• 400 syf.
    ·8 günde·9/10
    Ortadoğu denilince istemsiz bir şekilde İbn-i Haldun geçiyor aklımdan. Onun çıkarımlarına hakim olmasam bu kitabı anlamam daha güncel bilgilerle olacaktı.

    Mukaddime'de "Coğrafya kaderdir." diye bir sözü geçmez İbn-i Haldu'nun fakat anlatmak istediklerinin özetidir bu cümle.

    Ortaduğu'da var olan sistem şu şekilde işler.

    Riyaset: Akrabalık bağı
    Hadari: Karışık millet, devlet.

    Akrabalık bağının güçlü olduğu ve kökeni kendine yaklaşmayan insanları ikinci sınıf gören bir millettir Ortadoğu insanı. Coğrafi konum olarak ticari ve maden açısından zengin oluşu akrabalık bağı ile kabile yönetimi ile başlar yüzyıllar öncesinden. Belli bir zümrenin yaşadığı rahatlık ve onun dışında herkesin bu zümreye hizmeti. Coğrafyanın insan mizacı üzerindeki etkileri ortadoğuda kibir ve büyüklenmeydir. Bilime, teknolojiye, askerliğe değer yoktur. Zevk ve sefa rahatlığa düşkünlük dünya siyasetinde Ortaduğu etkisini sadece mal varlığı ile göstermelik güçten ibaret kılmıştır.

    Yakın dönem tarihine geçmeden önce Osmanlı'nın Hicaz Demir yolu yapımı sırasında Araplar İngilizler arasındaki ilişkiye değinmek istiyorum. 2.Abdülhamit zamanında yapımına başlanan demiryolunun amacı hacca gitmek isteyen halka kolaylık sağlamaktı. Günler sürecek yolculuğu en aza indirmek. Büyük bir bütçe ayrılmış geri kalanı ise halka ve memura emrivaki ile toplanıp yapımına başlanılmıştır. Bir ay süren yolculuk 72 saate düşmüştür. Amaç Süveyş kanalına kadar ulaşabilmektir. Fakat İngilizler o zaman ellerinde olan Mısır üzerinden harekete geçerek bunu engellemek istiyorlardı öncelikle Akabe körfezine gelen bağlantıyı engellediler. Sonra Araplarla birleşerek Hicaz demir yolunu yağmalayıp engellemişlerdir.

    Arap halkı savaş konusunda tecrübesiz ve bilgisizdir. İngilizler onların bu özelliğini kullanarak Araplar üzernde etkili olup projeyi engellemişlerdir.
    Yakın dönemde olanlara bakarsak durum hala aynıdır. Savaş konusunda tecrübesi olmayan bir Ortadoğu varlığını hala sürdürmektedir.

    Limon Ağacı, Yahudi bir kız ve Arap gencinin dostuğu üzerinden Ortaduğu'nun kalbi olan Filistin'i köklü bir ağacın etrafından anlatmaktadır. Farklı zamanlar aynı mekan iki aile ve benzer kaderlerin birleşimi. Dalia ve Beşir.

    Beşir, Ahmad ve Zakia'nın 3 kız çocuktan sonra dört gözle bekledikleri erkek evlatları. 1936'da Ahmad Khari ailesi için bir ev inşa etmiş. Ev, Kudüs ile Akdeniz arasındaki sahil düzlüklerinden bir Arap kasabası olan el-Ramla'nın doğu köşesine yapıldı. Kuzeyde Galilee ve güney Lübnan; güneyde Bedevi toprakları, Filistin ve Sina Çölleri. Toprağı verimli olan bu kasabada limon, muz, zeytin, mercimek, susam yetiştiriliyordu. Evin bahçesine limon ağacı dikildi ve bu ağaçtan farklı zamanlarda farklı iki aile limon topladı. Yıllar sonra Beşir evini bu ağaçtan tanıyacaktı.

    Dalia; Nazi katliamından kaçmış bir ailenin küçük kızı 6 gün savaşlarından sonra apar topar sürgün edilmiş halktan geriye kalan bu evde büyümüş bir kız. Nazi zülmününden kaçan bir halk yıllar sonra aynı zulmü bir başka halka yapmıştı. Dalia bu evde daha önce kimler yaşamıştı hep merak ederdi.

    Kitap konu olarak iki yabancının kaderlerinin benzerliği üzerinden başlamış ağır anlatımlarla devam etmiştir. Belgesel niteliğinde bir kitaptır. Anlatılanlar günlüklerden ve gerçek kişilerin ağzından anlatılır. Sandy Tolan Amerikalı bir yazar ve radyo belgeselleriyle tanınan biridir. Gerçeklere değindiği bu kitabıyla satış rekorları kırmıştır, bu kitap yakın tarihe ışık tutmuştur.

    İsrail nasıl kuruldu?
    6 gün savaşları nedir?
    Nazi katliamı ve dünyadaki yayılışı?
    Filistinin güncel durumu ve sivil halkın yaşadıkları?
    Kristal Gece (Kırık Gece) de ne oldu?
    1933 yani 6 gün savaşlarından önce Filistin ve Çevresindeki Arap ülkelerinde ne oldu?
    Yahudi göçünün Ortadoğuya etkileri nelerdi ve Araplar bunu nasıl karşılıyordu?
    ....
    Tarihe meraklılar için iyi bir eser. Okuyan herkesin Filistin ve İsrail tarihine hakim olamalarına yardımcı olacaktır.
    6 gün savaşalrından önce Yahudilerin dünya yerindeki konumu ve etkilerine kısaca bir değinmek istiyorum.

    Almanyadan yapılan Yahudi göçü (1933-1940) yılları arasında Almanya'daki Yahudiler tutuklandılar. Ekonomik boykot ile medeni haklarının ellerinden alınmasıysa vatandaşlık hakları ellerinden alındı. Toplama kamplarında alıkonuldular. Şiddet devlet eliyle hazırlanan Krıstal Gecenin kurbanları oldular. Krıstal Gece'de yani 1938'de 9 Ksım'ı 10 Kasım'a bağlayan gece Nasyonal sosyalistler; Yahudilere ait ev, iş yeri ve sinagoglara yapılan saldırılarla gerçekleştirdikleri katliam gecesidir.

    Yahudiler birçok şekilde Nazi zulmüne tepki gösterdiler. Alman toplumunda zorla Tefrik edilen Alman Yahudiler kendi kurumlarını ve sosyal örgütlerini kurdu. Ancak baskı ve fiziksel şiddetle karşı karşıya kalan pek çok Yahudi Almanya'dan kaçtı. Amerika B.D ve İngiltere gibi ülkeler mültecileri kabul etmekte istekli davranmış olsaydı, daha fazla Yahudi Almanya'dan kaçabilirdi.

    Avrupa'da Yahudilerin göçü ve sorunları böyleyken, Ortadoğu'da durum içte başlayan söylentilerle vahim haller almaya başlamıştı. Artan Yahudi nüfusu halkı endişelendiriyordu. Halk kendi aralarında artan nüfusun gelecekte yaratacağı zorluklardan söz ediyordu. Zaman geçtikçe Arap ülkeleri arasında bu duruma dur demenin zamanı geldiği ve İsrail'e karşı bir savaş ile Yahudileri bitirmeyi konuşuyorlardı. Bu konuşmalar İsrail için korkunun zaaf olduğunu, olacak olandan kaçınılamayacağını benimsetip o yönde hazırlanmasına zemin hazırlamıştı. Savaş kaçınılmazdı ve bu fikir dirençli bir şekilde günden güne güç kazanıyordu.
    Ortadoğu halkı ise kendi aralarında önlemler almaya çalışıyordu. 1930'ların ortalarona geldiklerinde Arap liderler Yahudilere arazi satışının vatan hainliği olduğunu ilan etmişti. Fakat artık Ortadoğu hastaydı ve bazı yaraların acısı dinsin diye sadece ialaç niyetine adımlar atılıyordu. Gerçekler hala diri ve tehtitkardı. Küçük bir devlet olarak bakılan İsrail 5 Haziran 1967'de Arap ülkelerine beklenmedik bir saldırıyla savaşı başlattı.

    Harekat havadan yapıldı. Burada Atatürk'ün bir sözü duruma ayna tutmuştur.

    "İstikbal göklerdedir."
    M.K Atatürk
    Arap hava kuvvetlerinin havaalanında tüm uçaklar yerdeyken gerçekleşti. İsrail'in yıllar süren savaş hazırlıkları artık fiili olarak gerçekleşmeye başlamıştı. Doğu'dan gelecek bir saldırı için hazırlık yapmış olan Arap dev. büyük şaşkınlık içerisindeydi bunu yanı sıra Arap Dev. savaş tatbikatı ile kendini geliştiren bir orduya sahip değildi. uzun yıllar hiç tatbikat yapmamıştı. Jeopolitik konum olarak İsrail; Suriye, Mısır, Filistin, Ürdün'e çok yakındır. Bu şekilde bir konumda olup tüm devletlere diş göstermesi büyük cesaretti. Bu cesareti kısa sürede ortadoğunun tüm dengelerini alt üst etti.

    Arap Dev. askeri yetersizliği İsralli bir barış eylemcisinin ilkel uçağı ile Mısır havalimanına inip Başkan Nasır ile görüşmek istemesiyle açık bir şekilde ortaya konulmuştu.
    Diğer bir zafiyet belirtisi şöyleydi. İsrail Iraklı bir pilotu para karşılığında Mısır'dan bir uçak kaçırıp getirilmesi istenmişti. Amaç düşmanın elinde bulunan savaş aletlerini tanımaktı. İsrail pilotları bu yönde sıkı bir eğitime tabi tutulmuşlardı. Bu onların işine çok yaradı. Daha sonra bu uçak Sovyet yapımı mit21 uçağı İsrail hava komutanlığında 007 Jame Bond'a itafen bir ad alarak sergilenmeye başladı. İsrail zekasını Arap devletleri üzerinde kullanıp bunu somutlaştırıyordu.

    İlk saldırı Mısır havalimanına yapıldı ve tüm hava limanları eş zamanlı olarak bombalandı ve imha edildi. Kahire çevre ülkelere doğru bilgi vermediği için aynı durum Suriye ve Ürdün'e uyguladı. Bu şekilde 6 günde Arap devletleri bu küçük ülkenin hakimiyeti altına girdi.

    Tüm bu olup bitenler tarih kitaplatına yansıyan kısımlar ve nesnel sonuçlar olarak ele alınabilsede bu sonuçların başka bir iç yüzü vardı. Günümüzde hala varlığını devam ettiren Filistin sorunu. Askeri güçler köreltilmiş olsada bu yerderde yaşayan sivil halk sorunu başladı. İşte bu noktada kitap iki dostun ağzından Beşir ve Dalia'nın anılarıyla günümüze uzanan Filistin İsrail sorununu anlatıyor.

    Diğer Arap Dev. Avrupanın İsrail'in bu kadar güçlenmesini iatemeyip büyümesini engellesede Filistin bu kaosun ortasında kalmıştır.

    Arap Devletlerine sinirlene sinirlene okunacak bir kitap. Ellerinde olan olanakları hiçbir zaman kullanmayı becerememiş her zaman gücü parada görmüş liderlerin elinde ızdırari kaderinin esiri olan mazlum bir halka sebep olmuşlardır.

    Toparlamam gerekirse iki halkında yaşadıkları insanlık dışıdır. İkisine de üzüldüm. Nazilerin Yahudiler üzerinde uyguladıkları zulmün beyazperdeye aktarılmış sayısız filmini izledim. Filistin'den ne istiyor bu İsrail? diyorsanız okumalısınız.

    İngilizlerin Irak'a uyguladıkları; "Böl, parçala, bitir." İngilizlerin dostu da düşmanı da yoktur, çıkarları vardır politikası.
    Nazilerin Yahudi soykırımı.
    Yahudilerin Müslüman düşmanlığı.
    ....

    Din, dil, ırk,renk nefretinin yanında çıkar çatışmaları dünyada bitmez tükenmez bir nefretin varlığı bana hep bunu sorgulatır.

    İnsanlar, evrensel bir insan algısı oluşturabilir mi?
    İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi'nin işlevi sağlıklı mı?
    Yasanın olduğu evrensellik ne kadar evrensel olabilir? Coğrafyanın farklılıkları insan farklılıkları demektir bu açıdan yasa ne kadar hitap edebilir evrene?

    Tarih severler için güzel bir eser. Kitabın içeriğini ve etkilerini bir yazıya sığdırmak çok güç, hangi tarafı anlatsam diğeri yarım kalır. O yüzden okunması gereken bir kitap.
    Keyifli okumalar!
  • "Yazarlar, ressamlar ve besteciler için sürgüne gitmek daha kolaydır. Ne de olsa kağıt, kalem, tuval, fırça gibi şeylerdir bütün gereksinimleri. "
  • 176 syf.
    ·2 günde
    Sokak kitaplarını ayrı seviyorum çünkü hayatın kalbinin orası olduğunu düşünüyorum. Hayatın 25. saatinin görüleceği tek yer, kalabalıklar bir yerlere yetişme telaşı içerisindeyken arasından sıyrılıp bir kaldırımda onların o akan 24 saatini gözlemlemek. Bu kitap tamda o 25. saati sunuyor size. Yazar tanıdık bir sima, son zamanların popüler adamı Aytuğ Akdoğan. Aytuğ yine hep bildiğimiz o yolda olan sakin ve melankolik ses tonuyla size bir hikaye anlatmaya başlıyor. Dünyadan alacağı olan ve sürekli dünyanın ondan bir şeyler çaldığını anlatıyor. Hangimizden çalmadı ki? Ve kitap Kerem Kamil Koç’a ( çevirmen, aktivist ) ithaf edilmiş bir şekilde başlarken olayların başlangıcının fitilini ateşleyen Kerem’in cenazesi oluyor.

    Sürgün, insan çoğu zaman vatanından, sevdiklerinden ve hatta gördüğü her şeyden kaçma serüvenine girer. Kimisi bunu bir arkadaş bir dostun ölüm haberinden dolayı kimisi bir sevgilinin ayrılık acısından dolayı yapar, kimisiyse mecburiyetten dolayı üstüne yağan kurşunlarla sebebiyle gerçekleştirir. Çoğunlukla ilk baştadakiler züppe olarak nitelenir bak baba parası yiyor sorumluluğu yok diye haklarında düşünülür. Oysaki bu evrende en zor şey gerçeğe ulaşabilmektir. Kitap tamda bu eksende gerçekleşen olaylar silsilesiyle karşımıza çıkmakta. Bütün normları reddeden Aytuğ yollara düşüyor her şeyden kaçtığını düşünerek oysaki unuttuğu şey aslında insan dışındakilerden değil içindekilerden kaçmak ister ve kaçışta içindekiler hep yanıbaşında onu beklemektedirler. Aytuğ’un söylemiyle “ İnsanın ilk sürgünü doğumudur…” . fakat çoğu zaman insan bu sürgünü unutur ve dünyayı sahiplenir hiç gitmeyecekmiş misali. Hatta dünyayı kan gölüne çevirip cehennemin burası olduğunu kastetmekte de üstüne yoktur.

    Kitapta yalnızlık, yazmak, yolculuk, arkadaşlık, sadakat, aile ve büyük bir çoğunluğunda insanın kendine sürgününü anlatıyor. İnsan kendine sürgün olur mu? “Green Book”ta Afro-Amerikalı müzisyen Dr.Don Shirley siyahi bir bedene ait olmasına rağmen beyaz bir ruhun taşıyıcılığını yapmaktadır. Ve sürekli ben kimim diye sormaktadır? Ya biz kimiz? Sakın biz Türk’üz, biz Müslümanız…gibi basit aidiyetlere sığınmayın gerçekte kim olduğunuzu biliyor musunuz.? Bana dürüst olmak zorunda değilsiniz ama kendinize dürüst olun. Yoksa bir gün kendi yalanlarınıza inanmaya başlarsınız ki bu sizide bir yalandan ibaret eder. Aytuğ bunlara cevap arıyor ona körü körüne inanın demeyeceğim tabiki lakin onu ve arkadaşlarının sohbetlerine bir kulak kabartıp hatta yeri geldiğinde sohbete dahil olun ve kendi cevaplarınıza ulaşın.

    Yeraltından Notlar izlemek isteyen arkadaşlar için
    https://www.youtube.com/...qXsfuyWB5b-d_7LCFgL9

    Hepinize Mutlu 25. Saaatler
  • bir kuğunun boynuna dokunurken

    yol bir yere gitmez
    içerde
    düz saçlara uğrar
    ayak üstü bir akşamüstü
    her plansız ürperişin sonu
    hüsran
    ve hüsran
    çok sanat müziği bir kelimedir

    yol bir yere gitmez
    o bir durma biçimidir
    yol yoluyla gidebilir yare
    yoldan çıkabilir apansız
    ve ömür bitebilir yoldan önce
    ama yol bir yere gitmez
    o bir durma biçimidir
    yaşamak
    hızlı bir ölme biçimidir
    düşünce ışıktan yavaşsa
    erken gidilmelidir
    gerdan sözcüğüne
    bir kuyumcuda da rastlayabilirsin
    bir kasapta da
    kalbin sızlamaz
    bir kuzu yüreğini vitrinde görünce
    o bir beslenme biçimidir
    ama korkarsın
    kurdun sevdiği havadan
    ayakkabı yaparsın yılandan

    yol bir yere gitmez
    o bir durma biçimidir
    her garantiyi istersin hayattan
    oysa ölümle yaşam arası
    uzun malum ince bir yol
    bir yere gitmez
    o bir ölme biçimidir

    iyi yolculuklar denmez bir gidene
    yapılamaz çünkü
    çok yolculuk bir seferde
    yolcu denmez her gidene
    herkes o yolun taraftarı olmayabilir
    hiç bir sürgün
    gittiği yolu sevmez mesela


    yol bir yere gitmez
    o bir susma biçimidir
    soğuk bir taşıtın uğultusunda

    Yılmaz Erdoğan
  • Kürt Cemo

    Zaman sonra, “sana neden Kürt Cemo diyorlar” diye sorduklarında şöyle söylüyordu Cemal Ağabey;

    “bizi bir kamyona doldurdular, tüfekli iki erin nezaretinde. Sonra o iki erle yük vagonuna doldurdular. Günlerce yolculuktan sonra bir köye attılar. Aklımdan çıkmaz o yolculuk, o köpek havlamaları ve polis sesleri. Sürgün edilmiştik, annem sürgünde öldü benim” ve ekliyordu.

    “Aslen Dersim bölgesindenim ben. Erzincan’lıyım... Hem ne farkeder ki ? Dersim’liyim işte. Saklar oldum ben bu durumu herkesten. Alevi’yim ben, hem Kürt hem de Zaza’yım.”

    Saklanılacak birşey miydi acaba Cemal’in yaptığı. Cemal orta direk bir ailenin erkek çocuğu olarak dünyaya geldiğinde ailesi çok sevinmişti. 
    Amcası memo biraz koyu duygulara sahipti ve 1937 Dersim isyanında başı çekenlerdendi. Hepsi aynı evde kalıyorlardı. Günler geçti ve Dersim isyanından ötürü Memo’ya sürgün kararı verildi. Memo ve Ağabey’i Bilecik’e doğru gönderildiler.

    İşte burada başlamıştı bizim Cemal’in hayat hikayesi. Sürgün zamanı o unutulmaz tren yolculuğu, askerler nezaretinde uzun uzun gidilen yollar, polis arabalarının korkutucu siren sesleri, arka fonda havlayan köpekler, annesinin hastalığı... Cemal’in çocukluk dönemine de denk gelince tüm bunlar ister istemez etkisi daha büyük olmuştu.

    Bilecik’e yerleşmeleri ve Cemal’in büyümesi derken aradan bir hayli zaman geçmişti. Cemal annesini daha küçük denilecek yaşta ilk okula başlamadan bir sene evvel kaybetmişti. Babası uzun yol şöförü, amcası ise haftada bir eve gelir ya da gelmez ne yaptığı belli olmayan bir adamdı. 

    Cemal’in yalnız kalmaması için babası bir evlilik yaptı ve Cemal’in üvey annesi çok acımasız bir kadın olduğunu daha evliliğin 3’üncü ayında göstermişti. Babası  yeni evlendiği karısı ile de görüşüp Cemal’in devlet parasız yatılı okullarında okumasını daha sağlıklı bulmuştu. Cemal’in de isteği bu yöndeydi. Cemal henüz o sene başladığı ilkokulu devlet parasız yatılı okullarında tamamladı. 
    Cemal her ne kadar başarılı bir talebe de olsa kimliğini gizler bir yapıdaydı. Alevi olduğunu, kürt-zaza bir kökene sahip olduğunu devamlı gizliyordu. Çünkü arkadaşları arasında alay konusu oluyordu. Aklına sürgün yılları geldiğinde ve annesinin acısını da üzerine eklediğinde içinden çıkılamaz bir duruma düşüyordu. 

    Tam bu yıllarda olmuştu herşey. Bir öğretmeninin bazı zamanlarda “kürt inadı tuttu işte”, bir arkadaşının da “sümüklü kürt n’olcak” demesi Cemal’i derinden yaralamıştı. Kürt kimliği ile bu kadar alay edilen birinin alevi kökeniyle de alay edilir düşüncesi haiz olmuştu kendisinde... bu yüzden her zaman gizledi bu yönünü.

    Her ne yaptıysa da belli bir sıfat ile anılmaktan hoşlanmayan Cemal’e “Kürt Cemo” adı yapışmış kalmıştı. Kimine göre kötü birşey değildi tabi ki bu tabir ama herkesin söyleyiş tarzı farklıydı ve Cemal bu lakabın kendisine takılmasının bir alay sonucu oluştuğunu bildiği için üzülüyordu. 

    Kürt Cemo bir gün düşündü ve her zamanki sessizliğiyle haykırdı kendi kendine;

    “Eğer ben bir Süreya isem soyadıma yakışan bir şekilde cevap vermeliyim. Beni bugün yerenler, yarın muhakkak ki övecekler” diye elini yumruk yapıp masaya vurdu ve hayatında yeni bir sayfa açtı.

    Kürt Cemo... Cemal Süreya...

    Cemal ilkokul, ortaokul ve liseyi devlet parasız yatılı okullarında üstün bir başarıyla bitirdi ve Mülkiye’nin Maliye bölümünde de yüksek öğrenimini tamamladı. Üniversite öğrenimi tamamladıktan sonra orta okul yıllarında tanıştığı Seniha ile evlendi. 

    Cemal bir yandan devlet memuru olarak çalışıyor bir yandan ise yüreğini dile getiriyor, kalem tutturuyordu ona adeta. Cemal’in edebiyata olan düşkünlüğü onu şiir yazmaya itmişti. Yazdığı şiirleri dönemin dergilerinde, gazete köşelerinde yayınlanıyordu... Bir gün gazetede bir ilan gördü ve zamanın en popüler şiir dergisi “yeni şairler aranıyor” diye bir ilan çıkmıştı tam sayfa. Cemal vakit kaybetmeden bu kişi ben olmalıyım diyordu. Çünkü o yıllarda şair olarak bir dergide şiir yazmak popülerliğin simgesiydi. Cemal’in aklına ortaokul yıllarında kendi kendine verdiği söz geldi: 

    “Eğer ben bir Süreya isem soyadıma yakışan bir şekilde cevap vermeliyim. Beni bugün yerenler, yarın muhakkak ki övecekler”

    Cemal, eşi Seniha ile de durumu paylaştı ve hemen ertesi gün yazdığı şiirlerinden bir buket yapıp koyuldu ilanda verilen adresin bulunduğu yere doğru.

    Cemal belki de ömründe bu denli şatafatlı bir yer görmemişti. Binanın dışı İstanbul’un en ihtişamlı yapılarından biriydi sanki. İçeri girdiğinde bir gala gecesi var gibiydi. Uzun bir merviden, merdivenin başında iki tane kolon... Merdiven ise boydan boya kırmızı halı ile döşenmişti. Rüyada olmalıydı. Belki de bu kadarını beklemiyordu Cemal... Görüşmenin önemi bir kat daha artmıştı onun için. Cesaret edebilecekmiydi ? Merdivenleri bir bir çıkıp, kapıyı açıp söyleyebilecekmiydi ben Cemal Süreya diye ?

    Cemal... Nam-ı diğer Kürt Cemo derin bir nefes aldı ve merdivenleri bir bir çıkıp hayalindeki görüşme için randevü saatinde, kendisine söylenen yere ve söyledikleri odaya girdi. 
    Heyet toplanmış Cemal’e bakıyorlar, soru üzerine soru soruyorlardı. Bir çok soru sormuşlardı ve sadece dinlemişti Cemal. Söz sırası kendisindeydi artık. Tüm sorulara büyük bir rahatlıkla cevap vermişti. Son soruya sıra gelmişti.
    Şair olarak bir başkası değil de neden seni seçelim ?

    O an aklına geleni söyledi.

    "Benim adım Cemal Süreya. Kürt Cemo derler bana. Alevi ve Kürdüm. Zazayım da. Çoğusu bilmez bu yönümü. Küçüktüm ve sürgün edilmiştik. Arkadaşlarıma alay konusu oldum hep. Zaten Kürt Cemo lakabını da onlar taktı lakab olarak. Daha rahat alay ediyorlardı. Ben bu şekilde büyüdüm. Anasız, babasız. Her küçük çocuk görüşümde ağlarım ben. Yaşayamadığım çocukluğuma. Ne zaman mutlu bir aile görsem, o an çekerim fotoğrafını. 
    Tek fark ne biliyor musunuz ? Çektiğim fotoğraf karesi her seferinde aynı. Kalemimle çekiyorum çünkü... O kılıçtan kuvvetli olan kalemimle... Hüzün var çünkü o karede... Gözyaşı var... Az önce gelirken çektiğim bir fotoğrafı sizlere sunmak isterim.

    Durakta üç kişi vardı.
    Adam, kadın ve çocuk...

    Adamın elleri ceplerinde,
    Kadın çocuğun elini tutmuş.

    Adam hüzünlü, 
    Hüzünlü şarkılar gibi hüzünlü.

    Kadın güzel,
    Güzel anılar gibi güzel.

    Çocuk 
    Güzel anılar gibi hüzünlü
    Hüzünlü şarkılar gibi güzel.

    İşte böyle sayın heyet. Şimdi karar sizin. Benim adım ya Kürt Cemo olur, devam ederim kaldığım yerden hayatıma; ya da  koyarsınız adımı Cemal Süreya, unutamazlar beni 100 yaşıma bastığımda da. 

    Çünkü biliyorum ki Hayat kısa kuşlar uçuyor...
  • bir kuğunun boynuna dokunurken… 

    Yol bir yere gitmez
    içerde 
    düz saçlara uğrar 
    ayak üstü bir akşamüstü 
    her plansız ürperişin sonu 
    hüsran 
    ve `hüsran 
    çok sanat müziği bir kelimedir`

    yol bir yere gitmez 
    o bir durma biçimidir 
    yol yoluyla gidebilir yare 
    yoldan çıkabilir apansız 
    ve ömür bitebilir yoldan once 
    ama yol bir yere gitmez 
    o bir durma biçimidir 
    yaşamak 
    hızlı bir ölme biçimidir 
    düşünce ışıktan yavaşsa 
    erken gidilmelidir 
    gerdan sözcüğüne 
    bir kuyumcuda da rastlayabilirsin 
    bir kasapta da 
    kalbin sızlamaz 
    bir kuzu yüreğini vitrinde görünce 
    o bir beslenme biçimidir 
    ama korkarsın 
    kurdun sevdiği havadan 
    ayakkabı yaparsın yılandan 

    yol bir yere gitmez 
    o bir durma biçimidir 
    her garantiyi istersin hayattan 
    oysa ölümle yaşam arası 
    uzun malum ince bir yol 
    bir yere gitmez 
    o bir ölme biçimidir 

    iyi yolculuklar denmez bir gidene 
    yapılamaz çünkü 
    çok yolculuk bir seferde 
    yolcu denmez her gidene 
    herkes o yolun taraftarı olmayabilir 
    ``hiç bir sürgün 
    gittiği yolu sevmez`` mesela 

    yol bir yere gitmez 
    o bir susma biçimidir 
    soğuk bir taşıtın uğultusunda
  • Arkadaşlar merhaba :)) Ocak ayında arkadaşım Nausicaä ile beraber çoğunluğunu R. A. Salvatore'un yazdığı 'Unutulmuş Diyârlar' Serisi'ni okumaya başlayacağız. Zindanlar ve Ejderhâlar-Dungeons and Dragons Evreni'nin çıkış noktası da bu kitaplar :)) Bizimle beraber okumak isterseniz bekleriz. :))

    Seri güzel bir seri. Çok fazla kitaptan oluşuyor. O yüzden bu okuma mâcerâsına katılmak isteyen arkadaşlar olursa biliniz ki kısmet olursa muhtemelen aylar sürecek bir yolculuğa çıkıyoruz hep beraber :)) Hayâl ettiğim gibi yapabilirsek okuyan arkadaşların aralarında okuyamayanların anlayamayacağı özel espriler, yolculuk hikâyeleri, tatlı takılmalar, farklı bir evreni paylaşan insanların ortak deneyimleri olacak İnşallah :))

    R. A. Salvatore 'dan
    Kara Elf Üçlemesi
    1. Kitap: Anayurt - Unutulmuş Diyarlar

    2. Kitap: Sürgün

    3. Kitap: Göç

    Buzyeli Vadisi Üçlemesi

    Kristal Parçası
    Gümüş Damarları
    Buçukluğun Mücevheri

    Drizzt Do’Urden’in Maceraları Serisi

    Miras
    Yıldızsız Gece
    Karanlığın Kuşatması
    Şafağa Geçit

    Karanlığın Yolları Serisi

    Sessiz Kılıç
    Dünyanın Omurgası
    Kristalin Hizmetkarı
    Kılıçlar Denizi

    Avcının Kılıçları Serisi

    1000 Ork
    Yalnız Drow
    İki Kılıç

    Değişimler Serisi

    Ork Kral
    Korsan Kral
    Hayalet Kral

    Kiralık Kılıçlar Serisi

    - Kristalin Hizmetkarı
    - Cadı Kralın Vaadi
    - Artemis'in Yolu

    Kışgörmez Efsanesi Serisi

    - Gauntlgrym
    - Kışgörmez
    - Charon'un Pençesi

    Elaine Cunningham 'dan
    Şarkılar ve Kılıçlar Serisi

    Elf Gölgesi
    Elfşarkısı
    Gümüş Gölgeler
    Dikenhisar

    Yine R. A. Salvatore 'dan
    Ruhban Serisi

    İlahi
    Ormanın Gölgelerinde
    Gece Maskeleri
    Düşen Kale

    Serinin tamâmı bu kitaplardan ibâret değil arkadaşlar, çok fazla kitaptan oluşan bir evren olduğu için, ben okumak için içlerinden bir kısmını seçtim sadece. Okumaya devam etmek isteyenler olursa, serinin diğer kitaplarını da okuyabilir dilediğince... :))

    Bir not:
    İlk üç kitapta 'Unutulmuş Diyârlar-Forgetten Realms' evrenini tanımaya çalışıyoruz, o yüzden giriş biraz ağır gidiyor arkadaşlar :)) İlk üç kitaptan sonra havaya girip gitgide hızlanıyoruz :))

    Unutulmuş Diyârlar Evreninde geçen mâcerâların yolcuları :))

    Nausicaä
    Pol Gara-Yeşim Firûzan
    Ahzen
    Samet Hızır
    Nur Altnbs