• 'Bir Yeşilin Peşinde' koşan adamın hikayesini okuyacaksınız. Yeşil deyip geçmeden, ne var canım bunda demeden bir ömür adamış bir hikaye ile anılar dünden bugüne geliyor.

    Zaten yaşlıların bastonu da anılar değil mi? Belki bir yaştan sonra hep 'siz bilmezsiniz, bizim zamanımızda....' diye cümleleri hepimiz duymuşuzdur.

    Bir Yeşilin Peşinde de bu bağlam da dikkat çekici ve farklı bir şeyler okumak isteyen zihinlere yeni pencereler açmayı sağlayan bir anı kitabıdır.

    1938'den günümüze (yani 1995'e) kadar gelen duygu, düşünce, inanç, mücadele, siyaset, çay, yeşillik, doğu karadeniz, halk, kültür bir bütünlük içinde harmanlanıyor.

    Bir yeşil yaprağın bir köyün, ilçenin, ilin ve bölgenin kalkınmasında nasıl bir etki ettiğini görerek, makus talihin nasıl değiştiği okunacak. Tabi, anı kitabı olunca kişinin ön planda olduğu ve çoğu zaman nesnellikten uzak öznel bir anlatım olduğu da unutulmaması gerekir. Kitap içinde anılar öznel, diğer kaynaklardan elde ediilen bilgiler nesnel şeklinde toplanmış ve bunların harmanlanması sonucu ortaya bir bütün bilgi çıkmış.

    Bir yeşil yaprak diyerek geçmemek gerekir. Binlerce aileye, milyonlarca lira gelir sağlayan bir 'yeşil'den bahsediyoruz.

    Asım Zihnioğlu da çayın ilk dönem, oluşum süreci ve sonraki dönem içinde olayları gören, karar alıcı mekanizma içersinde yer alan bir kişi. Çayın Türkiye'de ki tarihsel gelişimini Asım Zihnioğlu'nun gözünden sadece küçük bir parça olarak
    okuyoruz.
    'Özel ekolojiye sahip tropikal ve astropikal iklim rejimleridne üretilen bu yeşilin ülkemizin yalnız bir bölgesinde
    yetiştirilmesi müstesna bir imtiyazdır.'

    Anıların en güzel özelliklerinden biri, tarihi coğrafya bilgisi sunması. Gidilen yere nasıl, hangi araçlarla gidildiğinden
    tutunda geçilen yerlerin fiziki şartlarına kadar çeşitli bilgileri bizlerle paylaşmış olmasıdır. Bu sayede o yöre, bölge hakkında bugünden düne bir dönüş yapabiliyoruz. Kimler geldi kimler geçti. Nasıl, neler yapılmış. Geniş açıdan bilgiler sunuyor.

    Asım Zihnioğlu da 1938'in Ağustos ayının 15'inde vapurla Giresun'dan Trabzon'a doğru yolculuğa başladığını bildirerek, fitili ateşlemiş oluyor.

    Daha birinci sayfada bugünlerde unutulan ya da unutturulan bir takım bilgileri okumaya başlıyoruz. Fındıktan bahsediyor. Değerleri anlatıyor. Bölgede yaşayan kişilerin bildiği şeyleri bölgede yaşamayanlara anlatıyor.

    'Fındık bahçelerinin imar ve ıslahı Zırai Teşkilatı'nda görevli iken bu bölgeleri çok dolaştım diyor Zihnioğlu.

    Fındık bahçelerinin bakımsızlığından, modern bir şekilde işletilmemesinden, kendi haline bırakılıp, sanki ormanlık
    alanmış gibi kaderine terk edilmesine, ya da fındık bahçeleri içersinde bulunan otların temizlenmemesi sonucu
    gelişemeyen ve yeni sürgün veremeyen ve bunun sonucu olarak zayıflayan dallar neticesinde kalitenin düşmesinden bahseder. Fındık tarımı yapıldığı ve Almanya'nın en büyük alıcı olduğundan bahseder.

    Fındıkta en büyük sorun (maalesef günümüzde de devam ediyor) kalitenin düşük olması, bunun sebebi olarak da yaş fındığın iyice kurutulmaması. Bunun içinde güneş alanı yani 'harman yeri'nin olması gerekiyor. Ayrıca ailelerin de öncelik olarak fındığa önem vermek yerine 'ne olursa' mantığıyla hareket etmesi sonucu, kalitenin düştüğünden bahseder.

    Bölgeyi çok iyi gözlemlemesi sonucu, 'yaylacılık' kültürü sayesinde temmuz, ağustos aylarında sığırların peşine takılıp
    'yaylalara' giden köy sakinlerinin, fındığı topladıktan sonra doğru dürüst kurutmadan tekrar yaylalara dönmesi fındıkta verim ve kalite düşüklüğüne yol açtığından bahseder.

    Bölgenin toprak analizi yapılıp, Batum'dan çay tohumları getirilip, bunları ekecek yeterli fidanlık var mı? sorunuyla karşılaşılması ilk ve en öncelikli sorun teşkil eder. 'Yirmi ton tohum' içinde yeterli alan olmaması, yeni bir sorun oluştururken, çok farklı bir yolla köylüyle doğrudan temas kurmayı kararlaştırıp, köylülere bedelsiz kiralama yoluyla çay sahası üretimine başlanır. Yani köylünün toprağını bir
    yıllığına kiralayacak fakat para verilmeyecek, bunun karşılığında ise tamamına çay bahçelerinin herşeyiyle yapılması sağlanacaktı. Yani bir çeşit kazan-kazan.


    Tabi ki ilk yapılacak şeylerin zorluğu burada da karşılarına çıkıyor. Önce bölge halkının ikna edilmesi, sonra tohumların özel ambalajlar içinde naklinin yapılması, sonra tahsis edilen arazilerin ıslahı gibi bir dizi çalışmanın peşi sıra yapılacak olması ve bunları yaparken de yaşanan sıkıntılar da anlatılıyor.

    Anadoludan görünüm diyelim bu işe. Bir şehrin, bölgenin devlet-millet işbirliğiyle kalkınması diyelim. Cumhuriyetin kurulması üzerinden kısa bir süre geçmiş olmasına rağmen cumhurun yani vatandaşların teba olmaktan çıkarılıp, söz sahibi olması ile geçimini sağlayacak yeni arayışlarla kalkınma
    hamlesinden bahseder.

    İnsanların çaresizliğine çare bulmak için yollara düşülmesinden bahseder. Ama bürokrasi ortaya çıkar ve kanunsuzluk ortaya çıkar ve bunlarla yapılan mücadele anlatılır.

    Çaylık kurulumunun hikayesi okunmaya değer. Devlet-millet işbirliği sonucunda devletin ortaya para koyması, ileri görüşlü ve vatan-millet sevdalısı yöneticilerin bu işi sahiplenmesi ve halkla buluşturulması sonucu, çay kuruluş avansı dağıtılacak ve halk bilgilendirilerek çalışmaya başlanır.

    Asım Zihnioğlu kitabında sadece kendni anlatmıyor. Bölgenin ekonomik, sosyal, kültürel değerlerini okuyucuya aktarıyor. Ayrıca kendi döneminde veya döneminden önce orada faaliyette bulunan kişileri de anmadan geçmiyor. Örneğin, Zihni Derin'in bu bölgede hem de Ankara'da yaptığı kulis faaliyetleri neticesinde bölgenin yoksulluğunu aşmak için ekonomik çare olacak şekilde çeşitli ürünleri deneyip, en sonunda Batum'dan getirilen tohumlarla çaycılığın
    başlaması Cumhuriyetin en önemli işlerinden biri olarak tarihe geçer.

    Yoksul halkın kalkınması için neler yapılabilirin cevabını bulmuş. Günümüzde ise tarım ve hayvancılık tamamen bitme noktasına getirilip, bazı bölgelerde çatışmayı, huzursuzluğu önleyecek tarım ve hayvancılık noktaları geliştirmek yerine insanlar kaderine terk edilmiş. En son şeker fabrikaların ve bunun sonucu olarak da şeker pancarının yok edilmesi gösterilebilir.

    Batum'dan çay tohumlarının getirilmesi, bunların dikilmeden önce gerekli arazilerin bulunnması, toprağın incelenmesi, halka bunların anlatılması meşakkatli bir yolculuk. Ama bir davaya inanç birliği sayesinde çayın getireceği ekonomik kalkınma halka iyi anlatılmış olsa da bazı engellerle yine peşlerini bırakmamış.


    Bölge halkının yaşamına da göz atmış. Bölge ağırlıklı olarak mısır, karalahana, fasulye ve inek sayesinde elde edilen değerleri sadece kendi ihtiyacını karşılamak fazlasını da pazarda satmak amacıyla kullanır. Çay ise talihin dönme noktasını oluşturur.

    Kitabı okudukça bilmediğimiz ne kadar çok şeyin olduğunu bir kez daha anlıyoruz. Yaşanan sıkıntılar, olumsuz bakışlar bir yana yanlış raporlar sonucu çaya bir ön yargı oluşması
    bile sebebiyet verir.

    Eğitim maksadıyla şimdi ki gibi kısa bir yolculuk olmadan aktarmalar yoluyla Hindistan'a ulaşır. Orada yetkililerle görüşme ve çay fabrikalarında zor da olsa dolaşması, önemli bilgiler elde etmesine yol açar.

    Bursla Hindistan'a yapılan yolculuk sırasında o bölgede bulunan özel işletmelerde günlük incelemelerde, test odalarında ve budama işi içinde geçirilen aylar boyunca, kendisine işletmenin yöneticisi tarafından verilen destek ve misafirperverliği unutmaz.

    Hindistan'da kaldığı zaman içinde üretim tesisleri, üretim sahaları, toplama alanları, kurutma ve işlemden geçirme süreçlerini görüp, yeni bilgiler toplayıp rapor yazarak Türkiye'ye döndüğünde elinde sağlam belgeler olur.

    Kısa Hindistan coğrafi bilgisi haricinde burada bulunan en önemli tarihi mekan Tac Mahal hakkında bilgi verip, yapılış öyküsüne de kısaca değinir.

    Bugün siyasette ve bürokrasi de yaşanan sıkıntıların aynısı 1940'lı yıllarda da yaşanır ve galiba 'devlet' var oldukça bu şekilde devam edecek gibi gözüküyor. Liyakat mı yoksa tanıdık mı? O şartlar altında yaşanan adam kayırmacılığa da değiniliyor.

    İş gereği yurt dışına çıkıp çeşitli ülkelerde çay üretimi üzerine bire bir incelemelerde bulunup, raporlar hazırlayıp, o ülkelerde saha da çalışıp çay toplama teknikleri hakkında bilgileri yerinde öğrenmiş.

    Tabii ülkemizde siyasi baskılar sonucu ve ülkede meydana gelen siyasi değişim neticesinde bazı işler tam yolunda gitmez. Çaya gönül vermiş bir insanın çayla iç içe geçmiş bir
    hayatına kitap sayfaları içinden bakabiliyoruz. Liyakatli insanların siyasilerin baskısı yüzünden yerlerinden edilmesini hem kendi yaşamış hem de çeşitli dönemlerde beraber çalıştığı kişilerin sektörün dışına itilmesini ve küstürülmesini görmüş.

    Zaman içinde ithal çayların artma sebepleri çayın kalitesinin düşmesi, çay üreticisinin mağdur edilmesini de okuyoruz.
    Yıllar içinde nereden nereye gelindiği konusunda bize oldukça iyi fikir veriyor.

    Çayın toplamasından başlayan hataların zincirini yurtdışından edindiği bilgilerle kıyaslayıp anlatmaya çalışıyor. Denetim olmadığı için çok mahsul satmak için çay bitkisine yaptıklarını okudukça, devlet - millet bilinçlenmesinin ne kadar önemli olduğu gerçeğini bir kez daha görülür. Kısaca burada da eğitim şart.

    Dünyada çay dikim alanlarından coğrafi olarak kısaca bahsediliyor. Afrika, Asya, bölgelerinde özellikle çay tarımıın yapıldığı bölgelerin yağmur, nem, sıcaklık, ekvator
    mesafesi, gece - gündüz, tepelik durumları da bilgi vermek ve karşılaştırma yapmak anlamında okuyucuya bir fikir verebiliyor.

    Devletin çaya verdiği değer yapılan toplantılar, görüşler, bildiriler bir 'oy' yüzünden bir an da nasıl değişebildiği ve istenmeyen durumların ortaya çıktığından da bahseder.

    Örneğin, çay toplamanın esası 'elle' toplamadır. Makas ya da buna benzer mekanik bir araçla yapılacak toplama 'giyotin' gibi alttan gelen daha körpe filizleri bile yok ettiğinden ve ayrıca kesilen dallar güneş altında uçların kurumasıyla çay bitkisinin kendi doğal olarak yenilenmesine zarar verdiği için, bu da ilerki aşamada çay bahçelerinde verimin düşmesine neden olmaktadır diyor.


    Keşke daha önce okusaydım dediğim kitaplardan biri oldu. Ah keşke! Ama, maalesef keşkelerle iş yürümüyor ama bazen bazı şeyler insanın içinde ukde kalabiliyor.

    Kitabı okurken bolca çay içtim. Zaten çayı severim ama bu sayede daha da artırdım. içimi kolay ve arkadaş olabiliyor sizinle. Ayrıca iyi demlenmiş bir çay çoğu zaman
    muhabbetlerin daha da uzamasına yol açabiliyor.

    Çay Türkiye'de günlük en fazla tüketilen içecek türünden biri sayılır. Sadece sabah da değil, günün her vakti tüketilen bir içecek. Çayı seviyoruz, içiyoruz da acaba tarihsel olarak çay ülkemize nereden gelmiş ve kimler bu işle uğraşmış diye de düşündüğümüzde ortaya bu kitap çıkıyor ve Türkiye'de çayın serüvenine anılar eşliğinde ortak oluyoruz.

    Bire bir, internet tabanlı ya da anket yapılsa ve çayın anavatanı neresi diye sorulsa çoğu kişi Türkiye ve Rize diyebilir. Artık kanıksamışız Rize'yi ve oradan görmeye başlıyoruz dünyayı.

    Kitabın dili (bazı teknik kelimeler hariç) kolay bir şekilde okunmaya ve anlaşılmaya sağlayacak kadar yalın bir niteliğe sahip. 1.hamur kağıda ve içine konulan çeşitli çay ve çay bahçeleri fotoğraflarıyla görsel olarak süslenmiş. 'Bir Yeşilin Peşinde' yeşili sevmenin, özümsemenin, değer vermenin ve kısaca gönül vermenin peşinde bir ömür tüketmenin mücadelesini/hikayesini okuyacağız.

    Cumhuriyet öncesinden bugünlere (kitabın yazıldığı dönem) yapılan çalışmaları, ilgi ve ilgisizlikleri, emek, gayret, mücadele, öğrenme, öğrenileni aktarma ile geçen zamanın kısa tarihine tanıklık edeceğiz.

    Sadece Asım Zihnioğlu'da yok. Emeği geçen çok sayıda kişinin adı da anılmadan geçilmemiş. Ben de emeği geçen herkese teşekkür ediyorum.


    Notlar:
    + Okuduğum kitap 5. basım Haziran 2003 tarihli. Yıllar önce almıştım ama sıra yeni geldi ve okudum.

    + Tavsiye ederim, bilgilenmek için güzel bir kaynak.

    + Türkiye'de ve özelde Rize'de çay ve çayın tarihini birinci el kaynaktan okumanın yanında çay üzerinden yapılan siyaset de görülebiliyor.

    + Ayrıca sadece Türkiye'de değil, yurt dışında da çay konusunda Türkiye'yi temsil etme onuruna sahip olmuş bu değerli uzmanın görüşleri, yeni ufuklara yelken açmak için
    kullanım kılavuzu olabilir.

    - Keşke içersine daha fazla resim konulabilirdi. Bir tarih oluşturduğuna göre o fabrikaların temeli, temel atma törenleri ve açılışlarla ilgili, ayrıca o yıllara ait Rize fotoğrafları eklenip görsel olarak süslenebilirdi diye düşünüyorum.
    - İçindekiler kısmı eklenebilirdi.
    - Kitapta dizin oluşturmakta önemli. Bazı isim ve kelimeleri o sayfa içinde kolaylıkla bulmak için bence gerekli.
    - Ana başlıklar daha vurgulu olabilirdi.

    + Bu kitabı 18-23 Mayıs 2018 tarihleri arasında okudum ve 29 Ekim 2018 tarihinde yazıya döküp, siteye ekledim.
  • ''Sessizlikleri, aldırmazlıkları sonunda Janine'e ağır gelmeye başlıyordu; bu dilsiz toplulukla günlerdir yolculuk ediyormuş gibi geliyordu ona.''
  • Rio'nun öteki yüzüne ışık tutuyor Aslı Erdoğan. Kendinden başlayarak çıktığı yolculuk arka mahallelerde, ölümün, hırsızlığın, uyuşturucunun,tecavüzün kol gezdiği öteki Rio'da bir bütüne ulaşamadan, pul pul dökülüyor adeta.
    .
    Roman' ın kahramanı Özgür'ün, Kırmızı Pelerinli Kent adını vereceği kitabının eskizleri ile Rio' da yaşadıkları ve hissettikleri arasında yoğrulan sayfalar 40 derecenin üzerinde bir sıcaklığa sahip. .
    Şehrin üzerine aldığı pelerinin altında kalmışsa bir insan, karanlığa alışan gözleri içine düştüğü rahmin sıcaklığından kör olmuşsa, silahsızsa, kopardığını zannettiği hep ip aslında kendi damarlarıysa, derin bir nefes alıp battığı su hayat vermekte değil hayat çalmakta ustalaşmışsa...
    .
    Ya bu şehrin tenine yapışan pelerinini kazıyarak çıkaracak ya da gün gelecek insan yerleri dökülürken sadece bir renk olacak: Kırmızı...
    .
    Kaçmak değil savaşmak istiyorsa kaleminin gölgesinde bu kitabı bitirmek zorunda. Eğer bitirirse lambanın içine hapsedilen cin gibi bu şehri kelimelere, harflere hapsedebilir.
    Otobiyografik roman, sürgün anlatısı, kent romanı, varoluş kaygısı üzerine deneme ve felsefi tefekkürü iç içe geçiren bu roman Aslı Erdoğan'ın ikinci kitabı.
    .
    Şiirsel anlatımı ile bir şehri bir insan ne kadar anlatabilirse o kadar anlatmış
    .
    Rio'nun tutku ve şiddet dolu sokaklarında bir ölüm kalım mücadelesi
  • "Sürgün olmanın yarattığı zoraki yolculuk hali insanı kendi iç dünyasında bir yolculuğa çıkarıyor." İbrahim Tekpınar
  • Hey dostum. Birinin bana iyi olduğumu söylemesine ihtiyacım var. Lütfen ne kadar iyi göründüğümü söyler misin?
    -------------------
    Orijinal adı “Papillon” olan 1973 yapımı “Kelebek” filminin iki sahnesinde geçen şu replik, filmin ana temasını ortaya koymaya yetiyor aslında:

    – “Hey! Sizi pislikler! Ben hala buradayım!”…

    Bu meydan okumayı yapan Kelebek, birebir gerçek hayattan alınmış bir karakter. Zira filmde yaşanılan her şey, Henri Charriere adlı bir Fransız vatandaşının kendi hayatını kaleme aldığı “Papillon” adlı otobiyografi kitabından beyaz perdeye aktarılıyor.

    Henri Charriere, yani Kelebek’in bu kitabı yazma hikayesi de hayatı gibi enteresan. Cezaevinden kurtulduktan soma bir kitapçının çok satanlar reyonunda, bir mahkumun cezaevi hatıralarım kaleme aldığı bir kitap görür ve şaşırır. ‘Benim cezaevi hayatım bundan daha enteresan. Bunun daha iyisini yazarım ben. Bu ne ki?’ diye düşünüp kitabım yazmaya başlar. Profesyonel bir yazar olmamasına rağmen, kitabı sade ve içten bir uslupla yazması enteresan hayat hikayesiyle birleşince, “Papillon” umduğundan daha fazla ilgi görür. Kısa sürede 2 milyon satış rakamına ulaşır bu gerçek hayat hikayesi.
    Bu otobiyografik eser öyle imkansız ve heyecan dozu yüksek hadiselerle kuşatılmıştır ki, neredeyse insanın kitapta yazılanlara inanası gelmez ilk başta.

    Öyle ki bir kitab eleştirmeni, “Papillon” için şu sözleri sarf eder: “Eğer Henri Charriere kitabında yaşadığını iddia ettiği olayları gerçekten yaşadıysa ona helal olsun. Yok eğer yaşamadıysa da hayal gücüne helal olsun”…

    Peki kimdir Henri Charriere? Yahud, nam-ı diğer “Kelebek”? Charriere, Marsilya’da kendi yağında kavrulan bir tüccardır. Yani işinde gücünde bir Fransız vatandaşıdır.

    Charrierre’nin enteresan hayat hikayesi, muhitinde bir kadın satıcısının öldürülmesiyle başlar. Zira, öldürülen kadın satıcısını, ahlakî değerlere önem veren bir insan olduğu için Kelebek’in öldürdüğünü düşünür Fransız polisi. Kelebek, yakalanıp mahkeme huzuruna çıkardır. Bu cinayeti kendisinin işlemediğini söylese de mahkeme heyetini ikna edemez ve Fransız Guyanası’nda müebbete mahkum edilir.

    Kelebek’in bu cezayı aldıktan sonraki yaşadıklarım anlatmaya başlar Yönetmen Franklin J. Schaffner sinema filminde. Fakat, filmin başarısı için sadece Kelebek’in enteresan hayat hikayesine güvenmez yönetmen Schaffner. Bu filmi iki müthiş karakter oyuncusuyla domine eder. Biri, filmde Kelebek’e hayat verecek olan Steve McQueen, diğeri O’nun en yakın cezaevi arkadaşını oynayacak olan Dustin Hoffman.

    Film, Fransa anakarasından Fransız Guyanası’na gitmek üzere bir meydanda çırılçıplak toplanan mahkumlara konuşma yapan Vali’nin kadraja girmesiyle başlar. Vali konuşmasının sonunda şunu söyler orada derdest haldeki mahkumlara:

    – “Fransa’yı unutun ve elbiselerinizi giyin”..

    Bu söz, mahkumların bir daha anavatana geri dönemeyeceğinin işaretidir aslında. Zira Fransız Guyanası’ndaki adaya sadece müebbetlik mahkumlar yollanmaktadır. Ve oraya giden mahkumlar affedilse bile orasının malı olarak kalmaktadır. Orası için şu efsaneyi söylerler:

    “Buraya mahkum olarak girip de şimdiye kadar çıkan olmadı. Buradan sadece tek şekilde çıkılır. O da ölü olarak!”.

    İşte o Guyana’ya giden mahkumlar içinde kahramanımız Kelebek de (Steve McQueen) vardır. Mahkumlar gemiye bindirilmek üzere sokakların arasından götürülürken, pencerelere, balkonlara ve kapıların ağzına doluşmuş insan seli, bir tiyatro izler gibi bu sevkiyatı izlemektedir.

    O kalabalığın arasında Kelebek’in sevgilisi de vardır. Kadın o kalabalığı yararak bir adım ileriye atılır ve “Kelebek! Kelebek! Geri döneceksin Kelebek. Merak etme, geri döneceksin!” diye ağlamaklı bir sesle de olsa umut vermek ister kahramanımıza. Fakat, Kelebek’in hemen yanındaki tecrübeli bir mahkum, şu cümlesiyle daha başlamadan bitirir o umudu:

    “Hayır dönmeyeceksin!”..

    Lakin, Kelebek bir cümleyle umudu yerleyeksan olan insanlardan değildir. Öyle kolay teslim olmaya niyeti yoktur. Daha gemideyken firar etme planları yapmaya başlar.

    Kelebek, gemide uzun yıllar kendisine yol arkadaşlığı yapacak başka bir mahkum Louis Dega (Dustin Hofman) ile tanışır. Dega, devlet tahvillerinde sahtekarlık yapmış uluslararası bir kalpazandır.

    Kelebek ve Dega birbirine tamamen zıt karakterde iki insandır aslında.

    Zira Dega; teslimiyetçi, paranın satın alma gücüne boyun eğmiş, realist, şehirli bir zengindir. Yani amiyane tabirle kapitalist bir insandır.

    Kelebek ise, Dega’nın aksine, itaatsiz, paranın gücüne boyun eğmeyen, romantik ve köylü bir insandır.

    İçinde bulundukları zorlu ortam, birbirine zıt karakterdeki bu iki insanı bir araya getirir. Zira gidecekleri Guyana’da ayakta kalmaları için Dega’nın nüfuzu ve parasına, Kelebek’in bileği ve zekasına ihtiyaçları vardı. İlk başlarda sanki ticarî birlikteliği andıran bu arkadaşlık, gün geçtikçe yıllar sürecek sarsılmaz bir dostluğa dönüşecektir.

    Götürüldükleri Guyana’daki cezaevi müdürünün, yeni gelen mahkumlara hitap etmek için söylediği şu sözler, oradaki cehennem günlerinin bir fragmanı niteliğindedir adeta:

    – “Biz sizi rahipler gibi konuşarak tedavi etmeyiz. Burada tehlikeli insanları zararsız insanlara çeviriyoruz. Bunu da sizi kırarak yapıyoruz. Beyninizi kırarak… Size sunduklarımızla yetinin ve tükettiğinizden daha az acı çekin!”..

    Fakat kahramanımız Kelebek’in ona sunulanlarla yetinmeye hiç niyeti yoktur. Ve ilk kaçışım sahneye koyar. Aslında planlanmış bir firar teşebbüsü değildir bu. Spontan bir şekilde gelişir her şey. Cezaevi dışında timsahların olduğu bir nehirde çok tehlikeli şartlarda çalıştırılmakta-dırlar. O zoraki mesai günlerinden birinde, Kelebek’in dostu Dega’nın ayağı takılır ve nehre düşer. Bunu gören gardiyanlardan biri, ‘Niye düştün (!)’ diye Dega’yı dövmeye başlar. Dostunun dövülmesine yüreği el-vermeyen Kelebek, o gardiyana saldırır ve yere serer. Akabinde ortalık karışır ve o hengamenin kendine sunduğu firar fırsatım değerlendirerek oradan firar eder.

    Kaçmadan günler önce oradaki bir mahkumdan aldığı bilgiyle bir tüccarın yanma gider. Fakat, bu paragöz tüccar onu ele verir. Kelebek’i, para karşılığında cezaevinden kaçanların peşine düşen insan avcılarına teslim eder. Ve bu spontan olarak gelişen ilk firar tecrübesi başlamadan sona erer.

    Daha başlamadan biten bu firar teşebbüsü ona pahalıya mal olur. Zira oradan ilk firar teşebbüsünün cezası, en ağır şartlarda 2 yıl aralıksız hücre cezasıdır. Kelebek, girenlerin çoğunun bir daha gün yüzü görmeden ölüp gittiği “sessiz ölüm” hücrelerine atılır. O hücrelerin en büyük özelliği, izole edilmiş sessizlik halidir. Kelebek, bu durum için şu ifadeleri kullanır:

    – “Çinliler, işkence için mahkumun başına düşen su damlalarım keşfetmişler. Fransızlar ise sessizliği!”..

    Hücreye girer girmez ileri geri adım atar Kelebek. Topu topu 5 adımdır hücrenin genişliği. 5 adım ileri 5 adım geri volta atmaya başlar. Volta atarken şunları haykırır yüreğinden:

    – “Bir iki üç dört beş dönüş. Bir iki üç dört beş dönüş: Yürüyorum, durmak yorulmak bilmeden hırsla yürüyorum. Genellikle gevşek olan bacaklarım bugün gergin. Başıma gelenlerden soma sanki bir şey ezmek ister gibiyim. Ayaklarımla neyi ezebilirim ki? Altımda betondan başka şey yok. Hayır böyle yürümekle pek çok şeyi ezebiliyorum. Yönetime hoş görünmek için bu kadar alçalabilen doktorun ödlekliğini eziyorum. Başka bir sınıfın acı ve sıkıntılarına kayıtsız kalan bir sınıf insanın kayıtsızlığım eziyorum. Fransız halkının cehaletini, iki yılda bir Saint Martin de R6’den yola çıkan insan yükünün nereye gittiğim ve nasıl olduğunu düşünmeyecek kadar ilgi ve meraktan yoksunluğunu eziyorum. Belirli bir ceza işlediği gerekçesiyle bir adam hakkında patırtılı yazılar yazan polis muhabirlerinin birkaç ay sonra aynı adamın varlığını bile unutabilmelerini eziyorum.

    Günah çıkaranları dinleyen, kürek cehenneminde olup bitenleri bildikleri halde susan Katolik papazlarım eziyorum. Suçlayanla kendini savunan arasında bir ‘hitabet oyunu’ halini alan ceza muhakemeleri usulünü eziyorum. ‘Durdurun kuru giyotininizi, yönetime bağlı memurların kollektif sadizmine bir son verin!’ demek için sesini yükseltmeyen ‘İnsan hakları Kuruluşu’nu çiğniyorum. Hiçbir örgüt yahut kuruluşun, bu yöntemin sorumlularını sorguya çekip, çürüme yolunda iki yılda bir neden mahkumların yüzde sekseninin yok olduğunu sormayışını çiğniyorum. İntihar, düşkünlük, devamlı açlık, skorbüt, verem, delilik ve erken bunama teşhisleriyle imzalanmış resmî ölüm raporlarım çiğniyorum. Kim bilir daha neler eziyorum ayaklarımın altında? Ama bütün bu olup bitenlerden sonra, herhalde eskisi gibi yürümüyor, her adımda bir şeyler çiğniyorum.

    Bir iki üç dört beş… Ve saatler… ağır ağır akıp geçerken yorgunluk sessiz isyanımı bastırıyor.”

    Bu hücrede mahkumlara doyacakları kadar değil, ancak ölmeyecekleri kadar yemek verilmektedir. Hasta olsalar dahi hücrenin kapısı hiç açılmaz. Oraya giren mahkum, ta ki 2 yıllık hücre cezası bitene kadar o hücrenin 4 duvarından başka bir şey göremez.

    Orada sayım, mahkumların her sabah kelleleri girecek kadar delikten kafalarını dışarıya çıkarmaları suretiyle yapılmaktadır. O sayımlardan birinde, Kelebek’in yan hücresinde kalan bir mahkum, kendini motive etmek için Kelebek’e seslenerek

    “Hey dostum. Birinin bana iyi olduğumu söylemesine ihtiyacım var. Lütfen ne kadar iyi göründüğümü söyler inisin?” diye yalvarması, oradaki mahkumların nasıl bir ruh halinde olduğunu göstermesi açısından ipucu verir.

    Kelebek, o mahkuma “Dostum çok iyi görünüyorsun!” diye moral verse de, bu moral o mah-kumu uzun süre hücrede yaşatmaya yetmez ve bir süre sonra o mahkum hayatım kaybeder.

    Dega, dostu Kelebek’i hücrede sahipsiz bırakmaz ve gardiyanlara rüşvet vererek, ayakta kalabilmesi için ona Hindistan cevizi gibi direnç verici meyvalar yollar. Kelebek, ilk zamanlar bu meyvaları yiyerek ayakta kalır. Orada kendini bırakmaz. Kah spor yapar, kah beynini çalıştıracak matematik hesapları yapar kafasından. Dış dünyaya dair hiçbir emarenin olmadığı o daracık hücrede, 24 saati dolu dolu yaşar adeta. Hatta öyle ki, mahkumları gözetlemek için tepelerinden açılan ızgaralı bölmeye doğru haykırarak idareye meydan okur bir gün:

    – “Hey! Sizi pislikler! Ben hala buradayım!”…

    Fakat bu meydan okuma günleri çok fazla sürmez. Zira, cezaevi yönetimi ona dışarıdan yiyecek yardımı yapıldığını fark eder ve bu yardımı kimin yaptığım ondan öğrenmek ister. Kahramanımız tüm işkencelere rağmen dostu Dega’yı satmaz. Bunun üzerine Müdür, verilen az miktardaki günlük tayının daha da azaltılarak yarıya düşürülmesini emreder.

    Bu aslında Kelebek’in zamana yayılmış ölüm ilamıdır. Zira, oraya giren mahkumların neredeyse yarısı 2 senelik cezalarım dolduramadan gıdasızlıktan ölüp gitmektedir zaten. Bunun üstüne bir de tayınının yarıya düşürülmesi, artık onun çok kısa sürede hayata veda etmesi demek olacaktır.

    Artık çok zor günler beklemektedir Kelebek’i. Gün geçtikçe vücudu zayıflamakta, vücudu zayıfladıkça da direnci kırılmaktadır. Kınlan direnci ruhî durumuna da sirayet eder. Öyle ki, artık akıl sağlığım yitirme sınırında gezmektedir. Bu durumu, gördüğü rüyalarına da tesir eder. Enteresan rüyalar görmeye başlar. Şuuraltına yolculuk yapmaya başlar bazı geceler. Geçmişine gidip, bazı hadiselerle yüzleştirdiğini görür.

    O rüyalardan birinde, kendini kızgın çöller ortasında mahkeme heyetinin karşısında bulur. Mahkeme heyetinin reisi, ondan son savunmasını yapmasını ister. Tam o esnada, şu diyalog geçer aralarında:

    – “Kelebek: Ben masumum. O pezevengi ben öldürmedim.

    Hakim: Bu doğru. Ama senin suçunun onun ölümüyle ilgisi yok. Kelebek: Nedir peki benim suçum?

    Hakim: Senin suçun daha büyük. Seni harcanmış, boşa geçen bir ömürden dolayı suçluyorum.”

    Hücrede haftalar aylar geçer. Müdür’ün her gün kendisini sıkıştırıp, şartlarım iyileştirmesi teklifine rağmen, dostu Dega’yı ele vermez. Gitgide erimeye başlar hücrede. Öyle ki, dişleri bile dökülmeye başlar vitaminsizlikten. Artık yapacak bir şey yoktur. Son çare olarak böcek yemeye karar verir. Yakaladığı böcekleri, su dolu tasının içine katarak böcek çorbası yapar ve onunla beslenmeye çalışır. Dostunu satmamak için, adeta kendi hayatım ortaya koyar.

    Daha birkaç ay önce tanıştığı bir insan için kendini feda etmekten geri durmaz.
    Müthiş bir insanlık dersi verir bize Kelebek. Kendisine pahalıya mal olacak bir insanlık dersi hem de. Daha bırakın tehlikeyi, boşboğazlığından en yakın dostunu bile satmaya teşne olan bizlere, akademik mikyasta bir insanlık konferansı verir adeta bu hücrede.

    Bir gün hücresinin kapısı açılır. Kelebek cansız bir şekilde hücrenin ortasında yatmaktadır. Gözlerinin feri yoktur, o yüzden gelenlerin kim olduğunu göremez. Gelen, cezaevi müdürüdür. Zira, Kelebek’in 2 yıllık hücre cezası sona ermiştir. Gardiyanlar onu omuzlarından tutarak hüc-reden çıkarır ve revire götürürler. Kelebek bu ölüm odasından sağ salim çıkmayı başarmıştır.

    Dostu Dega, Kelebek’i görünce sevinçten ağlamaya başlar. Fakat sevinci ona kavuşmasından ziyade, dostunun kendi hayatim ortaya koyarak onu idareye satmamasınadır. Bu insanlık ifadesi, onu derinden etkilemiştir. Zira, şimdiye kadar en yakınları da dahil olmak üzere, hiç kimse Dega için kendini riske atmamıştır.

    Kısa sürede kendini toparlayan Kelebek, tekrar firar planlan yapmaya başlar. Dostu Dega, parasının gücüyle dışında bir tekne ayarlar Kelebek ve bir diğer arkadaşı için. Fakat kendisi kaçmayı düşünmez. Zira risk almadan yaşamayı seçen bir insandır Dega. Yakalanıp öldürülmekten korkmaktadır. Dışarıda yakalanıp öldürülme tehlikesiyle yaşamaktansa, içeride risksiz bir şekilde ömrünün sonuna kadar yaşamayı yeğler. Oysa Kelebek öyle değildir. Kendisine takılan Kelebek lakabının neden konulduğunu gösterircesine yaşar. Kelebekler kısa yaşar ama hür ölür. O, uzun ve esaret altında yaşamaktansa, kısa fakat özgür olarak yaşamayı tercih eder.

    Dega’yı kaçmaya ikna etmek için “Beni öldürebilirler, ama sana sahipler!” der Kelebek. Fakat yine de Dega’nın fikri değişmez ve firar planlarına dahil olmaz.

    Ancak, işler Dega’nın düşündüğü gibi cereyan etmez. Hayat hesaba gelmez. Zira, firar gecesi Kelebek’e yardım eden Dega’yı gardiyanlardan biri görür ve o da onu etkisiz hale getirmek zorunda kalır. Kendisi de geri dönüşü olmayan bir yola girmiştir artık. Orada kalırsa her halu-karda ceza alacağım düşünerek, istemeden de olsa bu firara dahil olur.

    Kelebek, Dega ve diğer mahkum, sağ salim cezaevi dışına kaçmayı başarırlar. Ne var ki, kendilerini o adadan uzaklaştıracak tekneye vardıklarında sükutu hayale uğrarlar. Zira, tekne hareket edemeyecek kadar harap haldedir. Onunla oradan kaçmaları imkansızdır. Kaçmaları için tonlarca para verdikleri adam kazık atmıştır onlara.

    Yaya olarak günlerce kıyı şeridi boyunca yürüdükten soma, Cüzzamlılar Adası’na denk gelirler. Çaresiz olarak, sadece cüzzamlılarm yaşadığı bu adada yaşamaya başlarlar. O adanın Reis’inin kalbini kazanırlar. Onlara değerli elmaslar verir Reis. Onlar da o elmaslarla güzel bir tekne alıp Venezuela’ya kaçarlar.

    Fakat burada Kelebek’in dostu Dega ve diğer mahkum yakayı ele verir. Kelebek artık tek başına firar etmek zorundadır. Guajiro Kızılderililerinin yaşadığı bir köye kendini atan Kelebek, burada çok uzun bir süre yaşar. Yakalanmadan uzun zaman kendini orada muhafaza eden kahramanımız, oradan da ayrılarak bir manastıra sığınır.

    Fakat bu uzun süreli kaçışın son durağı olur o manastır. Zira, başrahibe onu ihbar ederek Fransız polisine yakalatır. Ve tekrar Fransız Guyana’sındaki kaldığı hapishaneye geri götürülür.

    Artık işi çok daha zordur Kelebek’in. Zira ikinci firar teşebbüsünü yaptığı için hücre cezası katlanır. 5 yıl “sessiz ölüm hücresi” cezasına mahkum edilir.

    Ne var ki, ilk hücre cezasındaki tecrübelerinin yardımıyla, 5 yıllık tecrit cezasını tamamlar ve iyice yaşlanmış olarak o hücreden de çıkar. O hücreye girdiğinde simsiyah olan saçları, kar beyazına boyanmıştır. Yürümekte güçlük çekmektedir. Tüm bunlara rağmen, orada ölmeye niyeti yoktur. Daha hücreden çıkar çıkmaz firar planları yapmaya başlamıştır.

    Cezaevi idaresi, onu ömrünün sonuna kadar geçireceği “Şeytan Adası”na yollar. Orası dört tarafı okyanusla çevrili küçük bir sürgün adaşıdır. Cezaevinde uzun yıllar yatıp yaşlananları oraya yollamaktadır Guyana idarecileri. Orada her mahkumun tek göz kulübesi vardır. Gündüz bahçe işiyle uğraşan mahkumlar, gece o kulübelerde kalmak tadır. Yani bir çeşit açık cezaevi gibidir orası. Guyana’da kalan birçok mahkum oraya gitmek için can atmakta, müdüre rüşvet olarak bir ton para vermektedir.

    Fakat kahramanımız için, onların gözetimi altında olan her yer cezaevidir. Esaret esarettir. Ne kadar iyi şartlarda olursa olsun, yine de oradan kaçmayı kafasına koyar daha yolda giderken.

    Kelebek, adaya gider gitmez, henüz kalacağı kulübeyi bile görmeden, sağı solu kolaçan etmeye başlar. Oradan nasıl firar edebileceğini hesabım yapmaya başlar. İlk günden başlamıştır firar mesaisine.

    Lakin buradan firar etmek imkansızdır. Zira adarım dört bir yanı kayalıklarla çevrili uçurumlarla doludur. Uçurumların denize yüksekliği en az 100 metredir.

    Tam o esnada dostu Dega’yı görür. Fakat dostu Dega hiç iyi görünmüyordur. Zira akıl sağlığını yitirmiş gibidir. İki eski dost kucaklaşırlar. Dega’nın, yıllar sonra karşılaştığı Kelebek’e, tuhaf şekilde, “Elimde fazla domates tohumları var. Belki sen de kendi bahçeni kurmak istersin” demesi, teslimiyeti çoktan kabul ettiğini gösterir. Fakat Kelebek’in ne tohum ekmeye ne bahçe kurmaya niyeti vardır. Dega’nın bu teslimiyetçi haline kızsa da, ona acıdığından dolayı sesini çıkarmaz ve çaresizce kayalıkların önüne giderek, elindeki Hindistan cevizini yemeye başlar. Meyvanın içi bitince de kabuğunu okyanusa atar.

    Fakat tam o anda tesadüfen bir şey keşfeder. Okyanusa fırlattığı Hindistan cevizinin, dalgaların yardımıyla önce kıyıya vurduğunu, ardından okyanusun ortasına doğru açıldığını görür. Bunun üzerine, hesap yapmak için, bir Hindistan cevizi daha atar okyanusa. Ve o Hindistan cevizi de aynı şekilde uzaklaşır kıyıdan. Kıyıdan uzaklaştıran dalga 7. frekanstır. Yani her 6 dalga kıyıya vurduktan soma, 7. dalga okyanusa doğru atıp savurmaktadır. Söz konusu 7. dalgayı hesap ederek kayalıklardan aşağı atlarsalar, oradan kaçıp kurtulacaklardır.

    Hemen dostu Dega’yla birlikte 2 tane torba sal yapar. Yani bir çuvalın içine denize batmayacak ağırlıkta Hindistan cevizlerini doldurarak, ilkel bir sal imal ederler.

    Kelebek ve Dega okyanusa atlamadan önce birbirlerine sarılırlar. İki dostun, ömürlerinin sonuna kadar son görüştükleri andır bu. Bir daha birbirlerini göremeyeceklerdir. Zira, Dega’nın okyanusa atlamaya niyeti yoktur. O okyanustan sağ salim kaçıp kurtulan olmamıştır. Kelebek, onun peşinden Dega’nın atlamayacağını biliyordur aslmda. Ama sanki sözleşmiş gibi, ikisi de birbirine bu durumu hissettirmez.

    Ve Kelebek, tam 7. frekansın kıyıya yaklaştığı esnada, ilkel salıyla birlikte okyanusa atlar. Dega, beklendiği üzere, atlamaya cesaret edemez ve geri kalan ömrünü Şeytan Adası’nda tamamlamaya devam eder.

    Kelebek, kendisini oradan kurtaran ilkel salının üzerinde, Şeytan Adası’na doğru son bir kez bakar ve onlara şöyle haykırır:

    – “Hey! Sizi pislikler! Ben hala buradayım!”…

    Kelebek, Şeytan Adası’ndan kaçmamıştır sadece. Teslimiyetten kaçıp kurtarmıştır kendini. Teslim olmamıştır beşerî sistemlerin insanlara zorla dayattığı zorba kanunlara. Hukuk koyucuların kendi hukuklarına bile riayet etmediği adalet sistemine boyun eğmemiştir.
    Zira, firar etmek, sadece kaçmak değil, mücadele etmenin başka bir yoldan devam edişidir!..

    Not: Bu inceleme için wordpress com'dan alıntı yaptım.
  • ** YILMAZ GÜNEY **

    (1937-1984) Asıl adı Yılmaz Pütün'dür.
    1937'de Adana'ya doğan Yılmaz Pütün (Güney), Çocukluk yıllarında bisikletiyle sinemalarda sinemaya 16 milimetrelik film bobinleri taşıyarak sinemaya ilk adımını atar. Sinemaya daha yakın olabilmek için,
    Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesini bırakır, ve İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesine yazılır.
    Sinemaya olan sevgisini şöyle özetliyor Yılmaz Güney :
    "Sinemayla karşılaşmam 13 yaşındayken oldu. Kavgalı dövüşlü filmlerin gösterildiği Fukara sinemalarında gidiyorduk.
    Kendimizi daha rahat hissediyorduk,
    bu sinemalarda.
    Mesela bir Galatasaray Sineması vardı,
    çok güzeldi. Önünde geçer geçer bakardık, ama, çok lükstü gitmeye korkardık.
    Îstesek parasını verip girebilirdik. Ama,
    ne kıyafetimizi ne de yapımızı uygun görmezdik o sinemaya."
    Yılmaz Güney, oynadığı filmlerde haksızlığa uğramış, halktan insanları sefil ve yoksulları canlandırdı.
    Yılmaz Güney, Türkiye'de, Toplumu, gerçekçi Sanatın Sinemadaki İlk temsilcilerindedir.
    Oportonistçe bir söylem olan, Sanatın tarafsızlığı, siyaset üstü sahtekarlığını açığa çıkarmıştır.
    Suya sabuna dokunmuyan, Sömürücü Tüccar ve Kervancının develerini ürkütmiyen,
    halktan emekten kopuk,
    egemenlerin yakışıklı artistlerinin ve karşısına; hayatın, üretimin içinde, Halkın, yoksulların çirkin kralı döneme damgasını vuruyordu.
    Adana'da, Pamuk tarlalarında çapa ve pamuk toplama işlerinde, boğaz tokluğuna ve kış aylarındaa, elçiler aracılığı ile kaporası verilerek, Bir üretim aleti, aracı gibi satın alınıyordu, tarım işçileri, sigortasız güvencesi. Kürdistan bölgesi, yani Doğu ve Güney doğununun yoksul topraksız köylülerinin, Adana'ya yolculuk boyunca, traktör ve kamyonlarda kırıla kırıla, Köle koşullarında sömürü ve acılarını,
    Sınıf çelişkilerini beyaz perdeye aktarıyordu.
    Komrodor burjuvazinin ve Toprak Ağalarının ahlaksız yaşam ve Zulmünü teşhir ediyordu, filim ve sanatıyla.
    Adı, çirkin krala çıkarken;
    Egemenlerin de şimşeklerini üzerine çekiyordu. 1974'te Yumurtalıkta, egemenlerin kanuni bekçisi, krala fazla kralı olan Savcının sözlü saldırı ve hareketleriyle yaratığı pravaksiyon sonucu yaşanan arbede ölmesi sonucu, Yılmaz Güneyin, sinema sanatı ve üretimi engellenmiştir .
    Güney, yapımcılığını, yönetmeliğini, senaryo yazarlığını ve oyunculuğunu üstlendiği
    Seyit Han/Toprağın Gelini (1968) filmiyle ileride kendi adıyla anılacak olan film türünün ortaya çıkardı.
    Bu filmde, sevdiği kıza kavuşmak için tüm kötüleri tek tek ortadan kaldıran, ama sonunda bilmeden sevgilisini de öldüren bir yalnız Kahramanı canlandırıyordu.
    Daha sonraki dönemlerde, genellikle Spagetti Westernler ile benzerlik gösteren bazı filmlerde rol aldı; Bu tür filmleri yazdı ve yönetti. Bu açıdan Türk sinemasının en Özgün kişilerinden biri olarak görülmektedir.
    Güney, sonraki Aç Kurtlar (1969) Umut (1970) Umutsuzlar (1971) Acı (1971) Ağıt (1971) gibi filmlerinde ülke gerçeklerine değinen ve ezilen insana Odaklanarak,
    Sinemayı halkla buruşturarak, yoksullar kendilerini beyaz perdede izliyor, Bu yaşamın köleci karakterini sorgulatıyordu.
    Sınıfsal bir anlatım geliştirdi, ve bugüne kadar, sefillere kader diye sunulan yaşamın Sınıf hokkabazlığını teşhir ediyordu, seneyo ve oyunculuğuyla.
    Yaşamı olanca gerçekliği içinde yansıtmaya çalışan bir sinema, sanat yolu çizdi.
    Sanatı ve sinemayı sömürüye karşı Halk için sanatı, özgürlük ve mücadele Platformuna çevirdi, 1968 devrimci gençlik rüzgarı, emekçilerin sanatınıda etkilemişti.
    Bir yönüyle, 2. Dünya Savaşı sonrasında İtalya'da gelişen yeni gerçeklik akımını, bir yanda da geleneksel halk destanlarını anımsatmaktadır.
    Yılmaz Güneyin yoksul köylü ve emekçilerin yaşamı sorgulatan, filimleri burjuvaziyi çileden çıkarıyordu.
    Kapitalist yoz kültürü pompalayan sinema sanatı, yerini Emekçilerin ezilmişliği ve orta çağ karanlığının devamı olan kadercilik ve Din tüccarlarının kulluk kültürünü sorgulatıyor geleneği sarsıyordu.
    Ki, faşist,12 Eylül darbecileri, Yılmaz Güney'in Filimlerini yasakladı, ele geçirilen filmlerinin devrimci etkisini yıkmak için yaktıdı.
    Güney, 1974'te yönettiği Arkadaş'ta ve daha sonra hapse girdiği için Şerif gören tarafından tamamlanan Endişe'de (1974), gene hapse girdiği için sadece senaryosunu yazdığı, Şerif gören tarafından yönetilen Yol'da (1982), ölümünden önce yurtdışında yönettiği son filmi Duvar'da (1983) kendine özgün tema ve anlatım biçimlerini geliştirerek uyguladı.
    Yurtdışına çıktıktan sonra kurgusunu yapıp gösterime çıkardığı Yol 1982 Cannes Film Şenliği'nde kayıp (missing) adlı filmle ile birlikte büyük ödül alan Altın Palmiye paylaşarak Türk sinemasına tarihinin en önemli ödüllerinden birini daha getirdi. Güney 1974 yılında Yumurtalık savcısını öldürme suçunda 18 yıla mahkum oldu. 1981 sonunda izin alarak ayrıldığı Isparta cezaevine dönmeyene Güney, daha sonra yurtdışına, Fransa'ya çıkarak sürgün hayatına başlamış, 1983'te Türk vatandaşlığından çıkarıldı. 9 Eylül 1984'te Kanserde öldü, ve Fransa'da toprağa verildi.
    Oyuncu olarak 114 filmden rol aldı.
    26 filmin yönetmenliğini yaptı.
    15 filmin yapımcısı oldu.
    Ödülleri :
    1.Adana Altın Koza Film şenliği, 1969. En iyi erkek oyuncu Seyit Han
    2. Adana Altın Koza Film şenliği, 1970. En iyi senaryo Umut
    En iyi erkek oyuncu Umut
    3. Adana Altın Koza Film şenliği, 1971 En iyi erkek oyuncu Acı
    En iyi Senaryo Ağıt
    En iyi yönetmen Ağıt.
    4. Antalya film şenliği 1967
    En iyi Erkek Oyuncu Hudutların Kanunu 7. Antalya Film Şenliği 1970
    En iyi Erkek Oyuncu Bir Çirkin Adam.
    12. Antalya Film Şenliği, 1975
    En iyi Senaryo Endişe
    Berlin Film Festivali 1979
    En iyi Senaryo Düşman.