri de, hergün saçlarını yapan kuaföre, devleti temsil edeceği törenlere giderken bile olsa, ücretini kendisinin ödemesi olmuş.

    Bayan Bush kitabında, faturanın aylık geldiğini ve Başkan ve eşi ile iki kızının bütün yemeklerinin, kullandıkları bütün kişisel malzemelerin, kuru temizleme dahil tüm hizmetlerin, garsonların ve temizlik görevlilerinin saat başı ücretinin, özel misafirlerinin tüm masraflarının bu faturada yer aldığını yazıyor.

    ‘’Ülkenin First Lady’si olarak giyeceğim kıyafetlerin de özel tasarım olması gerektiği şartı vardı ama elbisenin ücretinin yanı sıra bu tasarımların ücreti de yine benden tahsil ediliyordu.’’

    ABD Başkanlarının maaşına en son 1999 yılında zam yapıldı. Buna göre ABD Başkanın çıplak maaşı yıllık 400 bin dolar civarında. 50 bin dolar da görev tazminatı ödenir.

    Bu her iki ödemede vergiye dahildir. Başkan bunların gelir vergisini ödemek zorunda.

    Bunların yanı sıra başkanın gezileri için, vergiden muaf yıllık 100 bin dolar harcırah ödenir.
    Ancak, Beyaz Saray faturasının yüksekliği göz önüne alındığında bir ABD Başkanı, maaşının neredeyse tamamını aylık giderlerine harcar.
    Yani ayrıca bir serveti yoksa, Beyaz Saray’da ‘ucu ucuna’ yaşamak durumunda…

    Belki de bu yüzden Başkan Gerald Ford, Beyaz Evi, ‘Bugüne kadar gördüğüm en lüks sosyal yardım konutu’ diye tanımlamıştı.

    Beyaz Ev, kompleks bir yapıdır. Aynı anda hem bir konut, hem bir müze ve hem de bir devlet dairesidir.

    ABD dünyanın süper gücü olmasına rağmen, Beyaz Ev, dünyadaki en büyük devlet başkanı sarayı değil, aksine büyük devletler içindeki en küçük devlet başkanlığı konutlarından biridir.

    Sadece bir katından, dünyanın en büyük devletinin yürütme organı yönetilir.
    ”1700’lerin dünyasında 13 kolonili devlet için inşa edilmiş, bugün dünya lideriyiz. Bu ihtiyaca uygun çok daha büyük bir saray yapalım” diyen tek bir başkan bile olmamıştır.

    Kimsenin aklına böyle bir şey gelmez. Çünkü, Beyaz Ev, ABD demokrasisinde ‘devamlılığın’ da sembolüdür.

    Ve yine Beyaz Ev, kendi toplumundan izole bir yer de değil. Dünyada, içinde başkan yaşadığı halde halkının ziyaretine açık tek devlet başkanlığı konutudur.

    Çünkü Amerikan tarihinin en önemli kültür müzesidir. Haftalık ortalama ziyaretçi sayısı 30 bindir.
    Başkanın penceresinin bir kaç on metre uzağındaki bahçe demirliğinin önü ise ABD’nin en ünlü gösteri ve protesto yeridir.

    Beyaz Ev, başkanlar için kalıcı bir ihtişam ve keyif sarayı değil geçici bir barınma ve hizmet yeridir.

    Başkan Truman’a göre, ‘dışı çok gösterişli bir hapishane‘den başka bir şey değildi.
    Ronald Reagan ise, buradaki yılları boyunca kendisini sürekli bir akvaryum balığı gibi hissettiğini anlatır.

    Michelle Obama da geçtiğimiz yıl, ‘’çok iyi dekore edilmiş bir hapishane’’ olarak niteleyecekti.

    Bu eve kiracı başkanlar aileleriyle gelir geçer. Mülk sahibi Amerikan halkı’dır.
    Siz Demokrasinin ne oldugunu biliyormusunuz ?
  • 98 syf.
    ·Puan vermedi
    Severek okuduğum bir sayı olmuş.
    Özellikle sanat baslığı altindaki resimlerin restorasyonu teknolojilerini öğrenmek güzeldi.
    Bilim insanları bölümünde hemsire Florence Nightingale vardı.
    Sindirim sistemine yolculuk konusu özet seklinde güzel görsellerle hazırlanmış.
    Kamuflaj gizlenme sanatı başlığında görünmezlik sağlayan elbiseler konusuna değinilmiş.

    Ulaşım başlıği altinda
    Elektrikli otobüs ve sürücüsuz araclar teknolojisinin geldigi son nokta anlatılmış.

    Tarih'de Berlin duvari vardı.
    Totem agacının yapilişi ve maliyeti hakkinda bilgiler vardi.

    En ilgi çekici bölüm
    sÜper
    KİMİSİ DOĞAL, KİMİSİ İNSAN YAPIMI…
    DÜNYANIN EN GARİP VE EN MUHTEŞEM
    MADDELERİNDEN ON TANESİNİ KEŞFENIN anlatıldiği bölum idi.

    Ferro sıvıları
    plütonyum-238manyetik sıvı

    SU GEÇIRMEZ TEKSTIL
    Vantablack

    Sıcak buz
    Sodyum asetat ısıyı depolayıp salabiliyor


    YOK EDILEMEYEN
    AGIR GAZ
    Kükürt hekzaflorür

    GRAFEN
    AEROJE Dünyanın en hafif
    malzemesi: Yoğunluğu
    havanın sekizde biri
    kadar

    HAFIZASI
    OLAN META
    Nitinolteli

    DOKUNMATIK
    PATLAYICI Azot triiyodüre

    GALYUM BÜYÜSÜ
  • 272 syf.
    ·16 günde·Puan vermedi
    Fikirler, ona sahip kişinin dışındaki koşullardan etkilenmesi ile gelişir ve oluşur. Bu dış koşula da "yaşam/hayat" diyebiliriz. Her insanın fikirlerine baktığımızda aslında onun yaşamına indiğimizi, onun yaşamını incelediğimizi görebiliriz. Büyük filozoflarda da durum böyledir ve onların felsefesini daha iyi anlayabilmek için onların yaşamlarını ve kişiliklerini detaylıca incelememiz gerekir. Bunu Nietzsche'nin sözünde görebiliriz: "Her büyük felsefe, kurucusunun kişisel anılarından oluşan bir tür gizli ve iradedışı itiraflar toplamıdır."

    Kitabımız kendi deyimiyle "kötü davranışlar" sergileyen sekiz felsefeciyi inceler(kötü davranışın ne olduğu veya ne olacağı ise ayrı bir tartışma konusudur). Yaşamlarında büyük hatalar yapan insanlar hakkında Heidegger şunu söyler:
    "Büyük düşünenlerin büyük hatalar yapması kaçınılmazdır."

    Ayrıca bu konu hakkında Descartes'in deyimi:
    "En büyük ruhlar en büyük erdemler kadar en büyük erdemsizliklere de yeteneklidir."

    Peki, kitabımızda yaşamları ve azda olsa felsefeleri incelenen bu kötü niyetli, çılgın sekiz filozofumuz kimlermiş?
    Şimdi biraz magazin zamanı :P

    -Evlilikte sadakati vaaz eden ama kendince sadık olamayan, Çocuklarını yetimhanede ölümüne terk eden, şaplaklanmayı seven mazoşist, uygarlığın ilerlemesini, insanın başlangıçta var olan erdemini yok ettiğini ileri süren, ilerlemenin özgürleştirdiğini değil, aksine köleleştirdiğini savunan, yabanıl yaşama hayranlık duyan, getirdiği eşitsizlikler yüzünden akıl'a hiç tahammülü olmayan, hakkında kötü niyetli bir varlık dediği Voltaire ile arası bozuk olan ama ironik bir şekilde, mezarı Voltaire'in tam karşısında olan, kendisine çok iyiliği dokunan David Hume'a düşmanca mektuplar yazan, matbaayı onaylamazken, üretken bir yazar olan, ilk günahı reddedip, insanın doğuştan iyi olduğuna inanan, uzun yürüyüşler yapmasını seven, günah işlemekten çok, kendisine günah işlenmiş olduğunu ve insanların en iyisi olduğunu düşünen, politika ve eğitim üzerine etkileyici eserler bırakmış, romantik devrimci-entelektüel, müzisyen ve filozof Jean-Jacques Rousseau.

    -Platon gibi zihin-beden ikiliğini reddeden, insan yaşamının merkezinde seksin var olduğunu savunan, insanlar ile hayvanlar arasında hiçbir fark görmeyen, bencil, hırçın; sinirlilik, şüphe, şiddet ve kibire yatkın, kadın düşmanı, kimseye güvenmeyen, meliorist çabaların boş olduğunu düşünen; numenler dünyasının tekil, ayrımlaşmamış bir gerçeklik olması gerektiğini, çünkü ayrı ayrı nitelikler aldığı zaman fenomenler dünyasının bir parçası haline geldiğini fark eden; sanatın, insanın ızdırabını oratadan kaldırabileceğine veya azaltabileceğine inanan, yalnız, münzevi bir yaşam sürdüren, insancıl bir karamsarlığın ideal önderi, bodhisattva* Arthur Schopenhauer

    *Bodhisattva: içinde duyduğu şefkatin etkisiyle ızdırap çeken insanlığın aydınlanmaya doğru ilerlemesine yardım etmek amacıyla nirvananın eşiğinden geri dönen, aziz benzeri bir varlık.

    -Kadınları sevmeyen, onlarla arası bozuk ama 19. yüzyılın AIDS i olan frengi hastalığına yakalanan, parmakları piyanonun üzerinde muazzam gösteriler sunabilen, uzun uzun yürüyüşler eşliğinde felsefe yapan; Schopenhauer'dan farklı olarak numenal olana daha fazla önem veren Batı dünyasının ana akımını reddedip, fenomenler dünyasının gerçekliğini dile getiren, eserleri insanı sarhoş edebilecek derecede etkili, Zerdüşt'ün yaratıcısı, Tanrı'nın öldüğünü iddia eden, hasta übermensh Friedrich Nietzsche

    Übermensh: Üst-insan

    -Sürekli bir kalıtsal delilik korkusu içerisinde olan, kendisinde insani duyguların anormal boyutta eksikliği olan, atom savaşını savunan ama bunun üzerinden çok geçmeden savunduğunu yalanlayan, nükleer silahsızlanma kampanyasının ilk başkanı, kadın haklarını savunan, güzel aşklar yaşayan, sosyalist olmaktan çok liberal kalan, hükümet ve savaş karşıtı fikirleri yüzünden hapsedilen, mantık makinesi gibi bir zihne sahip, batı felsefesi tarihi serisinin yazarı, felsefenin matematikçisi çapkın filozof Bertrand Russell.

    -Onu anlamaya çalıştığımızda, ona istemsiz secde etme isteğini duyabileceğimiz, çoğu kişi tarafından Tanrı gibi yüceltilen, çekiciliği düşüncesinin duru ikna ediciliğinde yatan, eserleri gibi kendide gizemli bir kişiliğe sahip, bir peygamber, keşiş veya vaiz gibi etrafa sürekli sert aforozlar dağıtan, Russell'ın bir dönem öğrencisi olan ve Russell gibimantığa kafa yoran, kendinden tiksinen, eşcinsel, döneminin en büyük servetlerinden birine sahip olmasına rağmen her şeyden vazgeçip manevi arayışa yönelen, öğretmenliğin dışında bahçivanlık ve mimarlık yapan, düşünmekten çok bakılması gerektiğini savunan, öğrencilerini kendisinden başka felsefecileri okumamaya teşvik eden, Hitler ile aynı okulda okuyan ve kişiliği ile Hitlere benzeyen (bazı bakımlarda tamamen zıttılar), dil felsefesi denince akla gelen ilk kişi, öfkeli ve çileci filozof Ludwig Wittgenstein.

    -Varoluş felsefesinin önderi, nazizmin ateşli savunucusu ve sözcüsü, öğrencisi ile aşk yaşayan (heloise kompleksi), daha çok "Varlık ve Zaman" eseri ile tanınan, "Dasein" kavramını ortaya atan, her dersini "Heil Hitler!" diyerek sonlandıran, öğrencilerinin deyimiyle "büyücü", yırtıcı hayvan, köylü gelenekçi ve nazi Martin Heidegger.

    -Süper egosunun olmadığını iddia eden, ensest hisler taşıyan, "mauvaise foi" (kötü niyet) kavramını kendine karşı dürüst olmama durumu şeklinde tanımlayan,olduğumuz şeyden çok olabileceğimiz şeye önem veren, aşk ilişkisini hiçbir zaman eşitlerin bir dengesi olarak değil; ya sadizme ya da mazoşizme yol açan bir şey olarak gören, varoluşun özden önce geldiğini her konferansında vurgulayan, marksist rejimlere destek veren (özgürlük düzeyini talep eden bir vaoluşçuluğun savunucusu olupta marksist rehimlere destek vermesi gülünç), politik eylemlerinden dolayı evi iki kez bombalanan, 1964 Nobel Edebiyat ödülünü olmayı reddeden, entelektüel zenginliğiyle fiziksel çirkinliğini kapattığından kızlarla arası iyi olan, zeki, üretken, inatçı, çocukları da hayvanları da sevmez, oyun yazarı, romancı, politik eylemci ve Les Temps Modernes dergisinin kurucusu, entelektüel zorbacı ve kötü niyetli, büyüleyici filozof Jean-Paul Sartre.

    (Sartre'da iki tip varlık anlayışı vardır. Birincisi "kendi için" varlık, ki bunu erkekle özdeşleştirmiştir. İkincisi "kendinde varlık", bu anlayışı da kadınla özdeşleştirmiştir. Kadını, yani kendinde varlığı bir "yarık" olarak tanımlar ve "kendi için" varlık, yani erkeği de o "yarığı" doldurmaya çalışan varlık olarak tanımlar. Sartre "kendinde olan" varlığa "balçıksı", "yapışkan" niteliklerini yükler ve "kendi için" varlık ise hep ondan kendisini kurtarma girişiminde bulunduğunu ifade eder.)

    -AIDS'ten ölmüş, ölümle yakından ilişki içerisinde bulunan bir zevk anlayışına sahip, sekizinci katta oturup başka dairelerdeki genç erkekleri dürbünle dikizleyen, politik açıdan etkin bir kişiliğe sahip; delilik, seks, ceza gibi kavramlarla ilgilenen, eşcinsel, miyop, zeki, şiddete eğilimli, cinsel açıdan doymak bilmez bir filozof Michel Foucault.


    Sıradışı Filozofları sıradışı bir şekilde inceleyen ve azarlayan, okunulası bir kitap...
  • 400 syf.
    ·9/10
    Gülseren BUDAYICIOĞLU'nu kitap gruplarında, sosyal medyada ve de kitap satış sitelerinin çok satan listelerinde gördüm. Kitapta gerçekten dikkati çeken iki ya da üç vaka var,fakat dikkatler Ala'da.Gerçek olduğu düşünüldüğünde okurken bile insanı derinden etkileyen, dibe çeken bir yanı var .Hatta Ala anlatırken çokça düşündüm ne kadar şanslıyım diye.Ne kadar zor hayatlar var, keşke bunu erken fark etsek. Benciliz hayatta, böyle bir olay yine de hiç kimsenin başına gelmesin. Bir tarafta ilgisiz ve gelin geldiği ailede kayınvalidesi tarafından kabul görülmeyi bekleyen bir anne, bir tarafta dediğim dedik, her dediği yapılan torunları arasında ayrım gözeten bir babaanne. Hayat ne kadar katlanılmaz olmuş Ala için, o da ailede gördüğü üzere doktoru tarafından kabul edilmek için hırçınlaşan Ala. Sayfalar kıvrıldıkça her şey gün yüzüne çıktı, gerilim hattındaydım sonlarda. Her şey iyi hoş ama Ala'yı kendine getirme uğraşısında baz aldığı hikâyeler beni fazlasıyla yordu. Sonrasında çocuk yaştan itibaren yaşadığı zorluklar düşünüldüğünde yapılan sil baştan bana fazla abartılı geldi. Hangi psikiyatrist hastası ya da danışanı için bu denli kendinden verir ki? Öyleyse helal olsun.
    Gülseren Hanım'ın kendi yaşamından hareketle anlattıkları,hastalarının vakalarıyla iç içe geçmişti bence. Süper harika,bomba,fevkalade yorumlarına istinaden bu denli abartmaya gerek olmadığına inanıyorum. Onun dışında gerçekten güzeldi. Diğer kitaplarına da yer vereceğim..