• 303 syf.
    ·13 günde·8/10
    Veba, Albert Camusun okuduğum ilk romanı.
    1940 lı yıllarda Cezayirin Oran kentinde yaşanan veba salgını anlatıliyor.
    Salgınla birlikte insanların yaşadığı çaresizlik karamsarlık,mutsuzluk sevdiklerinden ayrı kalma,sürgün hayatının getirdiği karamsarlık cok güzel resmedilmiş.Hassas olduğum bir konu olan çocuklar ve onların hastalıkla savaşı çok etkileyiciydi.
    Şu an yaşadığımız salgınla birlikte insanların yaşadığı duygu durumu birebir diyebilirim.Kimi insanın yaşananları kabullenip kurallara uyması ,kiminin hiç inanmaması,kimininse bunun insanlığa ceza olarak gönderildiğine inanıp bir yazgı olarak görmesi şu an yaşadıklarımızla tamamen aynı .
    Çeviriyle alakalı olarak sanıyorum kişiler ve konu arasında bazen kopukluklar yaşadım o yüzden 2 puan kırdım.
    Yüzyıllar boyunca insanlık birçok hastalık ve salgınlarla mücadele etmiş birçok kayıplar vermiş.Yaşanılan mücadelede şu an bizimde yaşadıklarımız gözönüne alındığında her devirde ne ollursa olsun zaman ,mekan,din,mezhep farklılıkları da olsa yaşanılanlar hep aynı, insanların hissettiği acılar ortak...
    Hüznün ,sürgünün,acının insanı etkilediği kesinlike okunması gereken etkileyici bir eser.
    Sağlığın en büyük zenginlik olduğunu unutmamamız ve daha çok kitaplarla kucaklaşabildiğimiz güzel günlere...Sevgiyle ❤
  • hiç söylenmemiş sözler söylemeli
    el değmemiş,duru sözler sevdiğim için
    sevdiğim! şehir giysilerini kıskanır
    ve bu yüzden bürünür geceye
    güneş gözlerinden beslenir
    ve saçlarını kollar görmek için.
    sensizken şehrin,
    boş meydanlarında yürüdüm
    kalın puntolarla iri laflar ettim
    öfkemi saldım iri dişli postallar üzerine.
    sevdiğim! vera.. hangi çocuğu okşadın,
    ellerinde gülden kokular..
    dilinde aşk nameleri,
    söylesene vera hangi çocuğun adını andın.
    sahi vera en son ne zaman görmüştük senâ’yı?
    hatırlasana deli kız sana emanet etmiştik o bombaları
    sevdiğim bak umut kan pıhtısı rengine döndü
    sen vera, filistin’den geçerken
    sakın eteklerini toplama
    biraz kan bulaşmış şekilde çık karşıma
    ve sakın unutma
    o ilk çocuğumuzdur
    asırlardır dillerde olan leyla’dır,
    meryem’in suskunluğunda can bulan
    gözleri vardı züleyha’nın
    daha düşmeden kirli kelimeler diyarına
    bilir misin vera bu kaçıncı çocuk?
    bu kaçıncı kertik yüreğe atılan?
    artık eskisi gibi değil.. daha da sancılı
    artık daha da sancılı
    sevdiğim özgürlük meydanları budalalardan
    geçilmiyorsa
    bil ki bu şehirde çocuklar ölüyor
    asırlardan uzat ellerini vera..
    ellerini bulur ellerim
    bir grozni kuşatmasında
    dağları görüyor musun vera?
    her bir dağa bir çocuğumuzun adını koymuşlar
    berat’ım, metin’im, murat’ım
    hani omuz omuza vermiştik ya bir namaz kıyamında
    hani beraber açmıştık orucumuzu
    kimi marmara’da kimi yıldız’da
    koş vera koş
    ülkemin sürgün yerlerine koş
    ağlama deli kız ben ağlarım
    seni böyle görmemeli
    her okul kapısında türkümüzü söyleyen kızlarımız
    ve annelere de söyle sakın ağlamasınlar
    ve sakın onlara ölüler demesinler
    söylesene vera
    çocuklara sıkılan hangi kurşun kahpece değildir?
    öfkemiz taş doğursun vera taş!
    yüreklerimizi söksün yerinden
    bak her tarafta sapanlı ebabiller
    ebrehe’nin tankları kan kusturur
    şimdi firavunu boğan kızıldeniz’i
    ağlama duvarının önünde görüyorum
    ki asa değil musa’nın elindeki
    çağın sökülmüş kalbidir
    bir şubat gecesi kaybettik esrarımızı vera
    kendimizi odalarımızda bulduk
    postallı korkularımızla
    söylesene sevdiğim hangi rengini çaldılar
    gökyüzünden
    bak zulüm çin seddi’ni aştı
    ahh sevdiğim içimizdeki musalardan ne haber vardır?
    ibrahimlerden,yusuflardan
    yoksa musa’yı kızıldeniz’de yalnız mı bıraktık?
    ellerimizle mi verdik ibrahim’i nemrutlara
    şimdi hangi kuyudan gelmede yusuf’un sesi?
    unutma veram
    filistin’de yeni doğan çocuklar ilkin annelerinin
    göğsüne
    sonra da yerdeki taşlara uzanırlar
    neredesin eyy ismail’in boğazındaki merhamet?
    üzerimizdeki bu acıyı kaldır
    ya ebabilleri gönder
    ya bizi de oraya aldır
    her taraftan bana yönelir
    seni arayan sesim
    verâ benim..
    verâ benim..

    |Numan Arıman
  • Bu siteye katıldığım ilk günlerden beri edindiğim bir amaç var: Dini görüşler haricindeki ortak değerlerde buluşabilecek olduğum insanlarla hareket edebilmek. Dini görüşü dışarıda tuttum çünkü benim görüşüme göre dinin, tanrının varlığı ya da yokluğu bu hayatta verdiğimiz mücadelede bir şeyi değiştirmiyor. Yüksek İşsizlik oranlarını değiştirmez, adalet kavramının çıkarcı kitleler tarafından saptırılmış oluşunu değiştirmez, Düşünce özgürlüğünü kullanmak isteyenlerin hapiste çürüyor olduğu gerçeğini değiştirmez. Manavdan beş çeşit meyve yerine iki çeşit alabilir olduğumuz gerçeğini değiştirmez. Ayda bir, yılda bir et yiyen insanların var olduğu gerçeğini değiştirmez. İstediğiniz kadar devam ettirin.. Her gün öldürülen kadınların diğer gün unutulduğunu değiştirmez. Çocukların maruz kaldığı cinsel istismar olaylarının onbinlerce olduğu gerçeğini değiştirmez. Bu yüzden din dışında kalan değerlerde buluşabileceğim insanlarla muhatap olmayı tercih ediyorum. Tartıştıktan sonra ortak değerlerde buluşamayacak olduklarımı ise görmezden geliyorum çoğunlukla.
    Az okunan, az bilinen, az değinilen yerlere temas ettim. Yazdım, yorum yaptım, etkinlik düzenledim. Ortak bir platformda bireysel olandan çok toplumsal olana ağırlık verdim. Bazen dışarıda yaşananlara çok öfkelendiğim anlar oldu sert, sarsıcı incelemeler yazdım. "Birey olarak ne yapabiliriz ki?" ya da "Benim konuşmamla ne değişecek?" Cümleleri ile kıyıda köşede durmayı tercih etmedim. Yaşlı siyasetçilerin yüzyıllardır oyuncağı olan gençliğin sessiz kalmasını, sindirilmesini kabul etmek istemedim. Sürekli "saygı" çerçevesinde dayatılan zorlama bir sessizliği de kabul etmiyorum. Ben okuyor ve düşünüyorsam yazmalıyım da. Okuduğum kitaplardan alıntılar paylaşmak benim kim olduğuma işaret etmez ya da neye inandığımı da. Birey olarak yaşadığım sorunlar ise çoğunlukla toplum ve iktidar mekanizmalarının aksaklıklarından kaynaklıdır. Bu aksaklık bana sorun teşkil ediyorsa bunu dile getirme özgürlüğüm varken kullanırım. Zaten sınırlı bir özgürlük durumumuz var asıl mücadelemiz bu olmalıyken Ortak öfkeleri doğru hedefe yöneltmek gerekirken, biz birey olarak örselenme durumunu daha çok önemsiyoruz. Altını çizerek belirtiyorum. Birey olarak her şeyden hassasiyet kapacak olduğumuz zamanlar çoktan geride kaldı. Herkes dışarda akan hayata baksın, odasının penceresinden sokağa baksın. Sabah saat sekizde işe giderken ki yürüdüğüm on dakikalık mesafede yüzlerce çocuk işçi görüyorum ben, çalıştığım iş yerinde her gün istismara uğrayan kadınlar, çocuklar görüyorum, o insanların yaşadığı çaresizlik durumunun nasıl bir his olduğu ile her gün yüzleşiyorum. İş yerimin karşısındaki parkta yatan sokak insanlarını görüyorum. Sebepsiz zenginleşenleri görüyorum, iltimaslarla iş yaptıranları görüyorum. Kısaca bu çürümüşlük durumuna her gün maruz kalıyorum. Ve bu durumu değiştirebilecek devrimleri geçmişte yapan ama devrimlerini koruyamayan bir ülkede yaşıyorum. Her şeyi kabul edelim, hiçbir şey yapmayalım, okumayalım, düşünmeyelim, sorgulamayalım neden sömürüldüğümüzü dile getirmeyelim boyun eğelim, daima çıkar sahipleri kazansın hayallerini kuranlara karşıyım. Benim işim kitaplar, yıllardır öyleydi, öyle kalmaya devam edecek. Ben üzerime düşeni elimden geldiğince yapıyorum. Etrafımda olan kişileri sorgulamaya, düşünmeye, gerçekleri göstermeye sevk ettirebilecek kitapları tarihin gömülü yerlerinden çıkarıp sergiliyorum bundan faydalanmak isteyen de çıkabilir kendince gereksiz bulan da. Ama kendi düşüncelerimi kendim yönetiyorum benim çizgim budur. Ve bazen bu sitede öyle şeyler oluyor ki kendimi karşıdakilere anlaşılır kılmak için ekstra uğraş vermeme neden olanlar çıkabiliyor. Bunlara ayrıca teşekkür ediyorum. En azından geriye dönük bir öz eleştiri yapıp şuana kadar gelebiliyorum. Tutarlı-tutarsız noktalarımın olup olmadığını da belirleyebiliyorum. Yazmak, okumak, düşünmek eylemlerine sürekli vurgu yapan Ahmet Cemal'in "Okuyan Gençlere Mektuplar" bölümünden bir parçayı gençlere ya da diğer tabiri ile Z Kuşağı diye kategorileştirilenlere hediye ederek bitiriyorum.

    Sizler yani bu ülkenin okuyan gençleri:

    "Sizin en büyük yalnızlığınız, özgür seçimleriniz sonucu tek başınıza kalmayı yeğlemiş olmaktan kaynaklanmıyor.
    Asıl yalnızlığınız, hep kalıpları öğrenmenin görev diye belletilmesinin, gerçek anlamda bir ahlaka giden yolun ancak insanın kendi ahlakını önce kendi iç dünyasında yaşamasından, yaşadıklarının ahlakını da savunmayı öğrenmesinden geçebileceği gerçeğine karşın, hep çoğunlukla hangi erdemleri savunduğu belirsiz ve düzmece ahlak kurallarıyla yaşamak zorunluluğunun yol açtığı bir yalnızlık - ya da gönüllü olduğu hiç de söylenemeyecek bir iç sürgün
    Sizler, kendi seçimlerinizle, özgürce biçimleyeceğiniz, sorumluluğunu üstleneceğiniz, yalnızca sizin olacak yaşamlar için değil, fakat sanki yalnızca elden düşme ya da ikinci elden yaşamlar için yetiştirilmektesiniz. Yaşana yaşana iyice yıpranmış, birey bağlamında hangi duraklardan geçeceği artık ezbere bilinen, kalıplaşmış, böyle olduğu için de hâlâ ve ne ölçüde geçerli olup olmadığı hiç sorgulanmayan değer yargılarıyla belirlenmiş, hiçbir dönemecinde biraz da serüven tadı taşımayan yaşamlara mahkûm edilmişsiniz.
    İnsanoğlu, elbette bir boşluğun içine doğmaz. Daha dünyaya gözlerini açtığı andan başlayarak hem en yakınında bulunanların hem de, başta doğduğu ortamın kültürü olmak üzere, içinde bulunduğu koşulların etki alanına girer. Ancak, varlığını hep sürdürecek olan böyle bir etki alanında kalması, insanın sonraki tüm gelişmesinin edilgin bir çizgiyi izleyeceği veya izlemesi gerektiği anlamını kesinlikle taşımaz. Çünkü insan, doğadaki öteki canlılardan farklı olarak, içinde bulunduğu ortamları ve koşulları kendi istediği doğrultuda olabildiğince değiştirmesini sağlayacak ve adına irade denilen bir güçle de donatılmıştır. İnsan, dünyaya hem öteki insanlar gibi biri hem de tümüyle kendine özgü biri olmak üzere, deyiş yerindeyse bir tür çifte kimlikle gelir. İnsanlık tarihinin gelişme sürecinin bize gösterdiği en önemli gerçeklerden biri, toplumsal yaşam içersinde kendine özgü kimliğini geliştirme isteğinin insanda neredeyse bir içgüdü niteliğiyle var olduğudur. Düşünce tarihinde yer etmiş adların hepsinin insanoğlunun bu özgürlüğünü de defalarca vurguladıkları göz önünde tutulduğunda, böyle bir özgürlüğün önemi kendiliğinden ortaya çıkar."

    Kendimize özgü kimliğimizi oluşturup koruyalım..
  • hiç söylenmemiş sözler söylemeli
    el değmemiş,duru sözler sevdiğim için
    sevdiğim! şehir giysilerini kıskanır
    ve bu yüzden bürünür geceye
    güneş gözlerinden beslenir
    ve saçlarını kollar görmek için.
    sensizken şehrin,
    boş meydanlarında yürüdüm
    kalın puntolarla iri laflar ettim
    öfkemi saldım iri dişli postallar üzerine.
    sevdiğim! vera.. hangi çocuğu okşadın,
    ellerinde gülden kokular..
    dilinde aşk nameleri,
    söylesene vera hangi çocuğun adını andın.
    sahi vera en son ne zaman görmüştük senâ’yı?
    hatırlasana deli kız sana emanet etmiştik o bombaları
    sevdiğim bak umut kan pıhtısı rengine döndü
    sen vera, filistin’den geçerken
    sakın eteklerini toplama
    biraz kan bulaşmış şekilde çık karşıma
    ve sakın unutma
    o ilk çocuğumuzdur
    asırlardır dillerde olan leyla’dır,
    meryem’in suskunluğunda can bulan
    gözleri vardı züleyha’nın
    daha düşmeden kirli kelimeler diyarına
    bilir misin vera bu kaçıncı çocuk?
    bu kaçıncı kertik yüreğe atılan?
    artık eskisi gibi değil.. daha da sancılı
    artık daha da sancılı
    sevdiğim özgürlük meydanları budalalardan
    geçilmiyorsa
    bil ki bu şehirde çocuklar ölüyor
    asırlardan uzat ellerini vera..
    ellerini bulur ellerim
    bir grozni kuşatmasında
    dağları görüyor musun vera?
    her bir dağa bir çocuğumuzun adını koymuşlar
    berat’ım, metin’im, murat’ım
    hani omuz omuza vermiştik ya bir namaz kıyamında
    hani beraber açmıştık orucumuzu
    kimi marmara’da kimi yıldız’da
    koş vera koş
    ülkemin sürgün yerlerine koş
    ağlama deli kız ben ağlarım
    seni böyle görmemeli
    her okul kapısında türkümüzü söyleyen kızlarımız
    ve annelere de söyle sakın ağlamasınlar
    ve sakın onlara ölüler demesinler
    söylesene vera
    çocuklara sıkılan hangi kurşun kahpece değildir?
    öfkemiz taş doğursun vera taş!
    yüreklerimizi söksün yerinden
    bak her tarafta sapanlı ebabiller
    ebrehe’nin tankları kan kusturur
    şimdi firavunu boğan kızıldeniz’i
    ağlama duvarının önünde görüyorum
    ki asa değil musa’nın elindeki
    çağın sökülmüş kalbidir
    bir şubat gecesi kaybettik esrarımızı vera
    kendimizi odalarımızda bulduk
    postallı korkularımızla
    söylesene sevdiğim hangi rengini çaldılar
    gökyüzünden
    bak zulüm çin seddi’ni aştı
    ahh sevdiğim içimizdeki musalardan ne haber vardır?
    ibrahimlerden,yusuflardan
    yoksa musa’yı kızıldeniz’de yalnız mı bıraktık?
    ellerimizle mi verdik ibrahim’i nemrutlara
    şimdi hangi kuyudan gelmede yusuf’un sesi?
    unutma veram
    filistin’de yeni doğan çocuklar ilkin annelerinin
    göğsüne
    sonra da yerdeki taşlara uzanırlar
    neredesin eyy ismail’in boğazındaki merhamet?
    üzerimizdeki bu acıyı kaldır
    ya ebabilleri gönder
    ya bizi de oraya aldır
    her taraftan bana yönelir
    seni arayan sesim
    vera benim..

    Numan Arıman
  • 5 Nisan 1968 günü Amerika'nın Iowa Eyaletinde 840 nüfuslu Riceville yerleşimi okulunda bir öğrencisi sınıf öğretmeni Jane Elliott'a bir gün önce öldürülen siyahi aktivist Martin Luther King'in neden öldürüldüğünü sordu.

    Sonradan psikoloji bilimi tarihine geçecek olan deneyini Elliott o bir anda tasarladı ve 8-9 yaşlarındaki hepsi beyaz olan öğrencilerini "mavi gözlüler" ve "kahverengi gözlüler" olarak ikiye ayırdı. Mavi gözlü öğrencileri sınıfın arkasına oturttu ve kahverengi öğrencilere de yeşil kartondan bir kolluk taktı sonra da " Burada ve her yerde kahverengi gözlü olanlar daha zeki daha temiz ve daha başarılıdırlar" dedi.
    Sonra da tahtaya dönüp "MELANİN" yazdı ve izahatını sürdürdü; "İnsanların göz rengini işte bu adını yazdığım kimyasal belirler. Doğum esnasında ne kadar fazla melanin salgılanırsa bebekler de o kadar zeki insanlar olurlar ve melaninin bolluğu da göz renginden anlaşılır.
    Kahverengi gözlü olmayanlar unutkandırlar, yaramaz olurlar ve kurallara daha az uyarlar. Söyleyin bakalım kahverengi gözlüler, hakikaten mavi gözlü olan sınıf arkadaşlarınız başarısız değiller mi?"
    Kahverengi gözlü çocuklar neşe içerisinde öğretmenlerini onayladılar.

    Jane Elliott hemen kurallar koymaya başladı " Bu günden sonra sınıftaki su sebilleri ayrılacak kuralı ilk kuraldı, "niye" diye sordu mavi gözlü bir çocuk ve kahverengi çocuklar "sizden mikrop kapmayalım diye aptal" cevabını aldılar.
    Mavi gözlü çocuklardan biri bir anda bir şey fark etti ve Jane Elliott'a "Ama siz de mavi gözlüsünüz" dedi ve cevabı yine kahverengi gözlü çocuklardan aldı; "Eğer kahverengi gözlü olsa idi müdür ya da müfettiş olurdu" diye.
    Bir anda kahverengi gözlü çocuklar lider ruhlu kendine güvenir ve hoyrat olurken mavi gözlü çocuklar silikleşmiş ve ezik durmaya başlamışlardı.
    Elliott biraz ileri giderek de kahverengi gözlü çocukların yanlış yaptıklarında mavi gözlüleri cezalandırmasına izin de verdi ve çok acımasız olduklarını gördü. Sonraki bir iki günde mavi gözlü çocukların başarılarında ve kendilerine güvenlerinde hissedilir bir düşüş yaşandı.
    Kahverendi gözlü çocuklar mavi gözlüleri itip kakıyorlar hor görüyorlardı ve işin garibi mavi gözlüler sadece boyun eğiyorlardı.

    Öbür hafta Jane Elliott melanin hormonunu yanlış değerlendirdiğini hafta sonu okuyup inceleyince aslında melaninin mavi gözlülerde daha fazla olduğunu ve zeki ve başarılı olanların aslında mavi gözlüler olduğunu söyledi.
    Yeşil kolluklar mavi gözlülere takıldı, sınıfta kahverengi gözlüler arka sıraya oturtuldular ve durum tamamen değişti. İlginç bir şekilde bir hafta boyunca aşağılanmış olan mavi gözlüler "iktidarı" ele geçirince daha az acımasız oldular ama bu sefer kahverengi gözlü çocukların başarılarında düşüş yaşandı.
    İki haftanın sonunda Jane Elliott çocuklara bir deney yaptığını ve melanin isminde bir hormon uydurarak son iki haftada hep birlikte öğrenip gözlemlediklerini hatırlattı. Çocuklar çok rahatladılar aralarında birbirlerine sarılıp ağlayanlar oldu ve hep birlikte ırkçılığı anlamış oldular.
    Jane Elliott bu deneyden sonra sayısız televizyon programına çıktı, yaptığı deney sayısız kere tekrarlandı ve psikoloji biliminin literatüründe onun ismi ile yer aldı ama söylemeye gerek yok, Riceville yerleşimindeki öğretmenlik görevine son verildi. Hatta çocukları sokaklarda tartaklandı ve kendisi ile eşine en olmaz hakaretler edildi.
    ----------------------------------------------------------------


    Sebepsiz nefret içgüdüsü, sanki doğumdan itibaren hepimizde var öyle değil mi? Sadece ırklarla ilgili de değil. İnsanoğlu kendi gibi olmayana, kendi gibi yaşamayana, kendisinden farklı düşünene, daha zengin, zeki, itibarlı, eğitimli, etkin ve başarılı olana, yanlış yaptığını kendi fark edince doğruyu yapana, uyarana "nefret" hissi duyuyor. Dünya kurulduğundan beri sayısız göç, sürgün, zulüme neden olan bu duygu tıpkı enerji gibi tükenmiyor, kaybolmuyor sadece şekil değiştiriyor. Daha da kötüsü bence bu güdüyü yok etmekle yükümlü olan kanaat önderleri, eğitimciler, din adamları, siyasetçiler "eşeğin gölgesi" ile ilgileniyorlar

    Eşeğin gölgesi öyküsüne gelince eski Atina’da önemli bir soruna çözüm aranırken kürsüye fikrini söylemek için filozof Demostenes çıkar. Ancak kekeme olduğundan sözünü dinletemez. İnsanlar sürekli kendi aralarında konuşmakta, filozofu dinlememektedir.

    Bunun üzerine Demostenes, “Bir hikaye anlatıp ineceğim” diye bağırır ve sessizlik olunca anlatmaya başlar:
    “Bir yolcu Atina’dan Megara’ya gitmek için bir eşek kiralamış. O eşeğin üzerinde, kiralayan eşeğin sahibi de yayan olarak yanlarında beraber yola çıkmışlar. Derken öğle sıcağı bastırmış, biraz dinlenmek ve öğle yemeği yemek için durmuşlar ama hiç gölgelik yokmuş ve eşeğin sahibi hemen eşeğinin gölgesine sığınmış. Eşeği kiralayan, ‘Sen çekil gölgede benim oturmam gerek’ demiş. Eşeğin sahibi itiraz etmiş: ‘Tabi ki ben oturacağım, çünkü eşek benim.’ Yolcu; " Ama eşeği kiraladım’ deyince de, ‘Ben sana eşeği kiraladım gölgesini değil’ cevabını almış ve tabi sonunda aralarında kavga çıkmış.
    Hikayeyi dinleyen herkes dikkat kesilmiş ve hikayenin sonunu bekliyormuş ama Demostenes bu noktada kürsüden inmiş ve uzaklaşmaya başlamış. Dinleyiciler," Hey ne oldu sonunda? Hikayenin sonunu anlat” diye bağrışmaya başlayınca Demostenes kürsüye dönmüş ve demiş ki; “Ben sizin için çok önemli bir konuda bir şeyler anlatmaya çalışıyorum ama siz eşeğin gölgesini merak ediyorsunuz. Artık ne fikrimi söyleyeceğim ne de öykünün sonunu” ve yürüyüp gitmiş.


    Benim de size yazmış olduğum bu "sebepsiz nefret" konusu o kadar önemli olmasına rağmen ne yazık ki "eşeğin gölgesi" kadar bile dikkat çekmiyor."
    Paylaşılamayan nedir? ideolojiler mi? tarihin yükü mü? toplumsal saplantılar mı? iktidar mı? şovenizm mi? Bana göre her biri "eşeğin gölgesi.”
    Eğitim sistemleri, müfredatlar, inançları öğretenler, liderlikler ne yazık ki bu duygunun yanlış / ilkel ve herkese zarar verici olduğunu "Ama-fakat-ancak"sız vurgulamıyorlar ve her yıl anımsanacak vahşet ve acı çoğalıyor.

    Alıntı
  • 272 syf.
    “OSMANLI’DA OĞLANCILIK” Kitabının yazarı Rıza Zelyut’a 2018 yılında dava açılmış ve kitaplarının toplatılması istenmiştir. Fakat Ankara 11. İdare Mahkemesi, kitaptaki bilgilerin Osmanlı dönemine ait belgelere dayanmasını gerekçe göstererek kitabın satılmasında bir sorun olmadığında karar kılmıştır.

    Her toplum kendinden önceki neslini yani atalarını hoş yönleriyle anlatmaya çalışır. Hatta bazıları bu yolda tarihi çarpıtmaktan bile kaçınmaz. Osmanlı'nın Türkiye sınırları içerisinde yaşayan insanların atası olduğu tartışılır fakat büyük çoğunluğun bunu böyle kabul etmesi sebebiyle bende bu yazımda Osmanlı'yı Türklerin ataları olarak ele alıp ve eleştireceğim. "Osmanlı şeriatla yönetildi her şey güllük gülistanlıktı" diye naralar atan insanlara sorsanız çoğu Osmanlının kaç senesinde kurulduğunu dahi bilmez. Gerçi onların da bir suçu yok. Tarih öğretildiği kadar bilinir derler. Bu yazımda tarihçilerin Osmanlı'yı anlatırken değinmekten kaçındıkları bir konuyu, eşcinselliği, diğer adıyla oğlancılığı ele alacağım.

    Osmanlıda oğlancılığın erken dönemde yani Orhan Gazi zamanında başladığı sanılmaktadır. Osmanlıya esir düşen Bizans İmparatorluğunun Selanik Baş Psikoposu Gregory Palamas Osmanlı'da eşcinselliğin çok yaygın olduğunu özellikle de esir alınan Hristiyan çocuklara karşı tecavüzlerin fazla olduğunu anlatıyor. Osmanlı'da askerlik yaşı gelen eşcinsellerden cinsel yönelimine dair gerekçe ispatlaması istenmiyor, askerlik yapmaları için eşcinsellik bir engel olarak görülmüyordu. Orduda eşcinseller Yeniçerilere hizmet eden "civelek"ler olarak tanımlanmış, savaşlarda ihtiyacı karşılamak üzere civelekler taburu oluşturulmuş, Civelek taburunda yer alan askerlerin her birini bir yeniçeri sahiplenmiştir. Osmanlı'da kadınlardan hoşlanmadığını devamlı tekrarlamış, eserlerinde hep konusunu işlemiş eşcinsel şairlerden biri Enderûnlu Fâzıl olmuştur.  Hatta LGBT temalı "Güzel Oğlanlar Kitabı" vardır.

    Ünlü Osmanlı tarihçilerinden Gelibolulu Mustafa Ali 1541'de Gelibolu'da doğdu. Küçük yaşta eğitime başlayıp 20 yasında medreseden mezun oldu. Mihr-ü Mah isimli eserini şehzade İkinci Selim'e takdim ederek divan katipliği vazifesine atandı. Daha sonra Şam beylerbeyi Lala Mustafa Paşa'nın divan katibi olarak atandı ve onunla beraber Mısır'a gitti. Sonrasında Bosna beylerbeyi Ferhat Paşa'nın divan katipliğini yaptı. Sultan Üçüncü Murad Han döneminde Gürcistan beylerbeyi oldu. Sultan Üçüncü Mehmet dönemindeyse mir-i miran rütbesiyle Şam valiliğine tayin edildi. Son olarak Cidde valiliği görevine atandıktan sonra ise 1600 senesinde orada vefat etti.

    İyi bir şair olmasının yanı sıra şerh edebiyatında da iyi bir yer edinmiş. Sultan üçüncü Murad'ın şiirlerinin şerhini yapmış ve Nefi gibi bazı şairlere mahlas vermiştir. ‘Kunh-ül-Ahbar, Heft Meclis, Nadir-ül-Maharıb, Menâkib-İ Hünerverân, Âdab, Hulâsâtu’l-Ahvâ der-Letâfet  gibi eserleri vardır.

    Osmanlı ve Padişahlar üzerine derin tecrübe sahibi olan Mustafa Ali ‘’Görgü ve Toplum Kuralları Üzerinde Ziyafet Sofraları’’  isimli 2 ciltlik bir kitap yayınladı. Kitabın sekizinci bölüm başlığı aynen şu şekildedir: "Bıyığı terlememiş ve sakalı çıkmamış olanlar takımını anlatır" Bu bölümde dönemin oğlancılık kavramını tüm çıplaklığıyla anlatmıştır. Kitabın 59 ve 60. sayfalarında şunları anlatıyor:

    “Çünkü sevilen kadın bölüğünün namahremleri avan korkusundan gizli tutulur. Şimdi ise civanlarla arkadaşlık onlarla düşüp kalkma yolunda bir kapıdır ki bu kapı gizli, aşikâr hep açıktır.
    Tüysüzler soyundan namert lokması olanların çoğu Arabistan piçleri ve Anadolu Türklerinin veled -i zinalarıdır, onların sürdüğü güzellik ve cazibe süresini hiçbir diyarın tüysüzleri sürmez.
    Niceleri otuz yaşına varıncaya kadar güzel yüzünde gönlünde üzüntü olacak kıl görmez. Türk çocukları Arabistan’daki ele avuca sığmaz civelek çocuklar güzellik yönünden hepsinden kısa ömürlü olurlar.

    20 yaşlarına vardıkları gibi rağbetten düşerler ve aşıkların işinden kalırlar. Ama İçel civarları Edirne, Bursa ve İstanbul'un ince bellileri her yönden kusursuzlukta ve güzellikte onlardan ileridir.

    Güzelliği ve cazibesi eksik olanların ise çeke çevire tazelikleri ve tatlı kılan naz ve cilve ile sevimli gösterir. Ama Kürt tüysüzleri, anadan doğma evbaş olanların tecrübesine göre sağlıklı, yumuşak ve uysal imişler ve her ne teklif olunsa dinleyip yapmaları çok olurmuş. Hele bellerinden aşağısını kına ile boyatır, dizlerine ininceye kadar boyanarak kendilerini süslerlermiş.

    Özellikle Çoğu ince belli ve uzun boylu olurlar. Kendilerini teslim ettikleri sırada her uzvuyla birlikte yumuşaklık gösterirlermiş. Sözün kısası görünüşte yumuşak davranmakta, aslında karşı durmakta içel güzellerinin  çoğu inat ederlermiş.

    Buna göre bunların vuslat nimeti bu- yükler için vardır. Yanlarında gezen aşıklarını bahtsız ettikleri ve parasız pulsuz bıraktıkları meydandadır, derler. Ve iki gencin fırsat vaktinde birbirinden yararlanması, yahut birisi ötekini sarhoş edip üstüne çıkması, değmede mümkün olmayacak bir iştir, diye anlatıp söylerler.

    Sözün kısası, ün almış güzel yüzlülere rağbet edip karşısında gümüş servi endamlı, uzun boylu, salınarak yürüyenleri kullanmak isteyenler Rumeli köçeklerinden şaşmasınlar. Kul cinsinin de Yusuf çehreli Çerkeslerinden ve Hırvat asıllıların nefesleri mis kokanlarından sakın usanıp bezmesinler. 

    Gerçi İçel mahbuplarında da nazeninler olur lakin çoğu vefasız insanı üzmek isteyen cefacı güzellerdir. Onlara sahip olanların huzuru ve rahatı az bulunur. Ama Arnavut cinsi de gerçi âşıkların gönüllerini alırlar, bu kadar var ki gayet inatçı olurlar.
    Ama Gürcü, Rus ve Görel cinsi, öteki esnafın gübresi gibidir. Onlara bakarak Macar soyundan olanlar, başka tayfaların tabiata uygun ve makbul olanlarıdır.

    Gel gelelim, çoğu efendisine, hıyanet eder; düşüp kalkmalarından, davranışlarından her kişi onların çirkin yönlerini görür. Şaşılacak olan budur ki Mısır evbaşları Habeşlilere düşkündür. Araya soğukluk girer, her biri insanın samurudur, derler. Aslında yatak hizmetinde usta olurlarmış, yani esbap buhurlamayı, yatak ve yastık döşemeyi candan isterlermiş. Erkeğinde, dişisinde adamlık belli imiş: her ne semte görülürse uysal ve güzel davranarak yumuşaklık göstermeleri kolaymış.” 

    Mustafa Ali'nin ağzından Osmanlı'da oğlancılığın ne boyutta olduğunu hatta çoğu zaman kadınlardan fazla erkeklerin tercih edildiğini öğrenmiş oluyoruz.

    Muhteşem Yüzyıldaki aşk sahnelerine tepki gösteren İslamcılar Osmanlı'nın resmi tarihçilerinden olan Mustafa Ali'nin yazdıklarına nasıl tepki verecekler doğrusu merak ediyorum.

    Gazeteci yazar Rıza Zelyut'un araştırma kitabı "Osmanlı'da Oğlancılık"ta şunları aktarıyor:

    Bu işin temelinin Yıldırım Bayezid zamanında atıldığı söylenmektedir. Vezir Çandarlı Ali Paşa'nın mahbub oğlanları, içoğlanı biçiminde saraya soktuğu, bu işe padişahı da alıştırdığı suçlaması hemen hemen bütün Osmanlı vakayinamelerinde yer alır. Manzum Tevârıh-i Âl-i Osman'daki şu anlatım, devletin dönüştürülmesine ilişkin ilginç ipuçları vermektedir:

    "Heman ki (ne zaman ki) Kara Halil oğlu Ali Paşa vezir oldu, fısk ü fücur (eğlence ve zina) ziyade oldu. Mahbub oğlanları yanına aldı, adını içoğlanı kodu. (…) İç oğlanına itten beter rağbet ederlerdi. İçoğlanına rağbet etmek Ali Paşa'dan kaldı. Heman Ali Paşa vezir oldu, onun zamanında danişmentler (din âlimleri) çoğaldı, begler kapısına geldiler. Her biri bir begin yanına geldiler. Her biri onlara yarayalım deyü tabiatlarına münasip cevap verdiler. Allah buyruğun peygamber kavlin terk ettiler."

    Sorunu, 1387-1406 yılları arasında baş vezirlik (veziriazam) yapan Ali Paşa'yla sınırlamak yanıltıcıdır çünkü bu süreçte içoğlanı sisteminin padişahlar tarafından kuvvetle benimsendiğini görüyoruz. Bu dönem ayrıca sarayın haremlik ve selamlık diye ikiye ayrıldığı, kadınların harem kısmına sürgün edilerek oğlanların kadın saltanatına ortak edildiği bir dönemdir.

    Oğlancılık 15 yüzyılda Osmanlı'da fazlasıyla yaygın bir hale gelmişti. Devlet bunu engellememiş aksine Kâbusnâme olarak  devlet protokolüne sokmuştur. “Kâbusnâme adlı protokol kitabı, Ziyaroğulları’ndan Keykavus tarafından oğlu Giylanşah’a öğüt kitabı olarak yazılmıştır. Bu kitap, 15.yüzyılın ilk yarısında Sultan ll. Murad’ın isteği üzerine Mercimek Ahmet tarafından Farsçadan Türkçeye çevrilmiştir. Kitabın “Cimada Faidelisi ve Ziyanlısı Kangısıdır (Hangisidir) Anı (Onu) Beyan Eder” başlıklı bölümünde oğlan ve kadın kullanmak şöyle anlatılmaktadır:

    “Yaz olacak avretlere meyket ve kışın oğlanlara; ta ki tendürüst (sağlıklı) olasın. Zira ki oğlan teni ıssıdır (sıcaktır); yazın iki ıssı bir yere gelse teni azıdur ve avrat teni soğuktur; kışın iki sığuk bir yere gelse teni kurudur, vesselam.” 

    Ünlü Osmanlı tarihçilerinden Halil İnalcık Ayş u Tarab adlı eserinin 275 sayfasında Gelibolulu Mustafa Ali'den şunları aktarıyor.

    Ekabirin (devlet ileri gelenleri, makamca büyük kimseler.) evlerinde güzel cariye ve içoğlanları cinsel ilişki için tutulmaktadır. Onlar efendilerinden başkasının yüzüne bakmamalıdır. Padişahın nedimelerinden biri bu kuralı gözetmediği için gözden düşmüştür. İçoğlanı şerbet ve kahve sunarken, “diz çöküp domalıp” başka anlamlara gelecek durumlara kalkışmamalı.

    Ünlü tarihçi, kitabın devamında Meyhaneler bölümünde şunları aktarıyor:

    Âli’ye göre, meyhanelere gidenler iki zümredir. Birincisi: “nev-civânlar, zenpâre ve mahbub-dost”lardır; ikincisi, “gece ve gündüz şürb-i hamr” ile ömrünü meyhanede geçiren takımdır. Bunların
    kanunları: Cuma gecelerini kadınla, Sebt (Cumartesi) gününü cüvânân ile Cuma akşamını gılman (oğlanlar) ve sade-rûyân (sakalı çıkmamış gençler) ile geçirmektir. Bu gibiler, Cuma günü namazdan hemen sonra meyhaneye giderler. Aynı biçimde çarşıda sanat sahipleri (esnaf) eve gitmeden dışarıda “seyr ü sülûk yollarında serseri” olduktan sonra hanelerine gelirler. Halktan olan ayyaşlar, haftada bir tenkiye ve şarapla kalplerini tasfiye ederler. [İnalcık, a.g.e, s. 266-267.]

    OĞLANCILIK YAPAN PADİŞAHLAR[7]

    FATİH SULTAN MEHMET
    Avni mahlasıyla şiirler yazan Fatih Sultan Mehmet'in güzel erkek çocuklara şiirler yazdığı bilinen bir durumdur. Örnek vermek gerekirse.

    "Karalar geymiş meh-i taban gibi ol serv-i nâz
    Mülk-i Efrengün meğer kim hüsn içinde şâhıdur"
    (Rahibeler gibi karalar giyinmiş bir dolunay gibi nazlı nazlı salınan o selvi boylu sevgili, tıpkı Frenk ülkesinin güzellikler içindeki padişahı gibidir).

    "Ukde-i Zünnarına her kimse kim dil bağlamaz
    Ehl-i iman olmaz ol âşıkların gümrahıdur"
    (O Hristiyan güzelinin belindeki zünnarın düğümüne gönlünü bağlamayanlar, iman ehli olamazlar. O kişiler âşıkların yoldan çıkmış olanlarıdır).

    "Gamzesi öldürdüğine lebleri cânlarvirür
    Var ise olrûh-bahşun din-i İsa râhıdur"
    (Onun hışımlı yan bakışının öldürdüğüne, dudakları can vermektedir. O ruh veren güzelin dini Hz. İsa'nın yoludur).

    "Avniya kılma gümân kim sana râm ola nigâr
    Sen Sitanbulşâhısun ol da Kalataşâhıdur"
    (Ey Avni, gönül verdiğin o Hristiyan güzelin sana râm olacağını umma! Zira sen, nihayetinde İstanbul'un şâhısın; o ise, Galata'nın padişahıdır) [Prof. Dr. Muhammed N. Doğan, Fatih Divanı ve Şerhi, s. 171-174, Türkiye Yazma Eserler Kurumu Başkanlığı, İstanbul-2104; Millet Genel Kütüphanesi, A. E. Manzum, 305, varak 5b]

    Yukarıdaki şiirde anlatılan sevgili, Galata'da yaşayan Hristiyan bir oğlandır. Fatih, o oğlan için dininden bile vazgeçmeye hazır olduğunu yazabilmiştir. Bu dinden geçmeyi bir mecaz olarak yorumlasak bile, anlatılanın kara giysili bir erkek olduğu açıktır. Çünkü Osmanlı ülkesindeki gayrimüslimler sokakta kim oldukları anlaşılsın diye genelde siyah elbiseyle dolaşmak zorundaydılar.

    II. BAYEZİD
    Fatih Sultan Mehmet'ten sonra tahta geçen oğlu II. Bayezid daha şehzadelik dönemindeyken ayyaş ve ahlaksız olmakla suçlanmıştır. Onun içoğlanı, güzel Sırp çocuğu "Mustafa" tarihimizde "Koca Mustafa Paşa" olarak bilinmektedir.

    YAVUZ SULTAN SELİM
    II. Bayezid'in oğlu Selim (Yavuz), oğlancı şairleri korumuştur. En sert oğlancılık kitabının yazarı, şair Gazalî, Yavuz döneminde işini sürdürmeye devam etmiştir. Daha da önemlisi Yavuz Sultan Selim dönemin şeyhülislamı Kemalpaşazade'ye (İbn-i Kemal, 1468-1536), Rücûu'ş-Şeyh ilâ Sibâhü fi'l Kuvvet-i Ale'l-Bah adlı meşhur cinsellik kitabını (Bahnameyi) yazdırtmıştır.
    Bu kitapta oğlancılık ilişkileri de anlatılmaktadır. Sonraki yüzyıllarda bu kitabın farklı adlarda yapılan baskılarının başka padişahlara da sunulması Yavuz Sultan Selim'in sarayda oğlancı ilişkileri devam ettirdiğini göstermektedir.

    KANUNİ SULTAN SÜLEYMAN
    Kanuni Sultan Süleyman döneminde Oğlan satıcılığının (oğlan pezevenkliğinin) devlet memurları tarafından bile yapılır hale geldiği görülmektedir. Padişah Kanuni de şiirlerinde oğlancı bir ruh hali içinde olduğunu ortaya koymaktadır. Onun binlerce şiiri içinden seçilerek kendi hattıyla (yazısıyla) yazılmış "Muhibbi Divanı"nda bunun ipuçlarını görmekteyiz.

    "İy Muhibbi içüben mest-i harabat olub
    Topdolu eyleyelim nara ile afakı"
    (Ey gönül öyle içelim ki meyhane sarhoşuna dönelim ve attığımız naralarla dört yanı çınlatalım.)

    Böyle sarhoş olduğu ortamdaki güzel, mahbub diye anılan bir oğlandır. Bunu şu beyitleri açıkça göstermektedir:

    "Ol Hıta mahbubı gör kim turresin çîn gösterir
    Nokta-i hali ile gül üzre pür çîn gösterir
    Deyr içinde zülfini zünnar edip ol muğbeçe
    Bana sundukda kadeh üstünde haçın gösterir"

    (O Hıta dilberleri kadar güzel olan hub [oğlan], güle benzeyen yanağındaki beniyle daha da çekicileşip alnına dökülen kıvırcık saçlarını [kâkülünü] bize gösterir. O meyhane oğlanı [saki] manastır keşişleri gibi saçını beline kuşak ederek bana kadeh sunduğunda sanki haçını göstermiş gibi olur.)

    Birçok imgeyi ve sembolü iç içe geçiren Şair Muhibbi (Kanuni Sultan Süleyman), burada meyhaneci çırağı diye anlattığı bir Hristiyan oğlana tutulduğunu dile getirmektedir. Bu oğlan aslında Padişah'a sakilik yapan içoğlanından başkası değildir.

    IV. MURAT
    O dönemde yaşayan ve Enderun'da yetiştirilmiş olan Ali Ufki de şu bilgiyi aktarmakta:
    "IV. Murat, Büyükoda'da içoğlanı olan Ermeni Musa'ya böyle âşık oldu ve ona öylesine tutuldu ki kimi zaman çıldıracak hale geliyordu. Ayrıca genç bir silahtar paşaya da (halk içine çıktığında padişahın kılıcını ve silahlarını taşıyan ve baş hadımağaların ardından sarayda neredeyse en üst mevkide bulunan içoğlanına) âşık oldu. Bu içoğlanı güzelliği uğruna Galatasaray kışlasından alınmış, önce Padişah'ın lütfuyla Hasoda'ya kabul edilmiş, çok kısa bir sürede de silahdar paşa olmuştu."

    Ali Ufki Bey, kendi döneminin padişahı olan IV. Mehmet'in de Ermeni kökenli bir oğlana olan tutkusunu şu ifadelerle dile getirmiştir:

    "Şu anda hüküm süren Padişah, Güloğlu adında İstanbullu genç bir oğlana âşıktır. Padişah'ın musiki içoğlanı olan bu kişi şimdi onun gözdesidir ve kendisine imparatorluğun en önde gelen mevkilerinden, neredeyse divan reisliğine denk kubbe veziri rütbesi verilmiştir."

    Sonuç olarak eşcinselliğin Osmanlı'nın bir yaşam tarzı olduğunu söyleyebiliriz. "Laiklik insanları bozuyor, eşcinsellik artıyor" diye iftira atanlar şeriatla yönetilen Osmanlı'da eşcinselliğin bu denli yaygın olmasının sebebini bizlere açıklamak zorundadır.
    Şeriatla yönetilen, dünyaya adalet dağıtan Osmanlı dizilerini izleyenlerin madalyonun diğer yüzünden haberleri dahi yok. Haberleri olanlar da bilinçli bir şekilde bunu utanmadan hiç olamış gibi saklamaya çalışıyor.

    Buna benzer pek çok insanlık suçunun işlendiği islamic toplumlarda, kölelerin çektiği acıların, ıstırapların hafifletilmesi amacıyle neredeyse çok az çalışma yapılmıştır. Muhammed bile atalarının dinine inanan Arap toplumunun dinini değistirmiştir ama insan onurunun en çok ayaklar altına alındığı kölelik, gasp, talan uygulamalarına son vermek ihgtiyacı hissetmemiştir. Çünkü dünyayı fethe giriştiği dönemde ele geçirdiği her savunmasız kadını, çocuğu, genç erkeleri ordusunda kendisi için savaşan askerlere motivasyon için hediye etmiştir. Savaşta ele geçirilmiş kadınları muta nikâhı ile hemen ırzlarına geçilmesine izin vermiştir. Bir insanın vicdanı bunları nasıl kabul edebilir? Bütün bu rezillikleri insanların nasıl savunduğunu aklım da vicdanımda almıyor.

    Kölelik, Müslümanlarin o sözde üstün ahlakı ve sonsuz adaletleri sayesinde değil her gün lanet ettikleri Batı'nın duyarlı insanları tarafından yasaklanabilmiştir. Çünkü geleneksel islam hukukunda köleliği yasaklamak neredeyse imkansızdır. Allah'ın izin verdiğini yasak etmek, Allah'ın yasak ettiğine izin vermek kadar büyük suçtur. İngilizlerin ve Amerikalıların köleliği yasaklaması, İngilizlerin köleliği dünya çapında bir suç kabul edip köle ticaretine müdahale edip köle tacirlerini ağır suçtan yargılaması bütün dünyayı etkisi altına aldı. Batının etkisi ve zoruyla (ikisi aynı şey değildir) Osmanlı da köleliği yasaklamak durumunda kaldı. 1830 yılında Hıristiyan kölelerin azat edilmesine dair bir ferman yayınladı. Osmanlı devletine isyan suçuyla köle yapılan tüm Hristiyan teba bu ferman ile kölelikten azat edildi. Fakat aynı durum İran'da gerçekleşmedi. İngilizlerin köleliği kaldırın baskısına İran Şahı Muhammet "İslam köleliği yasaklamıyor" diyerek bunu kabul etmedi. İngilizlerin Basra körfezinde İran gemilerine müdahale edeceğini duyurarak baskıyı artırdı.

    Osmanlı 1857 yılında köleliği yasaklamayı kabul etti. Ancak buna ciddi itirazlar vardı. Hicaz valisi köleliği yasaklayan kararı yayınladığında Mekke ulemasının başı Şeyh Cemal kararı tanımayacağını bu kararın islama aykırı olduğu söyleyen zehir zemberek bir fetva yayınladı. Fetvada şu cümleler vardı: "Köleliğin yasaklanması, kutsal şeriata aykırıdır.... yine boşanma hakkını kadınlara da vermek ve buna benzer işler tertemiz şeriata aykırıdır. Bu tür teklifler Türkleri kafir yapar. Kanları hederdir ve çocuklarını köle yapmak caizdir." Fetva beklenen etkiyi yaratır ve Osmanlıya karşı cihat ilan edilir. Büyük bir isyan başlar. İki yıl süren ve yayılma tehlikesi de gösteren isyanı Osmanlı Hicaz bölgesinde köleliği serbest bırakarak durdurmayı başarır.

    İslamın köleliği meşru görmesi gayet nettir.
    Yemen ve Suudi Arabistan dine müdahale kabul edilemez gerekçesiyle 1962 yılına kadar köleliği yasaklamayı kabul etmediler. Yine aynı gerekçe ve Kuran'dan ayet ve hadis tanıklıklarıyla İŞİD hakim olduğu bölgelerde köleliği yeniden getirmişti.

    Bilim, düşünce, felsefe ve mitoloji gibi pek çok alanda yapılmış araştırma ve kaleme alınmış birbirinden farklı, eğlenceli bilgiler için http://www.dinvemitoloji.com/?m=1 sayfamıza göz atabilirsiniz. Teşekkürler.
  • 152 syf.
    ·Puan vermedi
    İrkilerek okuduğum bir bu kitap; Nazi Almanya'sında toplama kamplarına gönderilen bir entelektüelin, yaşadığı fiziksel ve psikolojik işkencelerin sebep ve sonuçlarını -belki de önce kendi için- insanlık adına anlamlandırma çabası. Ama o günden sonra dünyanın geldiği noktayı düşündüğümüzde beyhude bir çaba denebilir buna.

    Kitap beş başlık altında toplanmış;

    1- Tinin sınırlarında
    2- İşkence
    3- İnsan yurda ne kadar ihtiyaç duyar?
    4- Hınç
    5- Yahudi olmanın zorunluluğu ve imkansızlığı üzerine

    O kadar çok alıntı ekleyeceğim ki kitap hakkında bir şey yazmaya lüzum görmüyorum dahası yazmayı becerebileceğimi de sanmıyorum.

    --- spoiler ---

    1- Tinin sınırlarında

    Oysa Auschwitz'de entelektüel yalıtılmış, tümüyle yalnız bırakılmıştı. Dolayısıyla da düşünce ile dehşetin karşılaşmasından doğan sorun daha radikal ve -eğer burada böyle bir ifade kullanılabilirse- daha saf bir biçimde ortaya çıkıyordu. Auschwitz'de düşünce kendisinden başka hiçbir şey değildi ve onu ne kadar kifayetsiz, ne kadar örtülü olursa olsun, toplumsal bir yapıya eklemleme ihtimali yoktu. Yani entelektüel, salt bir bilinç içeriğinden başka bir şey olmayan ve toplumsal bir gerçekliğe yaslanarak pekişemeyen düşüncesiyle yapayalnızdı. (sf. 19)

    Güçlü olmanız bekleniyordu ama sistematik bir biçimde zayıflatılıyordunuz. Kampa girerken her şeyinizi alıyorlardı, ama ardından hiçbir şeye sahip olmadığınız için yağmacılar tarafından aşağılanıyordunuz. Düşünsel bir temrinin tezgahından geçmemiş olan kamp tutuklusu, bu durumları belli bir sükunetle, dışarıdayken ''zenginler ve yoksullar olmak zorundadır'' veya ''daima savaşlar olacaktır'' gibi tespitleri kabullendiği gibi bir sükunet içinde karşılıyordu. Bu durumları dikkate alıyor, onlara uyum sağlıyor ve şartlar elverişli olduğunda da onları alt ediyordu. Oysa entelektüel böyle durumlar karşısında düşüncenin acziyle isyan ediyordu. Başlarda, olmaması gereken şeyin kesinlikle olamayacağını telkin eden isyankar bir kaçık bilgeliği geçerliydi onun için. Ne var ki, sadece başlarda. sf.24-25)

    Tıpkı dışarıda olduğu gibi, kampta da iki karakter arasında, inançlı ile inançsız arasında, derinlere inebilen bire anlaşma gerçekleşmediğini belirtmek bile gereksiz. Din ve politik inançlara bağlı arkadaşlar, ister sabır ve yardımseverlik göstererek, ister öfke içinde olsun, bizi gözden çıkarmışlardı. inançlı bir yahudi, ''en azından şunu kabul et ki,'' demişti bir keresinde bana, ''Sizin zekanızın ve eğitiminizin burada hiçbir değeri yok. ama ben tanrı'nın öcümüzü alacağını kesin olarak biliyorum.'' Daha 1933 yılında kampa kapatılmış bir Alman arkadaşım daha da sert konuşmuştu: ''Siz burjuva ukalaları buraya düştünüz sonunda ve SS karşısında tir tir titriyorsunuz. Biz titremiyoruz ve burada sefil bir biçimde geberecek olsak da, ardımızdan gelen yoldaşların bütün bu çeteyi duvarın önüne dizeceğini biliyoruz. '' Her ikisi de kendini aşıyor, varlığını geleceğe yansıtıyordu. Onlar penceresiz monadlar değillerdi, tersine Asuchwitz'in dışındaki bir dünyaya açıklardı; hem de ardına kadar.
    Bu duruş inançsız entelektüelleri etkiliyordu; orası kesin. Ama bildiğim kadarıyla, dini ya da siyasi dönme yaşanan vakaların sayısı ihmal edilebilecek kadar azdır. Kuşkucu entelektüel sadece istisnai durumlarda, bazı arkadaşlarının sergilediği mükemmel örneklerden etkilenerek hıristiyanlığa ya da marksizme bağlanıyordu. Ama çoğunlukla sırtını dönüyor ve kendi kendine şunları söylüyordu: Hayranlık uyandıran bir yanılsama, ama sonuçta bir yanılsama işte. (sf. 29-30)

    Ölmek her yerde hazır ve nazırdı, ama ölümden mahrumdunuz. (sf. 33)

    Bir gerçekliğin mutlaklık talebinde bulunduğu her yerde, söz ebedi uykuya dalar. (sf. 37)

    (Çok uzun olduğundan sadece bir bölümünü ekliyorum ama 44. sayfadan başlayıp 45'in sonuna kadar devam eden çok hoş bir pasaj var. Tabii böyle bir kitaptaki herhangi bir şeyi ''hoş'' diye adlandırmak pek doğru olmayabilir.)

    Gerçekten de pek çok şey, üç aşağı beş yukarı insanın hayalinde önceden canlandırdığı gibi cereyan eder: Tabancalarının namlularını kurbanlarının üzerine doğrultmuş, deri ceketli Gestapo görevlileri; bunda bir doğruluk payı vardır. Ama ardından bu heriflerin yalnıza deri ceketleri ve tabancaları değil, aynı zamanda bir de yüzleri olduğunu neredeyse afallayarak idrak edersiniz; kitapta yazıyor olabileceği gibi, çarpık burunlu, aşırı çıkık çeneli, cildi çiçek bozuğu ya da bıçak yaralarının izleriyle dolu ''Gestapo yüzleri'' değildir bunlar. Tam tersine: Herhangi birine ait olabilecek yüzlerdir. Sıradan yüzler. Ve daha sonraki bir aşamada, soyutlamacı her tasavvuru bir kez daha yerle bir eden korkunç bir idrak, en nihayetinde bu sıradan yüzlerin yine de nasıl Gestapo yüzlerine dönüştüğünü ve kötülüğün, sıradanlığı nasıl örttüğünü ve çarpıtarak tırmandırdığını açıkça gösterir. Yani ''kötülüğün sıradanlığı'' diye bir şey yoktur ve Eichmann kitabında bunu yazan Hannah Arendt, o insanlık düşmanını sadece kulaktan dolma bilgilerle tanımış; onu yalnızca cam kafesin ardında görmüştür. (sf. 44-45)

    ***

    2- İşkence

    (Yine 47 ve 48. sayfaları buraya olduğu gibi alabilmek isterdim ancak kısa bölümler almak durumundayım. İşkencenin ne olduğuna ilişkin bundan daha net tanımlar okumadım bu zamana kadar.)

    Polisler tarafından dayak yiyen birinin insanlık haysiyetini yitirip yitirmediğini bilmiyorum açıkçası. Ancak tepesine inen ilk darbeyle birlikte, belki şimdilik dünyaya güven diye bir şeyi kaybettiğinden eminim. (sf. 47)

    Eğer bir yardım beklenemiyorsa, o zaman diğeri tarafından kurulan bedensel baskı, en nihayetinde topyekun bir imha hareketine dönüşür. (sf. 48)

    Hayatın neredeyse her anından bedensel hasar, yardım beklentisiyle birlikte yaşanır: Biri diğeri tarafından dengelenir. Ama karşısında savunma yapılamayan ve yardımcı bir el tarafından savuşturulmayan ilk polis yumruğuyla birlikte, hayatımızın bir bölümü sona erer ve bir daha da asla canlanmaz. (sf. 48)

    Bana çektirilen acıları tarif etmeye çabalamamın hiçbir anlamı olmazdı. Şuramdaki acı ''sırtıma bastırılan bir demir parçası gibi'' miydi, ya da bu, ''ensemden içeri çakılan kör bir tahta kazık'' acısına mı benziyordu? Bir benzetme ancak bir diğerinin karşılığı olabilirdi ve sonunda mecazi ifadelerin fır döndüğü çıkışsız bir atlıkarıncanın ortasında kalakalırdık. Acı neyse oydu. Bunun ötesinde söylenecek hiçbir şey yoktur. Duygunun nitelikleri ne kıyas, ne de tasvir kabul eder. Bunlar dilsel paylaşım imkanının sınırlarını belirler. Bedensel acısını paylaşmak isteyen kişi, bunu yaşatmak ve dolayısıyla bizzat bir işkenceciye dönüşmek zorunda kalırdı. (sf .54-54)

    Böyle bir durumda ''bastırma'' diye bir şey yoktur. Bir yanık izini bastırabilir misiniz? O yara izini bir estetik cerrahına ameliyat ettirip ortadan kaldırabilirsiniz, ama onun yerine ekilen deri, insanın içinde kendini iyi hissedebileceği bir deri değildir. (sf. 58)

    İşkencecinin kurbanı üzerindeki hakimiyetini, bildiğimiz biçimiyle, toplumsal sözleşme temelinde uygulanan cebirler hiçbir ilgisi yoktur: Bu, trafik polisinin yayalar, vergi memurunun vergi mükellefleri, üsteğmenin teğmen üzerindeki otoritesi değildir. bu, geçmişteki mutlakiyetçi kabile reislerinin ya da kralların sahip oldukları kutsal hükümranlık da değildir, çünkü onlar korku uyandırdıkları kadar, güvenin de kaynağıydı. Kralın öfkesi korkutucu olabilirdi, ama merhameti de iyiydi; onun uyguladığı zor bir yönetme biçimiydi. Oysa işkencecinin kurbanını inleten gücü,hayatta kalanın, eziyet ve ölümle dünyanın dışına itilenler üzerindeki sınırsız zaferinden başka bir şey değildi. (sf. 61-62)

    ***

    3- İnsan yurda ne kadar ihtiyaç duyar?

    Sürgünü tanıyan kişi, hayata bazı cevaplar bulmuş, ama hayatın çok daha fazla sorusu olduğunu da öğrenmiş demektir. İlk bakışta beylik bir bilgi gibi görünen şu idrak da cevaplar arasındadır: Geriye dönüş yoktur, çünkü bir yere yeniden dönmek, asla kayıp zamanın tekrar kazanıldığı anlamına gelmez. (sf. 64)

    Eğer bir noktada insanın yurda ne kadar ihtiyacı olduğu sorusuna, erken ve geçici bir cevap getirmeme izin verilirse, şunu söylemek isterim: Yanında ne kadar azını taşıyabiliyorsa, o kadar daha fazlasına ihtiyacı vardır. Zira sonuçta taşınabilir bir yurt ya da hiç değilse yurt ikamesi gibi bir şey de vardır. Bu, Yahudilerdeki gibi bir din de olabilir. Yahudiler kadim zamandan bu yana her hamursuz ayini'nde ''gelecek yıl Kudüs'te'' diye söz verdiler birbirlerine, ama önemli olan kutsal topraklara gerçekten gitmek değildi; bu sözü hep bir ağızdan veriyor olmaları ve kavim tanrıları Yehova'nın büyülü yurdunda birbirlerine bağlı kaldıklarını bilmek yetiyordu. (sf. 67)

    Yurdunda yaşamak demek, zaten bildiğimiz şeylerin, gözümüzün önünde, küçük değişikliklerle tekrar tekrar cereyan etmesi demektir. Eğer insan sadece yurdunu tanıyor ve başka hiçbir şey bilmiyorsa, bu bir yalnızlaşmaya ve düşünsel tükenişe yol açar. Ama diğer taraftan, yurdu olmayan insan da bir düzensizliğin, karmaşanın, dağınıklığın içinde kaybolup gider. (sf.70)

    Belirli durumlarda insan yabancı bir ülkede o denli ''evinde'' olabilir ki, sonunda insanların dillerine, yüz hatlarına, kıyafetlerine bakarak sosyal ve entelektüel konumlarını kestirme; bir binanın yaşını, işlevini, ekonomik değerini ilk bakışta anlama becerisini kazanır; yeni yurttaşların tarihsel ve folklorik kökleriyle bağlarını zorlamadan kurabilir. Ancak bu olumlu durumda bile, yeni ülkeye yetişkin bir insan olarak gelmiş olan sürgün açısından, göstergeleri çözmek kendiliğinden gelişen bir fiil değil, belirli bir düşünsel çaba gerektiren, entelektüel bir edim olacaktır. Yalnızca çok küçük yaşta alımladığımız, dış dünyayı sahiplenmeye başlamamızla birlikte anlamlandırmayı öğrendiğimiz uyarımlar, kişiliğimizin kurucu unsurları ve değişmezleri olur: İçine doğduğumuz çevreyi de, gramerini bilmeden öğrendiğimiz anadilimiz gibi öğreniriz. Anadilimiz ve yerlisi olduğumuz dünya bizimle birlikte büyür, içimizde kök salar ve bu sayede bizde güven duygusu doğuran bir aşinalık kazanır. (sf. 71)

    Şu ya da bu olmamız için toplumun buna rıza göstermesi gerekir. Ama eğer toplum bizim eskiden olduğumuz şey olduğumuzu inkar ederse, o zaman hiç olmamışızdır. (sf. 85)

    ***

    4- Hınç

    ''...suç toplum içinde bir huzursuzluğa neden olur; ama suçun anısı toplumsal bilinçten silindiği ölçüde, huzursuzluk da kaybolur. Zamansal olarak suçun çok uzağına düşen ceza anlamsızlaşır.'' Toplum ya da kendini ahlaki olarak toplumla bütünleştirmiş ve genel uzlaşı içinde erimiş birey söz konusu olduğu sürece, herkese malum olan bir doğrudur bu. Ahlaki açıdan kendisini benzersiz olarak kavrayan bir kişi için hiçbir anlam taşımaz. (sf. 98)

    Kolektif suç: Alman toplumunun ortak bir bilince, ortak bir isteğe, ortak bir davranış iradesine sahip olduğu ve bu yolla suçlu durumuna düştüğü ima ediliyorsa, bu düpedüz saçmalıktır. Ama suç oluşturan bireysel davranışların nesnel olarak gerçekleşmiş toplamı dışında bir şey anlaşılmıyorsa bundan, o zaman bu kullanışlı bir varsayımdır. O zaman Alman bireylerin tekil suçları -eylem suçu, ihmal suçu, konuşma suçu, susma suçu- bir halkın toplam suçu haline gelir. (sf. 99)

    Daha yaşlı kuşağın bana çektirdikleri yüzünden Alman gençliğine kin besliyor muyum, diye kendime sorduğumda, cevap vermek o kadar da kolay gelmiyor bana. Gençlerin bireysel suçlardan ve bu bireysel suçların birikerek oluşturduğu kolektif suçtan sorumlu tutulmamaları anlaşılır bir şey. Onlara, ileriye bakan insanın hakkı olan güven kredisini açmak zorundayım ve bunu istiyorum. Ancak onlardan da bu masumiyet üzerinde, yukarıda alıntıladığım mektubun yazarı gibi zinde ve pervasız bir tavırla hak iddia etmemelerini bekleyebilmeliyim. Alman halkı tümüyle tarihsiz bir hayat sürmeye karar vermediği sürece -ki dünyanın tarih bilinci en derin topluluğunun ansızın böyle bir tutum geliştireceğine işaret eden hiçbir belirti yok ortada- o halkın kendi eliyle son vermediği on iki yılın sorumluluğunu, en küçük yaştakiler de dahil olmak üzere, gençler taşımak zorundadır. (sf. 103-104)

    Hitler'in imparatorluğu önce bir süre daha tarihsel bir iş kazası olarak görülecek. Ama sonuçta o da sadece basit bir tarih olacak: Tarihteki tüm diğer dramatik devirlerden ne daha iyi, ne de daha kötü; daha kanlı belki, ama gündelik hayatını yaşayan aileleriyle bir imparatorluk olacak işte. Büyük-büyükbabaların SS üniformalarıyla çekilmiş resimleri oturma odalarına asılacak ve okullardaki çocuklar ayıklama rampalarından ziyade yaygın işsizlik karşısında kazanılmış hayret verici zaferi öğrenecekler. (sf. 107)

    ***

    5- Yahudi olmanın zorunluluğu ve imkansızlığı üzerine.

    Yahudi olmak, diye düşündüm daha sonra, benim derin huşu içinde hissedebileceğim bir şey değil; ben ancak korku ve öfke içinde Yahudi olabilirim: Haysiyetini kazanmak için öfkeye dönüşen bir korku içinde. (sf. 132)

    (Metis yayınları - 1. baskı - Cemal Ener çevirisi)

    --- spoiler ---

    Kitabın yazarı Jean Amery (Hans Meyer) intihar ederek yaşamına son vermiştir.