• İzin verin de çıldırayım. Sizin dünyanız aklı başında insanların dünyası ise bırakın ben çıldırayım. Biraz da dağ başlarında çıldırayım. Çünkü burada, bu koşullarda, ancak çıldırarak sürdürülebilir bu yaşam.
  • Modernitenin belki de sabit tek normu yerleşik bir norma ve omurgalaşmış bir değer yargıya sahip olmamasıdır. Her şey ve herkes sürekli ve düzensizce değişen koşullara evrilebilir bir akışkanlık içindedir. Moda kavramı bu bağlamda yalnızca bir sektörü değil; modern kültürün doyumsuz karakteristiğini gösterileştirir. Best3 olmak, bu nedenle bir dönemselliktir. Akışkan modernitede kolektif düşüncenin ürünü olan beden, her an yer değiştiren bir maceranın merkezsiz ve istikametsiz mecrasıdır.

    Hemen herkes tarafından içselleştirildiği için normalleşen mutluluk vaatlerine iliştirilmiş beden temayülleri, modernitenin hem bitmeyen sermayesi hem de her an kırılmaya hazır açmazıdır. Tüketimciliği sürdürülebilir yaşam tarzıyla bağdaştıran modernite, her tatmin girişimini kendi küllerinden er ya da geç doğacak yeni bir huzursuzluk olarak planlar.

    Beden üzerinden anlaşıldığı üzere, modernitenin akışkanlık niteliğine zıt gibi görünse de kırılganlık taşıması bundandır. Beden politikaları ideale ulaşmanın hem yüceltilip kışkırtıldığı; aynı zamanda hem de imkânsız kılındığı sonsuz bir arayış formudur.Beden mülkiyettir; ancak bu, kalıcı konumu ve yerleşik duruşu olmayan sürekli hareket halinde, zemini kaygan ve devamlı yüzey değiştiren bir mülkiyet şemasıdır...
  • izin verin de çıldırayım
    sizin dünyanız aklı başında insanların dünyası ise bırakın ben çıldırayım.
    Biraz da dağ başlarında çıldırayım.
    Çünkü burda , bu koşullarda, ancak çıldırarak sürdürülebilir yaşam.
    Ferit Edgü
    Sayfa 176 - SEL Yayınları
  • EN BAŞTAN SÖYLEYEYİM DE SENİ UĞRAŞTIRMAYAYIM GÜZEL KARDEŞİM BU PAYLAŞIM UZUN,EĞLENCELİ DE DEĞİL ZAMANIM KISITLI,BEN SIKILIRIM,YARIM BIRAKIRIM DÜŞÜNCEN VARSA BAŞLAMA!!ANCAK OKUMAYA BAŞLARSAN EĞER KISA BİR ZAMANINI AYIRIP OKUYACAKSAN YANİ LÜTFEN AMA LÜTFEN SONUNA KADAR OKU YOKSA HİÇ BAŞLAMA DEĞERİ OLMAZ ÇÜNKÜ.OKUYAN ARKADAŞLARA ÇOK ÇOK TEŞEKKÜRLER.


    2004'den bu yana ülkemiz tarımında olağanüstü olumsuz,saçma sapan gelişmeler yaşayan çiftçilerimiz...

    Anadolu Coğrafyasında 11.000(onbirbin) bitki türünün yer aldığını ve bunun da yaklaşık 3.500(üçbinbeşyüz) bitki türünün endemik (burası çok çok önemli dikkat edin!) 3.500 bitki türünün gen merkezi olduğunu (bu bitki türleri başka coğrafyalarda görülmeyen,yetişmeyen bitkiler) biliyormuydunuz?

    2004 yılında bizim büyük siyasetçilerimizin (boyları devrilsin-hepsinin ama,parti ayırmıyorum) yeni tarım yasası çıkarıp,bu bitki türlerinin tohumlarının takasını,satışını,saklanmasını yasakladığını biliyormuydunuz?

    8 Ocak 2004 de çıkarılan 5042 sayılı Islahatcı Haklarının Korunması Kanunu'nu bi okuyun bakalım neler diyor? (aramana gerek yok güzel kardeşim Google arama motorunu kullan)

    Değerli siyasilerimizin (boyları devrilsin) 2011'den sonra çıkardıkları kanuna bakın bir de 'Eyyy Köylü,sen binlerce yıldır yaptığın gibi tohum takası yapamazsın.Tohumu artık şirketlerden alacaksın.Aksi halde 10.000 (OnBin) lira ceza ödersin!Aksi halde 5 yıl da ekip biçmeme cezası alırsın! ve... Daha da çirkefleşip 'Sende şirketlerden sertifikalı tohum almazsan sana tarım desteği yok denildi!

    Bu karar,bu yasalar nedir biliyormusunuz?Bu karar ve yasalar Sayın siyasilerimizin (boyları devrilsin) Köylüyü bitirmesidir,tarımı bitirmesidir,Çiftçiyi bitirmesidir en önemlisi de Endemik Türleri bitirmesidir!Anadolu Bitki Örtüsü Zenginliğinin Ağzına sıçmasıdır!(afedersiniz daha yumuşak kelime veya cümle ile anlatılamıyor ;) )

    Soner YALÇIN'ın yazmış olduğu Saklı Seçilmişler Kitabı çok önemli belgeli tesbitlere dayalı.Siz,çocuklarınız,torunlarınız hatta onların ve onlardan sonraki kuşakların çocukları ve torunları ne yiyorsunuz,onlar ne yiyecek (Yoğurtsuz Ayran) biliyor veya tahmin ediyormusunuz?

    Ülkemize GDO'lu ürünlerin ve bunların bol çeşitliliğinin nasıl olupta bu kadar rahat ve pervasızca sokulabildiğini,bunlara nasıl izin verildiğini,göz yumulduğunu bu kitapla öğreneceksiniz.

    Bu kitap önemli,bu kitap çok çok önemli.Kendini bilen akıllı,sağ duyulu,mantıklı sadece kendisinin değil gelecek nesillerinde sağlıklarını düşünebilen bireylerin mutlaka ama mutlaka dikkatle okumaları gereken bir kitap.

    En son Yılmaz ÖZDİL'in yazmış olduğu Beraber Yürüttük Biz Bu Yollarda kitabını okurken bu kadar hayal kırıklığı ve sinir harbi yaşamıştım (arkadaşlar burada önemle belirteyim kesinlikle ve kesinlikle iktidar ve muhalefet siyasetçilerinden bahsetmiyorum,burada yermek istediğim bütün meclis,hepsi 550 vekil,bu yasaları nasıl çıkarırsınız,bu şeytanlığa nasıl izin verirsiniz,hiçmi vicdan,hiçmi insana saygı sevgi yok,nasıl insanlarsınız siz be!Burada sözü geçen kanunlara imza veren kim olursa olsun inanın çok samimi söylüyorum vatan hainliği ile yargılanmalı!)Neyse konumuz siyaset değil...

    Keşke elimde olsa da bu kitabın binlerce baskısını alıp her eve dağıtabilsem ve okunmasını sağlayabilsem,ne yazıkki öyle bir şansım yok.

    Kitapta bahsi geçen konular ne Türk Çiftçisine,ne de Çiftçinin ürününü kullanan tüketiciye(Halk) yapılacak,reva görülecek şeyler değil.

    Elinizde imkanınız varsa bu kitabı mutlaka ama mutlaka okuyun!
    Öğreneceğiniz,market raflarını dolaşırken nelere dikkat edeceğiniz ve hem yurt içinde hemde yurt dışında sizin sağlığınızla hatta abartısız canınızla oynamaya cüret edebilen adamları ve markalarını göreceksiniz ve bu kıyımın sadece para için değil daha başka ne sebebler için yapıldığını nelere zemin hazırlandığını öğreneceksiniz.

    Gerçek kanlı canlı şeytanları isim isim öğrenmek isterseniz bu kitapta!

    Cidden üzgünüm hemde çok üzgün...


    KİTAPTAN ;

    Petrolü kontrol edersen ulusları,yiyeceği kontrol edersen insanları kontrol edersin.

    Şeytan bir günah işleyeceği zaman işe önce o günahı kutsallık zırhına sarmakla başlar.

    İyi ki insanlar paranın ve bankacılık sisteminin nasıl işlediğini bilmiyor.Bilecek olsalardı sabaha çıkmadan ayaklanırlardı.


    Uzun oldu farkındayım ama aşağıdaki Ertuğrul BARKA yazısını da okumanızı şiddetle öneririm.Bu yazı kitapla ilgili değil ama anlaşılması bakımından son derece önemli.Teşekkür ederim...
    ------------------------------------------------------------------------------

    Emperyalist kapitalizm günümüzde ekolojik emperyalizm aşamasına gelmiştir. Artık sermayenin tek amacı kendini büyütmektir. Sermaye için doğa sadece hammadde deposudur. Yaşamsal unsurlar da yatırım yapılması gereken birer kâr kaynağıdır.

    Harry S. TRUMAN’ın 20 Ocak 1949’da Başkan olarak göreve gelirken yaptığı konuşma, bu sürecin politik başlangıcı olarak kabul edilebilir:

    “… Az gelişmiş bölgelerin geliştirilmesi ve ekonomilerinin büyütülmesi için bilimsel ilerlememizi ve endüstriyel gelişmemizi yeni bir cesur programla bu bölgelere sunmamız gerekiyor… Eski emperyalizmin başka ülkelerden kâr elde etmesi gibi bir anlayışın bizim programımızda yeri yoktur. Bizim tasarladığımız… bir kalkınma programıdır…”

    ABD kalkınmacı retoriğe sarılarak, komüncülüğün yayılmasının önünü kesmek ve Amerikan yatırımlarının önünü açmayı amaçlıyordu. Bunun için de MARSHALL Yardımı devreye sokuldu. Bu yardım, tulumbaya verilen bir maşrapa su gibiydi. Bu yardımı verdikten sonra, yardım edilen ülkenin tulumbasından istediğiniz kadar su çekebilirdiniz.

    1960’ların sonuna gelindiğinde “kalkınma” ile ilgili söylemle, gerçekleşenler arasındaki uyumsuzluk ortaya çıkmış bulunuyordu. Beklentilerin aksine yoksulluk, işsizlik ve açlıkla birlikte “doğal tahribat” da ilk kez gündeme geliyordu. Bu koşullarda artık “kalkınma” kavramı önüne bir başka sözcük eklenerek kullanılmalıydı.

    “Sürdürülebilir Kalkınma” son dönemde en uygun bulunan ve kullanılan sıfattı. Birleşmiş Milletler Dünya Çevre ve Kalkınma Komisyonu’nca hazırlanan bir raporda: “Sürdürülebilir kalkınma, en genel anlamıyla karar vermede ekonomik ve ekolojik düşünceleri bütünleştirme ana teması ile bugünün gereksinimlerini ve beklentilerini geleceğin gereksinim ve beklentilerinden ödün vermeden karşılamanın yollarının aranması” olarak tanımlandı.

    İlk bakışta içerdiği bütün ‘iyi’ (!) niyete karşın sürdürülebilir kalkınma kavramı da uygulamaya yönelik taşıdığı belirsizlikler ve muğlâklık nedeniyle, gelişmiş Kuzey ülkelerinde ve geri kalmış, sömürülen Üçüncü Dünya ülkelerinde tamamıyla farklı sonuçlar doğurmaktaydı. Çevre sorunları açısından ise iki önemli sonucu vardı:

    1. Üretim için gerekli kaynakların Üçüncü Dünya ülkelerinden Kuzey ülkelerine aktarılması: Sömürgen ülkeler, bu sömürgeci politikaları gereği olarak, kendi ülkelerinde doğal kaynakların hammadde olarak dışalımını özendiriyorlardı. Örneğin, OECD ülkelerinde çeşitli hammadde dışalımlarına uygulanan ortalama gümrük vergisi oranları şöyledir: Bakırda; bakır cevheri ve konsantresi % 0, bakır tel % 4,6, bakır boru ve tüpler % 4,12, bakır mutfak eşyası % 3,98’dir. Alüminyumda cevher ve konsantresi % 0, hurda olmayan metal % 4,10, tel % 6,13, masa ya da mutfak eşyası % 5,83’dir. Bu oranlar petrol için % 0,00 reçine, politerpen için % 7,00, naylon kumaş için % 8,47, PVC için % 7,52, polikarbonatlar için % 7,84. Bu dağılım çinko, kalay, nikel, kurşun için de benzer bir görünümdedir.

    2. Çok su ve enerji gerektiren yatırımlarla eskimiş teknolojilerin ve sömürgen ülkelerde toplumsal tüketim ve endüstriyel üretim sonucu oluşan atıkların üçüncü dünya ülkelerine aktarılması. (Madencilik, gemi sökümü, demir-çelik, deri sanayi, çimento, kültür balıkçılığı vb) Anlaşılacağı gibi, yeni sömürgeciler, sömürdükleri ülkelerim madenlerine el koymaktadırlar. Tüm ülke ulusal gelirinin içinde, maden dış satışlarından elde edilen gelirin oranı ne kadar yüksekse, o ülke o kadar geri kalmış demektir. Örneğin, Bostwana’da elde edilen tüm ulusal gelirin % 35,1’i maden dış satışlarından elde edilmektedir. Bu ülkenin dünya insani gelişmişlik sırasındaki yeri de 122’liktir. Bu veriler Sierra Leone için % 28,9 pay ve 174. sırada; Zambiya için % 26,1 ve 153. sıradadır.

    Madenlerimizi çıkartıp, satmakla zengin olacağımızı düşünmek ham bir hayâldir. Bu sömürgecilerin propagandası sonucu oluşturulmuş bir önyargıdır.

    Sömürgeci devletler bu sömürü düzenini sürdürebilmek için, sömürdükleri üçüncü dünya ülkelerini gittikçe derinleşen bir dış borç çıkmazına sürüklemekte, Kuzey’den üçüncü dünya ülkelerine kaynak akışını zorunlu hâle getirmektedirler. Bu koşullar altında güney ülkeleri çareyi ellerindeki doğal kaynakları pazarlamakta aramaktadırlar.

    Delaware Kabilesi Reisi Okanıcon, “Biz, Büyük Ruh’un bizim için yarattığı şeylerden hoşnuttuk. Onlar ise değildi. Uygun bulmazlarsa ırmakları, dağları bile değiştiriyorlardı” demişti. Bugün Filipinler Hükümeti’nce Fortune dergisine, böyle bir ilân verilmektedir: “Sizin gibi şirketleri çekebilmek için dağlarımızı düzledik, ormanlarımızı tıraşladık, nehirlerimizin yollarını değiştirdik, şehirlerimizi kaydırdık… Tüm bunlar sizin için, şirketleriniz için, burada Filipinler’de daha kolay, daha kârlı iş yapabilmeniz için.”

    27 Temmuz 2009 tarihli Der Spiegel Dergisinin haberinden: “Türkiye Tarım Bakanı Çin, Japon, Suudi Arabistan ve Körfez ülkelerine sesleniyor: “Gelin, beğenin, Türkiye’den istediğiniz toprağı alın.” Geri ve kirli teknolojilerini ihraç ediyorlar, iç savaşları kışkırtıyorlar. Bu anlayışlarıyla yaptıkları yatırımlarla sömürgeci devletler ve korudukları şirketler, son 30 yılda dünyanın yaşam kaynaklarının yüzde 30’unu yok etmişlerdir.

    Teknolojinin sunduğu olanakların, doğanın sınırları içinde kalması gereklidir. Yaşam yoksa kalkınmanın ne anlamı olabilir ki?

    İnsanlar sermayenin çıkarları için köleleştiriliyorlar. Hatta köleleştirilmiyorlar bile; kullanılıp atılıyorlar. Bu koşullarda seçimimiz hangisi olacak? Sermayece kullanılıp atıldığımız düzeni mi, yoksa insanca yaşayabileceğimiz; özgürlükçü, eşitlikçi, sınıfsız, doğanın kabul edebileceği sınırlar içinde yaşamsal ve zorunlu toplumsal gereksinimler için üretim ve tüketim yapılan eko-komünal bir düzen mi?
  • Yaratıcı yıkım korkusu,Neolitik Devrim ile Sanayi Devrimi arasında yaşam standardının da sürdürülebilir bir artışın olmayışının ardındaki esas nedendir.Teknolojik yenilikler toplumları müreffeh hale getirir fakat aynı zamanda eskisinin yerine yeninin geçmesine ve belirli insanların ekonomik ayrıcalıklarının ve siyasal güçlerinin yok olmasına da yol açar
  • İncelemeye başlarken öncelikle bu kitabı okumaması gerekenleri sıralıyorum:

    1) Acıyı sevmeyenler
    2) Hayatı ciddiye almayanlar, vurdumduymaz olup hiçbir şeyi umursamayanlar, rahatlığına düşkün olanlar.
    3) Hayatı toz pembe sananlar, çekinilen resimler gibi yaşadığını sananlar
    4) Ön yargılı olanlar( özellikle yazara)
    5)"Felsefe ne ki?" diyenler.

    Okumasınlar denmez elbet. Mümkün olsa ve okusalar. Ancak okuduklarında yarım bırakma yahut bitirseler bile kitabı yerme gibi davranışlar ortaya çıkabilir. Buna karşı olarak korunmalı bu kitap.

    Onun dışında mümkünse herkes okusun bu kitabı ve tanışmadıysanız hala Arthur Schopenhauer ile tanışın artık!

    Beni en çok etkileyen ve durmama sebep olan alıntıyı buraya da ekleyerek başlıyorum:
    " Bulutun önünde ve arkasında her şey pırıl pırıldır, sadece kendisi her zaman gölge düşürür. Bundan dolayı içinde bulunulan an her zaman yetersizdir, ama gelecek belirsiz ve geçmiş geri dönülemezdir."( Say Yay. Syf:10)

    Gelecek belirsiz ise onunla ilgili doğru bir tespit mümkün değildir. Gelecek de şimdi olacak bir zaman sonra, karanlık...
    Geçmişe ise sürekli özlem vardır ve dönüş yok. Geçmiş de bir zamanlar şimdiydi yine karanlık...

    Büyük bir karamsarlık var gibi gözüküyor değil mi? Aslında çok doğru. Rahatlatıcı şekline bakın: Bir şey beklemeyip kabullenme söz konusu olursa ve bununla yaşanmak öğrenilirse huzur gelsin...

    Gözlerimizi açtığımız ilk andan itibaren ölmek için yaşıyoruz. Sayıların anlamı yok... Her şeyin sonu aynı. Bu hayata neler sığdırmış olduğumuz önemsiz. Mutluluk ve acı ne fark eder ki?

    Sürekli mutluluk isteyen bizler, elde ettiklerimizden ne zaman tatmin olabildik ki? Asla tatmin olamayıp hep kovalamaya devam edeceğiz. Ne gerek var diyorum o zaman. Sonsuz mutluluk asla mümkün olmaz.

    Zengin olduğumuzu hayal edelim. Kocaman evde bir sürü hizmetçi, istediğini al , istediğini ye... Sağlıklısın da hiçbir sıkıntı yok sanıyorsun değil mi?Aslında var. Bu monotonluk ile en büyük sıkıntı: Can sıkıntısı...
    Öyleyse varla sıkılmak yerine yok ile acı çekmek daha mantıklı geliyor.
    Acı çekmeden, ıstırap olmadan yaşamak koca bir can sıkıntısı.
    Acı sadece yendiğinde yakmıyor biliyorsunuz. İnsanın ruhunu da kavuruyor. Ancak çiğ yemek yenmediği gibi yanık yemek de yenmez. Teraziye çevrilmeli yaşam. Denge ile ancak sürdürülebilir hayat...

    Seni çok sevdim Arthur Schopenhauer görüşmek üzere...